İNANCA GÖRE SANAT
Sanatın ağırlıklı olarak sübjektif ve şahsî inanç ve yaşantılara dayalı olmasından dolayı, sanat için yüzlerce tanım yapılmıştır. Bunlardan bazılarına bir göz atalım:
Sanat zekânın malzemeyi kullanmasıdır.
Sanat tabiatın taklididir.
Sanat, maddeye giren ve onu kendi şekline sokan fikirdir.
Sanat mükemmel ve ideal güzelliğin aranmasıdır.
Sanat dinleyen ve seyredende estetik bir zevk uyandıran, gerçekliği sembolik olarak ifâde eden eser ve hareketlerdir.
Sanat insanla nesnel gerçeklik arasındaki ilişkidir vs.
Bütün bu tanımların bazı ortak yönlerini şöyle bir "tasvir" içinde birleştirebiliriz: Sanat, bir duygu veya bir düşüncenin maddî bir malzemeden, sesten veya sözden faydalanmak sûretiyle heyecan ve hayranlık uyandıracak bir şekilde ifâdesidir.
Bu tanımda dikkatimizi çeken dört husus bulunmaktadır: l) Bir duygu veya düşünce, 2) plastik malzeme veya ses ve söz, 3) ifâde, 4) heyecan ve hayranlık uyandıracak şekil. Şimdi bunları kısaca açıklayalım:
Duygu ve düşünce, sanat eserinin sübjektif ve mânevî unsurudur. Plastik malzeme maddî veya zihnî olsun eserin objektif unsurudur. Sanatçı duygu ve düşüncesini bu malzeme ile ortaya koyar. İfâde, sanat eserini meydana getiren asıl unsurdur. Birinci ve ikinci unsura herkesin ulaşması mümkün olduğu halde, ifâde mükemmeliyetine ancak bir sanatkâr ulaşabilir. Dördüncü unsur ise ifâdenin vasfını oluşturmaktadır ve bizi yeniden sübjektif unsura götürür. Sanat eserinin karşısında hayranlık, heyecan ve zevk duyan varlık da insandır (seyirci). Başlangıçta sanatçı seyirciyi hedeflemeden sanat yapsa da, seyirci sanat eserinin vazgeçilmez bir parçasıdır.[1]
Sanat; insanların inanç, düşünce ve duygularını söz, ses, renk, çizgi, biçim gibi araçlarla güzel bir biçimde ve kişisel bir ifâde ile anlatma çabasından doğan rûhî bir faaliyettir. Rûhî bir faaliyettir, çünkü sanat, rûhun konuşmasıdır. Rûha, rûhun güzelliğe meyilli yapısına, fıtrata hitap eden dil, kalem ve farklı araçlarla yapılan hitaptır; güzellik, âhenk, hayranlık ve şükürdür sanat.
"Sanat" Arapça'dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Arapça'da bir şeyi meydana koymak, iş yapmak, amel etmek, oluşturmak anlamındaki sun' kökünden gelen sanat[2] Türkçe'de insanların zekâ ve tecrübe ile kazandıkları bilgi ve mahâret sayesinde yaptıkları iş manâsındadır.[3] Bir zamanlar dil üzerinde yapılan faâliyetler meyanında "art" kelimesiyle karşılanmaya çalışılsa da tutmayan sanat kelimesi, esas olarak "bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün beceri" demek olmakla beraber, "belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak oluşturulmuş anlatım" karşılığında da kullanılmaktadır. Ayrıca "bir şeyi yapmada gösterilen ustalık" ve "bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü" mânâsına da gelmektedir.[4] Şüphesiz sanatın en meşhur tanımı "güzel ve bediî şeyler yapmaktır". Başka bir ifadeyle sanat "tabiat karşısında duyulan heyecanı ve tahassüsü (duygulanmayı) rûha hitap eden şekiller, renkler ve seslerle tecelli ettirmek ve ifade etmek işidir."[5]
Sanatla ilgili tarifler incelendiğinde ortak paydayı "mahâret ve beceri ürünü olan iş veya eser"in teşkil ettiği görülmektedir. Şu halde sanat, sıradan bir iş veya eserden farklı olarak muhâtapları etkileyen, yetenek ürünü her tür faâliyettir. İster resim, heykel gibi görsel; ister müzik, şiir gibi işitsel türden olsun kendisini sıradanlarından ayıran, dolayısıyla güzellik taşıyan ve insanların his dünyalarında olumlu yansımalara yol açan her şey sanat vasfını hâizdir. Ne var ki çoğu kere sanat, sadece insan ürünü için kullanılmış, güzellik vasfı taşıyan tabiatın kendisi ya da tabiattaki olaylar hakkında kullanılmamıştır. Oysa tabiat ve tabiattaki olaylar için de sanat kelimesini kullanmak, tanımlardaki ortak noktaya tamamen uygun düşmektedir.[6]
Sanat kelimesi, dilimizde zanaat (aslı: Arapça sınâat) anlamında da kullanılır. Yani, insanlar için gerekli olan maddî şeylerden birinin yapımına dayanan ve el yatkınlığı isteyen işe de sanat denir. "Onun sanatı terziliktir" örneğinde ve "sanat altın bileziktir" atasözünde kullanıldığı gibi.
Bir şeyi güzel yapmak için uygulanan kuralların tümüne de sanat denir: "Konuşma sanatı", "öğretmenlik sanatı" örneklerinde olduğu gibi.
