Ç O C U K    E D E B İ Y A T I    Ü Z E R İ N E.. 1

Bugüne kadar çocuk edebiyatı neden başlı başına bir edebiyat dalına dönüşmedi?. 1

Bu alanda yapılan çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Sorunlar neler?. 2

Çocuklara yönelik eserler gerçekten çocuğun psikolojik durumuna göre mi, yoksa pedagojik sorunlar nelerdir?  5

Telif eserlerle tercüme eserler arasında ne gibi farklar var? Telif eserler çoğalabilir mi?. 8

Çocuk edebiyatı neden gündeme az geliyor?. 10

İnançlı anne ve babalara bu konuda düşen görevler nelerdir?. 10

 

 

 

 

      Ç O C U K    E D E B İ Y A T I    Ü Z E R İ N E

 

(Ahmed Kalkan’la Röportajın Tam Metni, Milli Gazete, 09. 07. 1998)

 

 

Bugüne kadar çocuk edebiyatı neden başlı başına bir edebiyat dalına dönüşmedi?

 

Bismillâh,

 

İçinde yaşadığımız topraklar, kültür yönünden büyük erozyonların, heyelanların yaşandığı yerlerdir. Düzeni kontrol eden güçlerle halk arasında güven ve uyumdan bahsetmek zordur. Aydınla halk arasında uçurumlar her geçen gün artmaktadır. Rejim her yönden Batıyı örnek almıştır, ama halk, dayatmalara rağmen Batı kültür ve yaşayışını benimsememiş, kendi özü ile köprülerin atılmasını onaylamamıştır. Toplumla egemen güçler, toplumla aydınlar arasında medeniyet tercihi ve kültür konusunda uyuşmazlığın yanında, halkın da kendi arasında dünya görüşü ve ona uygun yaşayış hususunda söz ve eylem birliğinin varlığından bahsedilemez.

 

Toplum değerlerini reddeden rejim, neye dayandığı belli olmayan yoz bir kültür, vahyi dışlayan câhilî bir  eğitim, materyalist ve pozitivist aydın, makineleşen ve makineleştirdiği insanı ezen uygarlık, geçim sıkıntısından başka bir şey düşünemeyen halk, teknolojinin ve ihmalin kurbanı çocuklarımız... Böyle bir ortamda sağlıklı bir edebiyat, hele çok yönlü alt yapı, organize ve uyum isteyen çocuk edebiyatı oluşması mümkün değildir. Günümüzde çocuklar, bilgisayar, televizyon ve okul duvarları arasında doğalarından ve doğallıklarından mahrum bir şekilde çocukluklarını yaşayamadan büyüyorlar.  Ham meyvenin çeşitli teknik müdahaleler yoluyla zamanından erken olgunlaştırılıp tatsız, lezzetsiz bir şekilde piyasaya sunulması gibi, çocuk da sıçrayarak, atlayarak, çocukluğunu yaşayamadan,  hayata da hazırlanamadan ham, tatsız bir meyve olarak çabucak büyüyor. Çocukların dünyasını bile yozlaştıran uygarlık, çocuk yetiştirecek  büyüklerin dünyasını toptan mahvetti. Büyüklerin de içlerinde bulunması gereken çocuksu özellik ve güzelliklerin barınmasına fırsat bırakmadı. Çocuğa ait fıtrat, ümmî (anneden doğduğu gibi) doğallık, saflık, sevgi dolu, cıvıl cıvıllık, kısaca çocuksuluk çocuklarda bile gittikçe sıfıra doğru inmekte. Çocuk edebiyatının alt yapısı olan bu özellikler tabii sanatçılarımızda, edebiyatçılarımızda da yok. Toplum olarak solumak zorunda bırakıldığımız zehirli hava, mânevî atmosferimizi kirletmekle kalmadı, yüzlerce yıllık çınarlarımızı kuruttu. Yeni filizler, taze fidanlar nasıl boy  verecek? Güneşimizin önü naylon bulutlarla kapandı, toprağımız haşerelere, ayrık otlarına peşkeş çekildi, gökten rahmetin yağmasına engel olacak isyanlara resmi geçitler yaptırıldı. Fidanlar için gübre gerekli olabilir, ama unutmamak lazım ki gübreliklerde fidan yetişmez. Ağaçlar erozyonun önlenmesinde büyük rol oynar, ama ya erozyon heyelana dönüşmüşse...

