GÜZEL-SANAT

Sanat ve Güzellik

Güzellik fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın, güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes için ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme işidir. Güzelliği açıklamak; onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır. Her insanda güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması güzel bir esere ihtiyaç gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için kendilerini uyandıracak vâsıtalara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir âhenk duygusu uyandırdıkları için huzur, sükûn ve saâdet hissi doğururlar. Çünkü “güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana huzur verir.”

 

İnsan, hele duygulu ve uyanık gözlerle bakarsa ilk anda “güzel”i fark eder. Bu idrâk, düşünmeden, kendiliğinden oluşan bir duygudur. Güzelliğin kendisini isbâta, bir sebebin yardımına ihtiyacı yoktur.

 

“Güzel ve güzellik nedir, ne değildir”le ilgili felsefe, “estetik” başlığıyla incelemeler  yapmış, neticelenmeyen nice tartışmalara öncülük etmiş; tabii ki bir sonuca da ulaşamamıştır. Güzel kavramı, zihinle beraber, ondan daha çok psikolojik sistemlere dayalı olduğundan matematik gerçekler gibi kesin yargılarda bulunmakta zorlanılır. Matematikte iki kere iki dört eder, ama sanat ve güzellik kavramı sözkonusu olduğunda iki kere iki dört mü eder, on dört mü, haydi ayıklayın pirincin taşını. Kimine göre öyle, kimine göre böyle. Güzellik, psikolojik sistemlere dayalı olduğundan herkese göre değişen, ne olduğu belirsiz, sınırları insandan insana farklılık gösteren bir değer yargısı mıdır?

 

Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda “husün-kubuh” (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konuda görüşler şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını emreder” veya “güzel olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah sadece çirkin şeyleri yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”

 

“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.”[200] hadis-i şerifi  de,  bu  konuda  müslümanlar  açısından  çıkış  noktası  kabul  edilmiştir.  Allah’ın emrettiği “ihsân”ın bir anlamı da güzelliktir. İslâm; bağlılarından düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın, kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.

 

Haramlar güzel olamaz. Duyular, duygular yanılabilir. “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilemezsiniz.”[201] Nefisle, arzu ile, hevâ ile, câhiliyyenin çirkeflikleriyle kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin tanımı ve ölçüsü tesbit edilmeye kalkılırsa, insan putlaştırılmış olur. Haram olduğu halde güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan yapay/sanal güzellerdir; daha doğrusu hallüsinasyonlardır. “Şeytan onlara yaptıkları işleri ziynetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.”[202]

 

Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının kulu değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı” her konuda Rabbine itaat edecektir. İmanı nispetinde duyu ve duygularını da selîm/sağlam kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu, yok olma değil; Allah’ta var olmadır. Muvahhid, muhsin ve müttakî insan seviyesine çıkmadır.

 

Güzelleştiren Allah güzeldir ve güzellikler O'nun cemâlinin vasfıdır. O'nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserlerini, mûcizelerin gücünü, hârika ve fevkalâde olayları yaratan da Allah'tır. Evrendeki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir. Güzel olan Allah'ın yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya sonuçları yönüyle güzeldir. Allah'tan daima güzellik zuhur eder.

 

Kötü ve çirkin, şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür.[203] Allah, yaratıcıların en güzelidir.[204]   Allah, hüküm verme bakımından da en güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah'tan gelir. O, rızık verme bakımından da en güzeldir.[205] Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah'tır.[206] Güzelin kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik sergilemesini, yani ihsânı emreder: "...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et (güzellik sergile, iyilik yap)..."[207]

 

Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nûruyla bakamadığından, gözlerinde perde bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez. O, kendine göre, yapay bir güzel peşindedir. Müslüman ise, güzelliği yaratanı bildiğinden, güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde hakiki güzelliğin tecellilerini anlar müslüman. O, mutlak güzellik peşindedir. Allah’ın cemâl sıfatının tecellilerini görerek hayran olur.

 

Güzellik mutlak olduğu için; yaratılışta, Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur. Çirkinlik itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası sevgi gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve çirkin bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı yere göredir. Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir. Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar. Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına sürmüşse, o zaman, ona pis demek yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken bir çiftçi ise bu haliyle hiçbir zaman pis değildir.

 

Güzel insan olmamız ve mesajımızın güzel olması için, insanları başka şeye, tartışmalı teferrruata değil; sadece Allah’a, Allah'ın mutlak doğrularına, yani hakka dâvet etmemiz ve bunu herhangi bir hizip adına değil, “müslüman” isim ve sıfatımızla, İslâm’ın hizipler üstü temel prensipleri adına yapmamız gerekmektedir: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”[208] Müslüman dâvâ adamı, âyetlerdeki bütüncül çağrıya rağmen; parçacı, hizipçi, cemaatlerinin yorumunu öne çıkaran bir yaklaşım sergileyerek kınanacak bir tavra düşebiliyor: “Onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle sevinmektedir.”[209] Bugün kimi cemaat mensubu kişiler, insanlara Kur’an’ın önceliklediklerini, mutlak hakikatleri, Kur’an’ın muhkem doğrularını anlatacaklarına, İslâm’ın temel esaslarına dâvet edeceklerine; kendi tartışılabilecek doğrularına çağırmaktadırlar. “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”[210]

 

 

Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm.[211] Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır. Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın.[212] Tabii, aynı zamanda güzellik ve estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler sergilenecektir.

 

            O’nun yaratıp terbiye ettiği fıtratımız ve fıtratımıza kılavuzluk yapıp istikamet veren dinimiz bizi her yönüyle gerçek güzelliğe götürecektir.

 

            Bu anlayıştan sonra müslüman için sorun, bu ilkelerin yorumlanması ve hayata geçirilmesi noktalarında odaklaşacaktır. Müslümanca güzellik sergilemek için, öncelikle İslâm’ın çok iyi bilinmesi gerekir. Bütüncül bir anlayışla dinin prensiplerini, bakış açısını, hayat görüşünü, hikmetlerini bilmek, tefekkür ve tefakkuh kabiliyetini kazanmak, olay ve eserlere tevhidî yorum getirebilmek gerekir.

 

Sanat, müslümanın lügatındaki gerçek sanat, insanı şerlere değil; hayırlara, çirkinlik demek olan haramlara değil; sâlih amel ve takvâya ulaştıran unsurlardır. Gerçek sanat, insanı Allah’a ve O’nun sevdiklerine yaklaştırır. Tâğuta, şeytana ve nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey güzel de değildir, meşrû da, sanat da.       

 

Müslüman, inanır ve bilir ki, mutlak güzel, cemâl sahibi Güzel Allah’tır. Sözün en güzeli, Allah’ın Kelâmıdır, Kitabıdır. Yaratıkların en güzeli, insan; insanların en güzeli ise Hz. Muhammed (s.a.s.). En güzel yol, şeriat, hukuk ve din: İslâm. En güzel iş de Allah’a kulluk. Bu bilinç; müslümana sanat için gerekli ilhamları, örnekleri, çıkış ve varış yollarını verir, müslümanın her yaptığını sanat seviyesine çıkartır.

             

                                                                                 

Güzellik Duygusu

Güzellik duygusu, insan bünyesindeki hayret verici noktalardan biridir. İlim, bu duygunun mâhiyetini bütünüyle açıklamaktan âcizdir. İlim, sadece dışa yansıyan taraflarını tesbit ve tasvir eder, tezâhürlerini araştırıp inceler. İnsan, güzelliği, değişik şekillerde hisseder. Değişik şekilleri vardır bu duygunun. Zaman olur duygusal güzelliğe kapılır insan. Güzel bir manzaradan veya sevimli bir yüzden etkilenir. Güzel bir vücut, göz alıcı bir renk cümbüşü ve tatlı bir nağmeden büyülenir. Sayılamayacak kadar çok güzellik çeşitleri ve dereceleri vardır. Gün olur, mânevî bir güzellik sarar insanın duygularını... Güzel bir düşünce, güzel bir his, güzel bir hareket insanı duygulandırır.

 

Güzellik fıtrî bir duygudur. İnsan hayatındaki çok önemli ve büyük meseleler, güzellik duygusu üzerine binâ edilir. Sanat alanının en büyük dayanağı, güzellik duygusudur. Yine akîde için de en büyük hazine güzellik duygusudur. Normal bir yaratılışa sahip olan insan, güzellik duygusunun yüceliklerine daldıkça bu duygunun psişik sahadaki önemi artar, hayata yön verici gücü fazlalaşır.[213] 

 

Kur'ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzelliği doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle buyurur: "O'dur ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı..."[214] Bu insan fıtratının gördüğü, gözünün seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya çıkan saf bir gerçektir. Allah'ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar.

 

Her şeyde eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir âhenk vardır. Gören bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde bütünüyle bir âhenk ve güzellik bulur.[215] 

 

"Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler (nakil vâsıtaları, binekler) yaratır."[216] Kur'an'ın ilk indiği toplumlarda ve o devirdeki diğer toplumlarda bu gibi hayvanların mühim bir yeri vardı. Deve, öküz, koyun, keçi, at, katır ve merkep türünden hayvanlar binek hayvanı ve süs olarak kullanılırdı.

 

Bu hayvanları ihtiyaçları için kullanmaktan başka, ayrıca sabahleyin salıverirken, akşamları dönerlerken güzelce zevklenirlerdi. Sevimli görünüşleri, alımlı yürüyüşleri bir başka güzellik arzederdi onlar için. "Binek ve süs hayvanı olarak" alımlı görünüşlerindeki güzellik, ayrı bir canlılık katardı duygularına. Bu da gösteriyor ki, Kur'an'ın hayata bakışında güzellik unsuru köklü bir yer işgal ediyor. İhtiyaçların ötesine taşan duyguların tatminine önem veriyor. Güzellik duygusunu tatmin etmeyi, hayvanî eğilim ve ihtiyaçların üstüne çıkmasını bilen insanın mânevî arzularını doyurmayı gerekli görüyor.[217] 

Mücerred Husün/Soyut Güzellik

İnsanın sîmâsının güzelliği, müşahhas/somut bir güzelliktir ve bu güzellik genellikle "cemâl" kelimesiyle ifâde edilir. Onun, meselâ, ahlâkî güzelliği ise mücerret/soyut bir güzelliktir ve çoğu zaman "husün" kelimesinde ifâdesini bulur. Mücerret güzellik gözle görülemez, ancak bir mânevî aynada kendini hissettirir. Meselâ, merhametin güzelliği, fakire verilen sadakada somutlaşır ve seyredilir.

 

İlim de mücerret/soyut bir güzellik. Onun tezâhürü de bir konuşma, yahut bir yazıda görülür. Misaller çoğaltılabilir. Ve mücerret güzelliklerin en mükemmeli: İman. Allah Rasûlünden bir hakikat dersi: "Sohbette insibâğ (boyanma) vardır." İman eden bir kalp, Allah'a teveccüh etmişti, O'nun kitaplarına, peygamberlerine ve imanın diğer rükünlerine yönelmiştir. Güneşle sohbet eden bir ayna parlaklaşır, güzelleşir. Muttakînin huzurundan feyiz, âlimin sohbetinden ilim alınır.

 

İman da kalbi yüceltir, ziyâlandırır, terakkî ettirir, feyizlendirir, nurlandırır. İmanın güzelliği, iman hakikatlerinin mücerret hüsnünden geliyor. Cennetin tarife sığmaz o muhteşem güzelliği, imandaki güzelliğin bir tezâhürüdür. Kürsüdeki ihtişam, ilmin haşmetindendir. Ve sofralar, misafirin ev sahibi yanındaki hatırı ölçüsünde mükemmelleşir.[218] 

 

Olgun/kâmil bir müslümanın özellikleri; tevhidî iman, ilim, sâlih amel, tebliğ, cihad ve ihsândır, estetiktir. Gerçek sanatçı ölümsüz olanın, ebedî olanın peşindedir.

Allah, her şeyi güzel ve hikmetli olarak yaratmıştır.

Güzel, mü’minlerin yitik malıdır.

Dünyanın bütün güzellikleri Cennetin yanında hiç hükmündedir.

Güzel varsa, güzelden de güzeli vardır.

Sanat, güzel ve bediî işler yapmaktır. 

Sanatın amacı tabiattaki estetik ve güzelliği kavramak ve kavratmaktır.

Güzel olarak yaratılan insan da kendini sevdiren güzelliğe uyar, uydukça güzelleşir.

Güzel değil batmakla kayb olan bir mahbûb. Çünkü zevâle mahkûm hakiki güzel olamaz.

 

 

 

Kur'ân-ı Kerim'de Sanat

        

Kur’ân-ı Kerim’de sanat kelimesi, 21/Enbiyâ sûresi, 80. âyetinde geçer. Sanat kelimesinin kökü olan s-n-‘a (sun’) kelimesi ve türevleri ise toplam 20 yerde zikredilir.[219]

 

Sanat kelimesi Arapçadır ve bir Kur’an kavramıdır. Sanat kelimesi, Arapça sun' kelimesinden türemiştir. Sun’: Bir işi güzel bir şekilde yapmak anlamına gelir. İslâmî literatürde sun' ve san’at, Allah'ın eserleri anlamında kullanıl­mış, Sâni' (Sanatkâr) sıfatı da Allah'a atfedilmiştir. Özellikle yirminci asırdaki devlet düzeyinde ve giderek halkın yaşayış ve anlayışındaki Batılılaşma ve sekülerleşme sonucu sanat kavramı da Batılıların kullandığı ve içini doldurduğu şekilde kullanılmaya başlandı. Öyle ki, artık sanat ve sanatkâr (sanatçı) denilince Allah hiç akla gelmemekte, hatta daha çok Allah’a isyan özelliği taşıyan unsurlara sanat denilmekte, sanatçı kavramı da çoğunlukla Allah’a isyan eden ve başkalarını da isyana sürükleyen kişilere unvan olarak verilebilmektedir. İlâhî ölçüleri tanımayan azgın, isyankâr ve başkalarını da hak yoldan uzaklaştıran etkin kimliğe Kur’ân-ı Kerim “tâğut” adını verir. Bu isyankârlığını başkalarına bulaştıracak potansiyeldeki tâğutları tanımamak, onları inkâr (küfür) Kur’an’ın kurtuluş için olmazsa olmaz emridir.[220] Müslümanların bu türden tâğutları sanatçı olarak ve onların insanları Allah’tan uzaklaştırıp şeytana yaklaştıran haramlarını sanat olarak kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü “güzel”in ve “güzelliğin” tanımı Kur’an’a göre yapıldığında Allah’la, O’nun rızâsıyla ilişkisi olmayan bir şeyin güzel olması, sanat kabul edilmesi mümkün değildir. 