Bir şey yapmada gösterilen ustalık ve kabiliyete de sanat denir: "Hoşa gitme sanatı" gibi.
Sanatı zanaattan ayırmak için bazı sanatlar "güzel sanatlar" terimiyle ifâde edilir. Bu (Batılı) anlayışa göre edebiyat, mimarî, heykeltıraşlık, resim ve gravür güzel sanat kabul edilmiştir. Sonra bunlara müzik ve dans da eklendi.
Güzel sanatlar ikiye ayrılır:
1. Göze hitap eden plastik sanatlar,
2. Kulağa hitap eden fonetik sanatlar.
Resim, heykel ve mimarlık birinci bölümü; edebiyat ve müzik de ikinci bölümü teşkil eder. Bugün bunlara hem göze hem kulağa hitap eden tiyatro ve sinema da ilâve edilir. Dans da güzel sanatlar içinde daha çok göze hitap eder, müziksiz düşünülemediği halde. İş o noktaya geldi ki, bugün operadan baleye, modelistlikten mankenliğe kadar yeni sanat(!) türleri güzel sanat kabul edilmeye, hatta spor gösterilerine katılan figürlere (“artistik” buz dansı, su balesi...) güzel sanat anlayışıyla bakılmaya başlandı.
Çok eski dönemlerden beri zanaatlar ve el sanatları da sanatın içinde değerlendirilirdi. Bu hem İslâm âlemi, hem Batı dünyası için geçerlidir. Batıda sanat (art) kelimesi, bugün ona verilen anlamı ancak 19. yüzyılda almış ve sanat kavramı çağlara göre çok değişik mânâlar kazanmıştır. Geçmişte sanat kelimesine basit ve sınırlı bir anlam verilirdi. Bir el işini kusursuz yapabilmek; ustalık ve hüner göstermek bir "sanat"tı. Sanatçı üstün bir işçiydi sadece. Bugün arandığı gibi orijinal bir eser "yaratıcı"sı olma şartı aranmazdı. Zamanla sanat ve sanatçı kelimelerine daha seçkin bir anlam verilmeye başlandı. Değer ölçüleri artık değişmişti. Sanatçı ile usta veya işçi arasında bir fark olduğu belirlendi. İşçi olağan işler yapardı. Sanatçının ise "olağanüstü" bir bilgi veya bir yetenek gerektiren eserler "yaratma"sı gerekiyordu.
Bir nesnenin sanat ürünü sayılabilmesi için belirli özellikleri olması gerekir. Bu özelliklerden en önemlisi onun özgün ve tek oluşudur. Yani daha önce başkası tarafından yapılmış bir ürünü taklit ederek ortaya çıkarılan bir nesne güzel olsa da, kişinin kendi duygu ve düşüncelerini yansıtmadığı, yoğun "düşünsel yaratıcılık" sürecinden geçmediği için sanat eseri sayılmaz. Fabrikada seri olarak çok sayıda birbirinin eşi ürünler de sanat eseri değildir. Onun için sanat; düş gücü, yaratıcılık ve yetenek gerektiren bir insan etkinliği olarak tanımlanır.
Bu tanımlama ve değerlendirmelerin bir kısmının câhiliyye anlayışının ürünü olduğunu belirtmeye gerek var mı bilmiyorum. "Allah'tan başka tüm ilâhları reddedip Allah’ı birleme"nin pratik hayattaki gereği olarak tevhidi ikame etmemiz ve câhiliyyeyi tüm alanlarda kurum ve kavramlarıyla dışlamamamız için, sanat anlayışını da yakından incelememiz gerekecek.
İnancın etkisinde olmayan hiçbir kavram yoktur, denilse yeridir. Kavramlara herkes kendi inancı doğrultusunda yorum getirerek yaklaşır. İnançla ilgisi olmadığı zannedilen kişiler de, şahsî bakış açıları, içinde bulunduğu çevre, toplum veya düzenin kabulleri doğrultusunda değerlendirmeler yapar, ki, tüm bunlar (bâtıl da olsa) bir din ve inançtan başka bir şey değildir. Sanat kavramı için de aynı şey sözkonusu olacaktır kaçınılmaz olarak.
Kâfirlerin egemen olduğu toplumlarda, sanatın tanımından yorumuna, kapsamından estetik/güzellik anlayışına kadar sanatla ilgili kavram ve özelliklerin müslümanca değerlendirilmesini beklemek, cehennemde ırmaklar, köşkler aramaya benzer.
Sanat ve Yaratma İlişkisi
Câhiliyyeye göre sanat, yaratmak demektir. Yaratmak, yani ilâhlık taslamak. İddiâsı budur sanatçının. Sanatçı üstün yaratılışta bir insandır; daha doğrusu yarı tanrı yarı insandır. O, başkalarının göremediğini gören, duyamadığını duyandır. Sanatın sihirli diliyle kutsal eserini, kendisi gibi hissedemeyene duyurur. Evet, başkalarının yapamadığını yapandır sanatçı: Yaratan! Nedir yaratmak?
Yaratmak: Yoktan var etmek demektir. Malzeme, zaman, yardımcı, âlet vb. hiçbir şeyin katkısı olmadan bir şey ortaya koyabiliyorsa insan, gerçek anlamda yaratıcı olabilir. Oysa ancak Allah'tır örneğe, maddeye, müddete, yardımcıya, âlet ve edevâta muhtaç olmadan, sadece "ol!" demesiyle bir şeyi yoktan var eden, yani yaratan.
