Tefsir Notları, Ders 1
Tefsire Giriş
11.03.2007
KUR’ÂN-I
KERİM BİLGİSİ VE TEFSİRE GİRİŞ
Kur'an, Allah'ın Kitabı'nın özel adıdır.
Kur'an'da, Kur'an için birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur'an adı
geçmektedir. Bu ad Kur'an'da 70 defa geçer.[1]
Kur'an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak
anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
Kur’an
Nedir?
Allah’ın kendisine hitap ettiği en son
peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı
Kerîm’dir.[2]
Kur’an, İslâm’ın ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve davranma biçimlerini
belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber, bu dayanağa istinaden ve onun
doğrultusunda hareket etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu bu mesajı
öncelikle hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu hususta Hz.
Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün ahlâkı,
Kur’an’dı.”[3] Bundan daha doğal bir
sonuç olamazdı; zira genelde bütün elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı
haberi/mesajı sadece duyurmakla görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı
öncelikle kendi hayatına dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki ancak o zaman
söylediği ile eylediği arasındaki uyum gün gibi âşikâr olabilsin. Dolayısıyla
“Kitab”ı, “peygamber”den kopuk ve ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu
metnin kendisine ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”,
hem de “en iyi model”dir. [4]
Kur’an’ın
Tanımı
Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği
Kur’an ile ilgili olarak çeşitli tanımlar yapılmıştır. Âlimler tarafından
yapılan bu tanımlardan her biri Kur’an’ın belirli yönlerini vurgulamaktadır.
Bunlar arasından en kapsamlı olan tanım şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış,
Hz. Peygamber’den bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibâdet
edilen, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah kelâmıdır.
Bu tanımda yer alan temel özellikleri
şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
Allah’ın
Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu
niteliği, hiç şüphesiz onun sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına
işaret etmektedir. Bu da ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan
tarafından söylenmiş bir söz elbette ki diğer bütün sözlerin üstündedir ve bu
özelliğinden dolayı bir kutsallık kazanır. Zira yaratan, diğer bütün lütuf ve
ihsanlarına ilâveten, yarattığı insana tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda
bulunmuş ve bu vesileyle de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip
olmuştur. Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir
husus da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da ihtivâettiği
hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin çok ötesinde
olduğudur. Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir insanın sözü karışmamıştır,
karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize
birtakım sözler isnat etmiş olsaydı onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını
koparırdık ve hiçbiriniz onu koruyamazdı.” [5]
Hz.
Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade
Allah’ın, daha önce başka peygamberlere indirmiş olduğu kitapları (Tevrat,
Zebur, İncil gibi) dışarıda tutarak yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen vahyin
Kur’an olarak isimlendirileceğini vurgulamaktadır. [6]
Mushaflarda
Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak
arasında toplanmış sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz
kitap biçimini ifade eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap hâline getirilmiş;
ezberlenmesinin yanı sıra yazıya da geçirilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.
Tevâtür
Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya
sözün, bir araya gelerek yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse
tarafından aynı şekilde aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm,
mushaflarda yazılı olmasının yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca
kuşaktan kuşağa şifâhen/sözlü olarak da aktarılmıştır. Kur’an, bu özelliğiyle
yeryüzünde hiçbir kitaba -ne İlâhî, ne de insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir
ayrıcalığa sahiptir.
Okunuşuyla
İbadet Edilen: Kur’an, insan
hayatının her alanıyla ilgili temel ilkeleri ortaya koyarak bunların
uygulanmasını talep eder. Bununla birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı
zamanda. Onun içindir ki namazın, namaz olması Kur’an’dan bir parçanın -kişinin
güç yetirebildiği kadarının- [7]
okunmasıyla mümkündür. Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine
getirmez.
İnsanları
Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem
mana hem de bu ikisinin oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük
oluşturur. Gerek indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde ne lâfız ne de mânâ
açısından onun benzeri bir kitap meydana getirilmemiştir, getirilememiştir.
Kendisinin İlâhî kaynaklı olduğunu iddia ederken Kur’an, bir sûresinin
benzerini getirmelerini isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu
yapamadıklarını ve de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.[8]
Kur’an’ın bu özelliği, onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu
şekilde devam edeceğini göstermektedir.
