AFYON-SANAT
Günümüzde Sanat Denince...
Allah'a kul olabilme ve her an ibâdet/kulluk yapabilme bilincinden uzaklaştırılan günümüz insanı, çok tanrılı dinlerin kucağına düşmüş, bir sürü sahte ilâhların yanında, nefsinin hevâsını da tanrı kabul ederek hevâî isteklerin dışına çıkamaz bir duruma gelmiş. Müstekbir güçler, tâğûtî düzenler insanları kolay sömürebilmek ve rahat güdebilmek için afyon-sanattan yararlanıyorlar. Daha açıkçası, sanatı uyuşturucu fonksiyona indirgiyorlar. Her tarafı kuşatan dejenerasyon sanatta da kendini gösteriyor.
Özellikle yaşadığımız topraklarda spor denilince akla hemen futbol gelir. Spor sadece futbol demektir. Hem de kumara, israfa, kavgalara, ilâhlaştırılan futbolculara, "en büyük", yani "ekber" kabul edilen takımlara, yani tüm çirkinliklere batmış şekliyle futbol. Aynen bunun gibi, sanatçı denilince, iki tip akla gelir: Şarkıcı veya artist. Sanat denilince de bunların cıvıklıkları.
Beş-on sahâbînin adını sayamayan gençler, Michael Jackson'ın ayakkabı numarasını biliyor, Madonna'nın video kliplerini ezbere sayabiliyor. Bir-iki TV. dizisinde veya filmde rol alan aşüfteleri ise göklere çıkartıp "yıldız"laştırıyor. Bu yıldızlara aktrist de değil, artist deniyor. "Art" Batı dillerinde "sanat" demektir; artist de sanatçı. Türkçe'de başka hiçbir sanat dalıyla uğraşana artist denmez, sadece filmlerde boy (ve et) gösterenlere denir. Filmde rol yapmanın dışında başka sanat kabul edilmediğinin çok kesin göstergesidir bu.
Şâire, edebiyatçıya, mimara, hattata, tezhipçiye, çini işleyen ressama... sanatçı diyen yoktur artık. Sadece şarkıcı ve artist bu unvânı alır. Yalnız, burada biraz durmak gerekiyor. "Sanatçı" damgası bunlar için güzel bir yanlış sıfat olmalı. "Sanatçı" ile "sanatkâr" arasında büyük fark var gibi geliyor bana. Sanatkâr, sözlüğe bakılırsa sanatçı demektir ama, kullanılışta hiç de aynı değil. "Sanatkâr"ın kitle nazarında bir ağırlığı, bir saygınlığı vardır. Ciddî bir sanat dalında veya ustalık isteyen bir meslekte (zanaatta) mâhir birine "sanatkâr" denilir de "sanatçı" denmez. Ama fâhişe rollerini çok iyi beceren, iki şarkı ezberleyip hoplayıp zıplayan veya orasını burasını gösterme sanatını(!) icrâ eden, bunların dışında hiçbir mârifeti olmayan orta mallarına "sanatkâr" dendiğini duydunuz, gördünüz mü? Onlara olsa olsa "sanatçı" denilmekte. Sanatçı! Domatesçi, patatesçi dediğimizde, nasıl onları satan zerzevatçı aklımıza geliyorsa, aynen onun gibi, sanat adına köşeyi dönen, yani sanat alıp satan veya sanat adına alınıp satılan tüccar veya kölelere sanatçı deniyor.
Günümüzde halk yığınlarına mal olmuş şekliyle sanatçı diye ya artiste denir, ya şarkıcıya; Sanat da ya sinemadır, ya müzik. Bunların her ikisinin sanat olabilmesi için sadece tek şart vardır. O da cinselliğin, seksin alabildiğine serpilmiş olması. Yoksa, ağzıyla kuş tutsa kişi sanatçı olamaz. Sanat, mânâ ve hakikat âleminin penceresi değildir artık, kasap vitrinidir. İnsan sadece maddedir, tendir. Mânevî kimlik çoktan unutulduğundan, sanat, teşhir ve şov demektir. Müzik sadece sesle söylenen, çalgı âletleriyle çalınan ezgiler değildir; eşek dansı ve hayvansal çıplaklık olmadan müzik düşünülemez hale gelmiştir. Yedinci sanat kabul edilen sinema da beyaz değil, kara perdedir; ahlâksızlığın, çirkefliğin aksettiği perde. Televizyon da, gazino ve sinemanın evin içine girmesi.
Sâlih amel cinsinden ve çevreyi ıslah edici fonksiyonda olması gereken sanat, günümüzde ifsad edici bir fitne konumuna indirgenmekte, insanları fıtratından ve Rabbinden uzaklaştıran çirkin bir oyuncak görevi üstlenmektedir. Yaşadığımız çağda daha da sapkınlaşarak sanat adına icrâ edilen, merkezine kalbin hassâsiyeti, duyguların inceliği, düşüncelerin nezihliği yerine; şehvetin kabalığı, olumsuz düşüncenin küstahlığı, çirkin duyguların ifsâdı yerleştirilen fesat ve fitne örneklerini hiçbir şekilde sanat olarak kabul edip onaylamak mümkün değildir. İçinde naiflik, incelik, zerâfet, nezâket gibi kalbin eylemleri olmayan, şerefli insan varlığının asâletine yakışmayan bir tecrübeyi, bir ameli, bir ürünü sanat olarak düşünmek, insanı eşref-i mahlûkat düzeyinden esfel-i sâfilîn düzeyine düşürmekten başka bir işe yaramaz. Bu cümleden hareketle günümüz sanat anlayışına ve bu anlayışın ürünlerine baktığımızda ne kadar utanç verici bir düzeysizliğe tanık olduğumuzu her birimiz bilmekteyiz.
"Bekri Mustafa imam olmuş deyin, onlar anlar memleketin halini!" cinsinden yukarıdaki manzarayı düşünün. Sanatın(!) ne olduğunu ârifler anlar; daha doğrusu, ne hale geldiğini sanatın ve memleketin. Bu ortam, bu anlayış içinde sanat, emperyalizmin kötü emellerinin âletinden başka bir şey değildir artık. Emperyalizm sanatı istismar, insanı da istihmar etmek için devreye girmiştir.
Koyunları gütmek için çoban, kavaldan yararlanır. Kaval çalmasını iyi bilen bir çoban, müzikle sarhoş ettiği koyunlara istediğini kolayca yaptırır. Biraz da kavalların yardımıyla her çobana boyun eğen koyun haline getirdiler halk yığınlarını. Çoban Sülü gibi çobanların rejimin en tepesine çıkmasını doğal görseniz bile, yönettiklerini sürü haline getirip istedikleri gibi güttüklerini görmezden gelemezsiniz. Zulüm, isterse kendilerine karşı olsun, hiçbir haksızlığa sesini çıkarıp tepki göstermeyen uysal koyunlar haline getirildi toplum. Bu neticede müziğin payını unutmamak gerekir. Yorgun-argın işinden eve dönen adamı düşünün. Çobanların kasetçalar, CD.çalar, TV. gibi aygıtlarla evin içine kadar soktukları kaval seslerinden, TV. dizilerinden başını kaldırıp da namaza, düşünmeye, okumaya, çoluk-çocuğuyla ilgilenmeye fırsat bulamıyor. İşini, sokağını, çevreyle ilişkisini yönlendiren emperyalist rejim, onu evinde bile bırakmıyor. Gündüz evde kalanlar yine müzikle uyutulacak, TV. filmleriyle avutulacaktır. Evden işe giderken dolmuşların motor gürültüleri, kasetlerdeki modern gürültülerle işbirliği yapacak.