 

Sun’ eylem bildiren bir kelimedir. Sun’ yani sanat; yaptığını güzel yapmak anlamındadır. Kur’an, sun’ kökünden türeyen kelimeleri Allah’ın fiilleri için kullandığı gibi, en güzel sûrette yaratıp Kendinden bir ruh üflediği insanın bazı davranışları için de kullanır.

 

Allah’ın her sözü, her yaptığı, her yarattığı güzeldir. Onun fiilleri gibi isimleri de güzeldir; “Esmâü’l-hüsnâ, en güzel isimler Allah’ındır.”[221] Gerçek anlamda sanatkâr sadece Allah’tır. İnsana mecâzî ve sınırlı ölçüde sanatkâr denir. Hiçbir âyette hayvanlar tarafından ortaya konulan şeyler için sun’ (sanat) kelimesi kullanılmaz. Cemâdât, bitkiler ve hayvanlar Allah’ın kendi fıtratlarına yazdığı güzellikleri mekanik olarak bilinçsizce ortaya koyarlar; insanlar için ibret sahneleri sergilemiş olurlar. İnsanı hayran bırakan hayvanların güzel eserlerinin tümü birer âyettir ve sanatkârı Allah’tır. Hayvanlar bu güzel fiillerin fâili olsalar bile, sâni’i sayılamazlar. Çünkü sanat işinin irâde ile kesin bir alâka ve akrabalığı vardır. Oysa hayvanlar yalnızca sevk-i tabiî (içgüdü) denilen fıtratlarına yüklenen İlâhî programla öyle davranır, yaptıkları işin künhünü bilemez ve bozamazlar. İnsanda sanat denen güzel iş üretme yeteneği, Allah’ın Kendisinden üflediği ruhla ilgili kabul edilmelidir. İnsan, kendisine verilmiş güzel faâliyet yeteneğine göre güzellikler ortaya koyar. İnsandaki gerçek güzelliklerin ortaya çıkması için; iman, sâlih amel, tebliğ, ihsân, takvâ ve cihad gibi teşvik unsurlarına ihtiyaç vardır. Çünkü gerçek sanatın, bu saydığımız kavramlarla çok yakın ilişkisi bulunmaktadır. Mü’min, her yaptığını güzel yapmaya çalışan kimsedir. O yüzden gerçek mü’minler sanatkâr ruhlu kimselerdir. Muvahhid mü’minler, gerçek güzeli ve güzellikleri tanır, bilir ve güzellik üretir, daha da güzelleşirler.   

 

Kur’ân-ı Kerim’de sanat kelimesi bir yerde Allah’ın yaptığı faâliyet olarak belirtilmiş,[222]  Allah’ın sanatının çok muhkem, sapasağlam olduğu ifâde edilmiştir. Allah’ın sanatı her yönüyle mükemmel, eksiksiz, kusursuzdur. İnsanların sanatı ise tam bir mükemmellikten uzaktır, beşerî zaaflarla doludur; genel değil, sübjektiftir, fânîdir. Allah’ın sanatı evrensel olduğu halde, insanın sanatı asla gerçek anlamda evrensel olamaz, kendine özgüdür, belki en çok kavimsel ya da millî bir anlam taşır; Allah’ın eseriyle asla boy ölçüşemez. Allah’ın sanatında fabrikasyon yoktur. O’nun her yarattığı orijinaldir. Allah’ın sanatında zulüm ve şer de yoktur. Zulüm ve şer, değişken özelliğe sahip insanın eseri ve sanatı için sözkonusudur. Allah’ın sanatı tabiî iken, insanın sanatı sun’îdir, kesbîdir, sonradandır.

 

Sun’ kelimesinin geçtiği diğer 19 âyette bu kelime insanların yaptıkları şeyler için kullanılır. Sun’ kelimesi, Hz. Dâvud[223] ve Hz. Nûh aleyhimesselâm[224] ile ilgili olarak kullanıldığı gibi, bazı âyetlerde[225] mü’minlerin davranışları için, bazı âyetlerde de kâfirlerin işleri için bu kelime kullanılır. Kâfirlerden Mûsâ (a.s.) dönemindeki sihirbazların gösterdikleri sihir[226] ile Firavun ve kavminin yaptıkları binalar ve yetiştirdikleri bahçeler[227] için de sun’ kelimesi kullanılır. Diğer bazı âyetlerde de kâfirlerin davranışları için aynı kelime kullanılır.

 

Bu kullanımlardan yola çıkarak Kur’an’a göre sanatı, önce İlâhî sanat ve beşerî sanat diye ikiye ayırmak, beşerî/insânî sanatı da, mü’minlerin sanatı, sıradan kâfirlerin sanatı ve kâfir tâğutların sanatı diye üçe ayırmak mümkündür. Kur’an’da bir âyette de[228] güzel sanat diye tercüme edebileceğimiz “yuhsinûne sun’â”[229] ifâdesi kullanılır. Bu âyette dikkatimizi çeken husus, en çok ziyana uğrayacak olan kâfirlerin, güzel sanat icrâ ettiklerini sandıkları halde, amelleri boşa giderek dünyada ve âhiret hayatında çabaları karşılıksız çıkan kimseler olduklarının bildirilmesidir. Demek oluyor ki, kâfirlerin güzel sanat zannettiği şeyler sadece bir aldanmadır. Bu sanatlar, onların kurtulmasına yetmeyecek, sanatlarının karşılığını alamayacaklar, boşuna gayret göstermiş olup ziyana uğrayacaklardır. Kur’an müşrikleri pis, hatta pislik[230] olarak takdim eder. Allah’tan uzaklaştıracak fiillerin, haramların ve Allah’ın rızâsı dışında başka gâyeler uğruna ortaya konan şeylerin güzel olmasının da beklenemeyeceği için, kendileri güzel olmayan kâfirlerin güzel sanat icrâ edemeyeceği, ancak yaptıklarının öyle zannedilebileceği ifâde edilmiş olmaktadır. Bu durumda “sanat” kavramını, hem hayırlı ve hem de şerli işler için kullanmak mümkündür, ama “güzel sanat” kavramını sadece gerçek güzel olan Allah için yapılan meşrû eserler için kullanmak en doğrusudur.

 

Hz. Nûh’un inşâ etmesi emredilen geminin sanatlı bir şekilde yapılması sun’ kelimesi kullanılarak belirtilmiş, Nûh (a.s.) da geminin inşâsını sun’ etmiş, sanatlı bir şekilde yapmıştır.[231] Dâvud (a.s.)’a da zırh yaparak savaş sanatı, silâhlardan korunma sanatı öğretilmiştir.[232] Bu âyette zırh sanatını Allah’ın öğrettiği vurgulanmış, Nûh (a.s.) ile ilgili âyette de Allah’ın gemi sanatını emrettiği belirtilmiştir.[233] Bir başka âyette[234] de “Allah’ın gözetimi/muhâfazası altında bildirdiği şekilde o gemiyi yapmasını vahyettiği” belirtilmiştir. Zırh ve gemi sanatında olduğu gibi, müslümanlar, her mesleğin pîrinin vahiyle yetişmiş bir peygamber olduğunu kabul ve iddiâ ederler. Demek ki, sanat da tüm diğer ilimler gibi[235] Allah tarafından öğretilmiş, bilkuvve veya bilfiil O’ndan gelmiştir. İnsana üflediği ruh, ona verdiği güzellikleri anlatır. Ne yarattıysa her yarattığını güzel yaratan[236] Allah, insanı ise en güzel biçimde yaratmıştır.[237] İnsanın güzel taraflarından biri, güzelliği anlayıp keşfetmek, onu üretebilmek, yani sanat ortaya koyabilmektir. İnsan, Allah’ın verdiği akıl, ruh, fıtrat, güç ve imkân sâyesinde, Allah’ın yarattığı güzellikleri taklid ederek sanat icrâ edebilir. İnsanın bu sanatı, elbette Allah’ın sanatıyla mukayese edilemez.

 

Bazı sanatların helâk edilmeye aday olduğu, helâkı hak ettikleri, Firavun ve kavminin sanatlı binaları ve sanatkârâne yapılmış bahçelerinin helâk edilmesiyle[238] değerlendirilebilir. Yine Kur’an’da[239] belirtildiği üzere, sihirbazların ortaya koydukları göz boyama (illizyon) cinsinden etkileyici ve büyüleyici gösteriler için de sanat (sun’) kavramı kullanılır. Demek ki büyü de, insanları büyülemek de bir sanattır; şeytânî sanat. Böylece, büyülemenin şeytânî de olsa bir sanat olduğu gibi, sanatın da büyüleyici, etkileyici özelliği (Allahu a’lem) işaret edilmiş olmaktadır.

 

Allah’ın Sanatı ve İnsanın Sanatı

Allah’ın sanatı öykünmesiz ve eksiksizdir. İnsanın sanatı böyle değildir. Tevhid, bir bakıma Allah’ın işi, eseri ve sanatı ile beşerinkini birbirinden ayırt etmenin adıdır. Mükemmel, yalnız Allah’ın eseridir. Mükemmel herkes için mükemmeldir. Oysa insan sanatları, zevklerin ve renklerin tartışabildiği bir dünyada elbet tartışmaya açıktır. “Güzel” kavramı, insanın dünya görüşüyle birlikte tanımlanıp anlam kazanır. Sözgelimi Batı resim sanatı anlayışına göre “nü” yani çıplak resim güzeldir. Oysa bizim güzellik anlayışımızda o çirkindir. Kiliselerin karanlığıyla câmilerin aydınlığını, Avrupa şatolarıyla şark hanlarını, Danimarka sinemasıyla İran sinemasını vb. karşılaştıralım. Anlayış, algılayış ve idrâk farkı hemen kendini belli edecektir. Kuşkusuz hepimizi hayran bırakan sanat şaheserleri vardır. Ama onların karşısında bile “eğer bu eseri ben yapsaydım şurasını şöyle yapardım” demekten kendini alamayanlar bulunacaktır. Çünkü insan eseri nisbî olmaya, göreli kalmaya mecbur ve mahkûmdur.

 

İnsanın eseri, diğer yaratıkların eserleriyle karşılaştırıldığında insanın onuru ve farkı derhal ortaya çıkar. Sözgelimi tüm arılar aynı peteği yaparlar. Petek, sevk-i tabîî denilen İlâhî program ile bunu ortaya koyan arıya bir ün, bir şan kazandırmaz. Üstelik kimse arı peteğini tartışmaz. Şöyle olsaydı daha güzel olurdu, böyle olsaydı daha verimli olurdu diyemez. Böyle denirse hem meşiyyete karşı gelinmiş olur, hem de diğer insanlar böyle söyleyenlerle alay eder. Oysa insan eserleri tartışmaya, değerlendirmeye, üzerinde konuşmaya açıktır. Bu durum da insanın onurunu gösterir; bu, eserin değerine bir işaret olur. İnsan, kendisi de, eseri de anılmaya değer biricik yaratıktır. Her insan biriciktir. Çünkü insanın kendisi, fıtratı Allah’ın âyetidir. Bu anlamda her insan orijinaldir. Fıtratın bozulmamış işleyiş şekliyle kendisine yatkın bulduklarına “arefe” kökünden “ma’rifet” kelimesini kullanırız. Ma’rifet, herhalde Rabbimizin fıtratımıza yerleştirdiği sanat kabiliyetinin bil kuvve ismidir. Allah onu fıtratımıza yerleştirerek hep ma’rûfa yönelmemizi, ma’rûf/iyilik ve güzellik üzere yaşamamızı murâd etmiştir. İşimizi, fiilimizi, sanatımızı fıtrat üzere geliştirmemiz, asıl ma’rifet olacağına göre, asıl sanatın da Allah’ın murâdı doğrultusunda yaşanmış bir hayat olacağını söylemeliyiz.

 

Kur’an açısından sanatın yeri, konumu ve değeri iyi tesbit edilirse Kur’ânî mesajın insanlara ulaştırılmasında sanatın rolü daha iyi anlaşılır. Her insanın kendi içinde yatan sanatkârı keşfedip onu eserler vermeye sevketmesi gerekmektedir.[240]

 

Yeryüzü halifesi olarak yaratılan insanın en önemli vasıflarından birisinin Allah’ın kendisine bahşettiği sanat yapma özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, insanın sanatı belirli güzelliklere kadar ulaşmakta, insanın gücüyle sınırlı kalmaktadır. Allah’ın sanatı ise kendisiyle mütenâsip olarak sınırsız güzellikler taşımaktadır. Bu nedenle insanın sanatla ortaya çıkardıkları sadece bir eser olarak kalmaktayken, Allah’ın sanatından sâdır olanlar âyet olma özelliği kazanırlar. İnsan sanat yaparken kendisi için bir âyet olan Allah’ın sanatını esas almak durumundadır. Bu nedenle Kur’an mesajının ilkel, kaba ve kuru bir üslûpla başkalarına aktarılmaya çalışılması ona yapılacak büyük bir hakarettir.

 

Modern zamanlarda en çok muhtaç olduğumuz şey, İslâm anlayışımızı yeniden kutsal ve İlâhî sanata yöneltmektir. Belki böylece kuru, betonarme ve estetikten yoksun hayattan kurtularak yeniden otantik ve kutsal/İlâhî bir dünyaya kavuşabiliriz.