Kur’an’ın
Diğer İsimleri
Kur’an’ın altmış kadar ismi olduğu
belirtilir. Bunların hepsi Kur’an’da mevcut olan ve genelde Kur’an’ın
özelliklerinin anlatıldığı kullanımlardan çıkarılmıştır.
Belli başlıcaları şunlardır:
Kitab: “Elif. Lâm.
Mim. Bu kitab ki, kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakîler için bir kılavuzdur.”
[9]
Tenzîl
(İndirilme): “Şüphesiz bu, âlemlerin Rabbi tarafından tenzîldir.” [10]
Vahiy
(Bildirim): “Bu bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.” [11]
Kelâmullah (Allah’ın Kelâmı): “Ve müşriklerden biri senin korumana başvurursa onu koruma altına al,
olur ki böylece kelâmullahı işitir.” [12]
Zikr (Hatırlatma): “Muhakkak
ki Zikr’i Biz indirdik ve şüphesiz onun koruyucuları da Biziz, Biz.” [13]
Furkan (Hakkı bâtıldan ayıran): “Bütün insanlığa bir uyarıcı olsun diye kuluna furkânı indiren ne
yücedir!” [14]
Hüdâ (Rehber, kılavuz, hidâyet): “Muhakkak Rabbinizden size apaçık bir kanıt, bir hüdâ, bir rahmet
geldi.” [15]
Rahmet: “Muhakkak ki bu
(Kur’an), hidâyet ve inananlar için rahmettir.” [16]
Şifâ: “Ey insanlar!
Işte Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdekiler için bir şifâ ve inananlar için
bir hidâyet ve rahmet geldi.” [17]
Mev’iza (Öğüt): “Gerçek
şu ki biz size apaçık âyetler, sizden önce geçip gitmiş toplumlardan bir ders
ve müttakîler için bir mev’iza indirdik.” [18]
Hikmet: “Evlerinizde
okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.”[19]
Rûh: “Işte sana
da kendi buyruğumuz altında rûhu vahyettik.” [20]
Ahsenü’l-Hadîs (Sözün en güzeli):
“Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap hâlinde
indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri üprerir, sonra derileri ve
kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar. Işte bu Allah’ın rehberidir. Dilediğini
bununla yola iletir. Ama Allah kimi sapkınlığında bırakırsa artık ona yol
gösteren olmaz.” [21]
Belâğ
(Duyuru): “Bu, onunla uyarılsınlar; O’nun yalnız tek tanrı olduğunu bilsinler ve
sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara yapılmış bir duyurudur.” [22]
Beyân (Açıklama): “Bu,
insanlara bir açıklama, korunanlara yol gösterme ve öğüttür.”[23]
Burhân (Delil): “Ey
insanlar, size Rabbinizden delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.” [24]
Emr (Buyruk): “Bu,
Allah’ın size indirdiği buyruğudur. Kim Allah’tan korkarsa onun kötülüklerini
örter ve onun mükâfatını büyütür.” [25]
Hablullah (Allah'ın ipi): “Ve
topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini
hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, kalplerinizi uzlaştırdı. Onun
nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında
bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki
yola gelesiniz.” [26]
Hâdî (Rehber, kılavuz): “Gerçekten bu Kur’an en doğru yola iletir ve iyi işler yapan müminlere,
kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.” [27]
Hikmet: “Bunlar üstün
hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor.” [28]
en-Nebeü’l-Azim (Büyük haber): “De
ki: “O, büyük bir haberdir.” [29]
Nûr (Aydınlık): “Artık
Allah’a, Elçisine ve indirdiğimiz nûra inanın. Allah yaptıklarınızı haber
almaktadır.” [30]
Risâlet
(Mesaj): “Onlara bir âyet gelince: ‘Allah’ın elçilerine verilenin aynısı bize de
verilmedikçe katiyen inanmayız!’ dediler. Allah, risâletini koyacağı yeri
bilir. Suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve yaptıkları hileye karşı
çetin bir azap erişecektir.” [31]
Tafsîlü’l-Kitab (Kitabın açıklaması): “Bu Kur’ân, Allah’tan başkası tarafından uydurulacak bir şey değildir.
