Tefsir Notları, Ders 9
Fâtiha Sûresi, Âyet 6
06. 05. 07
إهْدِنَا
الصِّرَاطَ
الْمُسْتَقِيمَ
Dosdoğru yola : الصِّرَاطَ
الْمُسْتَقِيمَ Bize hidâyet ver, bizi ulaştır إهْدِنَا :
"Bize hidâyet ver, bizi
dosdoğru yola ulaştır.” (1/Fâtiha, 6)
إهْدِنَا Bize
hidâyet ver, yol göster, bizi ulaştır:
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama,
ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet;
küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm'ın aydınlık yoluna
girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan
rehberlik demektir. Allah Teâlâ'nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
buldurmaya "ihtidâ" veya "hüdâ" denmektedir. Allah'ın güzel
isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
الصِّرَاطَ
الْمُسْتَقِيمَ Sırât-ı müstakîme, dosdoğru yola:
Kur'ân-ı Kerim'de 32 âyette geçen bu tamlama,
yol anlamındaki sırât'la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm
kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur'an'ın, hedefe götürücü ve erdirici
yol olarak gördüğü yol, sırât'tır. Sırât, lügatte cadde, anayol, işlek ve büyük
yol anlamına gelir. "Es-sırât": "Allah'ın yolu" demektir.
Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru
demektir. Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm
(doğru yol): İki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından
Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun
adıdır.
Hidâyet:
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma
yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan,
necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını
sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla olarak,
kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola
hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder,
rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu
ikinci nevi hidâyete bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını,
civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde
yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı
dalâlettir. Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa
yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale
kapılarak sapmaktır. "İhdinâ" kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en
uygun tabir: "bize hidâyet et" ifadesidir. Merhum Elmalılı'nın
açıklamasına göre: "İhdinâ" kelimesini "göster" diye
tercüme etsek, götürmek kalır. "Götür" deyince, letâfet kalır ve hiç
biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle
"bize hidâyet et" ifadesidir. Yani hidâyet, tek kelimeyle tam olarak
tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden
bir kimseyle, bir rehber yardımıyla gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan
kimse bir değildir. Bu bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık,
sapmışlık anlamına gelen "dalâlet" kavramının yerleştirildiği
görülür. Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O
halde, insanı hayat çölünde ya da yolunda doğru istikamete götürecek,
sapmalardan koruyacak yön tayin edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah'ın
hidâyeti (yol göstermesi)dir. "De
ki: Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah'ın hidâyetidir."[1] Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir.
Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi hidâyete iletirdi."
[2]
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda
sebatı sağlamada yardımcı olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda
hidâyeti ifade etmez. Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin
bir parçasıdır. O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha
sûresi 5. âyetindeki "ihdinâ" kelimesine, bazı müfessirler;
"bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasib et" anlamı vermişlerdir.
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur'an'ın en önemli
kavramlarından birisi olmakla beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle
birlikte Kur'an'da en çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü
olan “Hdy” kelimesi ve türevleri Kur'an'da 317 yerde geçer.[3]
Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam
188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini hayırlı
ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur'an'a göre mutlak Hâdî,
Allah'tır. Mutlak Hâdî olan Allah'ın insanlara olan hidâyetinin ise dört
şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil
olması. Bu, Allah'ın onlara akıl, zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir.
20/Tâhâ, 50 ve 87/A'lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları
çağırdığı hidâyet. "Onları,
buyruğumuz ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık."[4] âyetinde olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda
olanlara tevfik hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. "Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev),
Allah hidâyetlerini artırır."[5] "Allah, iman edenlere hidâyet
etti."[6] âyetlerinde olduğu gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip
iletmesi. "Hamd Allah'a olsun ki,
bizi buna hidâyet etti."[7]
âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet
çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz.