         

 

“Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”[241]

 

“Ona (Dâvud’a), savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?”[242]

 

“Andolsun, Dâvud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik: 'Ey dağlar, onunla beraber tesbîh edin. Ve ey kuşlar (siz de onun tesbihine katılın)!’ (dedik) ve ona demiri yumu­şattık. ‘Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü Ben yaptıklarınızı görmekteyim’ diye (vahyettik).”[243]

 

“Biz dağları onunla beraber (tesbih etmeleri için) boyun eğdirmiştik; akşam sabah onunla tesbih ederler (onun yaptığı tesbihle çınlarlar)dı. Toplanıp gelen kuşları da (ona râm etmiştik). Hepsi onun nağmesine katılır (beraber tesbih ederler)di. Onun mülkünü güçlendirmiştik, kendisine hikmet (peygamberlik, yüksek bilgi, hakkı bâtıldan ayırma, dâvaları çözme) ve açık, güzel konuşma (yeteneği) vermiştik.”[244]

 

“De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? İyi işler yaptıklarını (güzel sanat icrâ ettiklerini -yuhsinûne sun’â-) sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.”[245]

 

“(Âd kavmine, peygamberleri Hûd:) Siz her yüksek yere, bir alâmet (anıtlar, yüksek binâlar) binâ edip eğlenip durur musunuz? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı (sanat eseri muazzam köşkler, müstahkem kaleler, su mahzenleri -mesâni’- mi) edinirsiniz?”[246]

 

“Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi? Allah, dilediğini sapıklığa dalâlete/yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O halde rûhun, onlar hakkında birtakım üzüntülere dalarak yıpranmasın. Allah, onların ne yaptıklarını (sun’larını/sanatlarını) biliyor.”[247]

 

“…Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet/süs yapmıştır. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte rüşde erenler, doğru yolda olanlar bunlardır.”[248]

Kur'an ve Sanat

Kur'ân-ı Kerim, hakiki sanatkâr Yüce Allah'ın kelâmı olması hasebiyle en büyük sanat eseridir. Kur'an'ın mûcize olmasının (îcâz) en önemli göstergesi, onun fesâhat ve belâğatı, yani edebî üstünlüğüdür. Bu söz sanatlarındaki tartışılmaz üstünlük, Kur'an muârızlarını onun küçük bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakır. Onun gerçekten Allah'a âit bir kitap olduğu, ulaşılamaz bir sanat eseri olmasıyla da ispatlanmış olur. Kur'an bu konuyu meydan okuyarak gündeme getirir.[249]  

 

Böyle bir Kitabın gerçek sanata karşı olumsuz tavır takınması beklenemez elbette. Yeter ki yapılan gerçekten sanat olsun; câhiliyyenin sanat zannettiklerinden olmasın.

 

"Ey Âdem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiselerinizi giyin. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Bunlar dünya hayatında hak olarak iman edenler içindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü'minlere mahsustur. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz. De ki: Rabbim ancak açık ve gizli fuhşiyâtı, her türlü günahı, haksız isyânı, hakkında hiçbir delil indirilmeyen bir şeyi Allah'a şirk/ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."[250]

 

Kur'ân-ı Kerim'de sanatla ilgili birçok âyet vardır. Bunların önemli bir kısmı Allah'ın sanatı ile ilgilidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, "sanat" kelimesinin kullanıldığı yer de vardır, yani "sanat" Kur'ânî bir kavramdır: "Ona (Dâvud'a) savaş sıkıntılarından sizi koruması için zırh sanatını (san’ate lebûs) öğrettik."[251] buyrulur. Yine Dâvud (a.s.)'a bir mûcize ve nimet olarak verilen güzel sesten sitayişle bahsedilmektedir. Hz. Dâvud, bu güzel sesi ile Mezmurları (Zebûr’u) okur ve herkesi mest ederdi. Hayvanlar ve kuşlar bile o güzel sesin tesiri altında kalırlardı: "Andolsun Dâvud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik. 'Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin' dedik. Ona demiri de yumuşattık. Geniş zırhlar imal et. Biçimleme ve dokumasını ölçülü yap (diye emrettik). Siz de iyi işler yapın, sâlih ameller işleyin. Çünkü Ben, bütün yaptıklarınızı görmekteyim. Süleyman'ın emrine de rüzgârı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi ve erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan kim emrimizden dışarı çıkarsa, ona ateş azâbından tattırırdık. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuz gibi büyük çanaklardan ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalış ey Dâvud hânedânı. Şükür için çalışın. Kullarım içinde şükreden azdır."[252]

 

Kur’an’da[253] dağların ve kuşların akşam sabah Dâvûd'la beraber tesbîh ettikleri anlatılıyor. Dağların tesbîhi şöyle açıklanır:

 

1)  Allah dağlara hayat, akıl, kudret ve konuşma vermiş, dağlar da Dâvûd'la beraber Allah'ı tesbîh etmişerdir.

 

2) Dâvud'un çok güzel olan sesi dağlarda yankılanmış, kuşlar onun sesine gelmişler ve o tesbîh ederken, ötüşerek Allah'ı tesbîh etmişlerdir.

 

Yukarıdaki âyette[254] haşrolunmuş kuşların da Dâvud'un emrine verildiği, hepsinin ona gittiği, itaat ettiği bildirilmektedir. Toplanmış olarak kuşlar da onun emrine verildi demektir. Bu, kuşların, Dâvud'un sesine toplanarak ötüşleriyle Allah'ı tesbîh ettikleri anlamına gelir. Hepsi ona gider, ona itaat ederdi, demektir.

 

Bu âyet, Hz. Dâvud'un güzel sesi yanında güzel sanatların bir çeşidi olan musîkî'ye âşinâ olduğunu gösterir. Tevrat'ın Mezmurlar bölümü de, Hz. Dâvud'un büyük bir edebiyatçı ve müzisyen olduğunu kanıtlar. Dâvûd "Musikacıbaşı için" hikmetli şiirler yazdığına göre demek ki o, edebiyatı yanında musikîde de bir üstaddı.[255]

 

Şu hadisten de Hz. Dâvud'un sesinin güzelliği ve mûsikîşinâslığı anlaşılmaktadır. "Allah, güzel sesli olmayan peygamber göndermemiştir."[256] Hz. Dâvûd övülürken onun güzel sesli olduğu, o kadar ki o tesbîh ederken güzel sesinin etkisiyle kuşların da onun tesbihine katıl­dıkları bildirilmiştir. "Dâvud'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik, onunla beraber tesbîh ediyorlardı."[257]  Bu âyetin tefsirinde Vehb şöyle demiştir: "Dâvûd dağların yanından tesbîh ederek geçerken dağlar ve kuşlar da onun tesbihini yankılarlardı."[258]

 

“İman edip sâlih/iyi işler yapanlar, onlar (çiçekli, ırmaklı) bir bahçe içinde neşelendirilirler.”[259] Zemahşerî'nin kaydına göre bu âyetin, cennet nîmetlerini tavsif etti­ğini söyleyen Peygamber Aleyhisselâm'a bir a'râbî: "Yâ Rasûlallah, cennette şarkı dinleme var mı? diye sordu. Peygamber (s.a.s.): 'Cennette bir ırmak var ki kıyısında beyaz tenli, derin bakışlı kızlar, yaratıkların hiç işitmediği güzel seslerle şarkı söylerler ki bu, cennet nimetlerinin en üstünüdür' demiştir."[260] Bu hadîsi kaydettikten sonra Zemahşerî devamla diyor ki: "Rivâyete göre cennette öyle ağaçlar var ki üzer­lerinde gümüş ziller vardır. Cennet ehli, şarkı dinlemek istediklerinde Allah Arş'ın altından bir rüzgâr gönderir, o ağaçlara vuran rüzgâr, zilleri sallar, bu zillerin hareketinden öyle güzel sesler çıkar ki, dünya ehli onları duysa zevkten ölürler."[261]

 

Evzâ'î ise cennetteki müziğin çekiciliğini şöyle anlatmaktadır: "Cen­net ehli müzik dinlemeye başlayınca cennetteki her ağaç, melodi ile Allah'ı tesbîh etmeye başlar. İsrâfil'den daha güzel sesli olan bir yaratık yoktur. İsrâfîl şarkı söylemeye başlayınca yedi gök halkı duâ ve tesbîhlerini kesip onu dinlemeye koyulurlar."

 

Kurtubî, Hakîm-i Tirmizî'den naklen, birinin şu sözünü aktarmıştır: "Cennette bulunan her ağaç duyduğu müziği terennüm eder. Kapalı kapılar, örtüler açılır. Halkalar müziğin sesine katılır, üstüne müzik sesi düşen örülmüş mücevherat çeşitli melodiler çıkarır. Cennet hûrîleri şarkılar söyler, kuşlar da ötüşleriyle müziğe eşlik eder. Yüce Allah, meleklere: "Kulaklarını şeytan düdüklerinden koruyup rûhânî müzik dinleyen kullarıma katılın!" diye emreder. Melek sesleri de hûrilerin ve doğanın müziğine katılır. Sonra Cenâb-ı Hak Dâvûd'a "Ey Dâvûd, kalk. Arşımın ayağı yanında dur da Beni temcîd eyle (şerefimi, şânımı an!)" der. Allah'ı temcîd etmeye başlayan Dâvud'un gür sesi, diğer sesleri bastırır. Lezzet üstüne lezzet olur. İşte “Onlar bir bahçede sevindirilir (eğlendirilir)ler." in[262] mânâsı budur. [263]

 

Yüce Allah: "O, yaratmada dilediğini artırır."[264] buyurmuştur. Bazı müfessirler, bu artırılan şeyin "güzel yüz, güzel ses, güzel saç" olduğunu söylemişlerdir.[265] Âyet, Allah'ın kullarına verdiği nimetleri beyân konusunda olduğuna göre bazı insanlara verdiği güzel ses de Allah'ın nîmetlerindendir.

 

Peygamber (s.a.s.): "Kur'ân'ı seslerinizle güzelleştiriniz, çünkü güzel ses, Kur'ân'ın güzelliğini artırır."[266] demiş; Ebû Mûsâ el-Eş'arî'yi: "Ona Dâvûd soyu mizmarlarından bir mizmâr verilmiş"[267] diyerek övmüştür.

 

Sâd sûresi 20'nci âyette Dâvud'a hikmet ve faslu'l-hitâb verildiği bildiriliyor. Hikmet, gerçeğe uygun bilgidir. Faslu'l-hitâb'a gelince: Hatıra gelen düşünceleri açıklama yeteneğidir. Hitâbet sanatı, güzel sanatların ana dalı olan edebiyattır. Güzel konuşma, işlerin içyüzünü anlama, dâvâları adâletle ve iknâ edici bir üslûpla çözüme kavuşturma anlamları da vardır. Hz. Dâvud'un özelliklerinden biri de güzel konuşma yeteneğinin olması, insanların arasında çıkan olayları, anlaşmazlıkları güzel ve âdil şekilde çözüme bağlamasıdır.

 

“Andolsun, Dâvud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik: 'Ey dağlar, onunla beraber tesbîh edin. Ve ey kuşlar (siz de onun tesbihine katılın)!’ (dedik) ve ona demiri yumu­şattık. ‘Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü Ben yaptıklarınızı görmekteyim’ diye (vahyettik).”[268]

 

Sebe', 10-1l'nci âyetlerde Allah taâlâ'nın, Dâvud'a ve Süley­man'a lütfettiği nimetler sayılıyor: Dâvud'a Öyle güzel bir ses vermişti ki o, tesbîh ettiği, İlâhî okuduğu zaman sesi dağlarda yankılanır; kuşlar onun sesine katılırdı. Allah, dağlara ve kuşlara: "Onunla beraber tesbîh edin, onun sesini yankılayın!" diye emrederdi. Burada Allah'ın dağlara emrinin, mûcize olarak gerçekten dağların ve kuşların onunla birlikte tesbih ettiğini kabul etmek mümkündür; ama bu âyetin doğa yasasını, Dâvûd 'un yanık sesinin dağlardaki ve kuşlardaki etkisini gösterdiği kanısındayız. Yani dağlar onun sesiyle yankılanır, kuşlar onun sesiyle coşup ötmeye başlar, kendi dilleriyle Allah'ı tesbîh ederlerdi. Nitekim yanık seslere seher vakti bülbüllerin katıldığını çok duymuşuzdur.

 

Allah Dâvud'a demiri yumuşatmış, demiri işleme sanatını bahşetmiş; demiri işleyip ondan bedenini örtüp koruyan zırhlar yapma yeteneğini vermişti. Sâbiğanın çoğulu olan sâbiğât, elbise gibi giyilen ve bedeni tamamen örten zırhlar demektir. Rivâyete göre daha önce zırh, demir levhalar halinde yapılırdı. İlk defa Dâvûd, küçük demir halkaları birbirine ekleyip giyilebilen zırhı yapmıştır.[269]

 

Hz. Dâvud’un (a.s.) Zırh Sanatı

Kur’an’da Dâvud (a.s.)’a Allah tarafından zırh sanatı öğretildiği ifâde edilmektedir. “Ona (Dâvud’a), savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?”[270] Sadece Hz. Dâvud’a ve sadece zırh sanatı öğretilmesi için değil; her türlü sanatın, yetenek ve imkân vermek yönüyle Allah tarafından öğretildiği ve tüm sanatların Allah tarafından insana verildiği değerlendirilebilir. “Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”[271] âyetinde de Allah’ın sanatından bahsedilmekte ve O’nun sanatının her konuda sapasağlam olduğu vurgulanmaktadır.

 

“Ona (Dâvud’a) demiri yumu­şattık. ‘Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü Ben yaptıklarınızı görmekteyim’ diye (vahyettik).”[272] Âyetin metninde geçen “serd” zırhın birbirine eklenen halkalarıdır. “Kaddir”: Halkaları birbirine geçirip zırh dokumayı ince ince hesab et, halkaları birbirine güzelce ekle, halkalar arasında boşluk bırakma, demektir. Rivâyete göre Hz. Dâvûd, Allah'a niyaz edip kendisini devlet malına muhtaç etmemesini istemiş, Allah da ona, kendisi için yumuşattığı demirden zırh yapmasını öğretmiş. Dâvûd, elinde mum gibi yumuşayan demirden zırh yapıp satar, geçimini bu şekilde sağlarmış.[273] Bu rivâyetin asıl amacı, Dâvud'un, demiri işlemeyi bilen bir sanatkâr olduğunu ve elinin emeğiyle ekmeğini kazandığını anlatmaktır. Hz. Pey­gamber de: "Dâvûd (selâm ona), yalnız elinin emeğiyle kazandığını yerdi"[274] buyurmuştur.