Müslüman, ürettiği hiçbir esere "yaratıcı" olarak sahip çıkmaz. Ancak tercih insanın elinde olduğu için kötü üretim insanı mesul kılar. İyi üretim ise insan irâdesine/tercihine dayandığı için mükâfat ve sevinç kaynağı olur; ancak ilim, kudret ve mutlak irâde Allah'a ait olduğu için "yaratıcılık" anlayış(sızlığ)ına dayalı Firavunluk yerine, "şükür" nedeni olur.
Hıristiyanlıktan soyutlarsak, -ki Batı'da sanat gerçek anlamda tahrif edilen dinden kopuşla birlikte gelişmiştir.- Batı medeniyetinin temel felsefi çerçevesinde akıl, doğrudan gözlemlenenin arkasını göremez. Bir başka tâbirle zâhirî olan hakikidir. Ya da Güneş bilinmediği için gece vakti sokakları ışıtan ışığın kaynağı Ay'ın kendisidir. Bu bâtıl Batılı anlayışa göre ilim, irâde ve kudret insana aittir; insanın zâtî özelliğidir. Dolaysıyla insan ürettiğinin de yaratıcısıdır. Bu felsefe maddenin akılsızlığını, şuursuzluğunu, kendi başına kaldığında rasgele olduğunu, hepsinden öte "fâil/yapan" değil "münfail/edilgen" olduğunu görmezden gelir.
Sonuçta Batı "creation/yaratma/kreasyon" kelimesini insan üretimi/sun'u olan eserler için gittikçe artan yaygınlıkta kullanmaya başlamıştır. Hatta bu anlayış zihinleri gerçeklikten öylesine uzaklaştırmıştır ki tabiatta var olan sanat "natural-tabii" sıfatına, insanın ürettiği sanat "created-yaratılmış" sıfatına daha lâyık görülmüştür. Gittikçe ikinci uca doğru kayan bu yeni yaklaşım bizim dilimize de kaymış, "kreasyon/yaratış/yaratıcılık" kelimesi çerçevesinde yeni bir söylem oluşmaya başlamıştır.
Hiç şüphesiz ilâhlık, mülkiyet, hâkimiyet iddiâ eden nefsin hevâsının Firavunluğuna izin vermeye dönük bu yaklaşım, sahiplerini bir yandan Allah karşısında ve insanlar arasında gurur küpüne dönüştürerek sosyal birlikteliklerde çözülmeler oluşturucu, diğer yandan tabiatta kodlu esrarlı sanat mûcizelerinin keşfini engelleyici, dolayısıyla da insan mutluluğunu katledici niteliktedir. [7]
Bunca âcizliklerine rağmen küstahça kendilerine yaratıcı vasfı verenler, yaratıcı(!) sanatçılar, sahte ilâhlar, bırakın güzel sanat eserleri yaratmayı, hakir ve basit görülen bir sineği bile yaratamazlar.[8] İnsanoğlunun yaptığı ise, onca uğraş ve yardımdan, yorgunluktan sonra sadece sentez ve basit taklitten ibârettir. İnsana gerçek anlamda yaratıcı denemez; ancak sembolik ve mecâzî anlamda söylenebilir. O zaman da şekil veren, yapan ve yaratanların en güzeli olan Allah'ın yüceliğini kabulden başka yol kalmaz.[9] Ve bütün varlıklar, yani Allah'ın yarattıkları "Allah'ın boyasıyla boyanmıştır. Allah'tan daha güzel kim boyayabilir?"[10]
Câhiliyye insanı ise, bunları düşünemeyecek kadar câhil ve alçaktır. İnsanlık ve kulluk derecesini kaybedip en aşağılara doğru alçaldıkça, ölçüsü ters olduğundan her şeyi tersten görüp değerlendirerek, kendini Firavunvârî ilâh ilân etmeye gider. İşte o yüzden heykeltıraşlık en büyük sanattır câhiliyye anlayışında. Allah'ın yarattığına benzer bir insan yaratılmış(!) olacaktır güya bu gülünç taklitten ibâret taş veya tunç yığınıyla. Câhiliyyeye göre, isterse sanatın zirvesi kabul edilsin, müslümanlar indinde putların ve putçuluğun sanat olma özelliği olmadığından, putlaştırılan heykeller veya heykelden putlar; fânîleri putlaştırmak ve taş halinde dondurmaktan, ruhsuz, cansız, basit ve gülünç bir taklitten ibârettir. Küfür ve haramlarda güzellik aranmaz. Put heykelin, Allah'ın yarattığı "ahsen-i takvîm"le karşılaştırıldığında, kaba ve çirkin bir oyuncak olduğu görülecektir. Putlaştırılan veya putların hizmetine verilen resimler ve heykeller, yaratma istek ve iddiâsının ahmakça ürünüdür. Bir yönüyle, yaratıcılık iddiâsıyla sanatçının ilâhlığı, diğer yönüyle yaratık heykelin put olmasıyla ilâhlığı. Bir tarafta taş veya tunç parçası, diğer yanda kendisi de yaratık ve âciz sanatçı. Ve... bunlara ilâhlık pâyesi veren zavallılar...
Bilindiği gibi, tarihin çok eski dönemlerinden itibaren, önemli kabul edilen insanların öldükten sonra hatırlanıp yüceltilmesi, saygı duyulup tapınılmasının, putlaştırılmasının aracı olmuştur heykel. Tevhide toz kondurmak istemeyen müslümanlar, tarih boyunca heykelde hiç güzellik görememişler, onu sanattan saymadıkları gibi, ona tavır almışlar, put kabul etmişlerdir. Yaratma konusuna gelince; müslümanın yaratma diye bir meselesi yoktur. Çünkü yaratmak, ancak Allah'a mahsustur.
