Tıpla ilgilenenler ve her branştan doktorlar, ya Ebû Cehilvârî çok inatçı birer kâfir veya olgun birer mü'min olma ile karşı karşıyadırlar. Eğer bile bile küfrü seçen inatçılardan değillerse, insan vücudunu tanıdıkça, onu yaratan zâtın büyüklüğünü daha iyi görecekler, kendi bilgileri ve yaptıklarının çok küçük şeyler olduğunu anlayacaklardır. Acziyetlerini itiraf ve Yaratıcının büyüklüğünü kabul, onları iman basamaklarının zirvesine doğru tırmandıracaktır. Aynen böyle, güzelliğe ve sanata düşkün insanlar da kâinatta ve insandaki sanata bakıp hayran olacaklar ve bu güzellikler karşısında şükür secdelerini arttıracaklardır. Kendilerinin ortaya koydukları sanat eserleri ile Allah'ın yarattıkları arasındaki mesâfenin büyüklüğünü kavramaları oranında iman ve teslimiyetleri artacaktır. Öyle ya, sanatçı insan, hiçbir şeyi yoktan var edememektedir. Allah'ın yarattıklarındaki âhenk ve nizamı görebildiği kadarıyla, tâbir câizse taklitten başka bir şey olmayan eserine uyum ve intizamı ancak küçük çapta yansıtabilmektedir. Öyleyse insana ancak mecâzî anlamda sembolik olarak sanatçı denmekte, gerçek sanatkâr, en büyük sanatkâr Allah olmaktadır.
İnsanın sanatı; Bedî', Mu'ciz, Hâlik, Bârî ve Musavvir olan zâtın sanatını anlamak içindir. Aslında sanat tefekkürdür. Allah'ın sanatına hayran olmaktır. Sanatı bu şekilde anlayan Efendimiz (s.a.s.) tefekkür içinde şöyle duâ ederlerdi: "Allah'ım, hayretimi, hayranlığımı artır!" Sanat, Allah'ın her alandaki büyüklüğünü takdir edebilmek; bu takdir ve hayranlık içinde sübhânallah diyebilmek, Allahu Ekber diye coşkusunu dile getirebilmektir.
Allah’ın örneksiz yaratması, Sâni-i hakiki (gerçek Sanatkâr) olması, her yaptığının insanın bir benzerini aynen yapamayacağı îcaz özelliklerinde (Mu’ciz) olması gibi sanatla direkt ilgili olarak Allah’ın vasıflarından Musavvir özelliğini biraz daha yakından görmeye çalışalım:
Varlıklara ve onlardaki güzelliklere bakarak Yaratanı hatırlama, maddeye mânevî bir yön kazandırır. Her varlık taşıdığı sanatlarla "Ben, Allah'ın sanat eseriyim" der. Bu sesi kalp kulağı açık sanatçı ruhlu insanlar iyi duyar.
Kâinata, tabiata, göklere, mevsimlere, mahlûkata ibret nazarlarıyla ve sık sık bakmamızı ister Kur'ân-ı Kerim. Bu şekilde nizamı daha iyi görecek, dolayısıyla Sâni-i Hakiki'yi (Gerçek Sanatkâr'ı) O'nun sanat eserleri aracılığıyla daha iyi tanımış olacağız. Kâinat, akılları yerinden oynatan, Allah'ın eşsiz kudret sergisidir. Tabiat galerisindeki sanat eserlerine bakan insan eğer devamlı gördüğü şeyleri alışkanlık ve âdet haline getirmese, basite indirgememiş olsa idi, hayranlık ve şaşkınlıktan, bırakın kendisi sanat eserleri meydana getirmeyi, hiçbir şeyle uğraşamaz hale gelirdi.
Allah'ın büyük âyetleri olan kânat kitabına kısaca bir bakalım: "Yeryüzünde peş peşe akıp giden, mevsimlerin değişmesiyle uzunluk ve kısalığı değişen gece ve gündüz...
Her gün doğup batan, bir gün bile bu hareketinden sapma göstermeyen güneş...
Sanki karanlıkta etrafı gözetleyen, aralarındaki uzaklığa rağmen birbirlerine seslenen, gecenin karanlığında salındıkça parıldayan yıldızlar...
Nerede ise görülemeyecek derecede küçük bir kavis olarak görünmeye başlayan, yüzü aydınlıkla doluncaya kadar devamlı bir şekilde büyüyen, güzel, sâkin, akıcı, rüyamsı aydınlığını yeryüzüne salan, sonra başladığı gibi geri dönüp görülmeyecek derecede küçücük bir çizgicik halinde küçülen ve boşlukta gizlenen ay...
Küçücük çekirdekte biten, sonra büyük bir kuvvetle yeri delen, ufacık yeşil yapraklar çıkaran bitkideki canlanma olayı...
Doğar doğmaz annesini emerek yaşayan, yahut annenin getirdiği besinleri yiyen, gagasıyla beslenmeyi öğrenen, annesinin peşinde yavaş yavaş büyüyen çelimsiz hayvanda, küçücük yavruda gelişen hayat...
Hakikatinde canlı ve hareket halinde bulunan, görünürde ölü sanılan kâinatın katları arasına serpilmiş hayat nizamı..."
Bahar; arzın öldükten sonra tekrar dirilişi. Yeşeren yapraklar, rengârenk açan çiçekler, ötüşen bülbüller, uçuşan kelebekler...
Kış; bembeyaz kar... Ve kar kristalleri, hiçbiri diğerine benzememekte. Hiç kar tanelerini mikroskop altında incelediniz veya fotoğraflarını gördünüz mü? Her biri tek tek süslenmiş bir tablo gibi sanat eseri... Hem de milyarlarca. Kim bilir ne kadar yüksekten indiği halde yere düşerken birbirine değmiyor, şekilleri bozulmuyor. Kocaman kütleler halinde başımıza düşmüyor, dolu halinde yağınca buzdan kayalar halinde kocamanca tepemize inmiyor. Her şey hesaplı. Ölçü içinde ve büyük bir sanat. Güzellik içinde güzellik. Yaratıcı Sanatkârı takdir etmemek mümkün değil.
"Milyonlarca sene takdir edilen uzun zamanlar boyunca yolundan kıl kadar şaşmayan, bir tek gezegeninde veya yıldızında dahi bir bozukluk meydana gelmeyen, tüm kâinatın intizam içinde yürümesini temin eden, inceliğinde akılları şaşırtan, parlaklığında ruhlara dehşet veren evrenin düzeni...
İşte bunların hepsi kâinatta Allah'ın âyetleridir. Onlardan her biri başlı başına birer mûcizedir; yani insanı bir benzerini yapmaktan âciz bırakır. Hepsinde bir azamet, bir heybet, bir büyüleyici tesir vardır. Lâkin uzayıp giden âdet ve alışkanlıkların etkisiyle insan, bu âyetlerin yanından duygusuz ve düşüncesiz olarak geçip gider, bu üstün sanat eserlerinden ibret almaz, kendi dışındaki mahlûkat gibi, varlıklar gibi Allah'a teslim olup kulluk yapması gerekirken, tereddütler eder.
İnsanın, kâinattaki âyetlere karşı basîret gözünü açması, bunlardaki mübdî kudret elini idrâk etmesi için Kur'an, rûhun bütün sistemlerini yakalar; onu alışkanlık ve âdetlerinden uyandırır. Sanki yeni bir olayla karşılaşmışçasına bu âyetleri gönül alıcı bir üslûp içinde insana yöneltir."[981] "(Bunlar) Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır."[982]
Varlıklara 'Sûret' Veren Allah'tır: İnsanı yaratan Allah (c.c.), ona dilediği gibi bir biçim, dilediği gibi bir şekil verdi. Onun fizik görüntüsünü, organlarını, boyunu-postunu, vücut yapılarını O şekillendirdi. İnsanı meydana getiren hücreleri yaratıp, onları çoğaltarak bir insan haline koydu. O hücreleri şekilden şekle, halden hale, tavırdan tavıra çevirdi. Her durumda ona yeni bir şekil vererek, ona ait dokuları, kemikleri, kasları, damarları, sinirleri ve diğer organları, bu organların her birinin fonksiyonlarını var etti. Her birine ayrı bir görev verdi.
İnsana ait maddî veya mânevî oluşlar, bedensel ve ruhsal faaliyetler, fiziksel ve psikolojik oluşumlar hep O'nun bilgisiyle ve yaratmasıyla olmaktadır. İnsan, atılmış bir nutfeden değişik evrelerden geçerek meydana geliyor. Sonra ona ait birçok özellikler var ediliyor. Ona akıl, idrâk, düşünce, duyma, anlama, hissetme, acı duyma, tad alma, üzülme, sevinme, bilme ve bildiğini ifade etme gibi çeşitli kabiliyetler veriliyor.
Allah (c.c.) bütün yaratıklara ait 'sûretleri' tıpkı insanı yarattığı gibi yarattı, meydana getirdi. Her birine bir şekil, bir biçim verdi. Bu kadar şekil ve biçimdeki varlıkları ancak sonsuz güç ve ilim sahibi Büyük Yaratıcı yaratabilir. Kur'an diyor ki: "Andolsun sizi yarattık, sonra size 'sûret-şekil' verdik. Sonra da melekler 'Âdem'e secde edin' dedik."[983]
O Büyük Yaratıcı, ana rahminde insana dilediği şekli verir. Bu konudaki irâde ve ilim, tamâmen O'na aittir. Bunun anlamı, aynı zamanda şudur: İşte böyle bir biçimde olmanızı, insan olarak yarıtlamınızı dileyen O'dur.[984] Bir başka âyette şöyle deniyor: "Allah, yeryüzünü sizin için bir karar (yaşama) yeri, gökyüzünü de bir binâ kıldı; size sûret verdi, sûretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir."[985]
İnsanı şekillendiren, bu şekillendirmeyi de (sûreti de) en güzel ve en uygun biçimde yapan Allah (c.c.), şüphesiz yücedir. Allah (c.c.) insana, Kendisinin şekil verdiğini (sûretlendirdiğini) şöyle hatırlatıyor: "Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan ne? Ki O, seni yarattı, sana düzen içinde bir biçim verdi ve seni i'tidâl (denge, ölçü) üzeere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertip etti (düzene koydu)."[986]
'Tasvir'i, sûret verme anlamında alırsa, şüphesiz en büyük tasvirci Rabbimizdir. 'Tasvir' edene, 'sûret' verene, sûretlendirene 'Musavvir' denir. Bu anlamda tek 'Musavvir' Allah'tır. Başka hiç kimse hakkında 'Musavvir' sıfatı kullanılmaz. Çünkü 'el-Musavvir', yoktan var etme gibi, örneği olmayan, öncesi bulunmayan, yepyeni bir şekillendirme, İlâhî bir biçim vermedir ki, bu da Allah'a ait bir sıfattır. Kur'an, bir yerde Allah'ın ismi olarak 'el-Musavvir'i kullanmaktadır.[987]
İnsan: Allah'ın muhteşem sanat örneği olarak, kendisi için yaratılan dünyaya efendi olarak gönderilmiş. Küçük kâinat olan insan, Allah'ın canlı bir âyeti, canlı bir sanatıdır. Yapısındaki bedenî, fikrî ve rûhî faaliyetler, varlığına yerleştirilmiş çok ince sistemler... İnsan muazzam bir makine olduğu kadar, muazzam bir sanat. Rûhî fonksiyonları birbirine benzemediği gibi; şekilleri, yüzleri, gözleri, kokuları, sesleri bile birbirine tümüyle benzeyen iki insan yoktur. Zevkleri, karakterleri, kabiliyetleri farklı olduğu gibi, fizikî yönde de benzer yön kadar benzemeyen yönler... Allah, fabrikadan çıkan arabalar gibi birbirinin aynısı ve kopyası olan iki şeyi yaratmayı sanatının büyüklüğüne münâsip görmez. Her yarattığı orijinaldir.
Hz. Ömer'in de bulunduğu bir mecliste sohbet edilirken, orada bulunanlardan biri: "Şu satranca şaşıyorum. Satranç tahtasının eni de boyu da birer arşından fazla değilken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa, bir oynadığı oyun diğerine hiçbir zaman benzemez. Küçücük bir tahtada binlerce değişik kombinezon oluşur" demişti. Hz. Ömer bu söze cevap olarak şöyle dedi: "Bundan daha fazla hayret edilecek şeyler var. Meselâ insanın eni bir karış, boyu bir karıştan ibâret olan yüzünde kaşlar, gözler, burun ve ağız gibi âzânın yerleri kesinlikle değişmediği halde, bütün dünyada yüzleri tamamen birbirine benzeyen iki insan bulamazsın. Şu ufacık deri parçası üzerinde bu sayısız değişiklikleri, bu sınırsız sanatı gösteren Allah ne büyük kudret ve hikmet sahibidir!"
İnsanın hiç taklit olunamayacak imzası parmak basmasıdır. Parmak uçlarındaki çizgiler insan sayısı kadar değişiklik arzeder. Gözler ve kokular da öyle. Her insanın gözü, kokusu farklıdır. Bu kadar küçük yerde görünen benzerlikler yanında benzemeyen özellikleri sığdırmak, ancak acının içine tat ve lezzet koyan, zıtlarda bile âhengi sağlayan Allah'a mahsustur.