 

Yüce Allah, Dâvûd ailesine güzel işler yapmalarını emretmiş, yap­tıkları işleri gözetlediğini vurgulamıştır. Bunun anlamı şudur: Yanlış işler yapmayın, yaptığınız her şey, sâlih (güzel, yararlı, düzgün) olsun.[275]

 

Yine Allah, bir lütuf olarak Süleyman'ın emrine verdiği cinler, ona mihrablar yani ma'bedler, yahut saraylar, heykeller, havuz kadar kocaman leğenler, yerinden kalkamayacak derecede büyük kazanlar yapar, ona çeşitli hizmetler sunarlardı.

 

Fahreddin Râzî diyor ki: "Bazı insanlara göre, dağların Dâvud'a müsahhar kılınması ve onunla beraber tesbîh etmesi, her şeyin Allah'ı tesbîh ettiğini bildiren âyetin[276] anlamı gibidir. Her şey Allah'ı tesbîh eder. Fakat Dâvûd onların tesbîhini anlayıp kendisi de tesbîh ederdi. Rüzgârın Süleyman'a boyun eğdirilmesi de rüzgâr gibi koşan atlar yetiştirdiği anlamına gelir.

 

Sabah gidişi bir ay(lık mesafe), akşam dönüşü bir ay(lık mesafe) olan rüzgârı boyun eğdirdik' ise atların kat'ettiği otuz fersahlık mesafeyi gösterir. Çünkü gezmeye çıkan kişi, çoğu kez bir fersahtan fazla gitmez. Gidiş dönüşü iki fersah eder. Ama Süleyman'ın atları, onu bir sabah yürüyüşünde otuz fersahlık, öğleden sonra dönüşünde de yine otuz fersahlık yola götürürlerdi. “Ona demiri yumu­şattık”, “Onun için katran kaynağını da akıttık” cümleleri de Hz. Dâvûd ile Süleyman'ın, demir ve bakırı ateşte eritip ondan âletler yapmayı (Allah’ın yönlendirip lutfu ile) bulduklarını anlatır. Süleyman'ın emrinde çalışan cinler de güçlü insanlar demektir."[277] Hz. Dâvud ve oğlu Hz. Süleyman, peygamber olduklarından bütün bu olağanüstü hususlar gerçek anlamda ve mûcize kabilinden de olabilir. Doğrusunu Allah bilir. 

 

Şimdi burada bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz husus, âyetlerde teknolojinin ve güzel sanatların özendirilmiş olmasıdır. Kur'ân'ın peygam­berler arasında saydığı Hz. Süleyman'ın emrinde çalışanlar, ona mihrâblar ve timsaller yapmışlardır. Mihrâb, büyük, anıt eser türünden ma'beddir. Timsâl de heykel demektir. Birincisi mimârînin, ikincisi heykeltraşlığın konusudur. Emrinde çalıştırdıklarına mimârî eserler ve heykeller yaptır­dığına göre, demek ki hem peygamber, hem de cihangir bir padişah olarak nitelenen Hz. Süleyman, güzel sanatlara önem vermiş, mimârî eserler ve eserlerin görkemini artıracak heykeller yaptırmıştır. Kur'ân, Hz. Süley­man'ın bu tutumunu özendirici bir üslûb içerisinde anlattığına göre, demek ki sanat olması (ve putçulukla ilgili en küçük vesile bile olmaması) kaydıyla heykeltraşlık ve heykel yapmak yasak değil, tersine güzel bir şeydir.[278]

 

Yasak olan heykeller, Hz. İbrâhim’in mücâdele ettiği put heykellerdir. “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de nedir böyle?!’ demişti.”[279] Her iki âyette de heykel anlamındaki timsâl kelimesinin çoğulu olan temâsîl kelimesinin geçmesi düşündürücüdür. Demek ki, salt sanat eseri olup put gibi çirkinliğe -ve çıplaklık gibi diğer haramlara- âlet edilmeyen heykel meşrû iken; put gibi çirkinliklere âlet edilen heykeller ise gayrı meşrû ve haramdır.

Kur’an’da Güzellik Kavramı

 

Kur'ân-ı Kerim'de “husün” kavramı, yani "h-s-n" kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 194 yerde geçer.[280] "Güzel olmak, güzel karşılık görmek, güzel davranmak, iyilik yapmak, Allah'a kulluk etmek, bolluk, genişlik, nimet, infak" gibi anlamlarda kullanılır. Husün kelimesinin zıddı olan “kubuh” ise sadece bir âyette yer almış, burada Firavun ile taraftarlarının kıyâmette kötülenmiş kimseler olacakları belirtilmiştir.[281] Kur'an'da kubuh karşılığında (bu kelimenin anlamına yakın olarak) daha çok "sû'" ve "seyyie" kelimelerinin kullanıldığı görülür. Kur'an'da husün kökünden türeyen "ihsân" ve "hasene" ile anlam yakınlığı içinde bulunan adl, ma'rûf, tayyibât vb. kavramların insanda objektif bir husün/güzellik telakkisinin mevcûdiyetine işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kur'an'da adâletli davranmanın, iyilik yapmanın, güzellik sergilemenin ve yardımlaşmanın emredilmesi; buna karşılık kötülüğün, hayâsızlık ve ahlâksızlığın yasaklanması,[282] dinin koyduğu bu hükümlere konu teşkil eden fiillere ait vasıfların, hükmün verilmesinden önce o fiillerde mevcut olduğuna ve bunların insanlarca aklen bilinebildiğine işaret etmektedir. Zira akıl bunları genel çerçevede bilmekten âciz olsaydı, insanların bu tür buyruklara muhâtap kılınmaları anlamsız kalır ve onların bu emirlere uymaları imkânsız hale gelirdi.

 

Bununla birlikte Kur'an'da insanların kötü zannettiği (hoşlanmadığı, kerih gördüğü) bazı şeylerin iyi olabileceğinin açıklanması,[283] kişinin yaptığı kötü işlerin -kendisine güzel gösterilmesi sebebiyle- güzel bulunacağının belirtilmesi[284] ve peygamber gönderilmedikçe azap edilmeyeceğinin bildirilmesi,[285] insanın iyilik ve kötülüğe ilişkin bilgisinin mutlak bir kesinlik değeri taşımadığına işaret etmektedir. Kur'an'da husün/güzellik vasfı İlâhî fiillere de nisbet edilmiştir. Buna göre Allah, tüm yaptıklarını en güzel yapmış, insanı en güzel şekilde yaratmış, kullarına ihsânda bulunmuş, iyilik yapanların sevabını (husn) arttırmıştır.[286] Bazı insanların İlâhî irâde ve kudreti hiçe sayarcasına iyiliği kendilerinden bildikleri de Kur'an'da tenkidî bir üslûpla açıklanmıştır. Nitekim Firavun ve ashâbı iyiliği kendilerine isnat etmişler, başlarına gelen kötülükleri ise Hz. Mûsâ ve ashâbının uğursuzluğuna bağlamışlardır;[287] aynı şekilde münâfıklar da iyilikleri Allah'a, kötülükleri Hz. Peygamber'e atfetmişlerdir.[288] Allah ise bir yandan iyilik ve kötülükleri kendisinin yarattığını bildirirken, öte yandan insanın yaptığı iyiliklerin kendi lehine, kötülüklerin de kendi aleyhlerine olduğunu beyan etmiştir.[289]

 

Kadın güzelliği,[290] içeceğin lezzeti,[291] kişinin mükemmel bir tarzda yetişmesi,[292] sonunda kâr sağlayacak bir borç veriş;[293] ideal bir örneklik;[294] sosyal ilişkilerdeki nezâket[295] vb. somut ya da soyut birtakım güzellikler "husn" ve türevleri ile anlatıldığı gibi, dinin öngördüğü güzel ameller de bu kavramla anlatılır. Güzel ve güzellik konusunda Kur'an'ın esas aldığı ilke şudur: Güzel ve güzelliği tasdikleyip hayatına sokana hayat kolaylaştırılır. Bunun aksine, güzele sırt dönen, onu tasdikleyip hayatına sokmayanlara hayat zorlaştırılır.[296]

 

Allah ile sürekli beraberlik bilincine erme halinin adı, "ihsân" (güzelleştirme, güzelleşme, güzelle kucaklaşma) olarak belirlenmiştir. Meşhur Cibrîl hadisinde ihsân, "Allah'ı her an görüyormuşsun gibi davranmak"[297] şeklinde tanımlanmıştır. Bu da gösterir ki, Kur'an'ın dünyasında ahlâk gerçeği de güzelle iç içe bir gerçektir. Güzellikten nasipsiz ruhlarda ahlâk barınamaz. Hz. Peygamberimiz, ahlâkla ilgili tüm sözlerinde ahlâkı, "güzel" kelimesiyle nitelemiştir.

 

Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir

Allah'ın isim-sıfatlarından biri "Muhsin"dir (güzel yapıp eden). Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır.[298] İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.

                           

Allah'tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür.[299]  Allah, yaratıcıların en güzelidir.[300] Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah'tır.[301] Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır.[302] Rızkın en güzeli de Allah'tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.[303] Sözün de en güzelini bir Kitap halinde indiren O'dur, O'nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir.[304] Bu yüzden insana, sözün en güzeline uyması[305] emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah'ın sözüdür.[306] Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır.[307] En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah'a teslim olanların dinidir.[308] Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu'l-hüsnâ) da O'nundur.[309] 

       

Kur'an'ın ideal insanı "muhsin" diye anılmaktadır. Kur'an'da 39 kez tekrarlanan "muhsin", güzel düşünüp güzel eylemler yapan kişi demektir.[310] Muhsin, tamamına yakın yerde çoğul şekliyle kullanılmıştır. Bu da gösterir ki, güzellik üretimi toplumsal bir idrâk ve uğraş olmadan fazla gelişemez. Kur'an'ın kılavuzluğu, rahmeti ve öğüdü, muhsinler (güzel düşünüp güzel şeyler üretenler) içindir; Kur'an onlara hayır ve bereket getirir.[311] Güzelle ilgisi kopuk, güzelliği hayatından silmiş kişiler ve toplumlar Kur'an'ın hidâyetini anlayamazlar ki ondan hayır ve bereket görsünler. Güzele düşmanlık sergileyenler ise Kur'an'ın rahmetinden nasipsizlikle kalmazlar, onun lânetine de uğrarlar. Leyl sûresi 6-9. âyetler, bu lânetlenmenin kanıtı olarak hayatın zorlaştırılmasını, kaosa itilmeyi göstermektedir.

 

Kur'an, kendi bağlılarını "sözleri dinleyip onların en güzeline uyan insanlar" olarak tanıtmaktadır.[312] Bu demektir ki, güzellikten uzak bir çağrı, adına ne denirse densin, hangi iddia ile ortaya sürülürse sürülsün, Allah'ın değer vereceği bir dâvet değildir.

 

Kur'an, tüm iddiaları, inatları, ikiyüzlülükleri, sloganları aşan ölümsüz bir ilke getirmekte ve insanın dikkatini bu ilkeye çekmektedir: "Güzel düşünmenin, güzellik üretmenin karşılığı güzellikten başkası olmayacaktır."[313] Güzellik üretenlerin karşılıkları, diğer üretimlerden farklı olarak iltimaslı, fazla olarak verilecektir.[314] Güzelliğin hayatı kolaylaştırması, belki de o "fazlalar" yüzündendir.   

 

Çirkinliği güzelle değiştirme veya çirkinin ardından güzel sergileme, çirkinin sonuçlarını silip süpürür ki, bu da Allah'ın af ve bağışının bir uzantısıdır. Bu yüzden Kur'an, insanı sürekli olarak çirkini güzelle değiştirmeye çağırır.[315] Çirkine güzelle karşılık verme yeteneği, en azılı düşmanı en samimi dost haline getirebilir.[316]

 

Kur’an,[317] sınaat yönüyle üretilen güzelliğin gerçek bir güzellik olmadığını, sadece bunu üretenlere bir güzellik sanısı verdiğini belirtiyor. Âyeti iyi değerlendirmek için, kendinden önceki âyetle bağlantısını dikkate almak gerekiyor. Şöyle deniyor: "De ki; size, yaptıkları işler bakımından en çok hüsrâna uğrayanları bildireyim mi? Bunlar o kimselerdir ki, dünya hayatındaki gayretleri boşa gitmiştir de buna rağmen onlar sınaat yoluyla güzellikler sergilediklerini sanırlar."[318] Bu âyetten yola çıkarak diyebiliriz ki, teknolojinin elinden beklenen bir güzellik, güzellik adına aldanıştan ibârettir. Esasen Kur'an insanın süslenip püslenen bazı çirkinlikleri güzellik gibi görebilen bir yapıya sahip olduğuna dikkat çeker. Ve bu, insanın sapma noktalarından biridir.[319]

 

Allah güzeldir, muhsindir. En büyük ihsân sahibi Allah olduğu için Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı.”[320] denilmektedir. Güzellik sergilemek anlamındaki ihsân Kur’ân-ı Kerim’de toplam 12 yerde geçer.[321] Eğer insanlar hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsân’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsân’ görürler, güzellikle muâmele edilirler.[322]

               

Allah, ihsân sahibi olan, güzel davranışlarda bulunanları övmektedir: “Kim, din yönünden iyilik edici (ihsân sahibi) olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olan kimseden daha güzel olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti.”[323] Allah, güzel işler sergileyen ihsân sahipleriyle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir.[324] 

 

“...Biz, muhsinlere (güzellik sergileyen ve iyilik yapanlara) ziyâde vereceğiz (mükâfatı arttıracağız)' dedik.”[325]

 

“...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.”[326]

 

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler (harcarlar); öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini (güzel davranışta bulunanları) sever.”[327]

 

“Allah'a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara ihsân edin/iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”[328]

 

"Öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara ihsânla/güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur."[329]    

                                              

“İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.”[330]

 

“Sabırlı ol, çünkü Allah, ihsân sahibi muhsinlerin (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.”[331]

 

“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı (güzel iş yapmayı, iyiliği), akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”[332]

 

“Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” [333]

 

“İman edip sâlih amel işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların (ahsene amelâ) ecrini zâyi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır...”[334]

 

"...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile..."[335]

 

“(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih/iyi ve güzel iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Hasene/güzellik, iyilik ile; seyyie/çirkinlik, kötülük bir olmaz. (Sen, çirkinliği/kötülüğü) en güzel olan şeyle uzaklaştır; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.”[336]

                 

“Biz insana, ana babasına ihsânı/güzel davranıp iyilik etmesini tavsiye ettik...”[337]    

 

 

 

Hadis-i Şeriflerde Sanat ve Güzellik Kavramı

 

Müslim, İbn-i Mâce, Ahmed bin Hanbel gibi meşhur hadis kitaplarında rivâyet edilen şu hadis-i şerif, dinin güzelliğe ve sanatlara bakışını en güzel şekilde ifâde eder: "Şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever."[338] Allah'ın güzelliği sevmesi, kullarının güzel olmasını ve güzeli sevmelerini istemesi demektir. Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır). O halde siz öldürdüğünüz vakit bile, öldürmeyi (katli, idamı) güzel yapın. (Hayvanları) Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin."[339] Öldüreceğimiz düşmanı dahi güzel bir şekilde öldürmeyi emreden dinimiz; inancın, ibâdetin, eylemin, düşüncenin, sözün, sesin, kısaca her şeyin güzelini istemektedir.