Kökü Arapça olan ve bir Kur’an kavramı olan "sanat" kelimesine yüklenen anlam çerçevesi ile, Batı tarafından kullanılan "art" kelimesinin anlam çerçevesi farklıdır. Kur'an'da Allah'a atfedilerek “Sun’ullah/Allah’ın sanatı” şeklinde kullanılan kelime, beşere atfedildiğinde "insana öğretilen sanat" anlamında kullanılmaktadır. Kur’an’da Dâvud (a.s.) kastedilerek "ve allemnâhu san’ate lebûsin / Biz ona zırh yapma sanatını öğrettik"[11] denilmiştir. Yani, âyette Allah'ın öğrettiğinin "zırh yapma sanatı" olduğu belirtilir.
Görüldüğü gibi farklı anlam temelinden gelen iki ayrı kelimeyi (san’at ve art) eş anlamlı hale getirerek karşılaştırmaya kalkışıyoruz. Sözlüklere bakıldığında "art" kelimesinin hüner, mahâret, ustalık gibi tanımlarla anlamlaştırıldığı görülür. Batı, sanatı bölümlere ayırmış; arts edebiyat/fen/beşerî bilimler, applied arts el sanatları, fine arts güzel sanatlar şeklinde sınıflamalar oluşturmuştur. Sanat (sun') ise yapma, eser, yapılan iş, tesir, güzel iş yapmak gibi tanımlarla açıklanmaktadır. Tanımından yola çıkıldığında götürülecektir ki “sanat”, alışkın olduğumuz şekliyle "sinema, tiyatro, müzik, şiir, roman gibi edebiyat türlerini; heykel, resim, mimari gibi güzel sanat türlerini aşmakta; bilime dayalı tasarımlar dâhil, ziraat geleneği, yemek yeme, yürüme biçimi gibi iş ve eser olarak ortaya çıkan her türlü pratiği kapsamaktadır. Karşılaştırma yapılırken güncel tartışmalarda, resim ve heykel odaklı "art" ile, tasarım ötesinde edebiyat ve bilimi de kuşatan, hatta "İlâhî sanat" kavramı çerçevesinde tefekkürî ibâdet boyutu olan müslüman toplumların anladığı şekliyle "sanat"ın hangi anlamda kullanıldığının öncelikle ortaya konulmaması "elma ile armut" karşılaştırmasına benzer sağlıksız bir sonuç üretecektir.
İlâhî kudretin "ilmiyle" bildiği, "irâdesiyle" şekillendirdiği, "kudretiyle" vücut giydirdiği varlıklardan daha sanatlısının insan tarafından tahayyülü bile mümkün değildir. Ancak sun'un, meydana getirmenin, kimlik kazandırmanın bir de beşerî boyutu vardır. Beşere atfedilen sanat ancak İlâhî sanatın sınırlı bir taklidinden ibârettir. Beşerî sanat, İlâhî sanattaki nakşın bilincinde olduğu, onu hatırlattığı ve onu taklit edebildiği ölçüde değer kazanır.
Batının sergilediği yaklaşım çerçevesinde sanatın İlâhî boyutu yoktur. Batı, sanatı tabiatta serpilen İlâhî sanatın bir taklidi olarak değil, sanatkârın kendi ürünü/yaratması olarak görür. Hatta sanatın kapsamını İslâmî anlamda geniş tuttuğumuzda ise kökünü Batı'dan alan "din-bilim çatışması" tezi ekseninde, Batı, sanatı din ile de çatıştırır.[12]
Delinin biri, bir kuyuya taş atsa... Eh, delidir, atabilir. Peki, akıllıların ne yapması gerekir? Akıllı geçinenler de o deliye uyarsa, seyredin siz gümbürtüyü. Delilere uyarsanız, sadece kuyuyu taşla doldurup su kaynağını kurutmakla kalmaz, daha ne delilikler yaparsınız. "Onların kalpleri vardır, ama onunla düşünmez, anlamazlar... İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağıdırlar."[13] Haklarında böyle denilen delilere uyulursa, tımarhane kaçkınlarının tamtamlarına, castık-custuk seslerine, yani müzik diye sunulan cızıklara sanat demekle kalınmayacak, şehevî duyguları azdırmaktan başka özelliği olmayan sahnelere, rollere veya eserlere de sanat ismi verilecektir. Hayvanların tepinmesine benzeyen eşek dansının bin bir çeşidi, sanat maskesi dışında bir takı ve giysiyi kabullenmeyecektir. Evet, bunlar halîfelikle taçlandırılmış olan insanlık onurundan ve tefekkür zevkinden uzaklaşanların sanat anlayışı olabilir. Tamam da, körü körüne taklit edip bunlara benzeyenlere, müslüman mahallesinde (gerçekten, müslüman mahallesi mi, o da ayrı konu!) salyangoz satanlara, bunlara göz yumanlara ne demeli? Ne demeli, kim demeli, nasıl demeli?