İnsanın Değer ve Üstünlüğü
"Biz insanı ahsen-i takvîm üzere/en güzel şekilde yarattık…."[988] Âyette geçen "takvîm" kelimesi, müfessirlerce değişik şekillerde yorumlanmış, kimi sûret ve duyu organlarının güzelliği, kimi boyunun doğruluğu ve ayakları üzerinde dik durması demiş, kimi de "ahsen-i takvîm" sözünü akıl, idrâk ve temyiz (ayırma yeteneği) ile ziynetlenmiş olmak şeklinde algılamıştır. Gençliğe, güç ve kuvvete yoranlar da olmuştur. Elmalılı, bu görüşleri sıraladıktan sonra takvîm kelimesini daha genel bir anlamda değerlendirmiş, insan için güzel olan her şeyi bu mânâya dâhil etmiştir. Bununla beraber, şekil ve sûretten çok, ahsen-i takvîmi insanın duygusunda, özellikle güzellik denen mânâyı anlamasında ve o duygudan güzellerin güzeli "ahsenu'l-hâlikıyn"i ve O'nun hüsn-i mutlakla en güzel olan kemal sıfatlarını tanıyıp güzel ahlâkla ahlâklanmakta aramıştır. Ona göre insan doğarken bu kemale sahip olarak değil; bu kıvama, bu kemale ve bu güzelliğe yeteneği olmak anlamında ahsen-i takvîmde yaratılmıştır. Aksi halde insanın hiçbir olumsuz özelliği bulunmazdı. Hâlbuki öyle olmadığı, insanın birtakım kötülüklerle iç içe bulunduğu görülmektedir. Elmalılı, bu süflîliklerden kurtularak kemale ermenin yolunu, ruh güzelliğine ve temizliğine ulaşmakta görüyor.[989]
İnsanın Değeri: İnsanı yaratan Allah, onu kendisinden sonra en değerli varlık olarak yaratmıştır. Kur'an'dan öğrendiğimize göre onun değeri, daha yaratılmadan önce belli olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de meleklere hitâben ifade edilen İlâhî beyan bunun açık delilidir: "Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti..."[990] Sonunda, yaratılmış olan bu halifenin adı insandı. Hayat sahnesinde imar ve ıslah görevini ifa ederek işleri düzenleyecek, Allah'ın kanunları ile yeryüzünde nizâmı tanzim edecek, ıslah görevini yapacaktı. Çünkü bu göreve lâyık biçimde, ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel biçimde yaratılmıştı.
İnsanın her bakımdan en güzel biçimde yaratılmış olduğunu Tîn sûresi, 4. âyette net şekilde belirtilmişti. Onun değeri ile ilgili başka bir âyet de şudur: "And olsun ki, Biz insanoğullarını şerefli kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik. Temiz şeylerle onları rızıklandırdık. Yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık."[991] İnsan, bundan daha değerli bir iltifata da nâil olmuş, meleklerden, kendisine secde etmeleri istenmiştir. Bunlardan daha büyük bir şeref düşünülebilir mi? "Meleklere, 'Âdem'e secde edin' demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler. O ise kaçındı; büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu."[992] Bu konu, önemine binâen ve başka hikmetlerden dolayı Kur'an'da tekrar tekrar anlatılır.
Büyük âlemdeki her şeyin mutlaka insanın bedeni olan küçük âlemde bir benzeri vardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kendi nefislerinizde de (nice âyetler) vardır. Görmez misiniz?"[993]
Meselâ, insanın duyu organları, ışık veren yıldızlardan daha şereflidir. İnsanın görmesi ve işitmesi, idrâk edilen şeyleri bunlar vasıtasıyla idrâk etmesi açısından güneşi ve ayı andırır. İnsanın organları çürüdükten sonra yer cinsinden toprak olur. Yine insanda su cinsinden, ter ve bedende ıslaklık, bazı organlarda bol su vardır. Hava türünden insanda ruh ve nefes vardır. Ateş türünden ise insanda hararet vardır. Damarları yeryüzündeki nehirleri andırır, ciğeri nehirleri besleyen pınarlar konumundadır. Çünkü damarlar ciğerden alacaklarını alırlar. İnsanın mesanesi denizi andırır. Çünkü bedende bulunan değişik bölgeler nehirlerin denize aktığı gibi, akıtacaklarını buraya akıtırlar. İnsanın kemikleri yeryüzünün kazıkları durumunda olan dağlar gibidir. Âzâları da ağaçları andırır. Her bir ağacın yaprakları ya da meyveleri olduğu gibi, her bir organın da bir fiili/eylemi ya da etkisi vardır. İnsanın bedeni üzerindeki saç ve kıllar, yeryüzü üzerindeki bitki ve ot durumundadır. Diğer taraftan insan, dili ile bütün canlıların seslerini taklit edebilir. Âzâlarıyla da bütün canlıların yaptığının benzerini yapabilir. Buna göre bu küçük âlem, büyük âlemle birlikte aynı Yaratıcının yarattığı ve sonradan var ettiği varlıktır. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur.
İnsanın yaratılışındaki fevkalâdelik, ona verilen değeri göstermektedir. İnsan, ister biyolojik, ister fizyolojik, ister psikolojik açıdan hangi yönüyle incelenirse incelensin onun yaratılışındaki olağanüstülük hemen dikkatimizi çeker. Bunu konuyla ilgili bilim kitaplarında, ansiklopedilerde her zaman görmek mümkündür. Meselâ, bir insanın DNA molekülü (deooksiribo nükleik asit)nün, 100000 ansiklopedi sayfasına eşit uzunlukta biyolojik bilgilere sahip evrensel bir hârika olduğunu düşünebilir miyiz?[994] Bu sebepten dolayı olsa gerek ki, âlemin "büyük insan", insanın da "küçük âlem" olduğu ifade edilmiştir. Bilim çağından uzay çağına geçilmiş olmasına rağmen, insanın keşfedilmeyen tarafının keşfedilene oranla çok daha büyük olduğunu söyleyebiliriz. İnsan, kendini keşfedememenin aczini yer yer itiraf etmek mecburiyetinde kalıyor ve kalacaktır. İnsan o kadar büyük, o kadar esrar dolu yaratılmıştır. Ona verilen akıl, güzeli çirkinden temyiz/ayırma gücü, insana verilen nimeti ve değeri göstermesi bakımından yeter de artar bile. Hz. Ali'ye izafe edilen şu beyitler, insanın değerini anlatmaktadır:
"İlacın sendedir de farkında olmazsın.
Derdin de sendendir fakat görmezsin.
Sanırsın ki sen sâde, küçük bir cirimsin;
Hâlbuki sende dürülmüş en büyük âlem."
Allah, insanı yeryüzünde halife ilan etmiştir. İnsan, Allah'ın kanunlarıyla evrenin nizamını tesis edecektir. Bu, geçici bir görev olmayıp, kıyâmete kadar sürecektir. Bir nesil, kendisine verilen görevi kendisinden sonraki nesillere intikal ettirecek, halifelik görevi, bir bayrak yarışı gibi sürüp gidecektir. İnsana böyle şerefli bir görevi veren Allah, tabiidir ki, görevini tam olarak yerine getirmesi için onu büyük imkânlarla donatacaktır. Öyle de olmuştur. "Allah'ın göklerde olanları da, yerde olanları da emriniz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsân ettiğini görmez misiniz? İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir kitap bulunmadan tartışanlar var."[995] "Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı sizin emrinize âmâde kılmıştır. Yıldızlar da O'nun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda akleden kimseler için dersler vardır."[996] "Gökleri ve yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerde yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin buyruğunuza veren Allah'tır."[997] İnsana verilen şeyler, saymakla bitmez. "Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zâlim ve çok nankördür." [998]
Haklar, görevleri; nimetler de sorumlulukları doğurur. Evrenin tek yaratıcısı olan Allah, insanı sayılamayacak meziyet, nimet ve imkânlarla yaratmış, bu nimetleri ruh ile tamamlamıştır. Bu özellikler, onu diğer yaratıklardan üstün kılar ve tabii bu sayısız nimetler dolayısıyla insan, Allah karşısında sorumludur. İnsanın bu bilinci yakalaması, kaderinin dönüm noktası olacaktır. Kur'an, bu sorumluluğa işaret ederken şunları söylüyor: "Allah O'dur ki, sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı. Ve derecelerle kiminizi kiminizin üstüne çıkardı. Bu, size verdiği şeyler de sizi imtihan etmek içindir. Muhakkak ki Rabbin, cezalandırması çabuk olandır. Ve gerçekten çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." [999]
Güzel yaratılışlarına uygun güzellikte yaşayanlara hazırlanmış en güzel mekân. Hiçbir gözün benzerini görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir beşer aklının ve rûhunun hayal edemediği güzellikler...
Dinler tarihine dair araştırmalar, hemen her din ve inanç sisteminde ölüm sonrası hesaplaşmanın, ceza veya mükâfatın varlığının kabul edildiğini göstermiştir. Genel olarak İslâm âlimlerinin cennet tasviri hakkında benimsedikleri görüş, onun mâhiyetinin bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü mü'min kullar için âhiret hayatında hazırlanmış mutluluk vesilelerinin hiç kimse tarafından tahayyül edilemeyeceğini ifade eden âyetten[1000] başka, kudsî hadis olarak rivâyet edilen meşhur metin de bu hususu açıkça belirtmektedir: "Ben, sâlih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım."[1001] Dünya hayatında beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla kayıtlı olduğuna göre naslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve âhiret idrâkleri arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir.[1002] İbn Abbas'tan yaygın olarak rivâyet edilen "Cennette isimlerden başka dünyayı andıran hiçbir şey yoktur."[1003] ifadesi, ikisi arasındaki mâhiyet farklılığını belirten bir söz olsa gerektir.
Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul edilegelmiştir. Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredildiği halde[1004] cennetin sadece kapılarının (ebvâb) bulunduğu ifade edilmiş ve sayıları hakkında herhangi bir işarette bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i şeriflerde cennetin sekiz kapısı olduğu belirtilmektedir. Bu hadis rivâyetlerinin kapıların genişliği için verdikleri çok uzun mesafelere bakılırsa, cennet kapıları, aynı zamanda onun bölümlerini de ifade etmiş olmalıdır. Nitekim bazı eserler, sekiz cennet kapısının adlarını kaydederken bazı küçük farklarla cennetin isimlerini zikretmişlerdir. Sahih hadislerin belirttiğine göre, bu mekânlara belli amel sahipleri girebilecektir. Meselâ, namazlarını dosdoğru kılanlar namaz kapısından, cihada katılanlar cihad kapısından, Allah yolunda infak edenler sadaka kapısından, oruç tutanlar da “reyyân” (suya kandıran) kapısından gireceklerdir. Cennet kapılarının cehenneminkinden daha fazla ve cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olması, cennet ehlinin cehennemliklerden çok olacağını gösterir. Nitekim bir hadiste, cennete gireceklerin yerlerini aldıktan sonra orada yine boş yer kalacağı, bunun için Cenab-ı Hakk’ın yeniden bazı nesiller yaratıp cenneti dolduracağı ifade edilmiştir.[1005]
Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde) yaşayacaklarını ifade eden âyette[1006] yer alan ve sözlük anlamları bakımından her ikisi de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine “tesis” mânâsını vermek gerekir. Birçok âyette sâlih mü’minlere vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden fazla tesisin bulunduğu ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden âyetlerin[1007] tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür:
1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır.
2- Cennet, dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir.
3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok tercih edilen, birinci görüştür.
Kur’ân-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”[1008], “üst üste kurulmuş konaklar”[1009] ve “ev”[1010] kavramları kullanılmak sûretiyle onun maddî mânâda eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Nasslardan anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır.[1011] Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların estiği bir çarşıyı dolaşacaklar, bu şekilde zarafetlerine zarafet katacaklardır.[1012]
Rahmân sûresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan korkan kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”[1013] denildikten sonra, bu cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki cennetten başka (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu[1014] belirtilerek bunların da benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler, bu iki (veya dört) cennet hakkında cin ve insan türlerine verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve kötülüklerin terkedilmesine karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel için verilecek cennet ile lutf-ı İlâhî olarak fazladan ikram edilecek cennet gibi bazı yorumlar yapmışlardır. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde, âhiretteki iki cennetten birinin kapkacak ve madenî eşyasının altından; diğerinin de gümüşten olacağını ifade etmiştir.[1015]
Dünya hayatında mü’minlerin Allah'a itaat ve bağlılıklarının aynı derecede olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve mükâfat derecelerinin de aynı olmayacağı haber verilmektedir.[1016] Bununla ilgili bir hadiste, Allah yolunda cihad edenlere hazırlanan cennetin “yüz derece” olduğu ve her derecenin gökle yer arasındaki mesafe kadar birbirinden uzak bulunduğu haber verilmiştir.[1017] Sahip oldukları nimetler açısından farklı mekânlar olduğu anlaşılan bu derecelerin imanın hasletleri (şubeleri) kadar yetmiş küsür olacağı, bu hasletleri kendisinde toplayanların bütün dereceleri elde edeceği de söylenmiştir.