Ancak kendinden öncekinin doğrulaması ve kitabın açıklamasıdır. Onda asla şüphe
yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” [32]
Tasdîku’l-Kitab (Kitabı doğrulayan): “Elbette onların hikâyelerinde
akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’ân uydurulacak bir söz değildir; ancak
kendinden öncekinin doğrulaması, her şeyin açıklanması; inananlar için bir
kılavuz ve rahmettir.” [33]
Tezkira (Hatırlatma): “Kur’an
korunanlar için bir hatırlatmadır.” [34]
el-Urvetü’l-Vüskâ (Sağlam kulp): “Dinde
zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu inkâr
edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah
işitendir, bilendir.” [35]
Kur’an’ın bu isimlerinde iki önemli
hususiyet dikkati çekmektedir. İlk dört maddedeki isimler Kur’an’ın mâhiyeti,
tabiatı ve yapısını nitelerken daha sonrakiler onun muhtevası hakkında bilgi
vermektedir. Başka bir ifadeyle, ilk dört madde Kur’an’ın kaynağı ve nasıl bir
hitap olduğuyla, diğerleri ise onun insanlar üzerinde/arasında gerçekleştirdiği
işlev ve görevleriyle ilişkilidir
Kur’an’ın
Mâhiyeti ve Yapısı
Kur’an’la ilgili yaptığımız mâhiyet
(yapı) ve muhteva (işlev) şeklindeki ayrımı daha etraflıca ele almak gerekir.
Öncelikle mâhiyetiyle ilgili hususa değinecek ve Kur’an’ın dikey boyutuna dair
konuları ele alacağız. Bu noktada Kur’an’ın en dikkate değer kavramı vahiydir.
Vahiy kavramı enine boyuna anlaşılmadan Kur’an’ın nasıl bir kitap/hitap olduğu
da açıklığa kavuşamaz.
Kur’an
Hakkında Kısa Bilgi
Kur'an; âlemlerin Rabbi tarafından son
peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir.
Kur'an'ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu'l-Mübin,
Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev'ize... Bazı müfessirler, Kur'an veya Kitaba
sıfat olarak gelen tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar
çıkarmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede
peyderpey nâzil olmuştur. Kitab'ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur'an,
bölüm olarak 114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir.
Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de
âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen altı
âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir âyet olduğu
gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur'an, sayfa adedine göre de cüzlere
ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur'an, toplam otuz cüzdür. Her cüz de kendi
içinde dört hizb'e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.
Kur’an
Konuları
Kur'an'ın dış yapısıyla ilgili bu
bilgileri verdikten sonra iç yapısına, konularına geçebiliriz. Kur'an, üluhiyet
ve ubudiyet konularını içerir. Rabbimiz ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de
insan ve onun Rabbiyla ve diğer yaratıklarla ilişkileri Kur'an'ın ana
konusudur. Kur'an, Rabbimizın bize mesajları olduğu için, konuları da kul ile
Rab arasındaki ilişkiler bağlamında, kulun varlık alemindeki konumu, kendisini
yaratan Rabbin özellikleri, insanın ilişki içerisinde olduğu ve olabileceği her
şeyi içermektedir. Kısaca maddeler halinde sıralayacak olursak:
Allah Teâlâ,
İnsanlar,
Tabiat ve evren,
Rasûller, Nebîler ve iyi kulların
örnekliği,
Toplum ve Tarih,
Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz
varlıklar (melek, cin),
Kötülük örnekleri, isyancı kullar
(şeytan, Fir'avun, Karun, Ebu Leheb, kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar,
münâfıklar...),
Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet,
cehennem,
Allah'ın gönderdiği kitaplar ve
konuları,
İnsandan yapması istenen emirler,
tavsiyeler; yapmaması istenen yasaklar, uyarılar ve sakındırmalar,
Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde
yaşıyordu. Onlardan biriydi. Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi
açıklıyor, insanları buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar
oluyordu. Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13
yılını Mekke'de; 10 yılını Medine'de geçirdi. Kur'an bu süre içerisinde
peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış oldu.
Kur'an'daki âyetlerin olaylarla iç içe
nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız
anlaşılmayacağı gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş,
yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara
götürür.
İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı
topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak
bir sisteme dönüştürecek insandır. Bu
Kitap'ta insanın düşünce, duygu, irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini
harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum
içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle
Allah'tan gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda
edecektir. Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş
olacaktır. Mücâdele, Allah'ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, ilâhi
vahyin toplumda "ekber" hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra
dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir.