İnsanî duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek tarzda dışa vurulması demek olan sanat, bugün daha çok hayvanî duyguların, hayvanî çıplaklığın, hayvanî böğürtülerin ve hayvanî tepinmelerin en bayağı şekliyle icrâ edilmesi olarak görülmekte. İlkel câhiliyye çıplaklık ve fuhşunu modernize ederek taklit edebildiği oranda kişi, büyük sanatçı olabilmekte. Herhangi bir yeteneğinin olmasına gerek yok; eğer fiziği yerinde ise genç kızın(!) orasını burasını cömertçe göstermesi, cıvıkça kahkahalar atması, dilimizin varmadığı buna benzer bir-iki şey yapması yetiyor yıldız, güneş, kraliçe vb. olmasına. Medyanın desteğini de mâlum yollarla aldımı, tamam!
Allah biraz ses, biraz fizik vermişse yeter. Kültür, eğitim, nota vb. müzik ve sanat için gerekli tüm şeyleri ne oranda bilmiyorsa o kadar kolay ses sanatçısı olur aday. Çünkü o oranda kullanılabilecek, eğlence dünyası ve fuhuş sektörünün sömürü çarklarının önemli dişlisi haline gelecektir.
Ahlâk mı? Güldürmeyin beni (doğrusu, "ağlatacaksınız beni" demeliydim). "Ahlâk", demokrasi darağacında özgürlük denilen cellât tarafından modern yaşam kanunlarına muhâlefet suçundan idam edileli hayli zaman oluyor Batıda ve onun kör taklitçisi toplumlarda.
Bale ve dans gibi gösteriler ne kadar bayağı, erotik özellikler taşıyorsa o kadar makbul. Çılgınlıklar, özgürlük maskesi takmış, sınır ve ayıp tanımıyor.
Diğer sanat dalları da bu kokuşmuşluktan elbette nasibini alıyor. Öyle ya, hangi asırda yaşıyoruz? Modern dünya, çağdaşlık, (cinsel) özgürlük, kadın-erkek eşitliği, tabuları yıkma, bu modern câhiliyyenin nassları.
Günümüzdeki mimarlık artık haklı olarak sanattan bile sayılmıyor, mimara sanatçı diyen çıkmıyor. Şiir, edebiyat gibi gerçek sanatlara bunca önemli(!) iş arasında ayıracak vakit mi kalıyor? Hem, onların modası çok oldu geçeli. Artık gençler romantik takılmıyor. Şimdi yeni moda sanatlar var. Neler mi? Neler değil ki?! O sanat, bu sanat; tuvale fırçayı karşıdan fırlat! Bu da mı sanat? Ooo, hem de modern sanat! Gel fırçanı sen de at!
Peki, öyleyse nedir sanat?
Sanat: Allah’ı Aramak ve Güzeli Keşfetmek
"İnancın etkisinde olmayan hiçbir kavram yoktur" demiştik. Sanat da, seçilen bir hayat görüşü ve buna bağlı yaşantının, yani dinin değişik araçlarla güzel bir biçimde başkalarına ulaştırma yolundan başka bir şey değildir gerçekte. Ortada mutlaka bir din vardır ve sanatçı, bu dinin misyoneridir. Bu din ve dinin tanrısı, bazen bağlı bulunulan sanat anlayışı (akım-ekol), bazen sanatın kendisi (kutsal sanat dini), bazen de özgürce yaratmaya kalkışan sanatçının kendisi olmakta. Müslüman için sanat ise, dininin estetik tebliğinden ibârettir. Dininin; yani inancının, hayata bakışının, yaşayışının, yani her şeyinin.
Müslüman, Allah’a teslim olan demektir. Yaratılış amacının sadece Allah’a kulluk, O’na ibâdet olduğunu bilen insandır. O yüzden her işinde ve her ânında Rabbinin rızâsını arayacak ve her yaptığının kendisini Allah’a yaklaştırmasını hedefleyecektir. Bu prensipler içinde değerlendirdiğimizde sanat, bir müslüman için ibâdettir. Bilindiği (veya bilinmesi gerektiği) gibi, bir şeyin Allah’a ibâdet olabilmesi için gerekli dört şart vardır. Kişinin şirkin tüm çeşitlerinden uzak tevhidî bir imana sahip olması, yapılan şeyin meşrû olması, Allah’ın istediği ve Rasûlü’nün uyguladığı şekilde ortaya konması, bir de Allah rızâsı için yapılması. Allah rızâsı dışında başka gayeler için veya diğer şartlardan uzak olarak yapılanlar da ibâdet olarak değerlendirilebilir; ama, bu ibâdet nefsin hevâsına, eşyaya, tâğutlara... yapılan ibâdetttir. Bu sebepten dolayı, meşrû şeylerin icrâsı, müslümanca sanat için yeterli değildir. Bunların meşrû yöntemlerle ve en önemlisi de meşrû amaç için yapılması gerekir. Müslümanın namazında başka ilâh, namazının dışında prensip ve ilkelerine teslim olup onu memnun edeceği başka ilâhları yoktur. Onun her şeyi, namazı, ibâdetleri, hayatı, ölümü, hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir, O’nun ortağı yoktur. O böyle emrolunmuştur.[14] “Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin; O ancak bir ilâhtır. O halde yalnız Benden korkun.”[15] Müslüman, sanata da laik bir anlayışla yaklaşamayacağı için, onun sanatı da elbette ve sadece Allah için olacaktır. Sanatta da yasakları ve tavsiyeleri Allah belirler. Mü’min her konuda O’na kulluk eder, severek itaat eder.