Cennet tasviriyle ilgili hadislerin içinde Firdevs ile Adn’in özel durumları olduğu görülür. Rahmân sûresinde ayrı ayrı tasvir edilen iki çift cennete bir açıdan açıklık getiren bir hadise göre Firdevs cennetleri dört adet olup, ikisinin bütün süsleri ve eşyaları altından, ikisinin de gümüştendir; mü’minlerin cemâl-i İlâhî’yi müşâhede edecekleri yer ise Adn’dir. Cennetteki dört nehrin fışkıracağı yerin Firdevs olduğu zikredilir.[1018]
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan cennet tasvirleri içinde, kelimenin çoğul olarak kullanıldığı âyetlerin ekserisinde altlarından nehirlerin aktığı ifade edilmiştir. İbn Kayyim’in de belirttiği gibi bu âyetlerde geçen “taht” (alt) zarfı, cennet toprağının görünmeyen alt tabakası demek olmayıp ağaçların, binaların ve benzeri tesislerin zemini ve eteği anlamına gelir. Hadis olarak da nakledilen bazı rivâyetlerden faydalanan âlimler, cennetteki nehirlerin nehir yataklarında değil; yüzeyde aktıkları kanaatine varmışlardır. Cennet nehirlerinin mevcudiyetini belirten âyetler, onların mâhiyetleri hakkında bilgi vermezken, Muhammed sûresi, 15. âyeti farklı bir tasvir yapar. Buna göre cennette içimi bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır. Buhâri ile Tirmizî’nin birbirini tamamlar mâhiyette naklettikleri bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz, Firdevs’in, cennetin ortasını ve üst kısmını teşkil ettiğini, dört nehrin de oradan çıktığını haber vermektedir.[1019] Burada sözü edilen dört nehir, Muhammed sûresinde anlatılan nehirler olmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, bu özel nehirler diğer birçok âyette tekrarlanan genel nehirlerden ayrıdır. Kur’ân-ı Kerim’in 108. sûresine adını veren ve “çok şey” anlamına gelen Kevser’den ne kastedildiği müfessirler arasında tartışmalı olmakla birlikte, Kevser’in cennetteki bir nehrin adı olduğu öne çıkar. Muhtelif rivâyetlerle nakledilen hadislerde Hz. Peygamber, cennette Kevser isminde bir nehrin kendisine verileceğini, bu nehrin iki kenarında inciden yapılmış kubbelerin bulunacağını, akan suyunun da hâlis misk gibi koku salacağını beyan etmiştir.[1020] Cenneti tasvir eden bazı âyetler, orada su pınarlarının da bulunduğunu haber verir: “Takvâ sahipleri, kötülüklerden korunanlar bahçelerde, gölgelerde ve pınarların başında bulunacaklardır.”[1021] Rahmân ve Ğâşiye sûrelerinde, akan pınarlardan söz edilmekte, diğer bazı âyetlerde de cennet ehlinin bu pınarlardan su içeceği haber verilmektedir.[1022]
Sözlük anlamı “bağ, bahçe” olan cennette ağaçların bulunması doğaldır. Çeşitli âyetlerde gölgelerden, dallardan, sarmaş dolaş olmuş koyu yeşilliklerden, meyveleri kolayca toplanabilen ağaçlardan bahsedildiği gibi, özel olarak hurma, nar, reyhan, kiraz, muz gibi ağaç ve bitkilerden de söz edilir.[1023] Buhâri ile Müslim’in rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber cennette, idmanlı ve hızlı bir binicisinin, gölgesinde yüz yıl koştuğu halde sonuna ulaşamayacağı kadar büyük bir ağacın bulunduğunu ifade etmiştir.[1024] Hadisin çeşitli rivâyetlerini nakleden ibn Kesir’in Ahmed bin Hanbel’den aktardığı bir rivâyette söz konusu ağaç, şeceretü’l-huld olarak adlandırılmıştır. Hadiste zikredilen ağacı, bir ağaç türü olarak anlamak, “yüz yıl”ı da çokluktan kinâye saymak mümkündür.
Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını, ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder.[1025]
"Cennet, takvâ sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size vaad olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah'a yönelen, emirlerine riâyet eden, görmediği halde Rahmân'dan korkan ve Allah'a tâatine yönelmiş bir kalple gelen kimselere aittir."[1026]
"Tevbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayarak cennete, çok merhametli Allah'ın, kullarına gıyaben vaad buyurduğu Adn cennetlerine gireceklerdir. O'nun vaadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada boş söz değil; sadece selâm duyarlar. Orada sabah akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle cennettir ki Biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız."[1027]
"Adn cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı."[1028]
"Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz."[1029]
"İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve oradaki ipekleri lutfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve billur kâselerle, gümüşî beyazlıkta (billur gibi) şeffaf kupalarla dolaşılır ki (cennet sakinleri bunlara dolduracakları cennet şarabını cennetteki insanların iştahları) ölçüsünde tayin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: 'İşte bu, sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer' denir."[1030]
Cennet Hayatı
İnsanın Allah'a imana sarılıp O'na bağlanmasında, en büyük kaygı ve korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah'ın kendisine tükenmeyecek bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır. Nitekim insanların kendi kendilerine yetmediklerini ve Allah'a muhtaç olduklarını, Allah'ın dilerse onları yok edip yerlerine başka varlıklar yaratabileceğini ifade eden âyetlerde [1031] bu hususa da işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete kavuşma ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüklerine göğüs germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur. İlk İslâm şehidleri Sümeyye-Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri çilelerden günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar müslümanların davranışlarında cennet idealinin en önemli etken olduğu şüphesizdir.
İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad etmektedir? Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle vurguladığı iki özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet. Bir âyet-i kerimede şöyle denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada vardır. Ve siz orada ebediyen kalacaksınız.”[1032] Dünya hayatında duyu organlarıyla algılanamayan meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu, Allah yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları sırasında korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara şöyle diyeceklerdir: “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse, gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, merhamet eden ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.”[1033]
Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da, “Allah sizi cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi bulursunuz.” şeklinde cevap vermiştir.[1034] Hz. Peygamber, cennet hayatının imkân ve nimetlerinin genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte ayrıntılı tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz, çelişkili oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne olacak?” şeklinde teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete girecek insanlar fizyolojik ve psikolojik kusurlardan arınmış olacaklarından pratikte böyle bir talebin vuku bulmayacağı açıktır.
Cennet Nimetleri
Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür:
1- Sonsuz lüks ve konfor,
2- Sürekli barış ve huzur,
3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece güçlü ve yetenekli olmaları,
4- Mânevî tatmin (rızâ),
5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
İnsanın irâde ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği yer, dünya hayatıdır ve buradaki mânevî tekâmül, iman ve sâlih amel ölçüsüne bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan Berzah döneminden sonra başlayacak âhiret hayatında, dünya tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle anlaşılıyor ki, fizyolojik ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya tâbi tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyâmet günü cennet kapısını ilkin kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını söylemiştir.[1035] Cennete giriş sırasında bütün mü’minler görevli melekler tarafından karşılanacak ve melekler: “Selâm olsun sizlere! Mutluluklar içinde olun, bir daha çıkmamak üzere cennete buyurun!”[1036] diyeceklerdir.
Buhâri, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından aktardıkları hadislere göre[1037] mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içtikleri halde abdest bozma ihtiyacı hissetmeyecekler, sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet getirmeyecektir. Cennet halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için[1038] uykuya da ihtiyaç duymayacaklardır.
Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nidâ edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla hastalanmayacaksınız; sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; her an gençliğinizi koruyacak ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız; sürekli nimetler içinde olacak ve asla güçlükle karşılaşmayacaksınız.”[1039] Konu ile ilgili hadislerin bazı rivâyetlerinde cennete girecek erkeklerin ataları Âdem’inki gibi bir bünyeye sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları anlatılır. Ayrıca bu erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte bıyıkları yeni terlemiş sakalsız gençler görünümü arzedeceklerinden de söz edilir. Kadınların ise çok güzel tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan özellik, onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur. “Gönüllerindeki kini söküp atacağız”[1040] şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının delilidir. Yine ilgili âyet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlâkî hayat yaşanacak, cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir.[1041]
Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı vaadini gerçekleştirip dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete bizleri vâris kılan Allah'a hamdolsun!”[1042] Âyetin ifade tarzından, mü’minlerin yerleşim açısından serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır. Rahmân sûresinde sözü edilen iki veya dört cennetin bir anlamı da bu olmalıdır.
Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece lüks olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin de olağanüstü zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip olacağı muhtelif âyetlerde yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir. Hadislerde belirtildiğine göre cennet ehline ilk verilecek yemek, havyar ziyafetidir.[1043] Cennette ekmek, et, meyve, tatlı, ayrıca su, süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla birlikte, bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk veren cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir.[1044] Cennet halkının beslenme rejiminde meyvelerin önemli bir yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından anlaşılmaktadır.
Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nasların ayrıntılı anlatımları ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı araştırmacıların eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının nimetleri bu cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet halkı, asıl mutluluğu mânevî tatminde bulacak, onlar nefes alıp vermek kadar tabii bir şekilde Allah ile irtibat kuracak, cemâlini müşâhede ederek O’nunla konuşacaklardır. Aradaki derin mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer şekilde devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla bir bakıma bağlantılı olacaktır.
Deney dünyasından aldığı izlenimler sâyesinde idrâk gücüne sahip olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi bir konuda fikir vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki cismanî zevklerin ruhun yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul ediliyorsa da bunun uhrevî hayatta da aynı mâhiyette olacağı söylenemez. Çok değişik zamanlardaki çok değişik kitlelere hitap eden dinin bu dünya ile paralellik arzeden bu üslûbun özendirici ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.[1045]
Cennet ve Güzel Ses
“İman edip sâlih/iyi işler yapanlar, onlar (çiçekli, ırmaklı) bir bahçe içinde neşelendirilirler.” (30/Rûm, 15). Zemahşerî'nin kaydına göre bu âyetin, cennet nîmetlerini tavsif ettiğini söyleyen Peygamber Aleyhisselâm'a bir a'râbî: "Yâ Resûlallah, cennette semâ' (şarkı dinleme) var mı? diye sordu. Peygamber (selâm ona): 'Ey a'râbî, cennette bir ırmak var ki kıyısında beyaz tenli, derin bakışlı kızlar, yaratıkların hiç işitmediği güzel seslerle şarkı söylerler ki bu, cennet nimetlerinin en üstünüdür' demiştir." (el-Keşşâf an Hakaiki't-Tenzîl, 3/200). Bu hadîsi kaydettikten sonra Zemahşerî devamla diyor ki: "Rivâyete göre cennette öyle ağaçlar var ki üzerlerinde gümüş ziller vardır. Cennet ehli, şarkı dinlemek istediklerinde Allah Arş'ın altından bir rüzgâr gönderir, o ağaçlara vuran rüzgâr, zilleri sallar, bu zillerin hareketinden öyle güzel sesler çıkar ki, dünya ehli onları duysa zevkten ölürler." (el-Keşşâf an Hakaiki't-Tenzîl, 3/200).
Evzâ'î ise cennetteki müziğin çekiciliğini şöyle anlatmaktadır: "Cennet ehli müzik dinlemeye başlayınca cennetteki her ağaç melodi ile Allah'ı tesbîh etmeye başlar. İsrâfil'den daha güzel sesli olan bir yaratık yoktur. İsrâfîl şarkı söylemeye başlayınca yedi gök halkı duâ ve tesbîhlerini kesip onu dinlemeye koyulurlar."
Kurtubî, Hakîm-i Tirmizî'den naklen, birinin şu sözünü aktarmıştır: "Cennette bulunan her ağaç duyduğu müziği terennüm eder. Kapalı kapılar, örtüler açılır. Halkalar müziğin sesine katılır, üstüne müzik sesi düşen örülmüş mücevherat çeşitli melodiler çıkarır. Cennet hûrîleri şarkılar söyler, kuşlar da ötüşleriyle müziğe eşlik eder. Yüce Allah, meleklere: "Kulaklarını şeytan düdüklerinden koruyup rûhânî müzik dinleyen kullarıma katılın!" diye emreder. Melek sesleri de hûrilerin ve doğanın müziğine katılır. Sonra Cenâb-ı Hak Dâvûd 'a "Ey Dâvûd, kalk Arşımın ayağı yanında dur da beni temcîd eyle (şerefimi, sânımı an!)" der. Allah'ı temcîd etmeye başlayan Dâvud'un gür sesi, diğer sesleri bastırır. Lezzet üstüne lezzet olur. İşte Onlar bir bahçede sevindirilirler (eğlendirilirler)" âyetinin (30/Rûm, 15) mânâsı budur (Kurtubî, el-Câmi', 14/12-13).
Lafzı: Edebî sanat şaheseri. Mânâsı: Sanatların mayası. Yazısı: Orijinal bir sanat, hat. Kırâati: Çeşitli makamlarda çeşit çeşit sanat. Tezhibi sanat; cildi, kapağı sanat. Okumak, anlamak ve yaşamak: İnsan için esas sanat.
Kur’an Nasıl Bir Kitaptır?
Tüm peygamberler ve Allah'tan getirdikleri kitapların anafikri insanoğlunu ulûhiyyet ve ubûdiyyet konusunda aydınlatmak, Allah’ı doğru tanıtmak ve O’na kulluğu öğretmektir. Hz. Allah, yeryüzünü hiçbir zaman rehbersiz ve kılavuzsuz bırakmamış, daima elçilerle kitaplar göndererek insanlara yol göstermiştir. Kitaplar bu rehberliğin yazılı metinleridir. Allah'ın insanlara çağrısı ve onlar için gösterdiği hayat tarzı kitaplara kaydedilerek insanoğlunun elinde vesika olarak bulunması sağlanmıştır. Ancak bu rehberlik en son "Kur’an" ile sona ermiştir. Bir daha Nebî seçilmeyecek, yazılı metinlerden oluşan Kitap gönderilmeyecektir. Artık insanlık son Rasûl’ün (s.a.s.) getirdiği Kitap’la yükümlü olacaklardır.
Kur'an, Hz. İsa'dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan karanlıklardan nûra çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 Yıl süren bir devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu açıdan Kur'an 23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi içinde daha doğru anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah harekete geçmiş, içinde yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke'de değil; Medine'de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak Peygamberliğine devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş, ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur'an rehberlik etmiş, Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde Kur'an'ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
Kur'an, Peygamberimiz'in en büyük mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki insanın şâhid olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur'an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifâ olduğu için mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtivâ etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, mûsikisi ile, ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması, okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle, gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir.
Bütün mûcizelerinin yanında Kur'an, tarihin akışını değiştirmiş, en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah'ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhid olduğu en büyük devrim, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur'an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nûruyla ihyâ etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil'in samimi arkadaşı, eli silahlı katil adayı Ömer, Peygamber'i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur'an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur'an sâyesinde insanları ihyâ eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermiştir. Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur'an, toplumu da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp sık sık birbirlerine saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılâp sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
Kur'an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da câhilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm'ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü'l-azm denilen büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur'an'ın yaptığı inkılab; en büyük inkılabçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Kur'an'la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur'an'la birlikte Kur'an'ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da müslüman'dır artık.
Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor. Kur'an'da "câhiliyye" kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, câhiliyyenin dört özelliğini belirtir. Câhiliyye, İslâm'a zıt, putçu bir inanç sistemidir.[1046] Câhiliyye bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.[1047] Câhiliyye ahlâksızlık, hayâsızlıktır.[1048] Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir: "Yoksa onlar, câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü Allah'tan daha güzel kim var?"[1049] Câhiliyyenin temel vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede şeytanın, hevâ ve heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir yandan da egemen ya da şöhrete ulaşmış kullara kulluk-kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını yok ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün çocuklar, öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu ve mü'mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayatları mahvediliyor (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum). Kısaca, Kur'an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de, buralarda da arz-ı endam etmektedir.
Peki, Kur'an, aynı Kur'an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur'an okudukları halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur'an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur'an değişmemiştir ama, Kur'an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur'an anlayışı, Kur'an'a bakış, Kur'an'a yaklaşım değişmiştir. Kur'an, aynı Kur'an'dır, ama Kur'an'a yönelmesi gereken insan, Kur'an'a sahâbi gibi yönelmiyor. Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci), görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur'an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifâya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifâ beklenemez. "Kur'an şifâdır."[1050] Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifâdır. Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan, bozulmadan duruyor. Onun son kullanma tarihi kıyâmet. Raflarda, kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
Kur'an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî, hukukî ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak Kitaptır. Kur'an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları, sosyologları, hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri ile bir araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri İlahî kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve insanlığı kuşatıcı hayat düsturları ile İlâhî, edebî ve ebedî bir Hak Kitap olduğu içindir ki, zaman aşımı, mekân değişimi onu eskitemez, yürürlükten düşüremez. O, her zaman yeni, her dem taze, her devirde eksiksiz ve mükemmeldir. Bunlara rağmen, yaşadığımız câhiliyye toplumunda Kur'an'ın sunduğu hayat düsturlarına göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte, otoritesi yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir mâzi ve ölü kitabı şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah'a ortak koşmayı, sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah'ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir. Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık kitabı olmuştur. "Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı, Allah'a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah'tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah'a bir nevi şirk koşmak olacak.)"[1051]
Kur’ân-ı Kerim'in Hârikulâde Oluşu
Allah Teâlâ her peygambere, kendi zamanında geçerli ve rağbetli olan şeylere üstün gelecek cinsten mûcizeler vermiştir. Bunun böyle olması gâyet tabii ve bir bakıma gereklidir. Zira sihir ya da tıp alanında mâhir kişilerin bulunduğu bir devirde, başka cinsten mûcizelerle ortaya çıkan kişilere, inanmayanlar tarafından "biz de sihrin en âlâsını yapıyor, birçok tehlikeli hastalıkları iyi edecek derecede tıbbı biliyoruz. Sen de onları yapamıyorsun" denilebilir. Mûcizelerin, bahsedilen tarzda gösterilmesi ile, yapılması muhtemel olan bu tür itirazlara meydan verilmemiş olmaktadır.
Hz. Peygamber'e mûcize olarak Kur'an'ın verilmesinin hikmeti de, o sırada Arap dilinin şiir, üslûp ve hitabetin en yüksek dereceye ulaşmış olmasıdır. Gerçekten Rasûlullah'ın peygamber olarak gönderildiği sırada Araplar, belâgat konusunda çok ileri gitmişlerdi. Şiirin her çeşidine vâkıf idiler. Lisanları şiire müsait idi. Bedevileri dahi güzel konuşur, konuşmalarını şiire benzetirdi. Methederler, hicvederlerdi. Methettiklerini yüceltir, hicvettiklerini batırırlardı. Panayırlarda şairler şiir yarışması yaparlar, halk dinler ve onlar hakkında notlarını verirdi.[1052] Tertip edilen edebiyat ve şiir yarışmaları, bu edebî ürünlerin daha çok gelişmesine neden olurdu.
İşte, insanların edebî bakımdan en yüksek bir seviyeye ulaştıkları bu devirde fesâhat ve belâgatın en büyük timsali Kur’ân-ı Kerim inzal edilerek, herkesin beğenisini kazandığı için Kâbe'nin duvarına asılmaya hak kazanan ve o devrin en büyük edebî ürünleri sayılan "Muallekat-ı Seb'a (Yedi Askı)"nın değersizliğini ve dolayısıyla, kendi benzerinin yapılamayacağını ispat etmiştir. O gelince, şairler utandıklarından kendi şiirlerini indirmişler, büyüklüğü karşısında dize gelmişlerdi.
Gerçekten harfi, kelime ve cümleleri, onların kullandıkları ile aynı olmasına rağmen Kur’ân-ı Kerim'in, Arapların alışılagelen nesir ve nazım formundan ayrı, tamamen kendine has bir üslûbu vardır. Onların nesirlerine, nazımlarına, secî, recez ve şiirlerine benzemeyen bir özelliğe sahiptir. Araplar bu sanata, bu edebî üslûba hayran kalmışlar, onun kendi üslûplarından farklı ve üstün olduğunu itiraf etmişler, kendi kelâmlarından onun bir benzerini getirmekten âciz kalmışlardır. Sadece bu özelliği, onun hârikulâde bir eser olduğunu göstermeye yeterlidir.
Kur'an'ın, Karşı Çıkan Muhâliflerine Meydan Okuması
Beşeriyetin dinden istifadesi, hârikalara sarılmakta değil; Allah'ın sünnetine/evrendeki kanunlarına sarılmaktadır, yani ilimdedir. Hârikalar, kulların zor zamanlarında Allah'ın özel yardımıdır. Hidâyetten gaye ise, zorluktan kurtarmadır. O yüzden mûcizenin en önemlisi, ebedî, aklî ve ilmî kıymeti içeren mûcizedir. Bu mûcize ise Kur'an'dır. Allah, Rasûlüne bunu o kadar kesin ve yakîn ile bildirmiştir ki, Kur'an'ın benzerini hiçbir insan, hatta bütün insanlar birleşse de ortaya koyamaz. En büyük dâhî sayılan sanatçılar, edipler, şairler ve filozoflar Kur’an’ın benzerini yapmaya kalkışırsa âciz kalır. Kur'an'da o kadar fevkalâdelik görmek istemeyen bakar körler veya önyargılı kinciler ne farzederse etsin, Kur'an ile boy ölçüşmeye kalkıştıkları zaman mağlup olagelmişler, hiçbir şey yapamamışlardır.
Dünya kuruldu kurulalı, geçmişle ilgili bu kadar büyük ve bu kadar eşsiz bir haberi, bu kadar ciddiyetle peygamberlerden ve özellikle son Peygamber'den başka hiçbir kimse ispat etmeye değil; ortaya atmaya bile cesaret edememiştir. Çünkü yalancıların mumu yatsıya kadar yanar. Bin dört yüz senedir hiç ama hiç kimse Kur’an’a benzer, onunla karşılaştıralabilecek bir kitap ortaya koyamamıştır. Allah, bu delili hatırlatıyor ve Muhammedî nübüvveti, Kur'an'ın hak olduğunu te'yid ediyor ve insanlar içinde bunda şüphe edenlere meydan okuyor.[1053]
"(Ey Rasûlüm,) De ki: Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun bir benzerini getiremezler."[1054] "Eğer kulumuza indirdiklerimizden (Kur’an’dan) herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şâhitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Bunu yapamazsınız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır." [1055]
Peygamber Efendimiz Kur'an âyetlerini insanlara okuduğu zaman, yetim büyüyen ümmî bir insana bu âyetlerin gelmesini hazmedemeyenler "Muhammed bunları kendisi uyduruyor" dediler. Allah, “peki buyurun, siz de Arapsınız. Arapça'yı onun kadar biliyorsunuz. Bütün Arap edebiyatçılarını, bilginlerinizi çağırın ve o Kur'an'ın sûrelerinden bir sûrenin benzerini siz de söyleyin!” diyerek meydan okuyor.
İnsanların yazdığı kitaplarda bazen yüksek hikmetler görülürken, bazen gâyet basit düşüncelere rastlanır. Bir sayfası gâyet sanatlı ve edebî iken, diğer sayfalarında kalite düşer. Baştan sona okunsa tezatlarla karşılaşılır. İnsanların koyduğu yasalarda da tezatlar vardır. Anayasayı koyan hukukçular, diğer yasaları koyarken Anayasaya aykırı olmaması için dikkat etmelerine rağmen, bir müddet sonra ceza yasasından bazı maddelerin Anayasaya aykırılığı ortaya konulur. Yasaların ve anayasaların kısa zaman sonra ihtiyaçlara cevap vermediği görülür, kanunları koyanlar bile değişmesini isterler. Bu, normaldir. Çünkü insan aklının gücü, görüş alanı sınırlıdır. Yarının ne getireceğini bilemez. Allah'ın kitabı Kur’ân-ı Kerim'in nazmında, mânâsında, haberlerinde, emir ve yasaklarında, edebiyatında, gramer kaidelerinin uyumluluğunda bugüne kadar bir eksikliğe, aykırılığa, düzensizliğe, çelişkiye rastlanmamıştır.
Yirmi sene önce yazılmış teknikle ilgili kitaplar bugün değerini yitirdi. Filozofların peygamberlerden aldıkları hikmetin dışında nice fikirleri, düşüncesizliklerinin belgesi oldu. Kur’ân-ı Kerim, bin dört yüz seneden beri her çağa, her kesime kültür seviyelerine göre bir şeyler vermekte ve her çağda yepyeni oluşu, eskimezliği, tazeliği ortaya çıkmakta. İşte böyle mükemmel bir kitabın benzerini yazmanızı istemiyoruz ey kâfirler; bu kitabın en kısa sûresine benzer bir sûre getirin yeter![1056]
Aklı başında olan hiçbir beşer, yazdığı bir eseri ortaya koyarak, bu âyette olduğu gibi: "Hiçbir zaman bunun bir benzerini getiremeyeceksiniz" diyemez. Çünkü bu dünyada kendisi gibi, hatta kendisinden daha üstün yazarlar bulunabileceğini bilir. Bu da göstermektedir ki, "hiçbir zaman benzerini getiremeyeceksiniz!"[1057] diye meydan okuyan zât, alîm ve habîr olan Allah'tır. Görüldüğü gibi, mûcizenin ana unsurlarından biri olan meydan okuma, bütün özellikleri ile Kur’ân-ı Kerim'de mevcuttur. Bu da O Kitab’ın diğer mûcizevî yönlerinin yanında, en sanatlı bir kitap olmasının da delilidir. Her asırdaki âlim, edip, belîğ, münekkit ve müellifler onun mûcizeliğini; belâğat, fesâhat ve beyânda onun derecesine çıkmaktan âciz olduklarını itiraf etmişlerdir.[1058]
Kur'an, öyle bir sözdü ki, ilk andan itibaren inananları da inanmayanları da büyülemişti. O zamanki Arapları İslâm'a çeken tek kuvvet, Kur'an'ın ifade sihri idi. Hz. Ömer gibi sert bir insan, Kur'an'ı duyar duymaz yumuşamış, kalbi İslâm'a ısınmış; Utbe bin Rabia onu dinleyince içinde ona karşı duyduğu cezbeyi izah edemeyip ona sihir demişti. Kureyş ileri gelenleri hep Kur'an'ın ifade sihrini hissettiklerinden ve Kur'an'a karşı koyacak bir söz olamayacağını bildiklerinden, yayılmasını önlemek için onu dinletmemeyi uygun görmüş, "Bu Kur'an'ı dinlemeyin. Okunurken gürültü edin, belki böylece gâlip gelirsiniz."[1059] demişlerdi.
Kur'an'ı dinleyen hıristiyan ve yahûdiler de kendilerini tutamayarak ağlamışlardı: "Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman gözlerini görürsün ki, yaşla dolup boşanarak ‘Rabbimiz, derler, inandık, Sen bizi şehâdet edenlerle beraber yaz."[1060] İşte bunlar, Kur'an'ın ruh ve vicdanlara yaptığı etkinin, yani mûcizeliğinin neticesidir: "Rablerinden korkanlar, onu (Kur'an'ı) duyunca derileri ürperir."[1061]
Kur'an'da kendine has bir mûsiki vardır. Bu mûsiki, anlatılan konuya göre değişir. Dalgalar, konuya göre alçalıp yükselir. Kur'an'da biri sert, kaba dalgalı bir mûsiki, diğeri de yumuşak ve hafif dalgalı bir mûsiki olmak üzere kulağımıza iki mûsiki çeşidi vurmaktadır. Cehennem azâbından bahseden âyetlerde âdetâ cehennemin kükremiş olan dilleri görülür ve ateşin kükreyen sesi duyulur. Haşinlik, zulüm ifade eden âyetlerde kelimeler çelik gibi sertleşmekte, mermer kaleler gibi katılaşmakta; rahmet, şefkat, cennet nimetlerini ifade eden âyetlerde kelimeler pamuk gibi yumuşamakta, bal gibi tatlılaşmakta, sanki İlâhî rahmet, insanın kalbini okşamaktadır.
Nâs sûresine bakalım: Burada tema, fısıltı, içten gizli telkin temasıdır. Cin ve insanlardan olan şeytanın insana fısıltı ile kötü telkinler yaptığı anlatılmaktadır. Nâs sûresini şimdi hafif sesle tekrar okuyun, bakın, bu fısıltıyı kulağınızla duyuyorsunuz değil mi? Kelimelerin sonundaki "sin"ler bir fısıltı sesi çıkarmıyor mu? İşte bu, Arapça bilmeyenlerin bile anlayabileceği Kur'an'ın bir mûcizesidir.