Peygamber'e hitaben: "Muhakkak ki
sen, dosdoğru yola hidâyet edersin."[8] "Her millet için hidâyet eden (yani,
dâvet eden) vardır."[9] gibi
âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve
âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine ise: "Sen istediğini hidâyete
erdiremezsin"[10]
(Hitap özellikle Hz. Peygamber'edir) gibi âyetler işaret eder. Allah'ın;
zâlimler, kâfirler, fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü
nevi, yani "hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti" söz
konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü
kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: "İman ettikten, Peygamber'in hak olduğuna şehâdet ettikten,
kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğa, Allah
nasıl hidâyet eder?" [11] "Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
etmez."[12] "Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
eder." [13]
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi
bilen ve insanlara yol gösterip varacakları yerlere götüren kimseye
denilmektedir. Kur'an, sâlih amelle hidâyet arasında yakın bir münasebet
olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün neticesinde hidâyete
ulaşılmaktadır.[14] Başka bir ifadeyle
hidâyet, tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve
sâlih amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: "İman edenler ve sâlih ameller işleyenleri imanlarına karşılık
Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola eriştirir."[15] Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah
arasında bir ilginin varlığı görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: "Onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir ve durumlarını düzeltir."[16] Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve sâlih
amel işleyenlerdir. [17]
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü
Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön
bulmaktır. İman, yönü bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek,
bizi yol problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde
yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur'an, yol konusu
üzerinde çok durmaktadır. Kur'an'da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat
kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin
neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye
elverişlidir. Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici
bir sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere
imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan
sebepleri yaratan da O'dur. Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet
verir. Allah'tan başka insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut
dalâlet ve hüsrâna düşürecek hakiki bir fâil yoktur. Allah'ın hidâyet ettiğini
kimse saptıramaz. Allah'ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek
lâzımdır ki, Allah Teâlâ'nın bir kulunda
dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe Allah
onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle "belâ isteyen
belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ'sını bulur." Nitekim, insanlarda hidâyet
ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz'î iradenin sû-i
isti'mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.[18]
Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.[19] Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
bir ticareti/kazancı[20]
istememek ve müflis tüccar olmaktır. "Onlar
hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti
kazançlı olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola
girememişlerdir." [21]
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani
hilkat sabahında, ruhlar meclisinde Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O'nun
huzurunda doğru yola gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu
mâcerayı hatırlayamıyoruz, ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat'i
olarak mâlum olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük
kısa hayatımızda bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte
ezelî iman, Allah'ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve
insanlarda her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı
gelince her ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset
bağışlaması, dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada
gördüğü, işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi
göstererek ezelî iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah
Teâlâ'nın kat kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça
Allah'ın hidâyeti de daima artar durur. "...Allah
size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı
ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar
bunlardır." [22]
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ" (bize hidâyet et)”[23] diye
duâ ediliyor. Dalâlette bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana
gelmesini istemek; hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet
mertebesinde yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi hidâyet üzere sâbit kıl,
hidâyetten ayırma demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: "Ey Rabbimiz, bizi hidâyete
ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma."[24] Nice
âlim ve âbid vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak'tan
sapmış, ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
bir hayat önemlidir ama, müslümanca ölmek çok daha önemlidir. "Başka türlü değil, sadece müslüman
olarak ölün"[25] Biz, her an hidâyette kalabilmek, doğru
yoldan sapmamak için Allah'ın yardımına muhtacız. Zaten sûredeki tüm cümleler istimrârı
(devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler, sürekli O'na; ibâdetler, tâatler, ve
duâlar da kesintisiz O'nadır.
Hidâyet,
bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber ve
Kitap’tır. Müstakim yolda
kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı
selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak;
dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan
müslüman daha ileriye, en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü'minin
iki günü birbirine denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli
yenilemeli, hidâyet yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer
almaya gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz'den hidâyetimizin
artırılmasını da istiyoruz. [26]
Bu âyetten hemen önce "Ancak Senden
yardım isteriz." denilmişti. İşte, bu duânın nasıl yapılacağını göstermek
için duâya başlanıyor: "Hidâyet eyle
bizi doğru yola..." Bu talep ve duâ, istiânenin öneminin ve
genişliğinin tatbik sahasını gösteriyor. Duâ ve isteğe ne sûretle
başlayacağımızı, Allah'tan ne istememiz gerektiğini, bizim için en büyük ve en
değerli şeyin ne olması gerektiğini öğretmek için böyle duâ etmemiz telkin
edilmiş oluyor.
"İhdinâ" (Bizi hidâyete erdir)
ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya yetebilirdi. Ama bununla yetinilmedi. Nereye
hidâyet edilmesi, hangi yola Allah'ın bizi iletmesini istediğimiz de "es-sırâta'l-müstakîm" ifadelerinde
açıklanmış oldu: "Dosdoğru yola. Öyle yol ki..."