Bazı sanatkâr müslümanlar sanatı Allah'ı aramak olarak tanımlamaya çalışmışlar. Meselâ bir şâirimiz şöyle der:
"Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış,
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış."[16]
Evet, sanat Allah'ı aramak ve güzeli keşfetmektir. Aramak; aramak ama akıllıca. Leyla'yı arayan "Mecnun" gibi değil. Bulmak, keşfetmek güzeli, ama olgunca; Arshimet'in "evraka (buldum!)" diye hamamdan çılgınca fırlaması gibi değil. "Arayan belâsını da Mevlâ’sını da bulur." Ama nasıl ve nerede aranacağını bilmek lâzım. İşte bunu bilmek, sanatçı olmak demektir. Yalnız, unutmamak gerekir ki, mutlak güzellik, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, ele geçirilmesi mümkün olmayan, ele geçirildiği zaman da sanatın konusu olmaktan çıkan aşkınlıktır.
Nedir sanat?
Bizim inanç ve anlayışımıza uygun bazı tanımlar verelim:
Sanat, tevhidî düşünceyi bize fısıldayan, kâinatta muhteşem bir düzen ve âhengin olduğunu hatırlatan eserin adıdır.
Sanat, yaratılanı Yaratan'a nispet ettirebilmenin soyut bir çabasıdır. İslâm'ın tefekkür ufkunda var olan şekliyle eserden müessire doğru yelken açmaktır. Sanat inancın estetik ifadesidir.
Sanat insanla Allah arasında bir gizdir.
Ruskin, “sanat tapınmaktır” diyor. Müslüman için de sanat ibâdettir, Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Müslümanın müslümanca yaptığı her güzel/meşrû şey zâten ibâdet değil midir? G. Ebers’e hak veririz elbette: Sanat, bizi Allah’a götüren köprüdür.
Sanat dinin çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa, sanat, tekrar tekrar bu kaynağına dönmeye mecburdur.
Mükemmel ve ideal güzelliğin aranmasıdır.
Sanat; kabalığı aşıp insan, hayat ve evren varlığında zarâfete, inceliğe, nezâket ve letâfete yürüme çabasıdır.
Bir şeyi, en güzel şekilde anlatmak, en iyi zamanda, en iyi mekânda, yani yeri ve zamanında anlatmaktır sanat.
Sanatçıya iki göz yetmez. Onun kalp gözü de denen basîret ve ferâsete de ihtiyacı vardır. Dört gözle kâinata bakan gözü açık insanların eseridir sanat.
Sanat ne bir oyun, ne de bir eğlencedir. O, ancak rûhun dışarıya vurarak kendisini gösterme ihtiyacıdır.
Güneş nasıl dünyamızı aydınlatırsa, sanat da rûhumuzun ışığıdır/nûrudur.
Allah vergisi olan vehbî güzelliğin, çalışmayla elde edilen kesbî güzellikle izdivâcından doğan çocuğun adıdır sanat.
Sanat, en güzel yollarla iletişim kurma tarzıdır. Kendini, dinini en güzel tarzda tanıtma ve ifade etmedir. Değerlerin ve güzelliğin ifadesidir.
Sanat, rûhun konuşmasıdır. Gönlün terennümüdür. Kalpten kalbe konuşmadır.
Sanat, saf güzelliğin birinci derecedeki yoğunlaşmış biçimidir.
Sanat, gençliğe terbiye, yaşlılığa avuntu, yoksullara zenginlik ve zenginlere de süs verir.
Sanat eserleri, bir medeniyeti sonraki kuşaklara anlatan tanıklardır.
Çalışmayı bize arı öğretebilir. Beceriklilikte bir kurt insana öğretmen olabilir. Bilgiyi daha önceki insanlardan alabiliriz. Ama sanatı, yalnız kendimiz ortaya koyabiliriz.
Sanatı kendine hayat edinenler için hayat büyük bir sanattır.
Sanat, bütün dış ve iç dünya ile bir insandır.
Sanat doğanın/kâinatın içindedir. Onu oradan çıkarabilenindir sanat.
Sanat, İlahî mesajı insanlara en kestirme yoldan, en süratli şekilde ve en güzel biçimde ulaştıracak en güçlü tebliğ aracıdır.
Sanatın sırrı, doğanın doğal düzenini görebilmek ve bozulan doğayı i’mâr edip düzene sokmaktır; yani ıslah/sâlih amel.
Sanat, tevhidî bilinçtir, sâlih amel/güzel davranıştır, güzel ahlâktır, hikmettir, takvâdır, ihsândır, adam olmak/Âdem gibi olmaktır.
Müslümanın anlayışına göre hayatın tümü dindir, hayatın bütün faâliyetleri de Müslüman için sanattır, insanlar arasında en üst seviyede sanatçı da Müslümandır, öyle olmalıdır.
İslâm, doğruların ve güzelliğin kişisel olarak benimsenip yaşanmasını yeterli görmez. Onların başkalarına sunulması gerekir. Sadece sunmak da yetmez; güzellikler güzel bir şekilde takdim edilmelidir. Çok güzel, leziz yemeklerin pis mi pis bir aşçı ya da garson tarafından, suratımıza çarpılır gibi kaba davranışlarla sunulması ne ise, doğru ve güzelliğin sanatsız bir şekilde kaba ve yobazca sunulması da öyledir. Gerçek sanat ve güzellik unsurunu, gerçek dinden koparamayacağınız gibi, dini de sanat ve güzelliksiz düşünemezsiniz. Bu anlayış -hâşâ- dinin sanatla sentezi değil; hakiki sanat ve güzelliğin dinin içinde, ondan kopmaz bir özellik olduğu bilincidir.