İbn Hişam ve Taberî'nin rivâyetine göre, Kureyş, kendi aralarında konuştular: “Hac mevsimi geldi, bu adam (Rasûlullah) hakkında bir karar verelim, gelen hacılara hep aynı şeyi söyleyelim. Birimizin söylediğini öteki yalanlamasın.” Velid bin Muğîre'yi konuşmak için Rasûlullah'a gönderdiler. Velid gelmiş, Rasûl-i Ekrem'i dinlemişti. Hz. Peygamber "İnnallahe ye'müru bil'adli... (Şüphesiz Allah adâleti, ihsânı (güzellik sergilemeyi, iyilik etmek ve yakınlara vermeyi) emreder. Fahşâdan (fuhşiyattan ve her çeşit aşırılıktan), kötülükten ve azgınlıktan nehyeder."[1062] âyetini okuyordu. Velid, bu sözler karşısında bir teessür duymuş, kavmine varınca şöyle demişti: "Vallahi o sözün bir tatlılığı, bir güzelliği var. Kökü kuvvetli, dalları bereketli. Bunu beşer söyleyemez." Kureyş: "Velid saptı, eğer o saparsa bütün Kureyş sapar." demişler, Velid'in etrafını almışlardı. O da sapmadığını, fakat O'nun için de ne diyeceğini bilemediğini söyledi:
- Hele O'nun hakkında siz bir şey söyleyin bakalım!
- Kâhin diyelim.
- Hayır vallahi kâhin değildir. O'nun söyledikleri kâhinlerin gizli sözlerine benzemez. Secî de yok.
- Mecnun diyelim.
- Hayır mecnun da değildir. Deliliği biliriz. Bunun bayılması, sarası ve vesvesesi yok.
- Şair diyelim.
- Şair de değil. Şiirin her çeşidini, rezecini, hezecini, karîzini, mebsutunu biliriz. O'nun söyledikleri şiir de değildir.
- Sihirbaz diyelim
- Sihirbaz değildir. Sihirbazları ve büyülerini gördük. Bunun okuyup üflemesi, düğüm bağlaması yük.
- O halde ne diyelim, ey Abd-i Şems'in babası?
- Allah'a andolsun ki sözünde bir tatlılık var. Kökü sabit, dalları bereketli meyveye benziyor. Ona söyleyeceğiniz her şeyin boş olacağı anlaşılıyor. Bununla birlikte ona sihirbaz demek en uygun sözdür. Çünkü o, sihir gibi kişi ile oğlunun arasını, kişi ile kardeşinin arasını ve kişi ile karısının ve kabilesinin arasını açıyor, o halde sihirdir.
Böylece dağıldılar ve yollara oturup halkı Hz. Muhammed (s.a.s.)'e yaklaşmaktan, O'nunla görüşmekten kaçındırmaya başladılar. Allah, Velid hakkında Müddessir sûresinin 11-25. âyetlerini indirmişti.
Baktılar ki gün geçtikçe Kur'an, kalplere işliyor, duyanlar ona kapılıyorlar. Halkı İslâm'dan uzak tutmak için Mekke'nin dayatmacı egemen güçleri işi zorbalığa döktüler. "Küfredenler dediler ki: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin; okunurken gürültü edin. Belki bu sûretle gâlip gelirsiniz. Elbette o küfredenlere şiddetli bir azap taddıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız."[1063]
Hz. Peygamber Mekke'de iken yüksek sesle Kur'an okuduğu zaman müşrikler, etraftan dinleyen insanları kovar, dağıtırlar; "Dinlemeyin şu Kur'an'ı, lağvedin, yani gürültü yapın" derler ve ıslık çalar, gürültü yaparlardı. Çünkü derlerdi, siz onunla münakaşa ve münazara ederseniz, âkibet sizi yener. İyisimi hiç dinlemeyin ve başkalarının dinlemesine de engel olun." Kibirlerinden ve hasetlerinden böyle yapıyorlardı, yoksa ifadelerinden anlaşılacağı gibi Kur'an'ın Hak kelâmı olduğunu, gayptan, Allah'ın ilminden haber verdiğini biliyorlardı ve O'ndaki İlâhî tesirin, Hak kelâmı olmasından doğduğuna içten kanaatleri vardı.[1064]
Kaba kuvvet, âcizliğin göstergesidir. Fikre ve düşünceye fikirle değil de cezayla, sopayla karşılık vermek, mağlup olmak demektir. Bunların sloganı, "vurun, söyletmeyin"dir. Başörtülü kızın ağzını tutan bayan polisi, Mahmut Kaçar'ın ağzını kapayanları, Kur'an Kurslarını, İmam-Hatip'leri kapatanları, nice âlim, dâvetçi ve yazarları zindana tıkmaları böyle değerlendirmek gerekir.
İbn Mes'ud, mutluluk asrındaki bu mazlum ama gâlip kahramanlarından biriydi:
Bir gün Rasûlullah'ın ashâbı, kendi aralarında konuşuyorlardı:
- Kureyş, bu Kur'an'ı açıkça dinlemedi. Acaba kim onlara Kur'an'ı (yeni inzal edilen âyetleri) açıkça duyurabilir?
Abdullah İbn Mes'ud, ufak tefek, zayıf biriydi. Arka çıkacak köklü bir sülâlesi de yoktu.
- Ben, dedi.
- Ama senin başına bir şey gelmesinden korkarız. Aşireti, kavim ve kabilesi kuvvetli olan biri gitmeli ki, ona bir kötülük etmek istedikleri takdirde kabilesi onlara engel olsun.
- Bırakın, aldırmayın siz, dedi ve gitti. Kâbe'nin yanında durup okumaya başladı:
- Bismillâhirrahmânirrahîm. Er-Rahmân. Alleme'l-Kur'ân... Ve devam etti. Kureyş:
- Ümmü Abd ne diyor, diye mırıldandılar.
- Muhammed'in getirdiklerinden bir şeyler okuyor, diyerek üzerine üşüştüler. Başına vurmaya başladılar, yüzünü yaraladılar. Her tarafı kan içinde kaldı. Fakat Abdullah okuyabildiği kadar okudu; onu kolay susturamadılar. Sonra görevini başarmış bir eda ile arkadaşlarına döndü. Arkadaşları ona:
- İşte korktuğumuz bu idi, deyip üzüntülerini ifade ettiler.
- Hayır, dedi; üzülmeyin. Vallahi Kureyş, bugünkü kadar hiçbir zaman gözüme böyle küçük gelmemişti. İsterseniz yarın da aynı şeyi tekrarlayayım.
- Hayır, kâfi. İstemedikleri şeyleri onlara işittirdin ya, bu yeter.[1065]
Yüzü yara bere içinde, kulağı tümüyle yarılmış sallanıyordu. Rivâyete göre Rasûlullah, onu bu halde görünce tebessüm etti. Ashâb, bu tebessümün sebebini sorduklarında, "kulağını yaran Ebû Cehil'den intikamını alırken, küçücük cüssesiyle çam yarması Ebû Cehil'in kulağını yararken gördüm, ona güldüm!" diyordu. Bedir savaşında Rasûl'ün gelecekle ilgili verdiği bu haber, aynen gerçekleşti. Savaşın en hararetli anlarında, bütün müslümanlar, kâfirlere hadlerini bildirirken, Ensar'dan Muaz ve Muavviz isimli iki genç kardeş, Ebû Cehil'i devirmişler, yaralamışlar, öldü zannederek bırakmışlardı. Belki kendi boyu kadar olan kılıcını, cüssesinden beklenmeyen bir enerjiyle kâfirlerin boyunlarına indirmeye çalışıyordu İbn Mes'ud. Bir de baktı ki, Ebû Cehil, önünde, yaralı bir durumda yatıyor. Hemen atladı, çıktı onun göğsüne. Ve haykırdı: "Ya müslüman ol kurtul; ya da kılıcımla seni cehenneme yollayacağım." Ebû Cehil, hâlâ müstekbirlik taslamaya çalışıyordu: "Çıkabileceğin en yüksek yere, büyük tepeye çıkmışsın."
Bu olay, İbn Mes'ud'un yüksekliğini Ebû Cehil'e de gösteriyordu, ama aynı zamanda cehâletin atasının da dünyada bile alçalışını simgeliyordu. Ebû Cehil'in imana yanaşmaması üzerine İbn Mes'ud, kılıcıyla gövdesini başından ayırdı. Ebû Cehil'i öldürdüğünü kanıtlamak için kestiği kafayı kanıt olarak taşımak istedi, ama zulümle beslenmiş kelle o kadar ağırdı ki, kucaklayıp götürmekte zorlandı. Kulağını yarıp bulduğu bir ipi kulağına geçirerek taşımaya başladı. Kelleyi sürükleyerek götürürken kulağının biri yarıldı, ip çıktı. Diğer kulağını yararak ipi ona taktı. Savaşın sonlarına yakın cereyan eden bu olaya Rasûlullah ve ashâbı şâhid oldular. El-Müntakım olan Allah Teâlâ, mü'minlerin intikamını esas olarak âhirete bıraktığı halde, İbn Mes'ud'a ikram olarak intikam lezzetini böylece taddırmış oldu. Câhiliyyenin atası, döverek yardığı kulakların kısasını ödüyordu. Aynı kulaklar, aynı yerden yarılmış, yüzü daha çok darbe almış ve zâlimliğinin cezasını hayatıyla ödemişti; Hem de küçük ve hor gördüğü biri tarafından mağlup edilmenin acısını çekmişti.
Kureyş İleri Gelenleri Gizlice Kur'an Dinliyor
"Biz onların onu senden dinlediklerini biliyoruz, ama bir araya gelince zâlimler: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama tâbi oluyorsunuz' diyorlar. Bak seni nelere kıyas ettiler de nasıl sapıklığa düştüler. Artık doğru yolu bulamıyorlar."[1066]
Ebû Süfyan bin Harb, Ebûcehil bin Hişam, Ahnes b. Şurayk bir gece gizlice Rasûlullah'ın Kur'an okumasını dinlemeye giderler. Birinin diğerinden haberi yoktur. Her biri bir yerde gizlenir. Hz. Peygamber'e kulak verir, şafak atıncaya kadar Kur'an dinlerler. Şafak atınca evlerine dönerken yolda karşılaşırlar. Birbirlerini, dolayısıyla kendilerini ayıplarlar. “Böyle bir âdet çıkarmayalım, sonra akılsızlar (halk) duyarsa başlarına bir iş getirmiş oluruz” der ve dönerler. Ama Kur'an'ın kalplerindeki izi onları ikinci gece aynı yere iter. Herkes bir yere oturmuş, Kur'an dinlemiştir. Sabaha yakın evlerine dönerken tekrar yolda karşılaşırlar. Yine birbirlerini ayıplar, ilk sözlerini tekrarlarlar. Üçüncü gece olunca yine her biri diğerinden habersiz olarak Rasûlullah'ın evi etrafında gizlendikleri yerlerini alırlar. Gece dinler, şafak atınca dönerler. İlâhî takdir bu; onları yine yolda karşılaştırır. Birbirlerine derler ki:
- Artık bir daha buraya gelmemeye and içelim.
Bir daha dönmemeye and içerler ve ayrılırlar. O sabah, Ahnes değneğini eline alır, Ebû Süfyan'a gider:
- Ey Ebû Hanzale, der. Muhammed'den dinlediklerin hakkında fikrin nedir?
- Vallahi, ey Ebû Sa'lebe, ondan öyle sözler işittim ki, hem mânâsını biliyorum, hem de istenildiğini anlıyorum. Öyle şeyler de işittim ki, ne mânâsını ve ne de ne istenildiğini biliyorum.
Ahnes, oradan Ebû Cehil'e gider:
- Ey Ebû Hakem, Muhammed'den dinlediklerin hakkında fikrin nedir?
- Muhammed'den dinlediklerim hakkında mı? Bak, biz Abd-i Menaf oğullarıyla öteden beri rekabet edegeldik. Onlar yedirdiler, biz de yedirdik; onlar verdiler, biz de verdik. Öyle ki, daima yarış atları gibi berabere kaldık. Şimdi onlar: "Bizden bir peygamber çıktı; ona gökten vahiy geliyor" diyorlar. Biz buna nasıl ulaşacağız? Andolsun ki, O'na asla inanmaz ve O'nu tasdik etmeyiz. [1067]
Kur'an'ın bu ferman okumasına karşı fesâhatte son derece ileri gitmiş olan Araplar âciz kaldılar, hiçbir edip ve hatip kalkıp onun bir âyetine benzer bir şey ortaya koyamadı. İslâm'ı söndürmek için kılıca başvurdular, canlarını, mallarını, evlatlarını tehlikeye attılar da sanat, edebiyat yoluyla, kalem yoluyla cevap veremediler. Eğer lisanla, yazıyla karşı koymaya güçleri yetseydi, elbette bu daha kolaydı ve bunu tercih ederlerdi. Bunu yapabilmek için uğraşmadılar değil, uğraştılar ama çabaları boşa çıktı.
Kur'an ile Diğer Peygamberlerin Mûcizeleri Arasındaki Fark
Kur'an, diğer peygamberlere verilen mûcizelerden farklı bir özelliğe sahiptir. Bu özellik, onun aklî bir mûcize olmasıdır. Aklî mûcize, akıl ve basiretle idrâk edilen mûcizedir. Akla hitap ettiği ve sadece vuku bulduğu zamanda yaşayan insanlar tarafından görülebilen hissî mûcizeler gibi olmadığı için, insanlar yaşadıkça var olur ve büyüklüğünden hiçbir şey kaybetmez.
Diğer peygamberler gibi birçok hissî mûcize göstermesine rağmen, Hz. Peygamber, sadece Kur’ân-ı Kerim ile meydan okuduğu için Kur'an, O'nun risâletini te'yid eden tek mûcize olmuştur. O'nun peygamberliği umumî[1068] ve ebedîdir. Çünkü peygamberlik zinciri onunla tamamlanmıştır.[1069] Önceki peygamberlerin her biri bir kavme gönderildiği ve görevleri bir sonraki nebinin gelmesi ile sona erdiği için, gösterdikleri mûcizeler hissî oluyor ve kendi zamanlarının insanlarına hitap ediyordu. Kendisinden sonra bir başka peygamber gönderilmeyeceği için, Rasûlullah'ın kıyamete kadar devam edecek olan peygamberliğinin, yine aynı vasıfta bir mûcize ile te'yid edilmesi gerekiyordu. Hissî mûcizelerin, böyle ebedî ve umumî bir risâletle bağdaşması mümkün değildi. O'nun risâletine uygun mûcize, ancak Kur’ân-ı Kerim olabilirdi. Zira Kur’ân-ı Kerim mûcizesi ebedîdir. Zamanın geçmesi ile yok olmaz. Hz. Peygamber'in vefatı ile, diğer mûcizeler gibi etkisini kaybetmemiştir. Aksine o, bütün dünyanın dilinde her yalancı ve münkire meydan okumakta, bütün insanları İslâm'a ve huzura dâvet etmektedir. İşte onu diğer peygamberlerin mûcizelerinden ayıran en önemli özellik budur. O, kıyâmet gününe kadar insanların faydasına sunulmuştur.