İşte Allah'ın kitabı Kur'an, bütün bunları yapacak insana-topluma hitap
etmektedir. İnsan bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına
ulaşacaktır.
Kur'an, Hz. İsa'dan 610 yıl sonra yeni
ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan zulumattan nura çıkış hareketinin
kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir devrim hareketinin yol gösterici
metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu açıdan
Kur'an 23 yıllık bir toplumsal
değişme mücâdelesi içinde
anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle
beraber Rasûlullah harekete
geçmiş, içinde yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz
çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke'de değil; Medine'de
yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak Peygamberliğine devam etmiş, 10
yıl içinde insanlık için örnek bir toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada
yüzlerce âyet nâzil olmuş, ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur'an
rehberlik etmiş, Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde
Kur'an'ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
Kur'an, Peygamberimiz'in en büyük
mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan
sınırlı sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur'an,
her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık
görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı
için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için
mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi
gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi
farklılıklara rağmen tüm insanları her yönüyle kuşatması, her topluma ve her
bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay
öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile,
ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok
okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle
mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm
olması, bıktırmaması, okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir.
Bitmeyen hazineleriyle, gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
Bütün mûcizelerinin yanında Kur'an,
tarihin akışını değiştirmiş, en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam
nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene
nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini
saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek
isteyenlere Allah'ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük
devrim, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur'an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları
da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil'in
samimi arkadaşı, eli silâhlı katil adayı Ömer, Peygamber'i öldürmeye giderken kendisi
dirilmiş, dinlediği Kur'an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri
diri gömen Ömer, Kur'an sâyesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için
yere dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert
planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur'an, toplumu
da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık
birbirlerine saldıran, o güne kadar
tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı
çıplak insanlar, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılap sâyesinde çok kısa bir
zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
Gerçek
Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
Kur'an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen
her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın
hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden
gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir.
İslâm'ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği
doğru haberler ışığındadır. İlk
insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü'l-azm denilen büyük peygamberler de
çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki
etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı
meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılâbın
köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur'an'ın
yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Kur'an'la
câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur'an'la birlikte
Kur'an'ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da
müslüman'dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek basit,
sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin
adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır. Karanlıklar, zulümler,
hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük
değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ
olamaz.
Peki, Kur'an, aynı Kur'an olduğuna göre,
bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur'an okudukları
halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani
Kur'an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur'an değişmemiştir ama, Kur'an
okuyanlar başkalaşmıştır. Kur'an anlayışı, Kur'an'a bakış, Kur'an'a yaklaşım
değişmiştir. Kur'an, aynı Kur'an'dır ama, Kur'an'a yönelmesi gereken insan,
Kur'an'a sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip
dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama
biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç
elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu
unutmuş olabilir ama, çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları
gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları
farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan
yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler
kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur'an yardıma hazırdır;
referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine
yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır
beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o
ilacın kullanılması gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa
beklenemez. "Kur'an şifadır."[36] Hem
ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza.
Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle
olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır.
Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından açılmadan
tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
Kur'an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına
bir İlâhî hitaptır. Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlukatın Halikı namına bir
ezelî konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi olarak
sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan'dır ve mu'cizü'l-beyandır.
Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en
güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir
hayat, hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken
husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur'an'ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
Kur'an'dan öğrendiğimize göre, ona
yönelirken dikkat edilecek hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur'an'a
temiz olarak dokunup yaklaşmak, Kur'an'a kulak verip susmak, onu tane tane,
özümseyerek okumak.
Mü'min, Kur'an insanıdır. O'nu okumak,
anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur'an'a karşı mü'minin ilk vazifesi, O'nu
sık sık okumaktır. Kur'an'ın ilk emri "oku" iken O'nu okuyamamanın mâzereti olamaz.