 

Tek önderimiz Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir gün üstü iyi düzeltilmemiş bir kabir gördü. Bozuk yerlerin düzeltilmesini emir buyurdu ve ilâve etti: "Bu işin ölüye ne faydası, ne de zararı olur; fakat yaşayanların gözlerine düzgün kabir daha güzel görünür. Kim bir şey yaparsa Cenâb-ı Hak, onun mükemmel ve güzel bir şekilde yapılmasını sever." Bu tavrın sanat ve estetik açısından öğretici mâhiyeti büyüktür. Göze hoş gelmeyen şeylere karşı ilgisiz kalınmaması ve her şeyde güzellik aranması sanata giden yolların açılması demektir. Yine bir hadis-i şerif rivâyetinde şöyle buyrulur: "Cenâb-ı Hak, mâhir (işinde ehil) sanat sahibini sever."

 

Mescid-i Nebevî'de Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in insanlara hitap ederken, cemaat tarafından daha net duyulup görülebilmesi için minber yapılıyordu. Minber nar büyüklüğünde iki top şeklinde ağaçla süslendi. Yine Efendimiz, nikâhlarda def çalınmasını, güzelce şarkı söylenip eğlenilmesini teşvik ediyordu.[340]

 

Yine bir gün Habeşliler, Mescid-i Nebevî'de kılıç-kalkan (bugün folklor, yani halk oyunları benzeri) oyunu oynuyorlardı. Hz. Âişe'nin bunları rahatça seyredebilmesi için Peygamberimiz yardım ediyordu.[341] 

 

Kur'ân-ı Kerim'de bâtıl yolda dilini ve kalemini kullanan şâirlere dikkat çekilir ve küfre hizmet eden şiir kınanırken, Peygamberimiz (s.a.s.) de bu âyetlerin izahı olacak tarzda hak yoldaki şiir ve şâirleri övüyordu: "Şiirin bazı nevîleri hikmettir."  Efendimiz, şâir-i Rasûlullah diye meşhur olan Hassan bin Sâbit'i şiir söylemeye teşvik eder ve o şiir söylerken: "Rûhu'l-Kudüs Hassan'la beraberdir" der, ayrıca onun için: “Allahım, Hassan’ı Rûhu’lkudüs ile te’yit et” şeklinde duâ etmiştir.[342] Hatta Rasûlullah (s.a.s.) Hassan için Mescidde bir kürsü yaptırmıştı. O da kürsüye çıkar, şiir okurdu. Yine Hayber'in fethi için Rasûlullah (s.a.s.)'ın da aralarında bulunduğu topluluk içinde nağme ile şiir (İlâhî, ezgi) okuyan şair Amr bin Ekvâ için duâ etmişti.[343] 

 

Yine şöyle buyurmuşlardır: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz, Cenâb-ı Hak, güzel sesiyle cehren ve teğannî (makam) ile Kur'an okuyan bir peygambere kulak verdiği gibi hiçbir şeye kulak vermemiştir." [344]

 

Bütün bunlar okyanustan bazı damlalardır. Kur'an ve Sünnet'te güzel sanatları ve zanaatları öven birçok nass vardır. Kur'an âyetleri ve hadis-i şeriflerin tümü, ifâde tarzı bakımından çok sanatkârânedir. Âyetlerin edebî bakımdan îcâzı gibi; sahih hadislerin de, başkalarının sözlerinden hemen ayrılacak sanat ve edebî üstünlükleri ehlince hemen bilinir ve bu yönden de tefrik edilir. Kur'an ve Sünneti ölçü kabul eden müslümanların da söz ve davranışları sanatlı, güzel olmalıdır. Bilinmelidir ki, sanatkârâne yaratılmış kâinat içinde, sanat eseri cennete lâyık kul olmak için indirilen en sanatlı eser Kur'an, Yaratıcının en büyük sanatkâr olduğunun açık delilleridir. En büyük sanatkâr, hakiki sanatkâr Allah'tır.

 

Hadislerde husün/güzellik kavramı, oldukça çok geçer. Husün, bazı hadislerde "güzel yaratılış sahibi olmak" şeklinde maddî güzellik anlamında zikredilmiş,[345] bazılarında varlıkların güzellik ve çirkinliklerini Allah'ın takdir ettiği açıklanmış;[346] çoğunda ise insana ait amellerin güzelliğini ifâde etmiştir. Hadislerde husnün karşıtı olarak çoğunlukla seyyie kelimesinin kullanıldığı görülür. Bazı kaynaklarda müslümanların güzel gördüğü şeylerin Allah katında da güzel olduğunu ifâde eden rivâyetler, Hz. Peygamber'e atfedilmişse de,[347] bunun İbn Mes'ud'a ait bir söz olduğu kabul edilir.

 

      

“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.”[348]

 

“İhsân; Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.”[349]

 

"Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır). O halde siz öldürdüğünüz vakit bile, öldürmeyi (katli, idamı) güzel yapın. (Hayvanları) Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin."[350]

 

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” [351]

 

“Güzel ahlâk gibi şeref yoktur.”[352]

 

“İnsana lutfedilen en değerli nimet, güzel ahlâktır.”[353]

 

“Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız. (Şöyle demeyin:) ‘İnsanlar ihsân ederse biz de ederiz; zulmederlerse biz de zulmederiz.’ Fakat kendinizi şuna iknâ ediniz: İnsanlar ihsân ederse ihsân edersiniz; (fakat) fenâlık ederlerse, siz yine de zulmetmeyiniz.”[354]

 

“Sizden biriniz ölümü temennî etmesin. Muhsin ise belki ihsânı (güzel amelleri) artar. Günahkâr ise, belki tevbe eder.”[355]

 

“Mü’minlerin iman bakımından en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.”[356]

 

“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap)."[357]

 

“Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları ahlâkı en güzel olanlarıdır.”[358]  

 

“Sizin en hayırlınız ahlâkça en güzel olanınızdır.”[359]

 

“Kıyâmet gününde mü’minlerin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz.  Allah Teâlâ çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez.”[360]

 

"Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir."[361]

 

“İnsanların cennete girmelerine en çok sebep olan nedir ya Rasûlullah?” dediler. “Allah’tan korkmak (emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmak) ve güzel ahlâklı olmak” buyurdu. “İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan nedir?” suâline karşı da; “İnsanın ağzı ve avret yeridir” cevabını verdi.”[362]

 

“Allah güzel ahlâklı kulunu nâfile namaz kılan ve nâfile oruç tutanın derecesine eriştirecektir.[363]

 

“Her kimi yaptığı iyilik sevindirir ve kötülük (günah) üzerse, o kimse (olgun) mü’mindir.”[364]

 

“İyilik ahlâk güzelliğidir, günah ise kalbinde rahatsızlık uyandıran ve başkalarının öğrenmesinden hoşlanmadığın şeydir.”[365]

 

Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’ın karşısına gelerek: Ya Rasûlallah! Hangi amel daha faziletlidir?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Güzel ahlâktır” dedi. Bu soruyu dört sefer sordu, Rasûlullah (s.a.s.) ona dönerek; “Sana ne oluyor, anlamıyor musun? Güzel ahlâktır” buyurdu.[366]

 

Bir grup insan gelerek Rasûlullah (s.a.s.)’e “Allah’a, kullarından en sevgili olan hangisidir?” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) de: “Ahlâkı en güzel olandır”  buyurdu.[367]

 

“Sizlerden kıyâmet gününde en çok sevdiğim ve bana en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”[368]

 

“İnsanlara, güzel ahlâkla muâmele et.[369]

 

 “Su buzu erittiği gibi; güzel ahlâk da günahları eritir (yok eder); Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da ameli bozar.”[370]

 

“Gerçekten siz mallarınızla insanları memnun edemezsiniz. Onları ancak güler yüz ve güzel ahlâkınız  (huyunuz) memnun eder.”[371]

 

“Rabbim! Ahlâkın en güzellerine varmak için bana yol göster...”[372]

 

"Allah'a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz."[373]

 

"Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir."[374]

 

"Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet'in avlusunda bir köşk verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet'in ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet'in en güzel yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim."[375]  

 

"İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü 'Lâ ilâhe illâllah'tır en aşağısı da yol üzerinde insanlara eziyet/zarar verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür."[376]

 

“Akıllı kimse, nefsini hesâba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de,  nefsini hevâsının peşine takan (keyfine göre davranan) ve Allah'tan (hak etmediği, lâyık olmadığı) temennide bulunan kimsedir."[377]

 

“Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.”[378]

 

"Size iyilik yapanlara karşılık iyilik yapmak, kötülük yapanlara da kötülük yapmak yükseklik değildir. Asıl yükseklik, size zulmedenlere, kötülük yapanlara karşı da kötülük etmeyip iyilikte bulunmaktır."[379] 

 

Muaz b. Cebel (r.a.): (Yemene vali olarak giderken) ‘Ayağımı üzengiye koyduğum zaman Rasûlullah (s.a.s.)'in bana son tavsiyesi şu oldu: “Ey Muaz, İnsanlar için ahlâkını güzelleştir, onlara karşı iyi ahlâklı ol!”[380]

 

"Her nerede olursan ol Allah'tan ittika  et ve kötülüğün arkasından iyilik yap, bu onu yok eder. İnsanlara iyi ahlâkla muamele et."[381]

 

"Rasûlullah’dan ateşe insanları en çok atan şeyin ne olduğu soruldu: "Ağız ve avret yeri!" buyurdular. En çok neyin insanları cennete soktuğundan sordular: "Allah'a takvâ ve güzel ahlâk!" buyurdular."[382]

 

Rasûlullah (s.a.s.)'a soruldu: "Mü'minlerden hangisi efdal (en faziletli)dir?" "Ahlâkça en güzelleridir!" cevabını verdi. Tekrar soruldu: "Pekiyi, mü'minlerden hangisi en akıllıdır? "Ölümü en çok zikreden ve kendilerine ölüm gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır."[383]

 

"Kendisi ateşe haram edilen ve  kendisine de ateşin haram kılındığı kimseyi size haber vermeyeyim mi? Ateş, (halka) her yakın olana, yumuşak huylu ve insanlara kolaylık gösterene haram  kılınmıştır."[384]

 

"Kişinin mâlâyani şeyleri (kendisine dünya ve âhirette hayır getirmeyecek davranışları) terk etmesi İslam'ının güzelliğinden ileri gelir."[385]

 

"Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır konuşsun  ya da sussun."[386]

 

"Allah'ın zikri dışında kelâmı çok yapmayın. Zira, Allah'ın zikri dışında çok söz, kalbe kasvet (katılık) verir. Şunu bilin ki, insanların Allah'a en uzak olanı kalbi  katı olanlardır."[387]

 

"Âdemoğlunun, emr-i bi'lma'ruf veya nehy-i ani'lmünker veya Allah’ı zikredip (Allah’ı hatırlaması ve hatırlatması) hâriç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir."[388]

 

"Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir."[389]

 

“Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiyi kesinlikle sevmez.”[390]

 

“Bana en sevgili olanınız, kıyâmet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur/nefret edilecek olanınız, kıyâmet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır." (Cemaatte bulunan bâzıları): "Ey Allah'ın Rasûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir?" diye sordular. "Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!" cevabını verdi.[391]

 

"İyilik (birr), güzel ahlâktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttalî olmasından (farkına varmasından) korktuğun  şeydir."[392]

 

“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.”[393]

 

“Nefsim yedinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.”[394]

 

“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır.”[395]

 

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah da o kimsenin ayıp ve kusurunu (kıyâmet gününde) örter.”[396]

 

"Sakın iyilikten hiçbir şeyi küçük görme, iyilik yap. İsterse mü'min kardeşini güler yüzle karşılama derecesinden hafif olsa bile.''[397]

 

“Geçmiş peygamberlerin sözünden (hiç noksansız) insanların eriştiği haberlerden birisi de: ‘Utanmıyorsan dilediğini yap’ sözüdür.”[398]

 

“Her ne halde olursan ol, Allah'tan kork, günahın arkasından sevabı ulaştır ki, günahı silsin. İnsanlara güzel ahlâk ile muâmele et.”[399]

 

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.”[400]

 

"Küçüklerimize merhamet, büyüklerimize sayı göstermeyen bizden değildir." Bir rivâyette şu ziyâde gelmiştir: "...Ma'rûfu emretmeyen, münkerden  nehyetmeyen de bizden değildir."[401]

 

"Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez."[402]

 

"Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa misafirine ikrâm etsin. Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa hayır söylesin veya sükût etsin."[403]

 

“Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine Allah için buğz eder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini Allah için men ederse, imanı kemâle erer.”[404]

Estetik; Güzelliğin Felsefesi

 

Sanatı ve aynı zamanda -ona bir sanat eseri gözüyle bakarsak- tabiatı felsefî olarak incele­yen felsefe dalına estetik adı verilir. Estetik bir tutum fikri, estetik için son derece önem taşır. Sanat eserleri insan ürünleridir. Fakat ay­nı zamanda doğal nesnelere de uygulanabilir. Estetik, temel konusu olan sanat eseri ve este­tik tutum kavramını tanımlamayı amaçlar. Es­tetik, sanat eserlerinin ne derece temsilî olaca­ğını ve ne derecede onları ortaya çıkaran sanatçıların duy­gularını ifâde edeceği sorularına cevap arar. Estetik olarak tatmin edici konuların kendine has değerini tesbit etmeyi amaçlar. Estetik, bir sanat eserinin varlığının tabiatı sorununu (o bir sözcükler ya da sesler bütünü müdür, yoksa bir renk yığını ya da fiziksel bir nesne midir?) ele alır. Ayrıca estetik ile ahlâkî değer arasındaki ilişki sorunuyla da ilgilenir.