Kur'an'ın devamlı mûcize olma özelliğinden dolayı Hz. Peygamber'in tâbileri olan ümmeti, diğer peygamberlerin ümmetinden daha çok olacaktır. Çünkü, büyüklüğünü görerek zamanımıza kadar ona inananlar olduğu gibi, bundan sonra da olacaktır. "Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona mûcizelerden (kendi zamanındaki) insanların inandıkları kadar verilmiş olmasın. Mûcize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiğidir. Bu nedenle ben, kıyâmet gününde peygamberlerin en çok tâbii/bağlısı bulunanı olacağımı ümit ediyorum."[1070]
O, beşerî akla karşı koyan ve ilelebet ona meydan okuyan aklî bir mûcizedir. "Sana indirdiğimiz bu Kur'an, o mûcize isteyenlere karşı okunup dururken, (hâlâ mûcize olarak) kendilerine kâfi gelmedi mi?" [1071] Kur'an varken başka mûcizeye ihtiyaç yoktur.
Kur'an'ın İ'câz Yönleri (İnsanı Âciz Bırakan Sanatları)
Kur'an'da, kendisinin mûcizeliğini gösteren birçok delil vardır. Bunların her biri bir i’câz vechi/yönü olmaktadır. Müfessir ve araştırmacılar, Kur'an'ın i’câzını birçok yönde aramışlar; bazıları seksen kadar i’câz yönü tesbit etmişlerdir. Bu i’câz yönlerinin esasını, Kur'an'ın nazmı ve te'lifi, fesâhat ve belâğatı teşkil eder.
a- Kur'an'ın Nazmı ve Te'lifi
Nazm: "Dizme, tertip etme, sıraya koyma" anlamlarına gelir. Kur'an'ın harf, kelime, âyet ve sûreleri o şekilde tertip edilmiştir ki, daha güzel olsun diye bir tek harfin dahi yerinden oynatılması mümkün değildir. Asla bir noksanlık ve ziyadelik kabul etmez.
Harflerin kelimelere, kelimelerin âyetlere, âyetlerin sûrelere yerleştirilişindeki tertip gibi, sûrelerin birbirleri ile irtibatı olarak Kur’ân-ı Kerim içine yerleştirilmeleri de onun i’câzını göstermektedir. Zira Kur'an 22 yılı aşkın bir süre içinde parça parça nâzil olmuştur. Bazen bir tek, bazen de on âyete varıncaya kadar birkaç âyet birlikte nâzil oluyordu. Hz. Peygamber, istikbalde neler olacağını bilmeden, her âyet veya âyetler nâzil olduğunda; "Bu âyetleri, filan filan âyetlerin bulunduğu sûreye koyun."[1072] derdi. Âyetlerin çok değişik sebeplerle, ayrı ayrı yer ve zamanlarda nâzil olmasına rağmen Kur'an'ın bu şekilde te'lif edilerek, vahy tamamlandığında, sûreleri ve âyetleri arasında muazzam bir âhenk ve irtibat bulunan bir eser olarak ortaya çıkması, mûcizeliğinin delillerinden birisi olmaktadır.
Kur'an'ın nazmı, nesir, seci' ve şiir gibi Arap nazım şekillerinden tamamen farklıdır. Ona kelâm denildiği halde, kelâm çeşitlerinden olan risâle, hitâbe, şiir veya seci' diyemeyiz. Belîğ bir kimse, âyetlerini duyduğu zaman, onunla diğer nazım şekilleri arasındaki farkı hemen anlar. Allah, "Ona ne önünden, ne ardından (hiçbir sûretle) bâtıl yaklaşamaz. O, hakîm ve hamîd olan Allah'tan indirilmedir."[1073] âyetiyle, onun nazım ve te'lifinin, beşerin kullandıklarından olmadığına, dolayısıyla diğer kitaplar gibi fazlalık ve noksanlık sûretiyle değiştirilemeyeceğine dikkatimizi çekmiştir. Onun içinde yer alan tüm kelimeleri, hatta harfleri bile i’câzındandır. Hiç kimse, onun bir kelimesinde bulunan herhangi bir harf için: "Bu harfe burada ihtiyaç yoktu" diyemez.[1074]
Kur'an'ın fesâhat ve belâğatı da, nazmı ile bütünleşen, ondan ayrı düşünülmesi mümkün olmayan bir i’câz yönüdür.
b- Kur'an'ın Fesâhat ve Belâğatı (Anlatım ve İfade Güzelliği)
Açıklık, duruluk, sözün güzel olması anlamına gelen fesâhat ile; kelime veya cümlenin ibâre içinde aldığı yere uygun olması, mânâ-yı en güzel bir lafızla kalbe ulaştırmak demek olan belâğat, en üstün şekli ile Kur'an'da mevcuttur. Alt, orta ve üst olmak üzere üç tabakası olduğu kabul edilen belâğatın, mu'ciz olan ve sadece Kur'an'da bulunan üst tabakası dışındakiler, belîğ olan herkes tarafından yapılabilir.
Bu anlatılanlarla ilgili çok sayıda örnek verilip Arapça bilenlere Kur'an'ın bu edebî yönü delillendirilebilir. Arapça bilmeyen kimseler için fesâhat ve belâğat konusunda örnekler vermek zordur. Ama, kısmen anlaşılacağını zannettiğimiz bir örnek verelim:
Allah, Kur'an'da "Ve leküm fi'l-kısâsı hayatün (Ve bu kısasta sizin için hayat vardır.)"[1075] buyuruyor. Bu veciz ifade, belâğatın en üst derecesine ulaşmış bir i'câz örneğidir. Bu âyet-i kerîme ile, Arapların bu konuda Kur'an inzal olmadan önce en mu'ciz söz olarak kabul ettikleri "El-katlü enfâ li'l-katli (Öldürmeyi en çok yok eden yine öldürmedir)" sözü arasında, belâğat ve i’câz açısından birçok fark vardır:
1- Âyetin mânâsı daha şümullüdür. Zira âyette, onların sözleri ile ifade edilmek istenen her şey ifade edildiği gibi, ayrıca "kısas" zikredilerek "adâlet", "hayat" zikredilerek kısastan beklenenin ne olduğu güzelce açıklanmıştır.
2- Âyetin ibâresi daha vecizdir. Zira, onların sözleri ile mukayese edilen kısmı "El-kısâsu hayatün" dür. Bu, on harf; onların sözü on dört harftir.
3- Âyette, onların sözlerinde bulunan ve tekrarlama sûretiyle oluşan külfet yoktur. Sözde böyle bir söyleme zorluğunun bulunması, onu belâğatın en üst derecesinden indirir.
4- Âyet, söyleniş bakımından birbirine uygun harflerle, en güzel şekilde te'lif edilmiştir. Zira, "sad"dan sonra "hâ"yı söylemek, "elif"ten sonra "lâm"ı söylemekten daha kolaydır.
5- Kısas, katilden bir bakıma daha genel, bir bakıma daha özeldir. Daha geneldir, zira yaralamaları da içine alır. Daha özeldir, zira her öldürmeye kısas denmez. Ayrıca öldürmenin her çeşidi öldürmeye engel olmaz. Aksine, saldırgan katiller fitneyi arttırarak kargaşaya neden olur. O halde "El-katlü" kelimesi, kısasa tahsis edilmedikçe vecize sahih olmaz. Böyle yapılmış olsa bile, kısasın yaralamalarla ilgili kısmı hâriç kalır.
6- "Hayatün" kelimesi, nekra olarak söylendiği için, tenvini ta'zim ifade ederek, herkesin hayatına ve hayat hakkının büyüklüğüne işaret etmektedir. Diğer söz ise, ilmî olan bu hukukî ve dinî incelikten mahrumdur.[1076]
Her ne kadar, eski Arapların vecize cinsindeki bu sözleri beliğ ise de, sayılan özelliklerden dolayı, bu âyet, tartışmasız daha beliğ olmaktadır. Bu âyetin belâğatinden bahsedilirken, onun Arapların bir vecizesi ile mukayese edilmesi, o vecizeyi, hâşâ, Kur'an'ın bu âyetine bir nazire olarak veya bu söz, Kur'an nâzil olmadan da Araplar arasında kullanıldığı için, âyetin o söze karşılık olarak indiğinin kabul edildiği mânâsına alınmamalıdır. Bu karşılaştırmadan maksat, muallekat-ı seb'a (Yedi Askı) şairlerine, başlarını önlerine eğdirerek yazdıklarını yırttıran o eşsiz fesâhat ve belâğat karşısında, Arapların üstün gördükleri daha nice söz, şiir ve hitâbelerin ne kadar sönük kaldığına dikkat çekerek Kur'an'ın i’câzını göstermektir.[1077]
Kur'an'ın indiği toplumda, ifade güzelliğinin revaçta olduğu, yukarıda ifade edildi. Kur'an'ın bu açıdan o dönem insanlarını ne kadar etkilediği, tarihî bilgilerle sâbittir. Kur'an'dan birkaç âyeti dinledikten sonra, bu sözün insan sözü olamayacağını itiraf edenlerin sayısı pek çoktur.
İşte Hz. Ömer... Ömer, Hz. Peygamber'i öldürmek üzere kılıcını kuşanmış, O'nu aramaktadır. O arada kız kardeşi ile kocasının da İslâm'ı kabul ettiklerini duyar ve yolunu değiştirerek her şeyden önce onlara bir ders vermeyi kararlaştırır. Büyük bir hiddet ve öfkeyle kız kardeşini tokatlar. Ancak orada Kur'an'dan birkaç âyeti dinledikten sonra bu sözün insan sözü olamayacağını itiraf eder ve İslâm dinini kabul eder.
İfade güzelliği konusunda âdeta uzmanlaşmış olan o toplum, Kur'an'ın ifade güzelliği karşısında şaşkına dönmüş, inatlarından bazen Kur'an için “bu bir şiirdir” demiş, sonra kendileri bu yakıştırmanın tutmayacağını anlayarak, bu bir sihirdir, insanları büyülüyor demişlerdir.[1078] Kur'an'ın karşısında âciz duruma düşen kâfirler, bazen şöyle, bazen böyle diyorlar; bazen de bu âyetlerin Allah’a iftira mahsulü düzmece sözler olduğunu iddia etmeye kalkıyorlardı. Kur'an, işte bu konuda meydan okudu, hâlâ meydan okumaktadır.
Günümüzde de nice insan, hatta Arapça bilmeyen, Kur'an'ı meal veya tefsirinden okuyan nice inançsız insan, Arapça'daki güzelliğinin çoğunun muhâfaza edilemediği bir mealden etkilenerek, bu ifade güzelliğine hayran olmakta, arayış ve iyi niyet sahibiyse İslâm'ı kabul etmek zorunda kalmaktadır. Yine Arapça bilmeyen, okunan Kur'an'ın anlamından haberdar olmayan insanları bile, bir hâfızın Kur'an kıraati duygulandırmakta, ruhunun derinliklerine kadar etkisini hisseettirmekte, kalpleri ürpertip titretmektedir.
Kur’an’ın Gaybî İ'câzı
a- Kur'an'ın Gelecekten Haber Vermesi
Kur'an'da, hiçbir beşerin asla bilmesi mümkün olmayan ve istikbalde vuku bulacak olaylara dair birçok haber vardır. Kur'an'ın haber verdiği hâdiseler, olduğu gibi çıkmıştır. Meselâ:
1- "Onlar, yenilmelerinden sonra yakında yeneceklerdir."[1079]
2- "Elbette inşâallah (Allah dilerse) Mescid-i Haram'a emin olarak (güven içinde) gireceksiniz."[1080]
3- "Onu (İslâm'ı) bütün dinlere üstün kılsın diye, peygamberini gönderdi."[1081]
4- "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga, Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman..."[1082]
5- "Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere kendilerinden öncekileri halife yaptığı gibi, sizi de yeryüzünde halife yapıp hâkim kılacağını, sizin için râzı olduğu dini yerleştireceğini, sizi korkudan sonra bir emniyete kavuşturacağını vaad etti."[1083]
Bütün bunlar, âyetlerin belirttiği şekilde meydana geldi:
1- Rumlar, bu âyet indikten birkaç sene sonra İranlılara gâlip geldiler.
2- Müslümanlar, Mescid-i Haram'a Mekke'yi fethederek güven içinde girdiler.
3- İslâm Dini, diğer dinlere üstün kılındı.
4- Halk, grup grup İslâm'a girdi. Rasûl-i Ekrem, vefat ettikleri sırada Arap yarımadasında hiçbir yer yoktu ki oraya İslâmiyet girmiş olmasın.
5- Allah, mü'minleri Doğudan Batıya yeryüzüne hâkim kıldı, dinlerini teyid etti, yerleştirdi. Hz. Ebûbekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.) müslümanları gazâya götürdükleri zaman, zafer kazanacaklarına inanmalarını sağlamak ve moral vermek için, onlara Allah'ın bu vaadini hatırlatırlardı. Neticede bu İlâhî vaad, gerçekleşmiş ve İslâm dini, kısa zamanda Doğuda İran, Batıda İspanya'ya kadar yayılmıştır. Daha Hz. Ömer zamanda Mısır fethedilmiş, o zamanın ikinci süper devleti olan İran alınmış, Hindistan ve Ermenistan'a girilmiştir.
Ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak Zikr'i biz indirdik ve onu Biz koruyacağız."[1084] âyeti de aynen gerçekleşmiş; Kur'an, tek harfi değiştirilmeden günümüze ulaşmıştır. Bütün dünyadaki mushaflar aynıdır. Kıyâmete kadar da aynen korunacaktır. Müşriklerden, mülhidlerden, yahûdilerden, her çeşit sapık fırkalardan, muattıladan, özellikle Kermatîlerden onun muhkem âyetlerini değiştirmeye, tahrif etmeye gayret edenler, sayılamayacak kadar çoktur. 14 Asırdır hilelerini ve güçlerini bu konu üzerinde birleştirenler olmuş, ama Kur'an'ın nûrundan bir şey söndürmeye, sözlerinden bir kelime değiştirmeye, müslümanları bir harfinden dahi şüpheye düşürmeye kaadir olamamışlardır.
b- Geçmiş Toplumlardan Haber Vermesi
Hz. Peygamber, hiç okuması, yazması olmadığı, hiçbir insandan eğitim görüp bir şey öğrenmediği, ümmî olduğu halde, geçmiş milletlerden haber vermesi -ki, eski kitaplara, tarih bilgisine vâkıf olanlar, bunların doğruluğunu itiraf eder- Kur'an'ın mûcizelerinden biridir. Peygamberimiz, Âdem (a.s.)'ın yaratılışından kendisinin peygamber olarak gönderildiği zamana kadar vuku bulan birçok mühim olayı haber vermiştir. Rasûl-i Ekrem'den birçok sorular sorulmuş, O bunları cevaplandırmıştır. Tevrat ve İncil'deki birçok hakikatleri ifade etmiştir. Yahûdiler O'nu tekzib etmeye çok hırslı oldukları halde bu haberlerin doğruluğunu inkâr edememişlerdir. Bu hususta azıcık inat edene: "De ki: Doğru iseniz Tevrat'ı getirip okuyun."[1085] âyetiyle cevap verilmiş ve susturulmuştur. Hiç kimse aksini iddia edememiştir. "Ey kitap ehli, size Rasûlümüz geldi, size gizlemekte olduğunuz şeyin çoğunu haber veriyor ve çoğundan da affediyor."[1086]
Okuması yazması olmadığına, bunları bir yerden öğrenmesi mümkün olmadığına göre, bunların kaynağı ancak vahiy olabilir, onun için yüce Allah, şüphecilere şöyle diyor: "Sen bundan önce bir kitap okumuyor ve elinle yazı yazmıyordun ki iptalciler şüphe etsinler."[1087] "Bu sana vahyettiğimiz, gaybe/gizliye ait haberlerdendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin..." [1088]
c- Bütün İnsanların İhtiyacını Karşılayacak Esaslar İhtivâ Etmesi
Peygamberler, insanların dünya ve âhiret saâdetlerini temin etmek için, Allah tarafından gönderilmiş elçilerdir. Rasûl-i Ekrem de, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğine (34/Sebe', 28) ve kendisinden sonra bir peygamber gelmeyeceğine göre, onun tebliğ ettiği kitap ve din, kıyâmete kadar bütün insanların ihtiyaçlarını temin edecek nitelikte olmuştur. Böylece Kur'an, hiçbir şeyi eksik bırakmadan, insanlığın yeryüzündeki kısa hayatı için gerekli olan idarî, iktisadî, mânevî, ahlâkî, sosyal... esasları ihtivâ ettiği gibi, âhirete ait esasları da içermiştir. Fakat o, bütün bu esasları tafsilatıyla anlatmaz, çoğunun formülünü verir, düşünme ve araştırma yolu ile çözümünü insanlara bırakır. "Balık hediye ettiğin kişiyi bir günlüğüne doyurursun, fakat balık avlamayı öğrettiğin kişiyi her gün doyurursun" atasözünün ifade ettiği gibi, insanlara dünya ve âhiret mutluluğunu nasıl temin edeceklerini öğreterek, maddî ve mânevî bakımdan daima tok kalmalarını sağlar. Zaman, onun esaslarını eskitemez, değiştiremez. O, insanların eserleri ve kanunları gibi ihtiyarlayıp yıpranarak etkisini ve tazeliğini yitirmez. O, bütün asırlardaki her seviyeden insana yöneltilen İlâhî ve ezelî bir hitap olduğundan, yeni nâzil olmuşçasına her devirde daima taze kalmaktadır.
Onun, bütün insanların ihtiyacını karşılayacak nitelikteki esaslarını şöyle özetleyebiliriz:
a- Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere iman adı altında mebde', meâd ve bu ikisi arasındaki hakikatlere insanları irşad etmek sûretiyle akîdeleri;
b- Nefisleri tezkiye ederek ruhları gıdalandıracak, irâdeyi kıvamına koyacak, fert ve topluma fayda verecek şeylere irşad etmek sûretiyle ibâdetleri;
c- Fazilete irşad etme, reziletten nefret ettirme sûretiyle ahlâkı;
d- Eşit şartlarda eşit hak ve sorumluluklar getirme sûretiyle toplum hayatını ıslah etmesi;
e- Vicdanlara, akıllara ve fikirlere hürriyet vererek zorlamayı, baskıyı ve dinî tahakkümü men etmesi.
İslâm'a girmeden önce müşrik Arap toplumunun ahlâkî yapısı ve seviyesi tarihen sâbittir. Her türlü ahlâksızlık ve çapulculuğun hüküm sürdüğü o toplum, İslâm'a girdikten sonra insanlık için örnek bir toplum oldu. Birlik ve beraberliği sağlayan, güçsüzün hakkını koruyan, insanlık tarihinde eşine rastlanmayan bir toplum oldu. Geriliğiyle alay eden toplumlara fazilet ve medeniyet taşıyan bir toplum. O toplum, kısa bir müddet içerisinde çevresine hâkim olmuş, sadece mü'minleri değil; İslâm'ı kabul etmeyen diğer din mensuplarını da huzur ve güvenliğe kavuşturmuştur. Kur'an'ın getirdiği ilkelerin İlâhîliğini ispatlayan bu tarihî gerçeklik, O'nun mûcizeliğine güzel bir delildir. Kur'an'ın gerçekleştirdiği bu değişim ve dönüşüm, bu inkılâb, tarihte hiçbir zaman hiçbir yerde gerçekleşmemiştir. Eşi benzeri görülmeyen bu devrim, yani insanların dalâletten hidâyete; ahlâksızlıktan en erdemli kişiliğe; toplumların bedeviyetten medeniyete; küçük kabile yönetiminden kıtalara hükmeden büyük ve âdil bir devlete... ulaşmasını sağlayan Kur'an, bu yönleriyle de mûcizedir, insanları benzerini yapmaktan âciz bırakır.[1089]
Kur'an'ın İlmî İ'câzı
Kur’ân-ı Kerim, bir ilim kitabı olarak nâzil olmamıştır. Yani O, bir Fizik, Kimya, Coğrafya, Tarih kitabı, bir ansiklopedi değildir. O, her şeyden önce bir tevhid, ibâdet/eylem ve ahlâk kitabıdır. Kur’an, Hz. Peygamber'in insanları Rablerinin izni ile, karanlıklardan aydınlığa, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarması için indirilmiş[1090] bir irşad[1091] kitabıdır. Onun dâvetine ve çizdiği yola uyanlar, iki dünyada da selâmet ve saâdete ererler. Ancak, "Kur'an'da hiç ilmî hakikat, bilimsel gerçek yok" şeklinde bir iddia da tümüyle bâtıldır, yanlıştır. "Kur'an'da her şey mevcuttur, bütün icatlar ondan alınmıştır" sözü ne kadar sakat ise, "Onda hiçbir bilimsel gerçeğin olmadığı" kanısı da ötekinden daha sakat ve gerçekten uzaktır.
Hakikat şudur ki, Kur'an'da birçok bilimsel gerçekler, birçok tabiat kanunları formüle edilmiştir. Ancak, Kur'an, bunlara sadece bir mûcize olarak işaret etmiş ve hiçbir zaman ilimle çatışmadığını göstermiştir. Seyyid Kutub'un da dediği gibi, ondaki kevnî hakikatler, ana prensipler halindedir. Öyle ki, hiçbir buluş onu nakzedememiştir ve nakzedemez. Yalnız, Kur'an'ın işaret ettiği hakikatleri anlayabilmek için, müsbet ilimlere iyice vâkıf olmak ve Kur'an'ı iyice düşünerek tetkik etmek gerekir. Bu nedenle, tabiatla ilgili ilimleri ilgilendiren birçok konuya, düşünmek sûretiyle Allah'ın varlığı ve birliği anlaşılsın, dolayısıyla imana ve doğru yola gelinsin diye Kur'an zaman zaman temas etmiştir.[1092]
Kur'an'ın inzal olan ilk âyeti "Oku" emriyle başlar; okumanın vasıtası olan kalemden, öğretimden söz eder, ilmin önemli dallarından biri olan anatomiye bu ilk âyetlerde dikkati çeker: "Oku, Yaratan Rabbinin adıyla. O, insanı alaktan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir."[1093] İlmin önemini vurgulayan nice âyet, bu konuda delil olarak belirtilebilir. İlme son derece kıymet veren Kur'an'ın ilimle çatışması asla tasavvur olunamaz. Ne var ki bazı yanlış tefsirler ve indî teviller, onu ilme aykırı imiş gibi gösterebilmiştir. Bir de Kur'an'ın ilimden çok önce haber vermiş bulunduğu bazı hakikatler, o zamanın âlimlerince anlaşılmamış ve ilme aykırı sanılmıştır. Hakikatte bunlar, ilmin ta kendisidir. Şimdi, Kur'an'ın, bilimden önce haber verdiği ve neticede bilimin de onun söylediklerini desteklediğini açığa vuran birkaç misal üzerinde durarak O'nun ne İlahî bir mûcize olduğunu göstermeye çalışalım:
Onun dünya, güneş, ay ve bütün gök cisimlerinin birleşik bir gaz kütlesinden koptuğunu,[1094] arzın yuvarlaklığını,[1095] güneşin kendi yörüngesinde döndüğünü,[1096] yer çekimi kanununu,[1097] yıldızların yörüngeleri ve kara delikleri,[1098] evrenin genişlemesi,[1099] hava basıncının varlığı,[1100] insanın nasıl bir sudan yaratıldığı,[1101] denizlerin kaynaması ve kıyâmetin kopması,[1102] güneşin hararetini tazelemesi,[1103] dünyanın dönüşünün yavaşlaması,[1104] insanın topraktan yaratılması,[1105] ceninde nutfenin yeri,[1106] insanın nasıl yaratıldığı,[1107] anne karnındaki üç karanlık (üç sağır perde),[1108] insanda cinsin tayini[1109] ve bunlara benzer birçok bilimsel gerçekleri, asırlar önce, bunlardan hiçbir ilim adamının haberi yokken anlatması ve özellikle bilginler, edebiyatçılar, filozoflar, kanun koyucular ve ahlâkçıların hep birden yardımlaşarak benzerini getirmeleri imkânsız iken; bütün bunların ümmî/okuma yazması olmayan bir kimseden sâdır olması, ancak mûcizeliğini ve İlâhî kaynaktan geldiğini gösterir.
Kur'an'ın i’câz yönleri sadece bunlardan ibâret değildir. Yukarıda temas edilenlerin dışında Kur'an'ın mûcizeliğini ispatlayan daha bir çok delil bulmak mümkündür. Meselâ, birçok sebep varken, müslüman olmayan Arapların Kur'an'a muâraza edememeleri, her mûcizeye kıyas edilebilmesi, düşmanlarına menfi, dostlarına müspet etki etmesi, sanki bir tek söz imiş gibi âyetleri ve sûreleri arasında münasebet bulunması, okuyana usanç vermemesi, kolay ezberlenebilmesi, hakikat, mecaz, teşbih, istiâre, kinâye, i’câz ve itnab, darb-ı mesel gibi edebî konuları ihtivâ etmesi, duyulduğu zaman kalplere nüfuz etmesi, ruhlara tesiri...
Kur’ân-ı Kerim, inişi ile bozgunculuğu, inançsızlığı, sapıklığı, haksızlığı ve her türlü câhiliyye âdetlerini temelden söküp atmıştır. İnsanlığın yaratılışına, akıl ve düşünce kurallarına uymayan her türlü bâtıl inanışları ve hurâfeleri yasaklamıştır. Kur'an, kötülüğün kaynağını kurutmuş ve insanlığın zararına olacak her türlü çirkin âdet ve alışkanlıkların kapısını kapatmıştır. Böylece insanlığı olgunlaştırmıştır. Kur'an'ın ana hedefi, putlara ve tâğutlara kul olmaktan insanları kurtarıp sadece Allah'a ibâdeti ve O'na kulluk yapmayı gerçekleştirmek, ferdin nefsini ıslah etmek, sosyal dayanışmayı sağlamak, şûrâyı, adâleti ve bütün insanlar arasında Allah'ın hükmünü egemen kılmaktır. İnsanları hak dine çağırmak ve mü'minler arasında kardeşlik duygusunu ve inancını yaymaktır.
İşte, bütün bunlar, Kur'an'ın en büyük mûcize olduğunu göstermektedir. Çünkü saydığımız bu temel ilke ve kurallar, çağımız insanının şiddetle muhtaç olduğu ilke ve kurallardır. Kur'an, çağımızın bütün çaresizliklerine derman olmakta ve ona çözüm yollarını sunmaktadır. Kur'an, böylece eşsiz ve büyüleyici beyanı ile, çağdaş bilim adamlarının altından kalkamadığı çağımız sorunlarına derman olmaktadır. Çağımızın en büyük hastalığı, maddecilik illetidir. İnsanlığın huzur ve mutluluğuna hizmet için yaratılmış olan madde, çağımız insanı tarafından tapılan ve uğrunda kavga edilen bir duruma getirilmiştir. Madde putlaştırılmış, insanlar da onun kulu ve kölesi haline gelmiştir. Oysa Kur'an, insanları maddeciliğin köleliğinden kurtulmaya ve Allah'a iman etmeye çağırmaktadır. Çünkü iman, huzur ve mutluluğun kaynağıdır. İnsanın yaratılış amacı, Allah'a iman edip kulluk görevini yerine getirmektir. Ancak bu amaç ile insanlık, gerçek huzur, saâdet ve barışa kavuşabilir.