Her mü'min, asgari olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur'an'la doğrudan
doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm'ın iman, ahlâk, iktisat, hukuk vs.
düsturlarını teşkil eden Kur'an âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden
indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah'a ibâdet edecektir. Kur'an'ı
okumak, mü'min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini korumak ve unutmamak
da o nisbette zarûrîdir. Kur'an'ı
okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden
Kur'an'ın anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur'an,
her bir kişi için gönderilmiştir ve Kur'an mesajı ana hatlarıyla herkes
tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
"Andolsun ki biz, Kur'an'ı
anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen
(ibret alan) var mı?"[37]
Kur'an'ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur'an'ın orijinal harfleriyle
yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip
etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini
okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur'an âyetlerini açıklayan ilmî
eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur'an'ı okumanın, onu anlamak
için olacağı gerçeğini kavrayamayan bir çok mü'min, Kur'an'ı yıllarca
okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet
etmedikleri için, Kur'an'ın mana zenginliklerinden feyz alamamışlar,
ellerindeki Kitab'ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
Kur'an'ımızı
okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz tatbik etmek için
olacaktır. Mü'minin Kur'an'a imanı,
zaten onu yaşamak içindir. "İşte bu
Kur'an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur'an'a uyun, (onun emir ve
yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız." [38]
Mü'min, Kur'an'ı, musikisinden yararlanmak ve kültürünü artırmak için
okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. "Allah, şu Kur'an'la amel eden
toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır." [39]
Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat
edinilemeyeceği gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur'an'dan
da özlenen faydalar sağlanamayacaktır.
"Benim zikrimden (Kur'an'ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için (buhranlarla
dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır." [40]
Bir
ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik
olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla
yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa
onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana
kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları kendimize
yöneltebiliriz:
Tefsir,
Te'vil, Tercüme ve Meal
Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha
hassâsiyet ve itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin ve ağır bir
sorumluluk altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz. Peygamber'den veya sahâbeden
sahih bir rivâyetle menkul olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
Te'vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna
göre, burada te'vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz ki, âyeti te'vil
eden kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve Hz. Peygamber'in sünnetine
vukufu, Arap dili ve edebiyatına hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta
yaşadığı çevrenin sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler... onun
tercihinde etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih söz konusu olduğu için,
tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği
söylenebilir.
Her biri Kur'an ilimlerinin birer dalı
olan Tefsir, Te'vil ve Tercüme; bunların üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde anlatılıp kavratılmasını
hedeflemektedir.
Tefsir
Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek
anlamında "el-Fesr" masdarından tef'il babında bir kelime. Istılâhta
beşerî takat oranında, Allah Teâla'nın muradına delâlet etmesi yönünden Kur'ân-ı
Kerim'i inceleyen bir ilimdir.
Konusu, Kur'an ayetleridir. Gâyesi, iki cihanda
selâmete ve mutluluğa ulaşmak için Allah Teâla'nın kitabını yine O'nun murâdına
uygun bir şekilde anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret
kazanmaktır.
Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ; "Dilediğine hikmeti verir, hikmet
verilen kimseye çok şeyler verilmiştir"[41]
buyurur. İbn Abbas (r.a.)'dan gelen bir rivâyete göre ayet-i kerimede geçen
"hikmet" kelimesi, Kur'an'ın nâsihini, mensûhunu, muhkem ve
müteşâbihini, ilk ve son inen âyetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek
anlamındadır. Âlimlerin icmâ'ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir.
Bu itibarla Tefsir ilmi Şer'î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve
kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. [42]
Tefsire
olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm'in
tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat
mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur.
Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda
yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu
hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ
ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler
yazılmıştır.
Bununla beraber, herhangi bir mesele,
birçok meselelerle ilgili olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler.
Bu meseleleri bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler
ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de
ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde
gözler önüne serilir. Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş
olur; az zamanda çok bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur'an lafızlarının,
ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen
bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara
ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve
kinayeli mânâlarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara,
olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur'an'ın hakikatları,
güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
1-
Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir,
selefden nakledilegelen eserlere dayanan tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir
bi'l-me'sur veya Bi-Tariki'r-Rivâye Tefsir de denir. Bu tefsirlerde ayetlerin
mânâları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh olanları gösterilir. Böylece rivâyet
yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları, Hadis-i Şerif kitapları ile
Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne aykırı olan
rivâyetlere itimat edilmez.
2-
Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile
tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir, ayet hakkında açıklayıcı bir nakil
bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan
ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken, müfessirde aranan bazı
şartları taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve gerekse dirâyet sahasında oldukça
faydalı birçok tefsir te'lif edilmiştir.
Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Terceme”
fiilidir. Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat
mânâsı bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir dilden başka bir dile
çevirmek, demektir. Istilâhi mânâsı ise, bir kelâmın mânâsını diğer bir lisanda
dengi bir tabir ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün
mânâ ve maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. [43]
Terceme
iki kısımda incelenebilir:
1) Harfi veya lafzi terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle eş
anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercemedir. Lafızları
çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir terceme türüdür. Kur’an için
mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini
meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat hususiyetleri ve i’cazı
kaybolur.
2) Mânevî veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi
gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mânânın güzel bir şekilde ifade
edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercemeye tercih
edilmiştir.
Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi?: Bu hususta alimler farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın
harfi tercemesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercemenin
yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tün terceme, lafzın mânâsını daha geniş
bir sözle mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da
aynı sayılmamaktadır.Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve
Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in zengin
olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile, asıl mânâyı ifade etmekten
çok âcizdir. [44]
Meal
Yaşadığımız ülkede Kur'ân-ı Kerim
tercümesi yerine, daha çok "meal" lafzı kullanılmaktadır. Özellikle
son zamanlarda yapılan Kur'an tercümelerinin hemen hepsi "meal" diye
isimlendirilmişlerdir. Meal kelimesi, "döndü, aslına rucû etti"
anlamına gelen âle fiilinden türemiştir.[45]
Meâl; "Evl" kökünden mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye
mânâsında ism-i mekân da olur.[46]
Mânâsı ise, "bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi", âkıbeti ve dönüp
varacağı yer (masîr) demektir. "İşte
dayanamadığın işlerin te'vili/içyüzü budur."[47] Bu âyette geçen te'vilin aslının
"meal" olduğu ve bu mânâda kullanıldığı da söylenmiştir. [48]
Meal kelimesi
lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsına
mekân ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı hale gelmesine de meal denir.
Istilâhta ise, bir sözün mânâsının her yönüyle aynen değil de, biraz noksanıyla
ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in tercemesi için kullanılan
meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan
işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen
müslümanlara, mümkün mertebe Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve
müslüman olmayanlar arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercemesi
zaruridir. Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercemelerde,
fahiş hatalar yapıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, müslümanlar
tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercemesi
şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun da selâhiyetli heyetler
tarafından yapılması gereklidir. [49]
Buraya kadar serdedilen mâlumattan,
Kur'an'ın bütün özellik ve inceliklerini, mânâ ve maksatlarını edâ ederek
tercümesinin mümkün olmadığı anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur'an'ın
başka dillere çevrilmesine itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de olmuştur.
Ancak, unutmamak gerekir ki, Kur'an sadece Araplara nâzil olmamıştır. Hz.
Peygamber evrensel bir mesaj sunmuştur. Onun bu misyonu, Kur'ân-ı Kerim'de "âlemlere rahmet",[50] "tüm insanlara beşîr/müjdeleyici ve
nezîr/uyarıcı"[51] olarak gönderilmiş olmak gibi
ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur'an'ın da bütün beşeriye
indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. [52]
Dolayısıyla, Kur'an'daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm ve
hikmetler Araplar kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları da, hatta bütün
insanları da ilgilendirmektedir. O halde Kur'an, Arapların dışındaki
müslümanların onu anlayıp kavramalarıy, emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde
uymaları, kıssa ve hikmetlerinden ibret almaları... diğer insanların da
üzerinde düşünüp tedebbür etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için,
eksik ve yetersiz de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun
"meal" olduğu da belirtilmelidir.
Kur'ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil;
hiçbir dile aynen çevrilemez. Her ne kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi
bazı diller, kelime hazinesi açısından zengin iseler de, yine de Kur'an'ın tüm
mânâ ve maksatlarıyla bu dillere tercüme edilmesi mümkün olmamakta, bu açıdan
bu diller de yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen, hemen hemen tüm bu dillere
yapılan çevirilere "Kur'an tercümesi" denmiş, sadece içinde
yaşadığımız toplum, Kur'an'a duyduğu sevgi ve saygının bir gereği olarak tercümeye "meal" deme
nezâket ve inceliğini göstermiştir. [53]
Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri
Kur’ân-ı
Kerim’in İslam’ın ilk devrinden itibaren başka dillere tercüme edildiğine dair
örneklere rastlamaktayız. Kur’ân-ı Kerim hemen hemen bütün Avrupa dillerine
terceme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de çoğuna tercüme edilen
Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır. Osmanlı
Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan tercemelerin, muhtelif
kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını biliyoruz. Latin harfleriyle yapılmış meallere gelince,
sayıları hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır. Günümüzde yayınlanan Türkçe meal
sayısının 100’ün üzerinde olduğunu ifade edebiliriz. Türkçe yazılmış veya
Türkçeye tercüme edilip yapınlanmış tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu
belirtelim.