 

Çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Çocuk da her şeyden önce bir insan. Çocuk edebiyatı, çocuğun dünyasına nüfuz edebilen bir edebiyattır. “Her çocuk İslâm fıtratı üzere yaratıldığından”  fıtrata yönelmeyen bir edebiyat çocuk edebiyatı olamaz. Fıtrattan, yaratılış amacından, içindeki cevherden, taşıdığı İlâhî nefhadan uzaklaşan veya uzaklaştırılan toplum, coşku dolu, cıvıl cıvıl oyun lezzeti  kadar, aynı zamanda ciddiyet ve kalite isteyen bir edebiyat dalında başarılı olamaz.         

 

 

 

 

Bu alanda yapılan çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Sorunlar neler?

 

Sözlerimden yeterli bulmadığım anlaşılmıştır zannederim. Bu alanda yapılan çalışmaların yetersizliği konusunda, bu dalla uğraşanları suçlamadan,  ortamın sağlıklı olmadığını söylemeye çalıştım. Tabii ki, tüm suçu ortama yükleyip vebalden kurtulamayız. Çünkü müslüman, ortamı aşamayan, ortama kul olan sıradan insan değildir. Bilir veya bilmelidir ki, gecelerin en karanlık zamanı, aydınlığa en yakın anıdır.  Bunalım  dönemleri,  çıkışların  hararetle arandığı demlerdir.  Aslında  ortam yönünden edebiyatın önünün tıkandığı dönemler, çağları aşan büyük eser ve büyük şahsiyetlerin doğumlarını müjdeleyen sancılı zamanlardır. “Allah’ın ölüden diri çıkartması” için sebeplere samimiyet ve bilinçle yapışmak yeterlidir diye düşünüyorum. Mustafa Ruhi Şirin, Ahmet Efe, Yaşar Kandemir, Niyazi Birinci, rahmetli Cahit Zarifoğlu başta olmak üzere üç beş yazarımızın bu konuya ciddi şekilde eğilip en azından bir boşluğun doldurulmasına yönelik samimi gayretlerini görmezden gelemeyiz. Ama bu çalışmalar devede kulak bile değildir.      

 

Bu alanda yapılan ve yapılması gereken çalışmaları doğru değerlendirebilmek için, önce esas ölçülerimizi  ortaya  koymalıyız.  “Çocuk edebiyatı”ndan  ne  anlıyoruz?  “Edebiyat”ın edeb kökünden türediğini, edepsiz edebiyatın olamayacağını, İslâm olmadan edepten de bahsedilemeyeceğini, bir müslümanın her konuda olduğu gibi bu alanda da ölçüsünün rabbani olması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Güzel sanatların bir dalı olan edebiyatı tanımlarken “güzel” ve “sanat” anlayışımızla inancımızın örtüşmesi gerektiğini unutmamalıyız. Çocuk dediğimizde de “İslâm fıtratı üzere yaratılan”, fıtratları üzere eğitip yetiştirmemiz, böylece “kendilerini ateşten korumamız” emredilen, “kendileriyle imtihan olduğumuz”  “cennet kokusu”  yayan masum emânetler aklımıza gelir. Öyle ise, müslümanca düşündüğümüzde, Batılıların ve tüm câhiliyye mensuplarının çocuk edebiyatından anladıklarıyla bizim anladıklarımız farklı olacak, daha çıkış noktasında ayrılacağız. Varış noktası olarak da hedeflenen çocuk tipi, bu değer sistemimizle ilgili olacaktır.    

 