Kur'an'ın mûcize oluşu, ölü kalplerin onun ulaştırdığı iman nuru ile dirilmesi, kör olan mânevî gözlerin Kur'an'ın sunduğu İslâm hakikatleri ile açılması ve câhil olan bir toplumun ilim ve irfan ışığı ile aydınlanmasıdır. O çağda, yapılması ve gerçekleşmesi hayal bile edilmeyen birçok olayın, muhteşem bir inkılâbın, Kur'an'ın inzâliyle kendiliğinden oluşmasıdır. Hz. Mûsâ'nın, asası ile sert kaya parçasına vurup ondan suları akıtması[1110] nasıl bir mûcize ise, Kur'an'ın âyetleri de öylece vahşi, âsi ve câhil kimselerin kalplerini yumuşatmış ve bu paslı kalplere iman nurunu yerleştirmiştir. Bu, başlı başına bir mûcizedir. Hz. İsa, nasıl ölüleri bir İlahî mûcize olarak diriltmiş ise,[1111] Kur'an da öylece küfrün, şirkin, vahşetin ve cehâletin bataklığında can çekişen bir milleti, hakka, hidâyete ve İslâm'ın nûruna erdirmekle diriltmiştir. Onları, uçurumun kenarından çekip kurtarmıştır. Çağlar boyunca bu millet, bütün dünya insanları için örnek alınacak bir ışık olmuştur.
Müslüman toplumlar, Kur'an'ın nûru ve hidâyeti sâyesinde yükselmişler, refah ve huzur içinde yaşamışlardır. Kur'an'a baş eğdikleri sürece bütün dünya da onlara baş eğmiştir. Onlar, Kur'an'ın dosdoğru yolunda yürüdükleri müddetçe, zaferi ve üstünlüğü elde tutmuşlardır. Müslümanlar, Kur'an'ın bayrağı altında toplandıkları zaman, izzet ve şereflerini korumuşlardır. Bu bayrak altında, Yüce Allah'ın emrettiği bütün hüküm ve emirleri yerine getirdiklerinde iki cihan saâdetine ulaşmışlardır. Bütün bunlar, Kur'an'ın mûcizeliğini ve en güzel sanat eseri oluşunu ispatlar.[1112]
Kur’an’da güzel söz konusunda; “Kuulû li’n-nâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin”[1113] ve “Ve kul li ıbâdî yekuulu’l-letî hiye ahsen: Kullarıma söyle: ‘Sözün en güzelini konuşsunlar.”[1114] ifadeleri geçer. Âyetlerde geçen “güzel söz” terkibi, “kavl” ve “husn” kelimeleriyle belirtilir. Kavl: Söz anlamına gelir. Ağızdan çıkan anlamlı seslere ve konuşmaya denir. Husn: Güzellik, hoşluk, iyilik ve mükemmellik anlamlarına gelir. Râgıb-ı İsfahanî’nin belirttiği gibi; değerli, seçkin ve rağbet gören şeylere “husn” denir.
Güzel söz; gönül alan, onur kırmayan, hak ve doğruyu gösteren sözlerdir. Fertler arasında sevginin, hak ve doğrunun üstün tutulması; nefret ve düşmanlığın giderilmesi, hakka uygun sözlerle mümkün olmaktadır. Allah, bir toplumun, diğerini ayıplamamasını, kusurlarını araştırmamasını, aleyhinde iftira ve gıybette bulunmamasını emretmektedir.[1115] Konuşma kabiliyeti, Allah tarafından insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden biridir. Bu yetenek ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur. Toplum halinde yaşamak mecburiyetinde olan insan, her gün defalarca bu yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir.
Güzel söz söylemek denilince, insanların çoğu bunu iltifat etmek, sevgisini dile getirmek ya da umut veren konuşmalar yapmak olarak algılar. Oysa, Kur’an’ın bize öğrettiği güzel söz, her ne kadar bu sayılanları içine alsa da, çok daha farklı ve geniş bir anlam içerir. Allah, güzel sözü bize şöyle tarif eder: “(İnsanları) Allah'a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”[1116] Asıl güzel söz, insanları Allah'a çağıran, Kur’an’a uymaya dâvet eden sözdür. Güzel sözü söyleyen, yani Allah'a çağıranlar ise yalnızca iman edenlerdir.
Allah’ın dinini anlatmak, Kur’an ile öğüt vermek, iyiliği emredip kötülükten men etmek, Allah’ın âyetlerini hatırlatmak; bunların hepsi birer çağrıdır ve bir insana söylenebilecek en hayırlı, en güzel sözlerdir. Mü’minlerin insanları Kur’an ahlâkına yönelten bu sözleri, doğrudan karşılarındaki kişiyi hoşnut etmeye yönelik olmadığı gibi, herhangi bir menfaate yönelik de değildir. Tüm bu sözlerin tek bir hedefi vardır; Allah’ı râzı etmek ve muhâtabın da Allah’ın râzı olacağı ahlâkta bir insan olmasına vesile olmak. Hedef bu olunca Allah’ı zikretmek, tevhidi, ibâdeti, güzel ahlâkı anlatmak ve âhireti kazanmaya çağırmak gibi, kimi zaman kişiye eksik olduğu yönlerde öğüt vermek, Kur’an âyetleri doğrultusunda hatalarını eleştirmek, korkup sakınmasını hatırlatmak da aynı şekilde güzel sözdür.[1117]
Dünyada yaşamakta olan milyarlarca insan için cehenneme gitme ve sonsuza kadar azaptan azaba sürüklenme tehlikesi vardır. Kişinin kendisini Allah'a çağıran en güzel söze uyması, azaptan kurtuluşu için hayatî bir önem taşımaktadır. İnsan, ancak güzel söze uyduğu takdirde dünyada ve âhirette güzel bir hayatla yaşayabilir. “... Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele...”[1118]
Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti, söz ve konuşma anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette bir kullanılmasından da anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Güzellik de Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu, hemen her konuda yapılanların güzel olmasını istediği özelliklerdendir. Güzellik anlamına gelen “husn” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 194 yerde kullanılır. Çok sayıda âyet; “Kul: De ki, onlara şöyle söyle” şeklinde başlar. Sözlerin en güzeli, insanları hakka, doğruya, olgunluğa, insanca yaşamaya sevkeden Allah’ın kelâmıdır: “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli âhenkli bir kitap halinde indirdi.”[1119] Dolayısıyla insan, güzel sözlü olmak istiyorsa, hem muhtevâ hem de usûl ve üslûp olarak referansını Kur’an’dan almalıdır.
Güzel sözün O’nun katına çıktığı; güzel sözü Allah’a çıkaranın da sâlih amel olduğu Kur’an’da belirtilirken,[1120] eylemle desteklenmeyen sözün güzel olmayacağı vurgulanmış olmaktadır. Sözün Allah indinde makbul olması için söze uygun eylem yapılması gerekir. Kur’an, ister mü’min olsun ister kâfir, insanlarla konuşurken güzel konuşmayı emreder.[1121] Sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.[1122] Çirkin ve kötü söz; şirk ve küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma, jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük, bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer; ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecburiyetindedir; buna izin verilmiştir.[1123]
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.[1124] Çünkü güzel sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu âyetteki güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min” olduğuna dair İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi, dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur. Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü söz, pis bir ağaca benzetilir.[1125] Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz, hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin çoğuna göre, başta Allah’ı inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram saydığı sözlerdir. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesadın, felâket ve musibetin kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere sürüklenmesine sebep olur.
38/Sâd sûresi 20'nci âyette Dâvud'a hikmet ve fasle'l-hitâb verildiği bildiriliyor. Hikmet, gerçeğe uygun ilimdir. Fasle'l-hitâb'a gelince: Hatıra gelen düşünceleri açıklama yeteneğidir. Hitâbet sanatı, güzel sanatların ana dalı olan edebiyattır. Güzel konuşma, işlerin içyüzünü anlama, dâvaları adâletle, iknâ edici bir üslûpla çözüme kavuşturma anlamları da vardır. Dâvud'un (a.s.) özelliklerinden biri de güzel konuşma yeteneğinin olması, insanların arasında çıkan olayları, anlaşmazlıkları güzel çözüme bağlamasıdır.
1. “Ve kûlû kavlen sedîdâ: Hakkı ve doğruyu söyleyin.”[1126] Hakkın zıddı bâtıl, doğrunun zıddı yalandır. Her hak söz, aynı zamanda doğru ve her doğru da haktır; tıpkı her bâtılın yalan ve her yalanın da bâtıl olduğu gibi. İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır. Bu, mü’min olmanın şiarıdır. Mü’min, emin/güvenilir olan kimse demektir. Hakkı haykıran ve doğruyu dile getiren tüm peygamberler ve onların vârisleri bu bedeli horlanma, hakarete uğrama, alaya alınma, işkence görme, sürülme, hapse atılma ve öldürülme biçiminde ödemişler ve bugün de ödemeye devam etmektedirler. Değil hakkı, bâtılı söylemenin dahi bir bedeli varken; hakkı haykırmanın bir bedeli olmasın mı? Söylediğiniz hakikat, ne kadar büyük ve önemliyse ödeyeceğiniz bedel de o oranda büyük olacaktır. Tarih boyunca tüm zâlim yöneticilerin gazabını, kendilerine hakkı ve doğruyu söyleyenler celbetmiştir. Bu gerçeği Hz. Peygamber şöyle dile getirir: “Cihadın en erdemlisi, zâlim yöneticiye hakkı haykırmaktır.”[1127]
2. “Ve kûlû kavlen ma’rûfâ: Münâsip bir biçimde konuşunuz.”[1128] Âyette geçen “ma’rûf” iyi, güzel ve münasip anlamlarına gelir. Bu ifade, âyette karı-koca ilişkileri bağlamında yer almaktadır. İster karı-koca ilişkileri, ister diğer tüm insanî ilişkilerde, konuşma stili, argümanlar ve sözcükler olaydan olaya, yerden yere ve zamandan zamana değişiklik arzedebilirler ve arzetmelidirler de. Aslolan amaca ulaşmaktır. Hakikat tek, lâkin bir hakikati anlatmanın yolu ve yordamı tek değildir. Bazı insanların hadis diye naklettiği, fakat hadis olmayan “İnsanlara akıllarının alacağı şekilde konuşun” sözü, aslında bir gerçeğin ifadesidir. Sadece söylediğinizin doğru olması yetmez. Eğer sözünüzün hedefini bulmasını istiyorsanız doğruyu, doğru bir zaman ve zeminde, doğru bir üslûpla söylemek zorundasınız. İşte, âyette “ma’rûf” olarak geçen ve “münasip” diye çevirdiğimiz şey de budur.
3. “Ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîğâ: Ve onlara kendi konumları hakkında detaylıca konuş; tesirli söz söyle.”[1129] Âyetteki “fî enfusihim” ifadesi, söylenecek sözün özbenliklerine etki edebilecek söz olmasını da telmih etmektedir. Dudaktan çıkan sözün varacağı yer, kulak kepçesidir; yürekten çıkan sözün varıp duracağı yerse muhâtabın gönlü olacaktır. Âyetin esas vurguladığı şey, dâvete muhatap olan insanın ilgisini yine insana, yani kendi gerçeğine çekmektir. Kendi gerçeğini görmeyen biri, kendisiyle değil; hep “başkaları”yla, hep “onlar”la ilgilenecektir. Kendisini sürekli ilgi odağından uzak tutan kimseler, verilen hiçbir nasihati üzerlerine almazlar, hiçbir dâvetin muhâtabı yerine kendilerini koymazlar. Dolayısıyla onlar öğüt almaz, söz dinlemez ve hallerini düzeltmezler. İşte onlar kör, sağır ve dilsiz biri gibidirler.
4. “Fe kûlâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.”[1130] Bu İlâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güler yüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu İlâhî tâlimat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe sözkonusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
5. “Ve kûlû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”[1131] “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.”[1132]
Sözlerin En Güzeli Olan Kitap’ta “En Güzel Söz” Diye Tanımlanan “Dâvet”in Usûlü: Kur’an’ın üslûbu, bir dâvetçi/tebliğci, yani gönül fâtihi için bulunmaz bir hazinedir. Kur’anî dâvet üslûbundan çıkaracağımız bir çok ilke vardır. Biz burada bunlardan sadece birkaçına işaret etmekle yetineceğiz:
a- Kur’anî dâvet üslûbunda muhâtabın dikkatini dağıtacak yersiz ayrıntılara girilmez. Söylenmek istenilen hakikat, doğrudan ve mümkün olan en az kelimeyle (îcaz) muhâtaba aktarılır.
b- Kur’an, muhâtabının dikkatini dağıtmamak için genellikle somut isimler, tarihler ve mekânlar üzerinde durmaz. Kur’an’da müşahhas/somut olarak indiği dönemin mü’minlerinden yalnızca Hz. Zeyd bin Sâbit’in adı, kâfirlerden ise yalnızca Peygamber’in amcası Ebû Leheb’in adı geçer. Bunun dışında Kur’an, hep isme değil; eyleme vurgu yapar. Hatta tarihî kıssalarda kullanılan “nemrut”, “firavun” gibi isimler dahi özel isim değil; “sultan, kral, başkan, han, hakan” gibi cins isimlerdir. Çünkü isimler ayırır, ihtilâfı çoğaltır ve dikkatleri dağıtır. Tarihsel mekânlar, insanlar ve zamanları öne çıkarmak dikkatleri dağıtırdı ki, çağlarüstü bir mesaj olan Kur’an buna meydan vermemiştir.
Ender durumlar