Kur’ân’ın
Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
Kur’an, peyderpey, parça parça
indirilmiştir. Kur’an, Hz. Peygamber’in yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet
âyet, bazen birkaç âyet, bazen de kısa sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka
zaman boşlukları bulunarak nâzil olmuştur. Bunun önemli bir yönü bulunmaktadır;
zira Kur’an’ın bu şekilde indirilişi, bizlere, onun anlaşılması ve
uygulanmasına dair bir yöntem/usul de sunmaktadır.
Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan
ayında,[54]
mübârek bir gecede,[55] Hira
mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır. Hz. Peygamber’e inen ilk âyetler Alâk
Sûresi’nin ilk âyetleridir.[56]
Kur’an’ın bu ilk inişinin -yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü yılda (ki milâdî
Temmuz veya Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir), Hz. Peygamber kırk
yaşlarında iken gerçekleştiği belirtilir.
Kur’an’ın peyderpey indirilişinde,
önemli hikmetler mevcuttur. Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın
kendisi tanıklık etmektedir: “Kâfirler
‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler. Oysa Biz onu
kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen içinde ağır
ağır okuduk.” [57]
“Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o
da sana hak olarak indi. Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak
gönderdik. Ve ayrıca onu insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an
olarak bölüm bölüm ayırdık ve parça parça indirdik” [58]
“Parça
parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” [59]
“(Kur’an’ın)
parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz bu büyük bir
yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır. Sağlam korunan kelâm
içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur. Âlemlerin Rabbinden
indirilmedir!” [60]
Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz.
Peygamber’in yirmi üç yılı bulan peygamberliği süresince peyderpey (müneccemen)
vahyedilmiş olmasındaki tarihî gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde
tutarlı bir bütün olduğunu[61] ve
dolayısıyla ancak bir bütün olarak ele alınırsa, yani her bölümü diğer bütün
bölümler göz önünde bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini ifade
etmektedir.
Kur’an’ın
Muhtevâsı ve İşlevi
Bütün peygamberlerin getirdiği din,
İslâm/Teslimiyet olduğundandır ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan”
diye adlandırmıştır: “Ve Allah uğrunda
gösterilmesi gereken çabayı gösterin. O sizi seçti ve din konusunda üzerinize
bir zorluk yüklemedi. Atanız Ibrâhim’in milletini/inancını izleyenler olarak,
elçinin size, sizin de bütün insanlara tanık olmanız için sizi önceden
Müslüman/Teslim olanlar diye isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın ve zekât verin
ve sımsıkı Allah’a bağlanın. Sizin efendiniz odur. O ne yüce Efendi, ne yüce
Yardımcıdır.” [62]
Allah’ın, Müslümanlar olarak
adlandırdığı kimselerin oluşturduğu topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç
merkezi (ümmet) de ortaktır: “Gerçek şu
ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse
bana kulluk edin.” [63]; “Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz bir tek
ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse Benden sakının.” [64]
Farklı zamanlarda ve farklı
coğrafyalarda yaşamalarına rağmen, kendilerini Allah’a teslim edenlerin, içinde
yaşadıkları şartlar gereği getirilen özel durum ve uygulamalar dışında (“Biz her biriniz için bir yol/sistem (şir’a)
ve bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik. Eğer Allah dileseydi hepinizi
bir tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri aracılığıyla sizi sınamak için
böyle diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; o
zaman Allah farklı olduğunuz hususları size bildirecektir.”[65] tek
Allah inancına dayanan bütün dinler, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya
sahiptir: “O, sizin için dinden Nûh’a
emrettiğini ve sana vahyettiğimizi, Ibrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya emrettiğimizi
teşrî buyurdu. Dini tastamam yerine getirin ve bu konuda ayrılığa düşmeyin.”