“Niçin "bana hidâyet et" değil
de; "bize hidâyet et" diye
çoğul edatı kullanıldı?” denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Duâ, daha genel
olduğu zaman, kabul edilmeye daha yakın olur. “Müslümanlar arasında duâsı kabul
olunacak mutlaka birisi vardır. Allah, birisinin duâsını kabul edince,
diğerlerinin duâsını geri çevirmez” denilmiştir. Peygamber Efendimiz, "Allah'a, kendisiyle isyan etmediğiniz
dillerle duâ edin." buyurdu. Sahâbe: "Yâ Rasûlallah, hangimizin
öyle dili vardır?" deyince de, O:
"Birbirinize duâ edersiniz. Çünkü sen onun lisanı ile, o da senin
lisanınla Allah'a isyan etmemiştir." buyurmuştur. Kul, sanki şöyle
der: "Senin Rasûlünün ‘cemaat,
birlik rahmet; ayrılık ise azabtır.’[27]
buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün hamdleri dile getirerek "el-hamdü lillâh" dedim.
İbâdeti dile getirdiğimde, bütün herkesin ibâdetini dile getirerek "iyyâke na'büdü (ancak Sana ibâdet
ederiz)" dedim. Yardım talebinde bulununca da, herkesin yardım
talebini söyleyerek, "ve iyyâke
nesteıyn (ancak Senden yardım
isteriz)" dedim. Şüphesiz hidâyeti istediğimde, onu herkes için
isteyerek "ihdinâ (bize hidâyet ver)" dedim." Ayrıca, çoğul
zamiri kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların cemaat halinde olmaları
gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde bir şeye karar verirlerse, bu
doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm olur. Toplu haldeki bu
müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları da yeryüzünde halifeler
kılmıştır. [28]
"İhdinâ" derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah'a ait
olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne: "Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin.
Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir."[29]
buyurarak, hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler ancak
hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. "Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin."[30]
Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında
yürüyoruz.
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm
nûruna dâvet eder, yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah'a aittir. Doktorlar
nur vermiyor, veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile
oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman
ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder.
Yine, kişinin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman,
hidâyet bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim
tebliğimiz, bir kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu
altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama,
yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere
akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... "Kim, bir cana veya yeryüzünde
bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün
insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ ederse
(hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi
olur."[31] Kur'ân-ı Kerim'de
Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş
gibi olduğunu haber verirken[32]
öldürülenin mü'min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan
milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı
zihniyet ve aynı paktta olmamak için "gazaba
uğrayanların ve sapıkların yoluna değil" diyoruz. [33]
"Rabbimiz,
her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir."[34] "Ne
zaman Benden bir "hüdâ" gelir de, kim Benim "hüdâ"ma
uyarsa, böyleleri için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir."[35] Yeryüzündeki hayatında insanın önüne iki yol açılmış
bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah'a giden yol, diğeri ise, Allah'ın yolu
dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli
olduğu için, insanlara sürekli olarak "hüdâ"sını göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir
anlamı "hediye"dir. Allah'ın
insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O'nun
hediyesidir. İnsana düşen, Allah'ın hediyesini kabul etmektir. Bu hediyeyi
Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği elçileri
vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için yegâne
amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde koşan ve
yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah, elçilerini
gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın,
saptığı yollardan ayrılıp, Allah'ın yoluna girebilmesi için, öncelikle böyle
bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması gerekir. Bu çabalama
Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi
kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren
insanlara, elçiler getirdikleri Kitab'ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki,
elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı
ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur'an'ın
deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış, bunun
sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş insanlardır bunlar. İnsanı
öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her türlü kirlerinin içine
bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular üzerinde bir 'bilgi'
oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis,
insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder, içlerine kuruntular eker. "Elbette Senin kullarından belirlenmiş
bir pay alacağım' dedi; 'onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım
ve onlara emredeceğim.' (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir."[36]
İşte, şeytanın vaadine, verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına
kapılan insanlar 'ölmüş' insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar,
fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman
edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur'ân-ı
Kerim'de "çok uzak bir dalâl"
denir.
İblisin temelde insanlar üzerinde bir
hükmü yoktur. O sadece vaad eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar,
aslında tutkularına, arzularına, hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları
dünyalarını sürdürebilmek için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı
şekiller olabildiği gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle,
aldatıcı birtakım "bilgi"ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim,
teknik, sosyal bilgiler, ilerleme, eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi
kelimeler de olabilir. Bunlar, Allah'la ilişki koparılarak
değerlendirildiğinde; Allah'ın yolundan sapmış, tutkularına köle olmuş
insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri putlara dönüşür. [37]
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan
memnun olmayan ve çıkış yolu arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen,
elçilerin okuduğu âyetlerle, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye
başlarlar. Bu şekilde arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu
çabasına "ihtidâ" denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen
dönmeler vardır. Sabataycılar da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet
döneminde ve T.C.’de etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı'nın ve
müslümanların başını çok ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur
idi. Hâlâ Hâriciye'de ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.)
İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah'tan getirdiklerine inanmak ve okudukları
âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir. "Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir."[38] "Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa,
şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir."[39] Beri
taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir dalâl içinde olanların
peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle
anlatılır: "Yüzleri ateşte evrilip
çevrildiği gün, "keşke" derler, Allah'a itaat etseydik, Rasûl'e itaat
etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize
itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar." [40]
Kalplerini arıtanlar; Allah'a yapışır,
Rasûllerin öğretilerine kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeye,
hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini artırır,
onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. "Allah,
İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi."[41] İhtidâlarında sâbit olup, imanlarından
dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda kalpleri de hidâyete erer.
Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla
hidâyet bulmuş demektir. "Kim
Allah'a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir."[42] Allah'ın hidâyete erdirdiği insanlar, yine
İblis'in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her
türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak,
ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı müstakîmi bilmemek
de dalâlettir.
Kur'an, hidâyetin Allah'ın elinde
olduğunu, Allah'ın hidâyet vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer
Allah dileseydi herkesin hidâyet üzere olacağını söylemektedir.[43]
Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenâb-ı Hakk'ın dilemesi ve
yardımı ile olur. "De ki: Ey
insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola
giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa,
saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim."[44] "Allah kimi saptırırsa, artık onu
hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz." [45]
Hidâyet, öncelikle Allah'tandır ve tek
hidâyet edici O'dur. Fakat Rasûller Allah'ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani
insanları Allah'ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde
oluşa çevirmek yine Allah'ın elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin,
insanlara hidâyet veremez. Allah'ın izniyle insanlar hidâyete erer veya
sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara vesvese vererek,
emrederek, kuruntular ve ümitler içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama,
yine, insanı sapıklığa iten Allah'tır; yani, nihai belirleyici O'dur. İnsansa
iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına
esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için
saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak
Rasûller göndermesi, temelde yine Allah'ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle
de saptırması, yine Allah'ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın gerek hidâyete
ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete
ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de
kendi hallerine bırakır:
"Onları
(elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık." [46]
"Muhakkak
sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin."[47] Buna karşılık;
"Muhakkak
sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet eder." [48]
"Sen,
görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?" [49]
"Yeryüzündekilerin
çoğuna itaat edersen, seni Allah'ın yolundan saptırırlar." [50]
Dalâlet, "an" harf-i cerriyle kullanıldığında "yitmek, yok olup gitmek" anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki
amelleri, küfürleri, iftiraları, hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir.
Böylece onların hiçbir değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir
bakıma yarar getirmeyecek, tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında
Allah'a koştukları eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: "Uydurdukları şeyler kendilerinden
kaybolup gitti." [51]
Kur'an'ı başından başlayarak okuyan
kimsenin, Yüce Allah'tan ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından
verilmektedir: Hidâyeti isteyene "işte
Kur'an!"[52]
denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur'an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur'an'ın tamamını dikkatlice
okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla kaderci bir anlayışa kapılır ve
hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan, tamamen Allah tarafından takdir
edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah'a inanan her mü'min Allah'ın iradesinin
her türlü iradenin üstünde olduğuna; Allah'ın dilemesinin önünde hiçbir engel
bulunamayacağına kesin olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah'a
muhtaçtırlar. Yaratıkların,
kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
veren O'dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
şeylere yönelir mi?
Allah'ın dilemesinin önünde hiçbir engel
olamayacağına kesin olarak inanan mü'min, durup dururken Allah'ın, kulları
arasında bir ayırım yapmadığına; O'nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. "Kim yararlı iş işlerse kendi
lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı
zâlim değildir."[53] “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah,
kullara asla zulmetmez.” [54]
Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma
yaratılışla iç içe ve her bir canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir.