Müslüman, aklını ve duygularını teslim olduğu dininin, kendisine çizdiği oldukça geniş alanda ve Allah'ın dışındaki tüm kullukları reddeden bir özgürlükle kullanır. Rûhî gıda ile nefsin arzularını, meşrû irâde ile hevâ ve hevesi birbirine karıştırmaz. Müslüman, her şeye tevhid penceresinden bakar. Her şeyi Hakk'ın terazisiyle tartar. O, bir tevhid eri olduğundan, değer ölçüsü, her konuda ve her şeyde Allah'ın dışındaki tüm ilâhların reddiyle ilgilidir. Bütün dünya bir şeye "doğru" ve "güzel" dese bile o, "uydum kalabalığa" diyemez. "Uydum Kur'an'a" diyerek gerektiğinde tek başına tüm dünyaya ve çağa meydan okumaya hazırdır. Herkesin sanat ve güzellik dediklerini düşünmeden, inancına danışmadan kabullenemez.
Asıl anlamı, ilâh olarak Allah'ı birleme olan tevhid, aynı zamanda dış dünyamızda (büyük evren) ve iç dünyamızda (küçük evren) âhenk ve uyumu, nizam ve güzelliği görebilme işidir. Uyum, çoklukta birliktir. Bütün yaratıkların birbiriyle ve her şeyin de Allah’la irtibatını görüp Allah’la kulluk bağını güçlendirmeye çalışmaktır tevhid. "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevmek" için, cemâlullah'ın (Allah'ın güzellik sıfatının) yaratıklarda tecellîsini görebilmek gerekir. Bu, insanı imanın zirve noktalarından olan "Allah için sevme"ye ulaştıracaktır. Allah için seven, Allah tarafından sevilecektir. Bu kâmil insanın imanı ile beraber tefekkür, duygu, anlayış ve heyecanı da yükselme gösterecektir. Allah'ın sanatına hayranlık, insanı şükretmeye iter. Şükredilen zât, bu güzelliklere şükredene verdiği nimetlerini artırır.[17] Artık o, Allah'ın nûruyla bakmaya başlar. Herkesin kolaylıkla göremediğini basîret ve ferâsetle görebilir, duyabilir, anlayabilir. İşte müslüman için ilham denilen şey budur. Müslüman sanatçı olabilmek için kapılar açılmıştır artık. Benzersiz İlâhî sanatın tecellîlerini seyreden müslüman, hayretin son aşaması olan vecd içinde yüzer. Kalbi haz ve zevkle dolar. Müslüman sanatçı, her şeyi Allah'ın yarattığını bildiğinden ve her şeyde Allah'ın hükmünün geçerli olduğunu görebildiğinden eşyalar arasındaki uyumu, nizamı anlar. Rûhu mutmain olur. Bu tatmin ve doygunluk içinde güzellikleri araştırır, keşfeder, yakalar. Aynı Yaratıcının aynı kanunlarına uyan çeşitli varlıkların "bir"de birleşip birlik oluşunu, yani uyumu görür, anlar. Yaratıklar arasındaki irtibatı, nizam ve âhengi keşfeder. İşte bu birliği yakalama tevhidin sanata yansımasıdır.
Batılı sanatçılarda tevhîdî anlayış olamayacağından, hep isyan, kargaşa, bunalım, nefret, aşırılık, anarşi, tatminsizlik, ifrat ve tefritler arasında gidip gelmeler vardır. Sözgelimi, klasik Batı müziğindeki ânî iniş ve çıkışları, zikzakları hatırlayıverin. Bunalımın ve çırpınarak başını oradan oraya çarparcasına bulamamanın getirdiği ıstıraplı bir arayış ve isyan vardır. Müslümanların sanatındakine benzer ritmi, olgunluk ve tatmini, huzuru bulamazsınız. Bu özelliği, Batı müziğinin her şeklinde ve Batılı kafayla ortaya konulan diğer sanat çeşitlerinin hemen hepsinde görebilirsiniz.
Evrende hiçbir varlık, kendi dışındakilerle, özellikle Rabbiyle bağlantısını koparmamaktadır. Varlıklar arasındaki bu uyum, tümünün tek yaratıcısının ve tek kanun koyucusunun Allah olmasından ve varlıkların buna itaat (kulluk/ibâdet) etmesindendir. Varlık ve evren, tamamen düzen ve sistemden ibârettir. Evrenin en önemli ve en güzel parçası olan insan, İlâhî düzen ve sistemin dışına çıktığında, hem evrenle, hem fıtratıyla, tabiî hem de Rabbiyle bağlarını koparmış, tevhidi bırakıp şirk bataklığına düşmüş olacaktır. Kendi istek ve kaprisine uyan insan, İlâhî kanunlara harfiyyen itaat eden kâinatla bütünleşemeyecek, evrendeki İlâhî yasaya uymadığı için düzensiz, uyumsuz ve anarşist olacaktır. Anarşi ve düzensizlikte güzellik olamaz. Evrendeki tevhide ve evrenle vahdete eremeyen insan da güzellik vasfını kaybeder. Şirkin ve müşriğin çirkinliği ve pis olması[18] bu yüzdendir. Böyle bir insanın gerçekten güzel bir sanat ortaya koyması da mümkün olmaz.