[66]
Allah’ın bütün peygamberleri
aracılığıyla gönderdiği ve adına
İslâm dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır. Bu ilkeler kurtuluşun
temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar peygamberlere
gelen bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu
sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu her türlü mesaj, emir, nehiy ve açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir. Işte
bütün inananların ortak olarak üzerinde
birleştikleri şartları Kur’an bize şöyle açıklar: “Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi inancının
takipçilerinden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a ve âhiret
gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette onların,
Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve onlar
üzülmeyeceklerdir de.” [67]
Kur’an’ın
Bölümleri
Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet
kelimesi Kur’an’da mucize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda
kullanılır. Kâinatta bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın varlığına ve
yüceliğine işaret eder. Kur’an’ın en küçük birimi de âyettir; zira o da
Allah’ın mesajını göstermektedir. Bazı sûrelerin başında bulunan müstakil
harflerin (hurûf-ı mukattaa) âyet sayılıp sayılmamasından ve iki âyeti
birbirinden ayıran durakların tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an
âyetlerinin sayısı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere
göre âyetlerin sayısı, 6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir ki,
elimizde mevcut olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten oluşmaktadır. Bir
sûrenin içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz. Peygamber’in talimatına
dayanmaktadır.
Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı
surlarla çevrili şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az üç
âyetten oluşan, farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne verilen addır.
Kur’an’da 114 sûre bulunmaktadır. En uzun sûre 286 âyetli Bakara, en kısası ise
3 âyetli Kevser’dir. Mushaflarda ilk sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin
isimleri tevkıfî (Hz. Peygamberin emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen
bir sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır.
Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık
her bir bölümüne denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm
demektir. Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
Aşr
veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde
bir pasaj tarzında konu bütünlüğüne sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda
“ayn” harfiyle gösterilen kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten
oluşurlar.
Kur’an
İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
Kur’an’ın inişinden itibaren, ona
inananlar bu ilâhî kelâmı anlamaya ve hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak Kur’an’ın inişinin üzerinden
zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği
dönemde yaşayan insanların karşılaşmadığı kimi anlama sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak kendinden
önceki nesillerin Kur’an’a dair
anlayış ve yorumlarını öğrenmiş ve kendinden sonrakilere aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan
insanlar (sahabe) elbette bu inişe
tanıklık etmiş; hangi şartlarda hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği anlamların neler
olduğunu herhangi bir sorun
yaşamadan anlamışlardır. Zaten Kur’an, onların kullanageldikleri ve hiçbir surette yabancılık çekmeyecekleri
bir dil formunda nâzil olmuştur. Ancak
yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden insanlar İslâm’a girdikçe İslâm toplumunda çeşitli görüşler
ortaya çıkmaya ve bunlar tartışma konusu
yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış;
ancak her düşünce sahibi kendi düşüncesini
Kur’an’da bulmaya ya da kendi görüşünü Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve benzeri sebeplerden
ötürü sahabeden itibaren her çağda
yaşayan ilim adamları Kur’an’la ilgili çalışma ve araştırmalar yapmaya ve bu çalışmalarını belirli bir
yönteme göre ortaya koymaya çaba göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-Kur’an/Kur’an Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de
Usûl-i Tefsir/Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an Ilimlerine dair birtakım kavram ve terimlere
değinelim:
Sebeb-i
Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi
demek olan bu ifade, Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu
veya olay üzerine belirli bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret
etmektedir. Kur’an’ın ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait olan âyetlerinin
çoğu, sebeb-i nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir. Kur’an’ın yirmi üç yıllık
bir süre zarfında bölük bölük, âyet âyet inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri
de yeni oluşmaya başlamış bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini
kolaylaştırmak ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş,
tedricen eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi
durumlarda nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler arasındaki
münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
Âyetlerin inişiyle ilgili olarak
bahsedeceğimiz iki kavram daha bulunmaktadır:
1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve
genellikle iman ve ahlâkla alâkalı olan âyetlerdir.
2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen
ve genellikle ibâdet, hukuk ve diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi
konuları ele alan âyetlerdir.
Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin
hangi olgu ve şartlara göre nâzil olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an
metnini daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Muhkem
ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin
yedinci âyetinde Kur’an âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek olan muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir ş