"O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir."[55]
Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın sistemi
bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan daha farklı
bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş ve onu irâde
hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: "Biz ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?" [56]
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan
insan soyunun, doğru yolu çeşitli sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu
şaşırması tehlikesine karşı -ki bu, insanlık tarihi boyunca sürekli vuku
bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek kendi doğru yolunu, yönünü
insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı
olan tavırlarına göre; ya doğru yolda, ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını
tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü sisteminin Allah tarafından alabora edilip
ortadan kaldırılacağı ve yerine bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan
yeni bir düzen oturtulacağı Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü
Allah insanları bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
varlıklarla farkı kalmazdı. "Bize
düşen, yalnızca yol göstermektir." [57]
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır.
Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının ilk safhasında sadece içgüdüler ona
kılavuzluk eder. İkinci safhada beş duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti
de devam eder ve içgüdü yanıldığında duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü
hidâyet ise, muhakeme, yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların
yanılgılarını düzeltir ve onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan
ayıran, bu hidâyete sahip olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi
hidâyet insana kılavuzluk eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana
kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin topladıkları malzemeyi kullanır. Bu
sebeple eksik malzeme her zaman için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti
yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve
aklın muhakemesine bunlar olumsuz etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada,
yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet gündeme gelir ki o da
"vahiy"dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah'tan istediği hidâyet, işte
budur. [58]
Kur'an'ın bizden istediği,
peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti izlememizdir. Peygamberler ve
onların tebliğatı hidâyettir.[59]
Peygamberlerde örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü
olduğu da Kur'an tarafından beyan ediliyor. [60]
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti
İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın,
başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak istememesi, elinde bulunan imkân ve
fırsatları değerlendirmemesi, bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir.
Komşumuzun evi yanarken, yangını söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak
ne ise; hatta ondan da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara
tepkisiz ve pasif bir seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız
ve ilişkide olduğumuz insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı
olabilirler endişesi ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. [61]
İslâm'ın hidâyet yolunu gizleyip
açıklamayanlar, Kur'an'da şöyle uyarılır:
"İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan
sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet
edebilenler lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah'ın
indirdiğini açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben,
tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim." [62]
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar,
Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin
doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar olduğu sorusu, bizim
için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım: "Allah,
insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da
şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah'tan başka
veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı."[63] Bu âyette dikkati
çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya da
eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah
tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah'a; yani O'nun indirdiklerine
uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle değil;
görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp tâbi
olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: "Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah'ın
kendisine yol gösterdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir."[64] Bir
de bunun karşıtına bakalım: "Onlar
sadece zanna ve nefislerinin arzusuna, canlarının istediğine uyarlar; oysa,
andolsun ki onlara Rablerinden hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir."[65] "Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim
üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah'ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı,
kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Artık
onu Allah'tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?"
[66]
Buna
karşılık, Allah'ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: "Allah,
kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur'an'la) kurtuluş yollarına ulaştırır.
Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir."[67] "Bunlar, namaz kılan, zekât veren ve
âhirete de tam olarak iman eden mü'minlere yol gösterici kılavuz ve
müjdedir."[68] "İman edenleri ve sâlih amel
işleyenleri, imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir."[69] "Güven, iman edip imanlarına zulüm
katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır."[70]
Dikkat edilecek olursa, Allah'ın hidâyeti insana içten bir güç olarak
verilmesine karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre
Allah, insanı fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya
da şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde;
daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek
olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah'ın
bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında zulüm gelir. Kur'an, birçok âyetinde "Allah zâlimlere hidâyet nasip etmez." diyor.[71]
Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda sanmak;[72] hevâ
ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;[73]
Allah'ı zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;[74]
dünya hayatından başka bir beklentisi olmamak;[75]
babalarını, atalarını üzerinde bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne
sürdürmek;[76] zâlimlerden ve
nankörlerden olmak;[77] iman
edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan ve kendilerine belgeler
geldikten sonra inkâr etmek.[78]
Hidâyetin önündeki engellerden biri de nankörlüktür. [79]
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil
yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.[80]
Kur'an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.[81]
Şeytana tâbi olmak,[82]
Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara uymak,[83]
Allah'tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,[84]
bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü dinleyip en
güzeline, en doğrusuna uymak,[85]
Allah'ın rızâsını gözetmek,[86]
Allah'tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,[87]
işlediği hata ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,[88]
Kur'an okumak, Allah'ın âyetlerine uymak,[89] iman
edip imanına zulüm katmamak,[90]
sâlih amel işlemek, namaz kılmak, zekât vermek,[91]
hidâyete yönelmiş olmak,[92]
Allah'tan başkasından korkmamak,[93]
yalnızca Allah'a teslim olmak,[94]
düşünmek, ibret almak. [95]
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla
ezelî imanlarında sâbit kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir
kul için dünyada, âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir.