Hasan Sabbah'ın cennet fedâilerini herhalde bilirsiniz. Esrar yutturularak liderlerinin her emrini yerine getiren fedâilerdir bunlar. Bugün de Hasan Sabbah'lar gönüllü fedâilerine (kurbanlarına) afyon-sanat yutturmaktadırlar, onları kullanabilmek için. Esrarkeşler gibi yalancı cennet içinde, gerçeklerden kaçmaktadır halk uyuşturucu ses ve görüntülerle. Tembel tembel uyumak, uyuşmak, eğlenmek, vur patlasın çal oynasın anlayışı; boşvermişlerin yaşam felsefesi. Bunların boş vermeyenlere oranı ise, Avrupa'da bile rahatlıkla birincilik kürsüsüne çıkacak boyutta.
Bazı dört ayaklılara su verirken, sahipleri ıslık çalmak zorunluluğu hisseder. Hayvan, su içerken bile ıslıksız, müziksiz yapamaz. Bazı sulular da yemek yerken, su içerken bile müziksiz yapamazlar. Sözgelimi, çoğu dolmuş şoförü direksiyonun başına, çoğu konfeksiyon çalışanı makinenin başına müziksiz geçemez. Hem de müzik ve sanat demeye bin şâhit olsa kabullenemeyeceğiniz tarzda bayağılıklar…
Çocukları uyutmak için ninniler söylenir. Çocuk akıllı gençleri uyutmak için de düzen ninniler söylemektedir hep. Yeter ki sesleri çıkmasın, mışıl mışıl uyusun çocuklaştırılanlar. Çocukları oyalamak için ağızlarına emzik tıkadıkları gibi, çocuklaştırılanların kulaklarına volkmenler, müzikçalarlar, radyolar tıkamakta; hakkı dinleyecek kulak bırakmamaktadırlar.
Gerçek sanat, ne koyun gibi güdülme aracı, ne uyuşturucu bir afyondur, ne de ninni. Gerçek sanat uyanıklıktır aslında. Tüm âzâların uyanıklığı, hassâsiyeti gerekir sanat için. Her şeyden önce de rûhun uyanıklığı, dikkati şarttır. Sanat düşüncedir, tefekkürdür aslında. Hem göz, hem gönül açıklığıdır. Piyasada görülense sanatın istismarı, hislerin sûiistimâlinden başkası değildir.
İnsanlar nelerle meşgul edilmektedir? İbâdet için yaratılan kul, dünyaya oyun ve eğlenmeye geldiğini zannetmektedir. Oyun ve eğlence, çocukların hayatında önemli yer tutar. Çocuk ruhlu, çocuk akıllılar da oyun ve eğlencelerle hayatlarını tüketiyorlar. Eğlenip felekten bir gün çaldığını zanneden delikanlı, aslında şeytana gününü ve daha nelerini çaldırmaktadır, bir düşünse...
Bu topraklarda afyon-sanatın, özellikle de müziğin fecî şekilde, bulaşıcı hastalık gibi yaygınlaşması ve desteklenmesi, çeşitli sosyal ve siyasal hesaplardan kaynaklanmaktadır. Kitlelerin sömürülmesini kolaylaştırmak için egemen güçler ve emperyalizm çeşitli planlar uygulamaktadır. Bunların başında kalabalıkların dikkatini oyun ve eğlence gibi şeylere çekmek ve onları boş şeylerle oyalamak gelir. Futbol ve müzik, milyonlarca müstaz'afın en önemli meşgalesi haline gelerek bir deşarj (boşalma) sebebi olmaktadır.
Çağdaş Firavunlar, propaganda ve eğitim kurumlarıyla insanları gerçek dinden uzaklaştırarak âhiretlerini mahvettikleri gibi, oyun ve eğlence kurumlarından oluşan emniyet sübapları aracılığıyla dünyalarını da mahvetmektedirler. Koyun sürüsü haline getirilen milyonlarca insan, kendilerine en büyük zulümleri revâ gören müstekbirleri bu şekilde alkışlayabilmektedir. İspanya'nın meşhur diktatörü General Franco şöyle diyordu: "Futbol, seks ve piyango olmasaydı, ben kırk yıl bu halkı nasıl istediğim gibi yönetebilirdim?" Bu taktik, sadece Franco'nun değil; her asırdaki ve her ülkedeki tâğutların ortak prensibidir. Halkın ayaklanmasına giden yolu tıkamak için milât öncesi Yunan idareleri zamanında bile halkı lüzumsuz oyunlar, spor yarışları ve çılgın eğlencelerle uyutma ve uyuşturma politikaları güdülmüştür. Futbolla birlikte günümüzdeki sanat da çağdaş tâğutların can simidi. Sanat emperyalist güçlerin elinde bir atom bombası, bir kitle imhâ silâhıdır. Artık savaşlar, sanat denilen silâhlarla dolaylı olarak psikolojik alanda yapılmaktadır. Dünyada dönen zulüm çarklarının farkına varmasın diye insanlar, müzik ve sinema ile iğdiş edilmekte, neredeyse tarihe karışan eski çocuk masalları yerine, büyükler bu zehirli masallarla uyutulmakta ve uyuşturulmaktadır. Halk yığınlarını afyon yutmuş Hint horozuna çeviren bir sihirbaz değneği olan sanat, aynı zamanda büyük bir propaganda aracıdır.
"Coca Cola"sını (Kaka Kola diye okunmalıdır) bütün dünyada reklam kandırmacasıyla ihtiyaç kabul ettiren ülke, Madonna'sını, Michael'ını tüm memleketlerde kendi üstünlük ve egemenliğinin sembolü olarak kullanmaktadır. Sık sık dünya turneleriyle ABD başkalarından önce sanatçı-ajan Mıchael'lar ülkeleri ele geçirmektedir öncü kuvvetler olarak. Bu, eli bilmem neresinde, yarı erkek yarı kadın kılıklı, yarı hayvan yarı insan ihtiyar delikanlı, sömürülen kurban kullar gözünde yarı insan yarı tanrı gibi görülmektedir. Eylül 1993'teki İstanbul turnesinde tekrar görüldü ki, uğruna her şeylerini fedâ edebilecek çılgın hayranlarına stadyum denilen tapınaklar bile dar gelmekte, kahraman Türk gençliği sömürgelik andı içmekte, T.C. çoktan ABD mandalığını benimsemekte. Gençliğin onun şahsına karşı gösterdiği Batı ve Amerika hayranlığı, onların dilinden anlamasa bile âyin gibi dinlediği müzik ve sanatına tutkunluğuyla bütünleşmiş olmaktadır. Yeni dünya düzeni bu olsa gerek.
Türkiye'de kolay şöhret olmuş, daha doğrusu şöhret yapılmış sanatçı kabul edilenlere bir bakın; Tatlıses'ler, Emrah'lar, Ferdi'ler, Müslüm’ler... artist veya şarkıcı kızlar, hepsi kültürsüz, eğitimsiz insanlar. Böyle olması gerekiyor kolay kullanılmaları için. Sömürü çarklarının başındakiler için en kestirme, en kolay yol bu. Medya, fuhuş sektörü, düzen ve egemen güçlerden oluşan emperyalist koalisyon, sanatçı(!)yı kullanıyor. Sanatçı da birazcık onları. Ya da, kullanılan sanatçı, kullandığını sanıyor. Sanatçı, emperyalist sektörün kuklasından başka bir şey değildir; yığınlar da kukladan zevk alan, ipleri fark edemeyen çocuk akıllılar.