 

Güzelliğin ortaya konulması ve değerlendirilmesiy­le uğraşan estetik; sosyoloji, biyoloji ve antropolojiyle yer yer dirsek teması olmakla birlikte, aslında felsefe ve psikolojinin bir parçasını oluşturur.

 

Müslümanların Sanatları ve Estetik

Genellikle "güzelliğin bilimi" diye tarif edil­mekle beraber, bu tanımın sınırlarını çoktan aşmış bir disiplin olan estetik; sanat tarihi, sosyo­loji, antropoloji ve hatta biyoloji ile dirsek teması bulunan felsefî ve psikolojik teoriler top­lamı olarak ele alınabilir. Sanat eserinin ortaya konulması, bir varlık alanı olarak sanat eseri, sa­nat eseriyle ilişkileri açısından tabiat, sanat eserinin değerlendirilmesi (sanat eleştirisi) zevk ve bunlarla ilgili yan konuları içine alan bir bilgi dalıdır.

 

Bu çerçevede oluşturulmuş estetik teorileri, kökleri Greko-Latin kültürüne uzanan bir dünya görüşü te­meline dayandığı için, Batı dışındaki kültürle­rin sanatlarını açıklamakta yetersiz kalmakta­dır. Özellikle müslümanların müslümanca sanatlarını açıklarken, bü­tünüyle Batı sanatları ve felsefesi etrafında oluşmuş bir kavram çerçevesine atıfta bulun­mak, kaçınılmaz olarak yanlış değerlendirme­lere yol açacaktır.

 

İslâm medeniyeti dairesinde yer alan kültürlerin (halk ve ulusların) hemen tamamı, bu medeniyet dairesine girdikten sonra İslâmî dünya görüşü yönünde büyük bir dönüşüme uğramış, sanat gelenekle­ri de aynı şekilde, yeniden biçimlenmiştir. Bölgelerarası farklılıklar bulunmakla beraber, müslümanların sanatı olan bütün ürünlerde, İslâmî temel prensiplerin değişen ölçülerde uygulandığı görülmektedir.

 

Sözünü ettiğimiz prensipler doğrultusunda, İslâm düşünce tarihinde estetik teorilerinin geliştirilmemiş olmasını da, müslüman sanatçı ve düşünürlerin sanatla ilgili yaklaşımlarının bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. Her şey­den önce "sanat" (art) kavramının "güzel sa­natlar" diye belirlenen çerçevesinin İslâm kül­türü açısından çok yeni olduğunu, çeşitli sanat dallarının ayrı ayrı bilimler (İlm-i mûsiki, ilm-i şi'r vb.) olarak düşünüldüğünü ve "sanat"la "zanaat"ın birbirinden kesin çizgilerle ayrılma­dığını göz önünde bulundurmak gerekmekte­dir.

 

Bu bakımdan, “İslâm sanatı” (daha doğrusu; “müslümanların sanatı”) denildiği za­man, mûsikiden mimariye, kapı tokmakların­dan kitap ciltlerine, mutfak eşyasından koşum takımlarına kadar, son derece geniş bir alan soz konusudur. Bu geniş alanda karşımıza çı­kan inanılmaz zenginlikteki verileri estetik açı­sından değerlendirmeye çalışırken izlenebile­cek tek metod, eski metinlerde yer yer karşımı­za çıkan dağınık bilgi ve yorumları da göz önüne almak kaydıyla, mevcut sanat eserlerinden yola çıkmaktır.

 

Bu farklı estetiğin diğer ilkelerini de be­lirleyen ilk prensibi, İslâm'ın putperestliğe karşı verdiği büyük mücâdelede asıl ifâdesini bulan, sınırları hadislerle çizilmiş tasvir yasağı, yahut sûrete (heykel ve resimlere) tapınmayı yasaklayan hadisle­rin tasvir yasağı olarak anlaşılmış olmasıdır. Kur'ân-ı Kerim'de salt resim ve heykelin yasaklığına dair herhangi bir hü­küm bulunmadığını da ayrıca belirtelim. (Bu konuda İbrâhim aleyhisselâm’ın, heykellere tapan kavmini uyaran âyetleri değerlendirme dışı tutulmamalı ve benzer durumlarda heykellerin haram olacağı hükmü göz ardı edilmemelidir: “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de nedir böyle?!’ demişti.”[405] Kur’an’dan yola çıkılarak denilebilir ki; salt sanat eseri olup put gibi çirkinliğe -ve çıplaklık gibi diğer haramlara- âlet edilmeyen heykel meşrû iken;[406] put gibi çirkinliklere âlet edilen heykeller ise gayrı meşrû ve haramdır.)

 

Tasvir yasağı, müslüman sanatçıların figür­den kaçma ve figürü cansızlaştırma şeklinde ifâde edebileceğimiz iki yaklaşımı benimseme­lerine yol açmıştır. Figürden kaçış, müslüman sanatçıları doğrudan doğruya soyut formlara yöneltir. Sözgelişi, Arap alfabesindeki şekil repertuvarının, başlangıçta plastik açıdan son derece elverişsiz olduğu halde, harf köşeleri­nin yuvarlaklaştırılarak (Ma'kılî yazının Kûfi'ye dönüşmesi, oradan çeşitli yazı karakterle­rinin ortaya çıkması) son derece zengin imkân­lara sahip bir ifâde vâsıtasının elde edilmesi, bu eğilim sonuçlarından biridir. Figürü cansız­laştırma eğilimi ise, bir yandan tabiattan alı­nan şekilleri stilize ede ede asıl kaynağından büsbütün uzaklaştırarak soyut formlara dö­nüştürülmesini sağlamış, bir yandan da diğer geleneklerden devralınan resmi, ışık ve gölge­den arındırarak bir çeşit nakış haline getirme­nin prensibi olmuştur.

 

Estetiğin başlıca konularından biri olan "gü­zellik" ise, temel prensibini kısaca açıklamaya çalıştığımız estetiğin asıl hedeflerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat müslümanların müslümanca sanatlarında "güzellik" meselesi, Batı kaynaklı objektivist ve sübjektivist estetikçilerin anladığı mânâda güzellik değil, "mutlak güzellik"tir ve mutlak güzelliğin görünen âlemdeki içkinliğidir (immanent oluşudur). Müslüman sanatçı için, sözgelişi gül, kendiliğinden güzel olmadığı gi­bi, bizim onda kendimizi yaşamamız (einfuhlung) da değildir. Gülün güzelliği, Allah’ın "cemâl" sıfatının ondaki tezâhürüdür. Batı kay­naklı bazı estetik teorilerinin kavram çerçeve­sinde yer alan "çirkinlik", bu estetiğin konuları­nın tamamen dışında kalır. Çünkü çirkinlik iti­barîdir; başka bir deyişle, güzellik mutlak ol­duğuna göre, çirkinlik yoktur.

 

Sanatçının görevi, güzelliği kaynağında yaka­lamak, yani görünenlerin temelinde bulunanı araştırmaktır. Bu bakımdan dış dünyanın yeri­ne benzerini geçirmek (mimesis) gibi bir kay­gının tamamen dışında, sanatçının kendi ferdi­yetinden de bağımsız bir arayıştır sanat. Müslümanların sanatları çerçevesinde değerlendirile­bilecek bütün sanat ürünlerinde, sanatçının ferdiyetini olabildiğince paranteze aldığı, bu­nun da sanatı bir çeşit metafizik oyun haline getirdiği açıkça görülür. Sanatçılar, eserlerini bazen imzalarını bile atmayacak kadar kendi ferdiyetlerinin dışında düşünmüşlerdir. Psiko­lojiye en fazla bağımlı görünen şiir bile, za­man içinde ferdî ârızalardan büsbütün arındı­rılarak, arabesk gibi, sadece dilin kendi imkânlarına dayanan bir ifâde vasıtası haline getiril­miştir. Mecazlaştırma yoluyla semantik alanla­rı son derece genişletilen kelimeler, tıpkı Arap alfabesindeki harfler gibi, âdeta plastik bir kullanışlılık kazanırlar.

 

Sanatçı, bu çerçevede güzelliği yaratan de­ğil, keşfeden adamdır. Çünkü sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. Güzel­lik objektif bir nitelik olmadığına göre, sözge­lişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut keli­melerle tasvir ederek güzele ulaşılamaz. Ağaç sadece bir işarettir (âyettir). Güzelliğe bu işaret­ten hareketle ulaşmak gerekmektedir. Duyula­rımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında olmasak da sürekli değişme halindedir ("ol" emriyle sürekli yeniden yaratılmaktadır). Gerçek güzellik, ağacın değişen niteliklerinde değil, değişmeyen özündedir. Bu öze ancak so­yutlama (tecrid) yoluyla ulaşmak mümkün olabilir. Soyutlamanın ilk aşaması stilizasyon­dur. Stilizasyon (üslûplaştırma), objeyi şematize etmektir.

 

Bütün varlık, aynı mutlak hakikatin tezâhü­rü olduğuna göre, sayısız objede dağılmak yerine, belirli objelerden hareket etmek ve on­lar üzerinde derinleşmek daha doğrudur. Bu yaklaşım, müslüman sanatçıyı kaçınılmaz ola­rak şematizme götürür. Bunun doğurduğu tekdüzelikten de çeşitleme (tenevvü) yoluyla kur­tulmaya çalışılmıştır. Gerçek bir sanatçı, yaptığını asla tekrarlamaz.

 

Sanat eserleriyle sanat eserine bakan arasın­daki ilişki de, sanatçıyla sanat eseri arasındaki ilişkiye benzemektedir. Bakan, sanat eserini tamamen kendi dışında bir şeymiş gibi gör­mez, yani eleştirel bir tavırla bakmaz. Aradaki mesafeyi kaldırır ve sanat eserini yaşamaya ça­lışır.[407]

 

 

Estetik, bakış açısı ve algılama biçimi olduğu için, her medeniyetin kendine has bir estetik anlayışı vardır. Batı düşüncesinin temeli sayılan, Roma ve Grek medeniyetleri ve Hıristiyanlık dini Batıdaki estetik anlayışlarının kaynağını oluşturmuştur. İslâm toplumlarında estetik (İlm-ül Cemâl) bir düşünme biçimi, bir hayat tarzı olarak düşünülmüştür. Kur’ân-ı Kerim’in güzellik, iyilik ve sevgi içeren mesajları ve Hz Peygamber’in hadislerindeki güzellik temaları, İslâm estetiğinin temel esprisini oluşturmuştur. İslâm estetiği, müslüman toplumların ürettikleri güzelliklerin tümünü içerir.

Günümüz tüketim kültürü, insana tükettiği ölçüde “değer” biçtiği için, estetik ve duyarlılığı zayıflatmıştır. Müslüman toplumlar da büyük ölçüde, gerçek güzelliklerin değil, oluşturulan sanal estetiklerin yer edindiği kültürlere hayat alanlarında yer vermeye başlamışlardır. Günden güne güçlenen küresel popüler kültür, yerel estetiklerin yara almasına zemin hazırlamaktadır.

Estetik de bu çerçevede ele alınması gereken bir kavramdır. Hakkında ilk teorik tartışmalar, Eski Yunan’da yapılmış, Rönesans, Aydınlanma ve Modern dönemlerde geliştirilmiş olan bu kavram, Batıda içselleşmiştir. Günümüzde Batıda hâlâ bu kavram hakkında önemli tartışmalar yapılmaktadır. Tabii ki, bu kavramı İslâm toplumlarına ait kültürlere aynen taşımak mümkün değildir. Ancak insanlık tabiatının getirdiği bazı ortaklıklar da yok değildir. Her insanda sevmek, nefret etmek, güzel ve iyiye ilgi duymak gibi ortak özellikler vardır. Bu açıdan Batıda içselleşmiş bir kavramın, farklı kültürlerle kesişen özellikleri bulunabilir. İslâm dünyasında estetik kelimesine yakın bulacağımız kelime ve kavramlar; ilm-ül cemâl, belâğat, hüsn, cemâl, bedî’ ve kemal gibi kelimelerdir. Ancak, İslâm âleminde estetiğin, kavram anlamını Batılı filozofların algıladığı gibi ifade etmek, mümkün ve doğru değildir.

 

İki farklı güzellik boyutundan söz etmemiz doğru olur. Bunlardan birisi, insanların hazır bulduğu güzellikler, yani yarattığı her şeyi en güzel olarak yaratan Yaratıcı’nın eseri tabiat güzelliği; diğeri ise, en güzel kıvamda yaratılan insanların oluşturmaya çalıştığı güzellikler, yani sanat güzelliğidir.

 

Müslümanların estetiğinde, tabiat bir güzellik kaynağıdır. Tabiattaki güzellikler, Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinin tecellîleridir. Hem tabiat hem de sanat güzelliği, insanı Cemâl-i Mutlak’a götüren bir araç olarak sunulur.[408]

 

Bütün güzellikler, bir müslümanı o güzellikleri yaratan Allah’a ulaştırmalı ve ona ihsân bilinciyle kulluk görevini hatırlatmalıdır. Mutlak Güzel Zat, güzel şânıyla, güzel sıfatları gereği, güzel unvanlarla, güzel işler yaptığı için, O’nun yarattığı eşya güzeldir.

 

Gerçek anlamda estetik; ancak mü’mince bir bakışla gerçekleşir. İman etmek, nihâî tahlilde bir estetik eylemdir, bir güzelleme niyetidir. Küfür ise, varoluşu çirkinliğe düşüren bir eylemsizlik hâli; eşyanın yüzünü körelten ve matlaştıran bir yıkıcı niyet, her bir varlığı kör noktaya düşüren bir körleşmedir. Putperestlik, şirk ve küfür bir hastalıktır, ârızadır, anormalliktir. Aynı zamanda da çirkinlik/pislik.