İslâm, başka sistemlerden, başka dinlerden ödünç kavramlar, esaslar ve kanunlar almaz. İslâm'ın her şeyi kendine hastır; eksiği, aksağı yoktur. Bugünse yaşanılan toplum ve düzende her şey İslâm’a ve müslümana yabancı. Ödünç kavramlarla konuşuluyor. Kendi özüne âit olmayan aygıtlarla yaşanılıyor, hatta bunlarla İslâm'a hizmet(!) edilmeye çalışılıyor. Ödünç olmayan, bize âit olan kavramlarımızın da içinin câhiliye tarafından doldurulmasına fırsat veriliyor. Bilelim ki, dine âit kelime ve kavramların tahrifi, cüz-küll ilişkisiyle dinin tahrifine sebep olur. Yahûdiler (ve yahûdileşenler) "yerli yerinde söylenen kelimeleri sonradan tahrif ederler, başka anlamlarda kullanırlar."[19] Kur'an'da geçen sanat[20] tâbirini Kur'an'da ifâde edildiği şekilde kullanmayıp, Batılıların "art"a verdiği anlamı bu kelimeye aynısıyla yüklemek, tahriften başka bir şey değildir. Câhiliyye neye sanat diyorsa, Kur'an'a rağmen bir müslüman da ona sanat diyecek, öyle mi? Öyle ise safını seçmiş, tavrını câhiliyyeden yana koymuş olmaz mı? Sanat denilen şeylerde tümüyle câhiliyyenin ölçüleri hükmedecek, müslüman da bunu kabullenecek, olmaz böyle şey!
Erotik şovlar, seksî danslar, nice çirkinlikleri yansıtan müzikler, kaba birer puttan ibâret heykeller, küfrün ve fuhşun hizmetinde filmler, tiyatro oyunları, baleler, daha bilmem neler... Hepsi hem de bugünkü halleriyle sanat, öyle mi? Bakın bu rezâlet taklit ve tâkipçilerine Rasûlullah (s.a.s.) ne diyor: "Siz, sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir keler/sürüngen deliğine girse, siz de gireceksiniz." Sahâbîler: "Ey Allah'ın Rasûlü, yahûdilerin ve hıristiyanların yolunu mu (izleyeceğiz)?" diye sordu. "Başka kimin olacak?" buyurdu.[21] "Onlardan biri kadınıyla/sevgilisiyle yolda zinâ edecek olsa, siz de onları taklit edeceksiniz!"[22] Ve neticeyi de hüküm olarak veriyor: "Bizden başkasına benzeyenler, bizden değildir!"[23]
Müslümanca sanat için, öncelikle İslâm'ın çok iyi bilinmesi gerekir. Sadece konuyla ilgili helâl-haram ahkâmını bilmek de yeterli değil. Bütüncül bir anlayışla, dinin prensiplerini, bakış açısını, hayat görüşünü, hikmetlerini... bilmek, tefekkür ve tefakkuh kabiliyetini kazanmak, olay ve eserlere tevhîdî yorum getirebilmek de lâzımdır. Müslümanca sanat için, ikinci olarak sanatın teorisinin, bugünkü gelişmeler gözönüne alınarak tekrar yapılması gerekiyor. Hangi şeylerin, nasıl ve ne şekilde, hangi araçlarla, hangi düşünce ve niyetlerle, nerelere yansıtılması gerekir? Sanatın boş vakit eğlencesi değil; tebliğ ve cihad aracı olarak nasıl değerlendirilmesi gerektiği ve câhiliyyenin günümüz sanatı konusundaki problemlerinin neler olduğu gibi sorular. Bütün bunların cevaplarını dosdoğru bilip pratikte uygulayamayan kişi, nasıl müslümanca sanat ortaya koyabilir?
Somut, putlaştırılan ve putlaştırılmayan heykel, resim, fotoğraf, müzik, film, tiyatro gibi sanat şûbeleri hakkında ictihâdî hükümler, tartışmaya ve şüpheye yer bırakmayacak nitelikte sanatçı-âlimler veya âlim-sanatçılarca ortaya konabilmelidir. İlm-i hal bilgileri farzdır. Yani, kişi hangi işle uğraşacak ve hangi hal üzere olacaksa o konudaki haramları, helâlleri, hükümleri... bilmek zorundadır. Ya sanatla uğraşmayacaksın, ya da ahkâmını tümüyle bilecek, kaynaklardan ortaya çıkaracaksın. "Bunlar ictihâdı gerektirir, bense müctehid değilim" deyip görev ve sorumluluktan kaçmak, aynı zamanda yaşanılan hayatla din arasında kopan bağa seyirci kalmaktır. "Ben fetvâsını aldım" demek de kendini kandırmaktır. Fetvâ makamı mı var ki, geçerli fetvâsını almış olasın, onun fetvâsı geçerli olsun? Sonra, hangi konuda nasıl fetvâ istiyorsan, istediğin fetvâyı verecek televizyon müftüsü modern molla bolluğunda, fetvâyı merciinden bile alsan, kalbine, inancına danışman gerekmez mi?
"Üzümünü ye, bağını sorma!" anlayışı, materyalist felsefenin sonucudur. Haramdan kaçınmak için bağını sorup öğrenmediğin üzümü yememek, haramlığına dâir bir şüphe varsa sakınmak, müslümana yakışan takvâdır. Sanatçı gönül eri olduğundan, Allah'ın sanatına hayran bir rûha sahip bulunduğundan, takvâ herkesten önce ona yakışacaktır, güzel bir elbise gibi. "Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise, o, hepsinden daha hayırlıdır."[24]