İçki ve esrar cinsinden uyuşturucuların haram kılınmasının hikmetleri; aklı gidermesi, insanı uyuşturması, sağlıklı düşünceden, ibâdetten ve iyi şeylerden alıkoyması ve bağımlılık yapmasıdır. Bu sayılan özelliklerin tümü, günümüzdeki sanatta ve en çok da müzikte, TV. dizilerinde, film ve eğlencelerinde bulunmaktadır.
Müzik kafalı müzikomaniler, daha da ileride müzikomanyaklar, yeni türeyen yaratıklardır. Yarınlarımız da bu türedilere emânet. İzinden gittikleri Ata'larının emirlerini daha çağdaş hale getirip uygulama içindedirler: Ey Türk gençliği! Birinci vazifen müzik dinlemek, maça gitmek, TV. seyretmek, internete girmek, chat yapmak, bilgisayar oyunları oynamak; böylece boşvermiş gençlik olmaktır. Her türlü rezâlet için muhtaç olunan araç Yeni Dünya Düzeni ve T.C. düzeni tarafından ortaklaşa karşılanacaktır. Her aradığın, medyada ve sanat kapsamında mevcuttur...
Uluslar arası emperyalizm, Türkiye'ye sık sık övgüler, birincilikler, madalyalar dağıtır. Hangi konuda mı? Sanat konusunda. Durun, hemen sevinmeyin, sanatımız Avrupa'da bile takdir ediliyor diye. Daha çok, dini ve insanımızı karalamayı, cinselliği, ahlâksızlığı ön plana çıkaran o biçim sanatlardadır bu ödüllendirilenler. Festivallerde başarılı olan filmlerin hemen hepsi insanımızı karalayan, İslâm inancına düşmanlık edilen cinstendir. Güzellik(!) yarışmalarında ön sıralarda yarışmalı Türk kızları ki, Batı uygarlığına yaklaşılsın! Folklorda (halk danslarında) birincilikler verilir, halk bunlara daha fazla önem versin. El sanatlarını överler; Türk halkı bunlarla meşgul olup ciddî şeylere vakit ayıramasın. Ne güzel halıları vardır Türklerin, dantelleri, oyaları, oynamaları, oyalanmaları, avlanmaları...
Emperyalistler sadece rûhu sömürmezler; onların dini-imanı para olduğuna göre, sanat ayaklarıyla insanın parasına da sülük gibi yapışacaklardır. İlmî bir kitap 70 milyonluk ülkede iki bin basıp satamazken, bir arabesk müzik kaseti iki milyon, üç milyon satabiliyorsa, gerisini siz düşünün; hem maddî yönünü, hem mânevî yönünü. Bir kaset kaç liradır; yüzlerce sanatçı(!)nın binlerce kasetinin tüketimini hesaplayın. Bir cep dolusu para vererek aldığı biletle bir gece önce stadyum kapılarında sıraya giren on binlerce gençliğin “rock starı”nı dinlemek için mânevî fedâkârlıklar yanında, maddî kayıplarını toplamaya çalışın. Bunun hemen göze çarpmayan yönleri de var. Uydurma ses yarışmalarıyla kandırılıp dolandırılanlar, hayranı olduğu şahıs gibi sanatçı, artist olmak için evden kaçıp kötü yola düşenler, hayranı olduğu sanatçının giydiğini giymek için varını yoğunu verenler, hem parasından, hem başka şeylerinden olanlar...
Sanatın istismarı, toplumu her yönüyle çöküşe götürür, geleceği karartırken; bazılarının ise, üzerinden büyük rantlar elde ettiği dev bir sektördür.
Sanat Adına İşlenen Toplu Cinâyetlerin Diğer Adı: Fuhuş ve Fuhuş Sektörü
Câhiliye toplumlarında genç kızlara ve erkeklere özendirilen bir sömürü ağıdır kadın estetiğiyle ilgili sektör. Kapitalist düzenlerde her şey menfaat ve kâr amacına yöneliktir. Çok lüzumsuz şeyler bile ihtiyaç zannettirilerek tüketimini sağlamak için insanlar zayıf yanlarından yakalanacaktır. Göz ve kulak, hakkı görüp işitmeyeli, iyice zayıflamış; kalp ibâdetlerle gıdalanmadığından kendine tuzak kuran avcıları hissedemez olmuştur. Emperyalistlere kolay yem olmak için, insanların, gerçek dinden uzaklaşmaları gerekir. Bu iş, sanat ve düzen işbirliğiyle sağlanarak altyapı oluşturulmuştur çoktan. Cinsel duygular sömürülerek, sanat ve güzellik anlayışı daha da bayağılaştırılarak bir sektör geliştirilir: Fuhuş sektörü. Fuhuş sektörü deyince sadece bir genelev patronunun 90’lı yıllarda üst üste vergi rekortmeni olması aklınıza gelmesin. O aysbergin/buz dağının sadece görünen küçük parçasıdır. Müziğin, eğlencenin, sinemanın, gece hayatının, TV. programlarının, makyaj ve her türlü güzellik malzemelerinin, modanın, daha sayılabilecek buna benzer şeylerin oluşturduğu büyük bir sektördür bu.
Büyük şehirlerin büyük caddelerinde küçük bir gezinti yaparsanız, dükkânların en az yarısının cinsellik ve fuhuş sektörüne (pardon, sanata) hizmet ettiklerini görecek, gariban halkın paralarının hangi yollarla nereye aktığını anlayacaksınız.
Modayı düşünün. Özgür olduğunu zanneden insanlar, neyi giyeceğine bile kendileri karar veremiyor. Onları kimler kukla gibi kullanıyor?! Paris'teki modacının isteği dışına çık bakalım kolaysa. Tabii, moda sık sık değişecek, birkaç defa giyilen tuvalet, artık tuvalete giderken bile giyilemez olacak, yerine bir başka giysi gelecek. Paralar da sektöre akacak. Mankenler ve sanatçılar bu sektörün başrol oyuncuları; modacılar, kumaş satıcıları, dokuma sanayicileri ve konfeksiyoncular, terziler de figüran kadrosu.
Sanat maskesi takan fuhuş sektörü (fuhuş, Kur'ânî kavram olarak her türlü aşırılığı, özellikle günah yoluyla aşırılıkları ifâde eder), sadece inançsızlığın, ahlâksızlığın değil; aynı zamanda enflasyonun da en önemli sebebidir.
Sanat da arz-talep işidir. Sanat ticârî bir metâdır. Halkı çağdaş uygarlık seviyesi(zliği)ne çıkarmak hedefiyle fuhuş sektörünün kurbanı yapan düzenin kendisi de, bu sektör için ne bütçeler ayırmaktadır...