 

Estetik, varlıkla birlikte vardır. Varedilen/yaratılan her şey güzeldir, hayırdır. Güzel olmayan ancak yokluğa yakındır, itibarî olarak “var”dır, çirkinlik insanın seçimine ve sebeplerin yeteneksizliğine bağlıdır. Mahlûk olan ne varsa güzeldir. Güzeli var eden de, Esmâ-i Hüsnâ’nın Sahibidir. Görünür âlemin estetiğini, görünmez olan âlem, gaybî olan tamamlar. İman etmeyen en büyük estetik anlayışı kaybetmiştir. Onun nazarında her şey çirkindir, mâtemlidir. Kendisi kendini görür, hakikati göremez, güzelliğe ve estetiğe kördür.[409] 

 

İnsan ilişkilerinin de bir estetik boyutu olmalı değil midir; insanla insanın, insanla fizikî çevrenin, insanla zaman kavramının ve insanla insanüstünün? Din, alışageldiğimiz söyleyişle bütün hayat alanlarını kuşatırken aslında insanı kuşatmak iddiasındadır. Vaz’ediliş tarzı itibariyle din insana sadece teklifte bulunur ve insanın isyankâr vechesini de hesaba katar; bu durumda din’de, yani hayatın kendisinde mündemiç olan estetik de kendiliğinden “iman”ın mevzuu haline gelir.

 

Din’e rağmen bir estetik geliştirmek mümkün müdür? Dine rağmen estetik geliştirmek, teorik olarak imkânsızdır. Zira din “nefse zulmetmemeyi” tavsiye ettiği gibi, insanın “nefsine zulmedebileceğini” de öngörmüştür. Teorik olarak öngörülen ihtimalden “din dışı” ve “dine rağmen” olan çıkar..

 

Din, insanı güzelliğin muhâtabı, üreticisi, sürdürücüsü ve yayıcısı olarak görür; bu mânâda din, her insanı sanatçı, her faâliyeti de bir sanat olarak kabul eder.[410]

 

Hayatımız, güzel eylem demek olan sâlih amellerle estetik konumlar alıyor. Sâlih amel yani güzel eylem kavramının içinde; düşünce, duygu, bakış açısı, davranış, amel hepsi vardır; bu eylemlerin hepsinin güzel olması kaydıyla.

 

Güzel eylemle ışıyor gönlümüz, rahatlıyor içimiz, şahlanıyor aklımız. Güzel eylemle uzanıyoruz mâziye ve istikbâle, onları dost ediniyoruz. Hastalıklar güzel eylemle bize yakınlaşıyor, severek sabrediyoruz. Belâları güzel eylemle karşıladıkca nurlar yetişiyor imdâdımıza. Gözümüzün önünden kaybolup giden güzel varlıkları güzel eylemle anlıyoruz. Güzel eylemle siliyoruz gözümüzün yaşını, içimizin pasını, tüm çirkinlikleri.[411]

 

Güzeli, eskilerin ifadesiyle, “efrâdını câmi, ağyârını mâni” bir şekilde tarif etmek zordur. Ancak şu kadar var ki, filozoflar güzeli tarif edemeseler de, güzelin nitelikleri fertten ferde, toplumdan topluma değişmiş olsa da, yine de insanlar neyin güzel, neyin çirkin; neyin iyi, neyin kötü olduğunu görebilmekte, fark edebilmektedirler. O halde, güzel veya çirkin, iyi yahut kötü hususlardan da insanın “fıtratında” veya psikologların deyimiyle, “bilinç altlarında” bilgiler bulunmaktadır. Müslümana göre güzel bellidir: Güzel olan Allah’ın güzel emirleri, O’nun güzel dedikleri.

 

Konusu, sanat ve güzellik felsefesi olan estetik, insanda hoşlanma duygusu diye tanımlanır. İnsanın hoşlandığı şeylerin güzellikte ve hayırda ölçü olamayacağı, hepimizin tecrübeleriyle sâbit olduğu gibi, Kur’an hükmü ile de belirtilir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Nice hoşlanmadığınız şey vardır ki, sizin için hayırdır. Nice sevip hoşlandığınız şey vardır ki, sizin için şerdir/kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[412] O yüzden, nefsimizin hoşlanması gibi sübjektif ve hata ihtimali olan yaklaşımı, güzelliğin ölçüsü olarak değerlendirmek hiç doğru değildir. Batılılar açısından, mutlak doğru, mutlak güzel, mutlak ölçü diye bir inanç olmadığı için, onlar kendi beğenilerini ölçü kabul ederek nefislerinin hevâlarını putlaştırabilirler.  

 

Fıtratı bozulmuş insanların zihinlerinde ve davranışlarında, hakla bâtıl, iyi ile kötü, güzel ile çirkin birbirine karışabilmektedir. Bir insana, “kötü, çirkin bir amelin süslü ve güzel görünmesi” estetik hususunda fıtratının bozuk olduğunu gösteriyor olsa gerektir. Buradaki “bozuk” ifadesi, “yaratılıştan bozuk” değil, insanın irâdesiyle fıtratının bu özelliğini değiştirmiş olduğu anlamındadır. İşte insanın fıtratında bulunan, rûhuna derc edilmiş olan bu güzeli bilme, güzeli sevme duygusu sâyesinde, insanın bozulmaz, eskimez, değişmez bir ulvî güzelliğe ulaşması mümkün olur.

 

Evrendeki bu estetik yaratılışın bir parçası olan insan da, Kur’an’da ve Sünnet’te belirtilen estetik ahlâka (güzel ahlâka) sahip olarak bu estetiği tamamlamalıdır. Bu estetik ahlâk, ulvî bir güzellikten başka bir şey değildir.[413]

 

Göz Rabbânî sanatların seyircisidir. Sanata baktığında güzel olan ve her şeyi sanatla yapan Sâni’i (Gerçek Sanatkârı) hatırlar. İnsan imanın gözüyle neye baksa Sâni’ eksenli sanatı görür, gördüğü alelâde gibi gözüken şeyler bile onun gözünde sanat eserine dönüşür.

 

Estetik hususunda temel referans şüphesiz ki Kur’an’dır. Bundandır ki çoğu âyetler bile güzelin ve güzelliğin sebebi olan esmâ-i hüsnâ ile, Allah’ın güzel isimlerinden biriyle biter.

 

Güzellerin güzel yüzünde güzelliği yaratan elbette o güzelliğe müştak kimseler yaratacaktır. O güzelliği takdir ve tasvir için bu kadar donatıyla donatılmıştır insan. Güzelliğin insan teninde nesnelleştiğine en güzel örnek Hz. Yusuf’tur, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Cemâlin en güzel aynaları olan bu iki insanın güzelliğini anlatırken Hz. Fâtıma şöyle der: Hz. Yusuf’u gördükleri zaman güzelliği karşısında farkına varmadan ellerindeki bıçakla parmaklarını kesenler, eğer gördüğümü görselerdi, yüreklerini kesip parçalarlardı.” Kendisinin gördüğü Hz. Muhammed’in güzelliğidir. O, sadece fiziksel güzelliğe sahip değildi; her yönüyle, her davranışıyla güzeldi. O adı güzel, kendi güzel Muhammed’dir (s.a.s.). Allah onu biz mü’minlere üsvetün haseneh/güzel örnek[414] olarak sunmuş ve ona şöyle hitap etmiştir: “Ve (ey Rasûlüm) sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.”[415] İzinden gitmeye söz verdiğimiz tek önderimiz de, peygamber olarak gönderilişinin sebebini şöyle açıklar:“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[416] Elbette güzel ahlâk, tevhidî imandan ve sâlih amelden ayrı değerlendirilemez; bunlardan biri yoksa diğerleri de yoktur.

 

İnsan, kâinatı ve kendisini seyretmek sûreti ile nakış nakış işlenmiş olan güzelliklerin ardındaki hikmet sahibi Yaratıcı’yı tanıyacak, gerek bütün bu güzelliklerin yaratılmış olmasına ve gerek yaratılan bu güzellikleri görüp işitebileceği, hissedebileceği organları kendisine bahşettiği için Yüce Yaratıcısına şükredecektir. Bu şükrün edâsının nasıl yapılacağı Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde izah ediliyor. Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu her türlü güzelliğe karşı şükür, O’na ibâdet etmekle ve O’nun istediği şekilde bir hayat sürmekle olur. İbâdetlerin terki, bütün sanatlı varlıkları inkâr ve tahkir etmek demektir.

 

Yalnız kendisine ibâdet edilmesi için yaratmış olduğu varlıklara bu nimetleri bahşetmesi zaten Yüce Yaratıcı’nın şânındandır. Vermeyi istemeseydi, istemeyi de vermezdi... İnsanın rûhuna iyiye ve güzele meyletme duygusu verilmiştir. Bu duygu ile hareket eden insan sadece iyinin tâlibi olmamış, iyiyi ararken aynı zamanda onun güzelliğine de tâlip olmuştur. Bu arayış insanda sanatlarda güzeli arama ve rûhuna bir itminan sağlama arayışıdır. Hayata bakarken de her şeyden bu güzelliği çekip çıkartmaya, ortaya koymaya çalışmıştır. Zaten her şey özünde güzeldir. “Hatta en çirkin görünen şeylerde bile hakiki bir güzellik yönü vardır. Evet, kâinattaki her şey; her hâdise ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir. Bir kısım olaylar vardır ki zâhiri çirkin ve karışıktır. Fakat o görünen dıştaki perde altında gâyet parlak bir güzellik vardır.” Hatta mutlak şer gibi görünen şeytanın yaratılmasında bile insanın onunla yapmış olduğu mücâdele sonucunda yücelme imkânı sağlaması yönüyle bir güzel yön vardır. Her düşman senin ilacındır, senin için aşıdır, antrenman imkânı ve olgunlaşma ve kazanma fırsatıdır. Fakat bu yönü görebilmek, her hâdisenin içindeki güzelliği bulabilmek, kafa gözünün yanında basîret denen kalp gözü sâyesinde olur. Güzellikleri bulup çıkartarak hayatımızda çirkin kavramına yer vermeyen bir örneklik sergilemek, estetik zevki yakalama yolunda en büyük mesafeyi almak demektir. Bu da ancak güzel ahlâk ile olur. Öyle ise mü’minler olarak hepimiz de, Hz. Peygamber gibi “Allah’ım sen yaratılışımı güzel yaptın. Ahlâkımı da güzel yap” diye duâ etmeliyiz

 

Kâinatı seyretmek sûretiyle ardındaki Sanatkâr’a ulaşmak da iman sâyesinde olmaktadır. Aksi takdirde kör tabiatçılık batağına saplanıp her şeyi tesadüflerin eseri imişcesine görme talihsizliğine düşeriz. “Allah verdiği ölçüde sanatkâr olabiliyoruz.” ifadesinde sanatkârlığın bir Allah vergisi olduğu vurgulanıyorsa da, Allah’ın sanatlarını, yine Allah’ın lütfu ve verdiği kabiliyetler çerçevesinde algılayıp oluşturacağımız eserlere yansıtabiliriz.[417]

 

Tüketim Çağında Estetik: Medeniyetlerin ve çağların zihnimizdeki imajları, onlar hakkındaki çağrışımlarımız çoğunlukla estetik kaygıların ürünü olan sanat eserleri ya da yine aynı kaygıların biçimlendirdiği, somut hayata ait materyallerdir. İnsanlık tarihindeki devreler ve kadim uygarlıklar hakkındaki imgelerimiz estetik algılar üzerine yoğunlaşır. Mısır’ı piramitlerle, eski Yunan’ı tapınaklarıyla hatırlarız. Gündelik yaşama ait, ilk anda teknik bilginin sahasına bırakılmış görünen âletler bile üretildikleri devrin estetik yaklaşımından pay almaları sebebiyle neticede yine hâkim estetik ideolojinin düşünülmesine yönlendirir bizleri. Medeniyetlerin edebiyattan müziğe, mimariden giyime kadar geride bıraktıklarının estetik ideolojinin yansımaları olması, estetiğin toplumsal gerçekliğin yadsınamaz bir parçası olduğunun göstergesidir.

 

Evet, her medeniyet, belli eserlerle tanınıp hatırlanır. Acaba bu yüzyılı ileride insanlar ne ile anacaklar? Muhtemelen süpermarketler, bankalar ve devâsa alışveriş merkezleriyle. Yani tüketim toplumunun modern tapınaklarıyla. Anlaşılan o ki tüketim, çağın nabzını tutuyor. Modern zamanların insanı “düşünüyorum, öyleyse varım” iddiasıyla başlayan serüveninde “tüketiyorum, öyleyse varım” noktasına ulaşmış görünüyor. Birbiri ardınca piyasaya sunulan mallar bir çırpıda tüketilirken, arz-talep dengesinde neyin neyi öncelediği tüketim hızı karşısında oldukça belirsizleşiyor. Gündemi takip zorlaşırken, revaçta olanın çok kısa bir zaman diliminde eskiyip kenara itildiğine şâhit olunuyor.

 

Hızla akıp gidene tutunabilmelerinin, kendilerini yaşadıkları çevrenin bir parçası hissedebilmelerinin belki de tek yolu, aidiyetin simgesi, var olmanın ve varlığını kanıtlamanın şartı, tüketim. Böylesine değişken ve maddîleşmiş bir ortamda güzele, iyiye, değişmeyene, değişmemesi gerekene dair fikirler oldukça önemsizleşmiş gibi. Acaba estetik kaygılar tüketim insanına ne ifade ediyor? Tüketimin bir estetiği var mı, yoksa estetik de artık sadece tüketilebilir bir meta mı?

 

Tüketim: Varım Diyebilmek İçin: Tüketim çağının gerçekleri, tüketimi ihtiyaçların giderilmesiyle sınırlayan ve onu sırf ekonomik faâliyetlerin türevi olarak tasarlayan klasik iktisat anlayışını büyük ölçüde yanlışlıyor. Öncelikle, fertlerin şeylerle ilişkisi, ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlanamayacak kadar karmaşık. Tüketilen şeylerin bazılarının (hatta belki de pek çoğunun) görünür bir fayda sağlamaktan uzak olduğu, ya da en azından kullanım yerleri ve biçimleri göz önünde bulundurulduğunda fayda mülâhazasının arka planda kaldığı rahatlıkla söylenebilir. Henüz bir ürün piyasaya yeni sürülmüşken üreticileri ufak tefek de olsa düzeltmelerle onun daha gelişmiş(!) bir versiyonunu sunmaya iten sâik, sadece ihtiyaca dayalı talep olmasa gerek. Ayrıca, klasik iktisadî yaklaşım neden bazı şeyleri tüketirken diğerlerinden uzak durduğumuz konusunda da suskun. Bu anlamda tüketimi bir yaşam biçimi haline getiren günümüz toplumunu anlamada klasik iktisat teorisinin ötesinde, tüketimin sosyal kurgulanmasını esas alan, tüketimi sadece malların değil, aynı zamanda statülerin, ilişkilerin, anlam ve işaretlerin akışı olarak anlayan açıklamalar öne çıkıyor.