Çünkü iman her hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve
âhiretin mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır,
hakka saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak ile
ölür. Hak'tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk'a gider. İşte Allah'a
karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah'a karşı
küfran ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak'tan dönen, dalâlet
yolunu tutan, Allah'a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan azgınların
sonu da budur.
Bilinmelidir
ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri bulunduğu gibi,
kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan şeytanlar da vardır.
Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı yoldan çıkarabilirler.
Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır. Bunlar da insanın yolunu Allah'a
ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp beraber olabilmek Allah'ın büyük lütfu
ve hidâyetidir. [96]
"Taşlara, göz takmayan Allah, katı
kalplerde de hidâyeti yaratmıyor." "Hidâyet, kalp gözünün
açılmasıdır."
Hidâyet Konusunda Sünettullah
(Allah'ın Değişmeyen Kanunu)
"Sen
onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar.
‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah'ın yoludur’ de."[97] Yüce Allah'ın Hz. Muhammed'i (s.a.s.) kendisiyle
gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli
gerçek yol (hidâyet) de odur. Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. "Kim kendisine doğru yol belli olduktan
sonra Rasûl'e karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu
döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir
orası!" [98] Uyulması gereken hak yol, İslâm'dır. Ondan
ötesi, terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan
ötesine tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da
ondan çeker ve o kişi zâlimlerden olur. "...Sana
gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki,
Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur." [99] "Sana gelen ilimlerden sonra onların
keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun."[100]
Rasûlullah'a "ilim" diye gelen, Allah'ın yolu ve İslâmî emirlerden
"şeriat" kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların
heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah'a, maksat
ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ ve heveslerine tâbi olan
bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır. Mü'minler bilmeliler ki, sağlıklı bir
gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına uymak, insanları bâtıl tehlikelere
düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük bir zulümdür.
"Kimler
Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir."[101] Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: "Yani
kendisiyle kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye
yönelenlere, âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden
kaçırdıklarına da üzüntü yoktur." Allah'ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne
gelecekten korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi
olmak, onlara hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret
saâdetini vaad eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı
yahut kaybettiği kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
"...Benden
size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya
düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için dar
bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır."[102] Hidâyetine/Kur'an’a tâbi olanlar hakkında Allah'ın
âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim)
faydalandırmasıdır. "Erkek veya kadın, mü'min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu
mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta
olduklarının en güzeli ile veririz."[103] Allah'ın hidâyetine uyanın durumu,
sâlih amel işlemekle beraber mü'minliktir. Yoksa Allah'ın hidâyetine tâbi olmuş
sayılmaz. Onun yaşadığı "tertemiz, güzel hayat" ise, herhangi bir
sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü bu, İbn Kesir'in de tefsirinde dediği
gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki,
sıkıntı, Kur'an'a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı temiz yaşantıya
aykırıdır. Öyle ise, "sapma"nın giderilmesi gibi, "sıkıntı"
da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah'ın hidâyetine uyan kimse, O'nun
rızâsını gözetir. Allah'ın kendisi için taksimine de, azımsamadan kanaat eder.
Çünkü o Allah'ın kendisine bahşettiği din nimeti sâyesinde bahtiyardır,
mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir. Allah'ın, onu İslâm'la
nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına/faydasına
değil de, Allah'ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin ve
kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması, kesinlikle onun rahat bir
yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması demektir.
Allah'ın hidâyetinden yüz çevirenler
hakkındaki âdetullah geçim sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. "Ama kim
Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir
hayat, dar bir geçim vardır."[104] Allah'ın zikrinden maksat, O'nun
Kur'an'ı ve dini İslâm'dır. Yüz çevirmekten maksat ise Kur'an ve İslâm'ı terk
etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından ummaktır. Allah'ın hidâyetinden yüz
çeviren için, dünyada geçim sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen
"dank" kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına
şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru,
gönül ferahlığı diye bir şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı
için, görünüşte nimet içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve
dilediği yerde otursa da göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah'ın hidâyeti,
kalbini imar etmedikçe saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu,
dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah'ın âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak haşredilecektir. "Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak haşrederiz."