Devletin izin ve kontrolünde "umumhâne" veya "genelev" denilen ücret karşılığında fuhuş yapılan yerler, Batılılaşma ile birlikte önce İstanbul'un Galata semtinde Karaköy'de açılmış, sonra giderek Anadolu'nun hemen her vilâyetine yayılmıştır. İlk açılan resmî (devlet kontrol ve izniyle) fuhuş yerlerinin I. Dünya Savaşı esnâsında olduğu, Osmanlıların fiilen kendileriyle savaştığı ülkelerden ve özellikle Rusya'dan çok sayıda fâhişenin bu evlerde Türk gençlerine hizmeti, üzerinde düşünülmesi gereken hususlardan biridir. Müslümanlarla esas savaşın inanç ve ahlâkî esaslarda Kur'an'ın yasakladıkları şeyleri yayarak yapılacağını bilen düşmanlar, savaş cephelerinde yardım adı altında şimdilerin AIDS'i kadar yıpratıcı ve öldürücü olan frengili kadınları hemşire kılığı ve kılıfıyla cephelere sürmüşler, onlar da Türk askerlerine hizmet(!) sunarak, ordunun büyük ölçüde belsoğukluğu da denilen frengi hastalığına yakalanıp telef olmasına sebep olmuşlardır. Ayrıca zinâ yapan askerlerin Allah için savaş yapacak dinamikleri ne ölçüde yitireceğini hesap eden düşmanlar, insanî yardım maskesi altında ordunun gücünü büyük ölçüde fuhuşla kırmayı başarmışlardır. Eş zamanlı olarak çok sayıda fâhişeyi başta İstanbul olmak üzere Osmanlı şehirlerine ihraç eden kâfirler kaleyi içten çökertmenin yolunu bulmuşlar, top ve tüfekle yapamadıklarını fâhişeler eliyle daha kolay yoldan halletmişlerdir. Bu düşmanlar, Osmanlı Devletinin can çekiştiği ve savaş cephelerinden başka işlere vakit ayıramadığı zor ortamdan yararlanan ve halkın asâyiş ve inanç yönüyle yaşadığı kargaşadan yararlanmışlardır. İman ve takvâya dayanan arka planı giderek güçsüzleşen örf ve ahlâkî anlayışın Batılılaşma istek ve anlayışına dur diyemediği bir ortamda fuhuş silâhı, tahribi en çok hasar veren truva atı olmuştur.
Göğsüne indirdiği sert yumruklarla "ben de müslümanım el-hamdü lillâh" diyen nice erkeğin, evlenmeden ilk deneyimlerini pis fâhişelerin yanında tatmaları, hatta nicelerinin evlendikten sonra da bu çirkin işe devam etmeleri, müslümanlıkla nasıl bağdaşacaktır? Kendi hanımı ya da kızı bu işi yapmış olsa hiç çekinmeden “namusunu temizlemek” için ve “töre” adına silâha sarılıp yıllarca hapis yatmayı seve seve kabul eden nâmuslu(!) erkeklerin aynı işi hiç sıkılmadan kendilerinin yapmaları, hangi nâmus ve din anlayışıyla izah edilebilir? Türkiye'de kaç erkeğin, gerçekten bekâr (zinâ etmemiş) olarak evlendiği belki hiçbir anketle tespit edilmemiştir, ama oran her halde müslümanlara yakışacak kadar az değildir. Kaç kız babası, kendi kızının ya da gelininin nâmusu kadar dâmâdının da nâmuslu olup olmadığını araştırıyor? Nûr Sûresi, 3 ve 26. âyetlerin yasakladığı bir nikâha kapı açanların sayısı ne kadardır? Yani erkeğin ve babasının aradığı kızın bâkireliği kadar erkeğin "bâkir(e)liği" niye önemsenmiyor? İslâm, her konuda adâletli bir dindir, cinslerden birine haksızlık yapacak şekilde ayrım yapmaz. Dünyada ve âhirette zinâ suçu ve cezâsı için kadına nasıl bakıyorsa, erkeğe de her yönden aynı şekilde bakar. Her ikisinin de yaptığı ahlâksızlığa fâhişelik (aşırık isyankârlık, azgınlık) der. Evet, bayan gibi bu çirkin işi yapan her erkek de fâhişedir, nâmussuzdur. İslâm’ın tavrı bu konuda çok nettir.
Homoseksüellik ve her çeşit fuhşun sebep olduğu AIDS gibi korkunç hastalıklar bile, İslâm'a inanıp teslim olmuş kimselerin dışındakilere caydırıcı olamıyor. Âhiretteki cehennemi önemsemeyen akılsız kimsenin, ölümcül hastalıklara atılması da sürpriz ve anormal sayılmamalı. İslâmî devlet ve toplum anlayışının önemi bu konuda da kendini gösteriyor. Din düşmanı düzen ve câhiliyye toplumuna dönüşmüş sosyal çevre, devamlı fuhuş üretiyor. Fuhuş, sektör olmuş, “bacasız sanâyi” ve “dünyanın ilk mesleği” gibi yanlış ifâdelerle reklâmı yapılan bu dal, helâl-haram kelimelerine lügatında yer ayırmayan Kapitalizmde pis ve kara da olsa çok para getiriyor. Fakir halkın da bu sektöre bilinçli-bilinçsiz varını yoğunu akıttığını, kirli de olsa çok parayı, temiz olan helâla tercih eden kapitalistlerin fuhşu nasıl sömürüleri için bir araç olarak gördüğünü tespit için caddelere çıkıp göz atmak yeterli olacaktır.
Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş çevre sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe sivrisineklerle mücâdele sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik kaba su doldurmaya çalışmak demektir. Fuhşa bulaşmış insanların zührevî hastalıklar yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her konuda sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini gözönünde tutmak gerekir. “Hayânın azlığı küfürdür” ve “hayâ imandandır.”[25] buyrulmuştur. Yine "Utanmıyorsan, dilediğini yap!"[26] diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin mânevî yönden ölüme terkedilen kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü beklenen hastaya: "Ne istersen ye, serbestsin!" demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin kaybolması, kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Fuhuş, sevgisiz olarak vücudunu satmak olduğundan insanî özelliğin her yönünü tahrip eder. İnsanın et ve deriden ibâret olan bir varlık, bir eşya hükmüne konulmasıyla; kişilik şuurunu yıkan, insanlık şerefine vurulan en ağır darbedir.
Giderek globalleşen ve Amerika'nın yön verdiği yeni dünya düzen(sizliğ)i içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin dinsiz ve ahlâksız kriterlerine kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası, kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır. Bundan büyük helâk olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda fuhşun bin bir çeşidi giderek yasallaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı bulmuştur. Modern Batıda harâretle savunulan bireycilik, saptırılmış özgürlük anlayışı ve bunların sonucu olarak gençlerin âile ilgisinden, terbiye ve himâyesinden yeterince faydalanamaması, aynı dünya görüşünün bir ürünü olan lüks ve pahalı yaşamanın ev ve âile kurmayı zorlaştırması, ekonomik, sosyal ve siyasî başarının en yüksek ideal kabul edilmesi ve cinselliğin bu amaç için sömürülmesi gibi sebepler yüzünden modernizmin benimsendiği toplumlarda veya kesimlerde fuhşun da yaygınlaştığı görülmektedir. Aslında bazı çevrelerde din ve ahlâk gibi kurumlara karşı çıkmanın temelinde, modern zihniyet yanında uyuşturucu pazarıyla da yakın ilgisi olan fuhuş sektörünün çıkarları bulunmaktadır. Fuhşa karşı ahlâk terbiyesi, güçlü âile yapısı, toplumsal kontrol gibi mekanizmaları canlı tutması yanında kesin hukukî ve sosyal önlemler de alan İslâmiyet fuhuş sektörünü özellikle rahatsız etmektedir. Fuhşu günah, ayıp ve yasak olmaktan çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi suç saymakta, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir.