 

Tüketimin Estetiği ya da Estetiğin Tüketimi: Böylesine baş döndürücü bir hızla değişen dünyada güzele dair yargıların ve estetik kaygıların yerinin ne olabileceği düşünüldüğünde ilk bakışta, dünyanın gündeliğine, maddenin sınırlarına tıkanıp kalmış kitlelerin, bu yöndeki hislerinin ve düşünüş melekelerinin iptal edilmiş olduğu fikri doğuyor. Sanki bu kirli dünyada estetiğin adı bile bilinmezmiş gibi geliyor. Ancak, tam tersine, estetiğin tüketim toplumunun vazgeçilmez bir parçası olduğundan, estetik ile tüketim arasında çok önemli bir ilişkinin bulunduğundan ve bunun da tüketim toplumunun çarklarının işlemesinde önemli rol oynadığından bahsedebiliriz. Bu anlamda her toplumda olduğu gibi tüketim toplumunda da estetiğin önemli bir yeri var.

 

Reklamların göz alıcı (câzibeli, sihirli) dünyası tüketim-statü, tüketim-estetik ilişkilerini çözümlemede önemli veriler sağlayan bir alan. Mallara uygun görülen imajların çoğunlukla seçkin olma arzularına hitap ettiğini, tüketicinin gururunu okşadığını fark etmek mümkün. Özellikle ürünlerin yenilendiğine ve daha estetik hale getirildiğine, tüketicinin kültür seviyesini yansıtan asil zevklerine cevap verebilecek kıvama ulaştırıldığına dair mesajlar reklam yoluyla sunuluyor. Tüketime yapıştırılan bu estetik fikri, aslında tüketimin estetize edilmesinden ziyade estetiğin tüketilmesi anlamına geliyor. Bu noktada anahtar bir kavram olarak dizayn kelimesini ele alabiliriz.[418]

 

Estetik-Tevhid İlişkisi: İnsan dünyaya gelirken güzellik duygusu, genetik koduna yüklenerek gelir. İnsanda fıtrî olarak bulunan güzellik duygusu, bireyde, "eğitim" yoluyla geliştirilmezse, zamanla, sosyal ve kültürel çevrenin etkisiyle körelebilir.

 

Estetiğin teolojisinden söz edilebilir. İslâm estetiğinin odak noktasını tevhid ve tenzih inancı, helâl ve haram sınırı oluşturur. Sanatsal faâliyetler de estetiğin konusu olduğuna göre Müslüman sanatçılar da hangi türden sanatla uğraşıyorsa, icrâ ettikleri tüm sanat eserlerini bu çerçeve içerisine oturtmaları gerekir. Bilindiği gibi tevhid; Allah'ın, sonradan yaratılan varlıklardan ontolojik olarak ayrı olduğunun kabulü ve ona uygun inanç ve davranışlardır. Yaratan ile yaratılan arasında ontolojik anlamda bir aynîlikten söz edilemez.  Tevhidî bakış açısı, sanatsal faâliyetlerin tüm alanlarında geçerlidir. Grek ve Aydınlanma sanatının aksine müslüman sanatçılar, hiçbir zaman insan vücudunu sanatın mihveri haline getirerek insanı tanrılaştırıcı bir eğilim taşımamışlardır. Tevhid, gerçek sanata, güzelliğe ve insanın sanatı geliştirme gayretlerine yön verir, teşvik eder. Burada nihâî güzellik, Allah'a aittir. Kozmik sistemde estetik bir düzen vardır. Bakmasını bilenlerin bakışını cezb ederek, insanı eşyanın arka planına götürür. Fizikî ve ahlâki bir varlık olan insanın, aşkın olanla irtibat sağlamasında yaşanılan estetik tecrübe, imana vâsıta olabilir. Kur'an'da  geçen Belkıs kıssası da dâhil birçok âyette; gece ve gündüzün gelip-gidişinden; birinci gökyüzünün kandillerle süslendiğinden[419] ve kusursuz oluşundan[420]; Allah’ın her şeyi en güzel (ahsene) yarattığından[421]; her şeyi sapasağlam (etkane) var etiğinden[422] bahsedilerek, bunlar Allah'ın sanatıdır (sun')[423] denilir. Bu âyetlerde estetik bakış ve ilkelerinden söz edilir. İnsan hem göze, hem kulağa, hem akla ve hem de gönle hitap eden kozmik sistemdeki bu güzelliği temâşâ ettikten sonra bir iman tepkisi ortaya koyar. “Rabbimiz, sen bunları boşa yaratmadın”[424] der. Böylece insan, teleolojiye/gayeliliğe geçer. İşte estetik bakışın asıl sebebi, estetik-tevhid bağlamında, âlemden hareketle (eserden müessire ulaşarak) Allah'a gitmeyi gerçekleştirmedir. Ayrıca, insanı estetik tecrübeye dâvet eden âyetlerin Mekkî oluşu anlamlıdır. Mekkî sûre ve âyetlerin ana teması, inanç konularıdır. Demek ki, Mekke’de inzâl olan âyetlerin tevhidden sonra ikinci ve üçüncü sırada yer alan ahlâk ve estetik anlayış ve uygulayış imanla çok yakından ilgilidir ve onun hayata yansıtılmasıdır.

 

Estetiğin tevhidle bağı koptuğu zaman seküler bir teoloji anlayışı egemen olur (Günümüzdeki câhiliye hayatının estetik/güzellik adına acâyip çirkinliklere gitmesi ve Allah’a azgınca isyan etmesi, tevhidle estetik arasındaki bağın koptuğunda nelerin alt üst olacağını gösterir. Bu, çevrenin, yeryüzünün ifsâdı ve insanın helâkıdır, kıyâmetidir). Estetik teoloji tevhid, tenzih, helâl ve haram sınırları gözetilerek yapılmalıdır. Bu bağlamda estetiğin temelinde 'hoşlanma, sevgi duygusu' vardır. Bu da belli bir bilgi düzeyini gerektirir. İnsan ancak sevdiği varlığı, bildiği, isim ve sıfatlarını kavradığı derecede sever. Elbette bu sevginin de bir sınırı vardır. Ölçü, hiçbir şeyi Allah'ı sever gibi sevmemektir.[425] Çünkü şirkin sebeplerinden birisi de aşırı sevgidir. Bu noktada, İslâm estetiği antikite/câhiliye estetik anlayışından ayrılır. Sevgi, beş duyu organıyla algılanan varlıklarla sınırlandırılamaz. Güzellik, sadece maddî gözün güzel gördüğü şeyler değil, altıncı his diye nitelendirebileceğimiz mânevî gözün güzel gördüğü şeylerdir de. Seküler estetikte güzellik, şahısların sûretlerinden ibârettir. Hâlbuki görülmeyen bir de bâtınî/ahlâkî güzellik vardır. İlim, akıl, cömertlik, iffet ve şecaat güzelliği gibi. Güzellik sadece eşyanın dışa vuran cephesinde algıladığımız uyumun insanda geçici bir beğeni isteği uyandırması değil, asıl kalıcı olan ve her şeyin kemalindeki güzelliği görebilmek ve takdir edebilmektir. Câhiliye, daha çok, sevgiyi mânevî alandan biyolojik alana, yani cinselliğe taşır. Onun adı, l'amour'dur. Salt estetik ve sevgi ilişkisi, güzellik ve l'amour ilişkisi değildir. Bu nedenle güzellik ve değer, güzellik ve hayır kavramları arasında bulunan ilişki biçimi İslâm estetiğini câhiliye estetik anlayışından ayıran önemli parametrelerdir. Kur'an, “hoşlansanız bile müşrik bir kadından imanlı bir câriye daha hayırlıdır/iyidir”[426] derken estetik ve hayır ilişkisine dikkatleri çeker. Dolayısıyla, İslâm'ın estetik anlayışında güzellik, zâhir-bâtın güzelliği ile birlikte değerlendirilir.

 

İslâm'ın güzellik anlayışını ifade eden kavramların başında ihsân gelir. İhsân; söz, amel, hareket, sanat ve düşünce estetiğinin temelini oluşturur.  Bütün bu eylemlerde insana, Allah'ı görüyormuşçasına bir tavır içinde olmayı sağlar. İslâm medeniyetinde bütün bu yansımaları biz; mimarîden ağaç işçiliğine, hüsn-i hattan tezhibe, dokumacılıktan ev tefrişine, bahçe sanatından ebruya, güzel konuşmaktan göze hoş gelecek giyim tarzına, ciltçilikten görsel sanatlara varıncaya kadar görmemiz mümkündür. Bütün bunların temeli; "Allah güzeldir, güzel olanı sever"[427] nebevî ilkesine dayanır. Güzellik bir katharsisdir/arınmadır. Güzel ahlâk, insanın iç dünyasını karartan ve Allah'la ilişki kurmaya engel olan mânevî hastalıklardan insanı temizler. Bu sebeple Alman hapishanelerinde mahkûmların çoğu ebru, hüsn-i hat, tezhipçilik, ciltçilik gibi sanat dallarıyla uğraştırılarak rehabilite edilirler. Bundan amaç,  kötü alışkanlıklardan arındırılarak topluma tekrar kazandırılmadır. Dolayısıyla sanat insanın rûhunu yüceltir ve ahlâkını olgunlaştırır.

 

Sanatlı yaratılış, varlığın özüne, Allah tarafından yerleştirilmiştir. Olgular âleminde bu güzel göstergelerden hareketle, insanın, mutlak güzel olan ve Cemâl gibi güzellik sıfatlarının tümüne sahip olan Allah'a yönelmesi ve davranışlarını güzelleştirmesi istenir. Allah, bakmasını bilenler için varlığın özüne güzellik niteliğini yerleştirmiştir. Bu mânâda olgular dünyasında güzellik olgusu, insana sunulan bir beyandır. Çünkü Kur'an’ın muhtelif âyetlerinde estetik düzenin varlığına dikkatlerimiz çekilir. Her insan bu güzelliği idrâk edebilecek donanımda yaratılmıştır. Kur'an'ın kendisi söz ve mânâ yönüyle bir güzellik mesajıdır. Kur'an'da hüsn, cemâl, ziynet, tayyib vb. gibi kavramlarla mânevî, ahlâkî ve fizikî güzelliklere vurgu yapılır. Varlıkta bulunan güzellik vasfı, ulûhiyetin bilgisine yönlendirmede insan üzerinde uyaran işlevi görür. Ayrıca Kur'an'da güzellik nitelikleri olarak; varlığın yaratılışında kusursuzluk, gayelilik, âhenk ve nizam anlatılır. Bunların her biri güzelliği kavramamıza yarayan estetik kavramlardır. İnsan, estetik tecrübe sâyesinde ya seküler bir huld/ebedîlik düşüncesine kapılarak -câhiliye esetetik anlayışında olduğu gibi- inkâra ya da uhrevî bir huld/ebedîlik düşüncesine kanat açarak imana yol bulabilir. O halde insan, mânevî güzellikle hayatını anlamlandırmanın yanında fizikî güzellikten yola çıkarak Allah'ı takdir etmeli, sadece O’na kulluk yapmalıdır. Kur'an'ın gerçekleştirmek istediği de budur, yani hidâyet.[428]

 

Güzel'e ve Güzelliğe Çağrı                                                                                           

Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm.[429] Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır.[430] Yoksa, Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın.[431] Tabii, aynı zamanda güzellik ve estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler sergilenecektir.

                                              

Kur'ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzelliği doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle buyurur: "O'dur ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı..."[432] Bu, insan fıtratının gördüğü, gözünün seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya çıkan saf bir gerçektir. Allah'ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar. Her şeyde eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir âhenk vardır. Gören bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde bütünüyle bir âhenk ve güzellik bulur.   

 

En güzel kıvamda, en güzel biçimde yaratılan[433] insanla ilgili güzellikler, somut bedensel güzelliklerin yanında ve ondan öncelikle soyut güzelliklerdir. Tevhidî, ahlâkî, rûhî, zihnî güzelliktir esas önemli olan. Tüm insanlar, hangi renkte, hangi yaşta, hangi seviyede olursa olsun yaratılışındaki mânevî/fıtrî potansiyel sâyesinde güzellik yarışmasına katılabilir, derece alabilir. Çünkü Allah, ölüm ve hayatı, insanlardan kimlerin en güzel ameller işleyeceğini sınamak için yaratmıştır.[434] Hayırda yarışmaya katılmamız emredilmiştir.[435] İnsan yüzünün ve bedeninin güzelliği, somut bir güzelliktir, genellikle "cemâl" kelimesiyle ifade edilir. Onun mânevî, ahlâkî güzelliği ise soyut bir güzelliktir ve çoğu zaman "husün" kelimesinde ifadesini bulur. Soyut güzellik gözle görülemez, ancak bir mânevî aynada kendini hissettirir. Meselâ, merhametin güzelliği, fakire verilen sadakada somutlaşır ve seyredilir. İlim ve aklı kullanma da soyut bir güzelliktir. Bu güzelliğin sergilenmesi de ihsân derecesine ulaşan sâlih amele kapı açan tevhidî imandır. Soyut güzelliklerin zirvesi iman ve takvâdır. Hiçbir gözün görmediği, beşer aklının hayal bile edemeyeceği Cennetin muhteşem güzelliği, iman ve sâlih ameldeki güzelliğin öteki âlemdeki yansıması ve ürünüdür. 

 

Ölüm olmasaydı, ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat olmasaydı... O zaman her şey anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler bile. Evet, ölüm olmasaydı o zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın veya çevrenin çizdiği güzellerin(!) ve güzelliklerin(!) belki bir değeri olurdu. O zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibâret olabilirdi. Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi güzellikler bizi bekliyor. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte ve fâni güzellikleri o yok olmayacak gerçek güzellik uğrunda fedâ etmeye değmez mi?

 

Allah için yapılan her şey, atılan her adım, hikmet ve ibretle bakılan, dolayısıyla O’nun adıyla okunan her şey ibâdet; her ibâdet de güzel, güzeller güzeli.