Henüz tam Batılılaşamamış Türkiye gibi ülkelerde, özellikle hâlâ Doğulu kafasını değiştirememiş kesimde kadınların zinâsı suç ve nâmussuzluk sayılırken, erkeklerinki delikanlılık ve övünç meselesi kabul edilebilmektedir. Türkiye gibi Batılılaşmaya çalışan ülkelerde resmî işlem yaptırmayan dinî nikâhlı evlilikler kanunen suç sayılır ve doğan çocukları "piç" muâmelesi görürken; bekârların kendi isteğiyle zinâsını suç sayan bir kanun yoktur. Evli kimselerin metres hayatları, sevgililik ve arkadaşlıkları, karşı cinsteki arkadaşıyla (baştan) çıkmaları, "ay boşandık, ama yine birlikteyiz, bilseniz ne kadar mutluyuz!" tavırları fazilet gibi sunulmaktadır. Evli-bekâr herkes için genelevler veya randevu evleri, devletin koruması altındadır. Kadınlara hak ve özgürlük, kadın-erkek eşitliği gibi parlak sloganlar arkasına gizlenen İslâm dışı dünya görüşleri, kadına fâhişelik sıfatını kendi istediği zaman ve istediği kişilere kullandığı halde, erkeğe benzer bir suçlama yapmaz. Bu ülkede de fuhuş ve zinâ konusunda hem halk anlayışı ve hem resmî kanunlar açısından kadınla erkek arasında çok büyük farklar vardır. İslâm erkekle kadının tüm hayır ve ibâdetlerine eşit sevaplar vaad ederken, kadın olsun erkek olsun, aynı suça aynı dünyevî ve uhrevî cezâyı öngörmekte ve bu gibi konularda tümüyle eşitliği uygulamaktadır. Kadın haklarına yeterli önemi vermediğini iddiâ ederek kasıtlı şekilde İslâm'a çamur atan Batı zihniyeti, kadını seks kölesi haline getirmek için her yolu mubah gören tavırlar sergilemekte, kadını, kadın özgürlüğü ve kadın hakları kavramını istismar ederek bu cinse en büyük zulümleri revâ görmektedir.
Batı, seks hürriyeti, bir başka ifadeyle cinsel özgürlük ile ortaya çıkan ciddi anormalliklere çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyor. Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere. Erkekler ve kızlar, evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı beraberlik ve yaşam sürdürmenin dayanılmaz hafifliği içinde tatmin aramakta. Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için, akla gelmedik fanteziler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan nefsin hevâsı, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere izin veren devletler, otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Avrupa Birliğine uyum süreci içinde kısa bir zaman sonra T.C.’nin de homoseksüellere (başörtülülerden esirgediği) her türlü hak ve özgürlüğü verip onları en küçük çapta kınamayı suç sayması sürpriz sayılmasın. Uyuşturucu, fuhuş ve beyaz kadın ticareti ile kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki sözkonusu. Birleşmiş Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor. HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003 yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. 2007 yılında ise bunun iki buçuk milyonu bulduğu sanılıyor. Sadece kendileri için değil, âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan hastalık, en çok homoseksüellik ve gayri meşrû ilişki, yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri aracılığıyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor.
Fuhuş ve uyuşturucunun önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci şekilde toplu intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kultulmak için İslâmî değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz, olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek iman ve bilince sahip olacak şekilde yetiştirilmelidir.
Kapitalist ve materyalist zihniyet, kadın cinselliğiyle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan, sözgelimi araba tekerleğinin reklâmlarına kadın bacağını yerleştirmekten çekinmemektedir. Kadına sadece cinsel obje gözüyle bakılma sonucu doğuran yaklaşım, Batı kaynaklı her çeşit faâliyette göze çarpmaktadır. İslâm dışı düzenler; spordan ticarete, modadan eğlenceye, iş ve eğitim hayatından tatile, basından televizyona, müzikten değişik sanat anlayışına... kadar her şeyde kadın cinselliğini öne çıkartarak kadını sömürmekten ve erkekleri tahrik ederek toplumu ifsad etmekten geri durmamaktadır. Zinâ ve fuhuş sektörü denilince sadece genelevler ya da soyetenin tercih ettiği lüks randevu evleri akla gelmesin. Bavul ticareti kılıfıyla iş yapan Nataşa'lar, nice oteller, turistik yerler, plajlar, kimi masaj yerleri, saunalar ve akla gelebilecek hemen her şey bu sektöre âlet edilebiliyor. İnternette bir tuşu tıklamak ya da telefonla bir alo demek yetiyor.
Düzen ve teknik aygıtlar, kadınları cinsel meta haline getirip erkekleri de tahrik ederek her iki cinsi de sömürmenin ve fuhşun hizmetinde. Arkadaşlık ve sevgili adıyla nikâhsız birliktelikler, metres hayatı, flörtler, müstehcen filmler, pornografik dergiler, internet üzerinden kadın pazarlamalar, telekızlar, televole kültürü, gece klüpleri, akla gelebilecek seksle ilgili her şeyi pazarlayan sex-shoplar, zengin kadınlara hizmet veren jigolo denilen erkek fâhişeler, travestiler, transseksüeller, eşcinseller, mankenler, sanat anlayışı, uyuşturucu kullanımı gibi konular düşünüldüğünde fuhuş fitnesinin boyutu değerlendirilebilir. Bütün bunlar özgürlük adına düzen ve çevreden tavır yerine destek alırken, karşı çıkanlar suçlanabilmekte. Meşhur tâbirle itler salıverilmekte, taşlar ise bağlanmakta. Bakılıp seyredilecek yerleri okunacak yerlerinden daha çok olan boyalı basının İslâm'a, tesettüre her fırsatta saldırmasının arkasında, bu fuhuş sektörüne dayalı kirli para ve çıkarlar sözkonusudur. Kadını en büyük ticaret ve kullanım eşyası gören anlayış, kendine düşman olarak tek zinde gücün İslâm olduğunu bildiği için İslâmî olan en küçük bir faâliyete tahammül gösteremiyor. Başörtüsü düşmanlığının arkasında da bu çıkarcı emperyalist zihniyetin olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
Komünizmin prangasından kurtulunca kapitalizmin pençesine düşen eski Sovyetler Birliği halkları, 20. asrın başında olduğu gibi 21. yüzyılın başlarında da "Nataşa"larıyla Anadolu'ya çıkartma yaparak yeni bir işgali gerçekleştirdiler. Sadece kadınların çalıştığı sektör olmaktan çıkıyor fuhuş. Adına "jigolo" denilen erkekler de para karşılığı metres ve bayan müşteri buluyorlar. Demokrasilerde, bu tür çare tükenmez: Bir türlü tatmin olmayı bilmeyen azgın sapıkların sapkın arayışlarına sunulan bir başka çözüm daha sunulur; Kadın, erkek fâhişeler yanında iki cinsin arasında kalmış travestiler fuhuş sektörünün alternatifidir. Grup seks denilen çağdaş mum söndü âyinleri, çocuk yaşta fuhşa zorlanan, kandırılan, tuzağa düşürülen körpe çocuk ve gençler… Seks turizmi, fuhuş otelleri, Bodrum, Marmaris ve Antalya gibi üstsüz ve altsızların cirit attığı yerler, beyaz kadın ticareti, uyuşturucular ve daha neler neler... Nice “müslümanım” diyenlerin açık desteğini alan düzen, sadece internette, sadece küçük çocukların, sadece porno görüntülerine ve sadece göstermelik tepki gösterir, sözümona suç sayar gibi yapar. Onun dışındaki her çeşit aşırılık, isyan ve fuhşa çanak tutar, direkt veya dolaylı olarak yardım eder.
Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve gayr-ı meşrû ilişkiler, yasak aşklar, ensest ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, "gay" ve "travesti"lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne niye vermiyor, anlamak zor değildir.
Filmlerde, halk arasında, askerlerin ve öğrencilerin birbirleriyle konuşmalarında, şakalaşma ve kavgalarda, hiç yeri ve suçu olmadığı halde, kişilerin anasına “or...” ve benzeri kelimeler söylemeleri, analarına ve karılarına sövmelerini, ya da kızılan bir kadına “fâhişe, kaltak, sürtük” vb. kelimeler kullanarak bu suçlamayı tereddüt etmeden yapmaları, İslâm’la bağdaşmayacak ve çok büyük cezâsı olan bir suçtur. İslâm’ın hâkim olduğu bir toplumda kadınlara uluorta böyle hakaret edilip suçlanmasına, onlara sövülmesine müsâade edilmeyeceğini belirtelim. Kadın haklarını öne çıkarttıklarını iddiâ eden ve İslâm’ı bu konuda suçlayan kimselerin kulakları çınlasın! Vatanın nâmusunu bekleyip koruduğunu iddiâ eden askerlerin, erbaş ve subayları tarafından sık sık analarına, avratlarına sövülmesi gibi olaylarda, kendi karılarının ve analarının nâmuslarını bile koruyamadıklarının nasıl bir tezat teşkil ettiğinin düşünülmesi gerektiğini ifade edelim. Ayrıca, nâmus ve töre cinâyetlerinin câhiliyye toplumunun özelliği olduğunu, dinimizin nâmus problemlerine karşı kadının yakınlarının uluorta bu pisliği kanla temizlemek(!) istemelerini kesinlikle onaylamadığını belirtelim.
Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü “izzet (onur ve şeref); ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.”[27] Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice aile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Bu seks manyağına dönüşmüş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına kim el uzatacak? İslâm’a düşman Batılı/modern yaşam tarzının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim-dönüşüm olmadan bu bataklık kurutulamaz. İslâmî, tevhîdî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik edilmesindedir.
Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah'a ibâdetten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ ve fuhuştan alıkoyar.[28] Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah'a kulluk, ya hevâya kulluk; Hevâya, yani sınır tanımayan arzu ve isteklere.
Müslümanın kaybedeceği zamanı yoktur. Kendisini dünya ve âhirette kurtaracak inanç ve ilme sahip olmalı ve sâlih amellerle takvâsını arttırıp bildiklerini gerek sözle gerekse örnek davranışlarıyla çevresine tebliğ etmelidir. Zinânın cezâsının ne olduğu, yani recmin cezâ olarak kabul edilip edilmemesi konusunda gereksiz tartışmalar müslümanlara bugün için pratik hiçbir fayda sağlamamaktadır. Bu teorik tartışma, iki yönüyle uygulama dışı olduğundan gereksiz ve hatta zararlı kabul edilebilir. Birincisi, zinâ suçuna cezâ verebilmek için bir kadın ya da erkeğin kendi özgür irâdesiyle yetkili makamlar önünde zinâ suçunu itiraf etmesinin dışında, en az dört kişi tarafından bilfiil çok net olarak bu çirkin işin en mahrem şekilde görülmesi ve ağız birliğiyle dört kişinin şikâyeti ve sonuna kadar ısrarı gerekmektedir. Bu, günümüzde genelevlerden çıkanlar açısından bile uygulanamayacak bir durumdur. Hele İslâmî kanun, kural ya da ahlâkın az-çok önemsendiği bir ülke ve ortamda yüz senede bir belki ancak uygulanabilecek bir cezâ olmasıdır. Yani, ister yüz değnek, ister taşla öldürme olsun, zinâ ve fuhuş gibi bireyleri ve toplumu çok yönden tahrip eden çirkin bir eyleme uygun görülen cezânın psikolojik olarak caydırıcı bir cezâ olması, pratik olarak uygulanmaktan daha çok, teorik olarak caydırıcı bir cezâ olarak sunulmasıdır. İkincisi; Bu cezânın verilmesi için Allah'ın indirdiği bütün hükümlerle hükmeden İslâm Devletinin varlığı gerekmektedir. Zinâya giden yolların tıkanmadığı, tersine câzip kılındığı T.C. gibi gayr-ı İslâmî düzenlerde zinâ suçu, birinci maddedeki zorluk tümüyle aşılsa bile İslâm'ın öngördüğü had denilen büyük cezâ verilmeyecektir.
İslâm, günümüzdeki düzen ve ortam kurbanı zavallılara cezâ ile yaklaşıp onları ürkütüp soğutan bir din değildir. Onları her türlü câhiliyye çirkefliğinden kurtarmak isteyen, şirk dâhil her çeşit pislik ve günahtan pişmanlık duyanları affedip kurtamaya hazır merhamet dinidir. Yoksa, kimilerinin zannettiği gibi, tedric gibi süreci öngörmeden, gelir gelmez insanlara cezâ veren, sözgelimi İslâmî devlet kurulunca hemen kerhânelerin önüne idam mangaları yerleştircek bir din değildir İslâm. Hazırlayacağı inanç, kültür ve ahlâk altyapısı, ekonomik destek, evliliği kolaylaştırma, zinâya yaklaştıran her türlü şehevî ortamları yok edip insanı fıtrat çizgisine yerleştirme gibi tedbirler almadan İslâm, kimseye cezâ vermez, verilmesini onaylamaz. Fâhişeler ve seks manyağı haline gelmiş gençler dâhil, günümüzün insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık, zavallı, düzen kurbanlarıdır. Onlara da İslâm'ın güzelliği ulaştırılabilse bu çirkinlikler kendiliğinden azalacaktır.
Fahşânın ve fuhşun yayılması, değişik sebeplere dayanır. Tek bir sebeple izah etmek mümkün değildir. Çarşı putları ve çevre kültürü, insanları etki altına almaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalar dikkatli bir şekilde incelenirse, mesele kolaylıkla kavranır. Peygamberlerin tebliğine karşı direnen kavimlerin ilk iddiaları: "Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız" hükmü ile ifâde edilmiştir. Fahşânın ve fuhşun sebebi, atalar kültürü olabilir. Nitekim bir âyet-i kerimede; "Onlar (müşrikler) bir hayâsızlık yaptıkları zaman (ve izâ fa'alû fâhişeten) derler ki: ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu (fuhuşla ameli) emretti (fahşâ ile amel ederiz). O iman etmeyenlere söyle: Allah hiçbir zaman fahşâyı emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri, Allah'ın üzerine mi (atıp, iftira ederek) söylüyorsunuz?"[29] hükmü beyan buyurulmuştur. Mekke müşrikleri; "Günah işlediğimiz elbiselerle ibâdet edemeyiz" diyerek, Kâbe-i Muazzama'yı çıplak bir şekilde tavaf ediyorlardı. O dönemde Kâbe'nin içerisi putlarla (heykellerle) doluydu. Çıplak bir vaziyette tavaf etmenin doğru olmadığını söyleyenlere karşı "Biz atalarımızdan bu şekilde gördük. Allah emretmeseydi onlar hiç çıplak bir vaziyette tavaf ederler miydi?" cevabını veriyorlardı.[30]
Bu psikoloji sadece Mekke müşriklerine has değildir. Çarşı putları; genel kültür ve özellikle sanat maskesi altında, insanların zihinlerini ve kalplerini etkisi altına alır. Fahşânın ve fuhşun, değişik gerekçelerle yayılmasını sağlar. Mâlûm olduğu üzere, insanları gayrı meşrû yollara çağıran ve fuhşa sürüklemeye gayret sarfeden şeytandır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şeytan size kötülüğü, hayâsızlığı, aşırılığı, fuhşu (bi's-sûi ve'l fahşâ) ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder."[31] hükmü beyan buyurulmuştur. Şeytanın vesveseleri ile fuhşa meyleden insanların sayısı az değildir. Fâhişelerin ve fuhuşla geçinen insanların velîsi/dostu şeytandır.
Câhiliyye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Müfessir Muhammed Ali Sâbûnî, bu hususta şunları zikretmektedir: "Araplardan bazıları genç kız ve câriyeleri bir eve oturtarak zinâ yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevâhir adı verilirdi. Şâyet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezâleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı."[32] Câbir bin Abdullah (r.a.)'dan rivâyet edildiğine göre, münâfıkların reislerinden Abdullah İbn Selül'ün Museykete ve Umeymete isimli iki câriyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e bildirdiler ve şikâyette bulundular. Taberî, Mücahid'den şöyle rivâyet eder: Araplar câhiliyye devrinde, genç câriyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn Selül'ün de fuhuş yaptırdığı câriyeleri vardı.[33]
Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tâğûtî iktidarlar "genelev sistemini" benimsemişlerdir. Fahşânın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini/dostluğunu kabul eden iktidarlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlenmesinin (nehy-i ani'l-münker) farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücâdele vermek zorundadır. Fahşânın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâgûtî güç bir fâhişedir.[34] Fuhuş gibi haramları serbest kılan (helâl kabul eden) ve topluma fuhşu câzip gösteren, aşırı günahkâr ve isyankâr etkili güç (tâğut) olan düzenlerin fuhşa karşı çıkmasını beklemek, şeytandan cennet bileti istemek gibidir.
Ne mutlu, dilini ve belini koruyan, davranışlarını İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların izi ve lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
Düzen ve toplum değişmeden hayatın İslâm’laşmasını, ahlâkın güzelleşmesini, sanatın kurtulmasını beklemek safdillik olur. Sanat, toplumun aynası olduğundan, toplumdaki yanlışların sanata yansımaması mümkün değildir.
Sanat, sanatçının iç dünyasını dışa yansıtan ayna olduğu gibi, toplumun da aynasıdır. Toplum ile sanat arasında öyle yakın bir münâsebet vardır ki, bir toplumun bütün özelliklerini sanatından çıkarmak mümkün olur. Sanatçı, içinde bulunduğu toplumu etkilediği gibi, toplumdan da büyük ölçüde etkilenir.
Toplumun değerlerini ve estetik anlayışını dikkate almak zorunda olan sanatçının, içinden çıktığı topluma karşı birtakım sorumlulukları vardır. Evrensel değerlere ulaşabilmek, genelin kapılarını yoklayabilmek için, sanatçının kendi toplumunun çağdaş problemleriyle hesaplaşması gerekir. Sanatçı, istese de istemese de kendi toplumundan başlayarak insanlığa yönelmiş bir mesajın sahibidir. Ya toplumunu, toplum düzenini kutsar ya da bu toplum ve düzeni değiştirme çabasında olur sanatçı. Sanatı sanat için bile kabul etse, uğraşısı bu iki seçenekten biriyle sonuçlanır. Kendini anlatan bir sanatçı, kendisi belli bir düzen ve toplum içinde şekillendiğinden, bir ölçüde çevresini yansıtmış olur. Tekil olma özelliğini fildişi kulesine çekilse bile sürdüremez. En çok "ben" olduğu yerde bile "biz"den kurtulamaz. Toplumun onunla ilgilenmesi için, o toplumla ilgilenmek zorundadır. Bu noktada toplumun anlayışı, beğenisi, yargısı tek ölçü kabul edilirse toplum putlaştırılmış olur. Muhâfazakârlık ve milliyetçiliğin (daha doğrusu ulusçuluk ve ulusalcılığın) uç noktasıdır bu. Yok, toplum önemsenmezse -ki bu, aslında mümkün değildir- sanatçı, boşlukta yaşıyor veya hiç yaşamıyor demektir. Toplumun önemsenmesi, dikkate alınması, topluma karşı sorumluluğun yüklenilmesi anlamına gelir.
Sanatçı, ancak kendisini anlayabilecek dereceye gelmiş bir toplum üzerinde etkili olabilir. Sanatçı, gerektiğinde toplumun değişmesine öncülük etmelidir elbette. Ama bu, toplumla bağlarını koparmak değil; güzel bağlar oluşturma çabasıdır aslında. Her peygamber, kendi toplumunun içinden çıkmıştır. Toplumun içinden biridir peygamber. Kendi kavminin kardeşlerinden birisidir. İthal malı kurtarıcı olmaz; bu nedenle toplumunu iyi tanımalıdır lider ve sanatçı. Toplum da onları.
Tanzimat'tan beri daha çok iki tür sanatın mücâdelesini görürüz Anadolu topraklarında. Bir tarafta Doğulu olduğunun farkında ve bundan utanç duymayan, geleneksel kalıplarda bile olsa müslüman sanatçı; diğer tarafta da Batılı olamayışına üzülen ve müslümanlıktan başka her şeye sempati duyan yabancılaşmış sanatçı vardır. Bu ikisi arasındaki savaş, egemen güçlerin ve rejimin desteğiyle, bâtılı savunan ve Batılı olmaya çalışanın lehine ivme kazanarak gelişmiştir. İslâm'dan olduğu kadar, halktan, toplumdan da bağlarını koparabilme riskini göze alabilmiştir yabancılaşmış sanatçı.
Bu yarı Batılılaşmış ve İslâm'la ilgisi var diye, içinden çıktığı toplumun temel değerlerine uzak kalıp "tıpkı Avrupalılar gibi olmalıyız ve olacağız" diyen sanatçının, niçin orijinal bir eser meydana getiremediğini anlamak kolaylaşacaktır. Taklitçilikle sanat oluşmaz. Sanat rûhun ifâdesidir, şahsiyetin tezâhürüdür. Kendi kendisini kabul etmeyen, fıtratını, değerlerini inkâr eden bir insan veya toplum, nasıl güzel veya yeni bir sanat ortaya koyabilir? Kendini aşağı görme hissiyle, aşağılık duygusuyla orijinal eser ortaya konamayacağını çocuk bile bilir. Batılı da, Doğulu da olamayan ucûbe bir tip çıktı. "Onlar gibi olacağız" diyenler, kendilerini de unuttu. Kendine âit ne varsa, yakıp yıkmaya çalıştı. Bu, mânevî intihardı. Bu intiharı, çağdaş medeniyet seviyesine yükselmeyi en büyük hedef kabul eden rejim arzulamıştı. Sanata ve sanatçıya çok yönlü baskı ve yönlendirmeler yapmıştı T.C. düzeni. Bugünkü sanat ve sanatçı, çok yönleriyle onun eseridir. Eseriyle övünebilir rejim.
Şöyle düşünebilir miyiz?
Şu anda cehâlet asrını değil; asr-ı saâdeti yaşıyoruz. Önderimiz hayatta. Sanata, daha doğrusu bugün sanat denilenlere karşı tavrı ne olurdu Peygamberimizin?
Hz. Ebûbekir veya Hz. Ömer devrindeyiz. Bu halîfelerin, televizyon karşısında film seyrettiklerini veya bir sanatçı(!) şarkı söylerken onu dinleyip izlediklerini düşünebilir misiniz? Bu soruları, benzer şekilde çoğaltabilirsiniz. Eğer onları tanıyorsanız ve yalancı şâhit değilseniz cevabınız çok nettir. Peki niçin? Onlar mı hidâyet üzere, bugünkü toplum ve sanat mı? Biz kimi örnek alır, kimin yolundan gidersek kurtulabiliriz? Peki, onların hükmettiği devlet olsaydı ve biz de câhiliyye hükmüyle değil; onların uyguladığı şeriatla idare edilseydik, sanat anlayışımız bugünkü gibi mi olurdu? Toplumda nelere sanat, kimlere sanatçı denirdi?
Tarihi değiştirmek mümkün değil; olan oldu, geçen geçti. Fakat, biraz daha yakınlara gelip düşünelim: Osmanlı, Batının kucağına oturmasaydı, Tanzimat olmasa, Cumhuriyet ilân edilmeseydi, meselâ klasik Osmanlı idaresi Fatih dönemindeki gibi devam edip bugünlere gelinseydi; bale, opera gibi sanatlar(!) bir tarafa, klasik Batı müziğini, her şeyiyle hafif olan hafif müziği, eşek dansını, bugünkü çirkef sinemayı... sanat kabul eder miydik? Rejimin bu sanatları, gümrüklerden ambargo koymadan geçirip ithal etmesini bekler miydik? Bu sanatların(!) etkisinde kalır mıydık? Demek istiyorum ki, sanat anlayışı, düzenle direkt ilgilidir.
Meselâ Kanuni'nin, o dönem Fransa'sında ilk defa yaygınlaşmaya başlayan, kadınlı-erkekli, adına modern dans denilen sanata(!) karşı tavrını bilirsiniz. Kendi ülkesindeki insanlara, müslümanlara bu hastalığın bulaşmaması için Fransa'ya ültimatom veriyor, bu sanatı yasaklamazsa Fransa'ya savaş açacağını sert bir dille söylüyordu. O zaman dünyayı Osmanlı yönlendirdiğinden, hemen yasak işliyordu. Şimdi Batı ve Amerika'nın yön verdiği dünyada, bu ülkelerin "bizi taklit edin!" ültimatomuna gerek kalmadan bu tür hastalıklar yayılabiliyor, tarih tersine tekerrür ediyor.
Her düzenin kendine uygun bir sanat anlayışı vardır. Düzen, her şeyiyle gelir. T.C. kurulduğunda halkın sanat anlayışını da değiştirmek için imkânlarını seferber etti. Çok cepheli savaştan bitkin şekilde yeni çıkmış halkın yiyecek ekmeği olmadığı 1920'li yıllarda yeni rejim, yurdun dört bir yanına heykeller dikmeyi, sık sık balolar tertip edip oralarda çeşitli sanatları(!) sergilemeyi, kilise müziğine benzer müziği yaygınlaştırmayı, opera ve baleyi Batıdan ithal edip emrine genel müdürlük vererek devletin himâyesine almayı öncelikli görev bildi. Çünkü "cumhurbaşkanı olmak kolaydı, ama sanatçı olmak, sanatçı yetişmek zordu." Devlet de, bu zor(!) görevleri başardı. Kurtarıcılar, halkı İslâm'dan kurtarabilmek için Batının heykelinden müziğine her sanatını ithal etme kahramanlığını şanla yerine getirdiler. Devrimler önce sanatta ve sanat anlayışında gerçekleştirildi. Bu da tabiîdir. Her inkılâp, kalıcı olmak için sanatı kendi yanına ve hizmetine alır. Fetihler (veya işgaller), önce sanatla ve sanatta yapılırsa başarı oranı büyük olur.
T.C. Rejimi, meselâ devlet edebiyatı, devlet şiiri diye bir kurum değil; Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Devlet Konservatuvarları, sadece resim ve heykelle uğraşan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi gibi kurumları oluşturmuştur, hem de 1920'li yıllarda. Rejimin anlayışına hizmet eden sanatçılar "devlet sanatçısı" unvanını alır, devletin himâyesine girer. Devlet, kendi seçtiği branşlardaki kendi sanatçılarına maddî yardımlarda bulunur. Sanatla uğraşanların bazıları zindanları boylarken, bazıları da düzenin sağladığı tüm imkânlardan sonuna kadar yararlanır. Önce şunu belirtelim: Sanatın devletçe korunması sanat açısından da son derece olumsuz bir durumdur. Devletin sanatı destekleyeyim derken, kısırlaştırdığı, en iyisi şöyle dursun, sanatçının en kötüsünü tuttuğu hemen her ülkede çok görülmüştür. Sanat açısından olaya baktığımızda, bazılarının desteklenmesi, diğer sanatçıların aleyhine yarışın neticelenmesini sağladığı gibi, dalkavuk sanatçıların artmasına, sanatın ve sanatçının duraklamasına sebep olur. Sanat, rejimin emrine girdikçe kaybolur. Bir borazandan farkı olmaz. Sonra hangi devlet ve hükümet, sanatçının gerçeğini sahtesinden ayırt edebilecek yetenektedir?
Ama kasıt bellidir. Söylemezler söyler, yazmazlar yazar, çizmezler çizer, bilmezler bilir kabul edilmeli, rejime payandalar oluşmalıdır. Gerçek sanata giden yol tıkanmalı, hakiki sanatçının yetişeceği ortam oluşmamalı, bal vermez arılara fakir fukarânın parası bol keseden dağıtılmalıdır. Tâ ki, rejim güçlensin, yoksa sanat-manat düzenin nesine?
Müslüman sanatçı için hiçbir altyapı yoktur bu rejimin gölgesinde. Müslümanlar adına sanat diye ortaya konulanlar, ya birer çocuk oyuncağı cinsinden şeyler, ya da yabancı malzemeyle, yabancı ögelerle iğreti bir İslâm kılıfı giydirilmiş aslı bize âit olmayan şeylerdir. Bu ülkede herhangi bir sanat dalıyla ilgili dünya çapında bir sanatçı yetişememesinin rejimle ilgisi sanıldığından çok fazladır.
Tevhidin hayata yansımasına candan düşman olan egemen güçler ve düzen gerçek sanata tavır alır ve onu “irtica” yaftasıyla karalarken, diğer taraftan kendi anlayışlarındaki sanatı putlaştırmaktan da kaçınmazlar.