Adına medya denilen ahtapotun emperyalist ve ateist kollarıyla çocukları ve tüm insanları günümüzdeki gibi yakalayıp posalarını çıkaracak boyutlara ulaşamadığı, ihtiyaçların bu derece artmadığı, her şeyin ekonomik düşünülmediği, aile bağlarının sarsılmadığı, câhilî eğitimin ürünlerinin alınmadığı, düzenin ve egemen güçlerin zorla da olsa çocuğumuzu elimizden almaya kalkmadığı günlerde çocuk, fıtratından bu denli uzak yaşamadığından çocuk yayınlarının eksikliği hissedilmiyordu. Bu yüzden olacak, geçmişte çocuklar için ayrı bir edebiyat yoktu. Çocuğun dışındaki hayat, onun bağlı olduğu fıtri değerleri sarsmak için değil; tam tersine bunları -çok bilinçli olmasa da- korumak içindi. Müslüman çocuğun eviyle okulu, eviyle çevresi bu kadar çatışmıyor, birbirinin verdiklerini silmeye, mahvetmeye bu denli çalışmıyordu. Din ve fıtrat eksenli sorularına anne ve babası  veya dede ve ninesi cevap verebiliyordu. Çocuk, gözünü açtığında evde namaz kılan büyüklerini görüyordu. Yaşadığı evde okunan Kur’an’ın diriltici nağmelerini duyuyor, önce Kur’an öğrenmeyi hedefliyordu. Evde sık sık duyduğu Allah, bismillah, inşâAllah, hayır, şer, farz, haram, ayıp, sünnet, sevap, cennet, nasip, kader... gibi kelime ve kavramlarla büyüyordu. Üst üste yığılmış tabutları andıran apartman daireleri veya toplum zenginliklerinden nasibini alamamış mağara benzeri gecekondu içinde hapis hayatı yaşayan günümüz çocuğu dinden, fıtratından koparıldığı gibi, ilgiden, sevgiden uzak bir ihmalin, bir unutulmuşluğun, bir terk edilişin içerisinde. Tabii, çocuğu kapmak için bekleyen bunca canavarın eline savunmasız bir şekilde bırakılıveriyor. Bugün artık, peygamber, sahâbe ve evliya menkıbeleriyle, Battal Gazi hikâyeleriyle, masal ve bilmecelerle, İlâhî ve Yâsin’lerle dinin sevdirildiği, içinde Kur’an öğretilen, ibâdet coşkusu, sevgi ve saygının hakim olduğu evler artık yok gibidir. Çocuk artık ezan okununca secde etmeyi değil; Sibel’in şarkılarını duyunca dansetmeyi  öğreniyor. Sübhâneke’yi bilmiyor, ama onun yerine; yaşına da uymayan aşk şarkılarını, reklam spotlarını zikir ve dua gibi dilinden düşürmüyor. Hayalinde canlandırıp onun yerini almayı düşündüğü kahraman tipler: Futbolcular, şarkıcılar, artistler, hayalî çizgi kahramanları, kovboy veya korsanlar, çeteler. Halbuki tarihimiz gerçek kahramanlar, ideal örneklerle dolu. Kahramanı bu kadar bol bir tarih ve kültürün mirasçıları olan günümüz müslümanlarının çocukları, başka dünyaların uydurma kahramanlarını taklit ediyorsa, suç çocukların değil; kendi kahramanlarını onlara tanıtıp sevdiremeyenlerindir.  

 

Bugün irtica adı verilip öcü gibi gösterilerek dinî inanç ve yaşayışa karşı resmî ve yarı resmî saldırılar, çok yönlü saptırmalar, kafa karıştırma ve şüphelendirmeler karşısında çocuk yalnızdır. Çocuğun fıtratını korumanın, onu yalnız bırakmamanın en güzel yolu, kafasıyla birlikte gönlünü de besleyecek doğru ve güzel  kitaplardan geçmektedir. Çocuklarımızı göz göre göre çalmak ve avlamak için organize olmuş bunca hırsıza, bunca saldırgana karşı çocuklarımızı silâhlandırmalıyız. Küçük büyük demeyip saldıran küfür ve ifsad vampirlerine karşı silâhların en etkini fıtrata uygun Kitap’tır. Okuma sevgisi ve okuma alışkanlığıdır. Çocuk bu sevgi ve alışkanlığı ders kitaplarıyla değil; çocuk kitaplarıyla edinir.   Çocuk  kitaplarının  çocuğun  elinde  geri  tepen  bir silâh konumunu önlemek için, kitabın  içeriğinin  İslâm  inancına  uygun  olmasının  şart olduğunu unutmamalıyız.  Bu yüzden,  çocuk eğitimi,  çocuk yayınları, çocuk edebiyatı ihmal edilemeyecek önceliklerimiz içinde olmalıdır. Bu eğitim, yayın ve edebiyatın, pedagojik ve psikolojik bazı kurallara uyması gerekir. Çocuk duyarlılığını yakalayamamış bir içerik, çocuğa okuma zevki vermeyen bir anlatım,  şekil ve kalitesi  çocuğun  beğenisini ve estetik anlayışını okşayamayan bir eser çocuğun dünyasını etkileyemez. Dil ve üslup da çok önemlidir. Ama hepsinden önemli olan, eserin çocuktaki dinî duygu ve düşüncenin gelişmesine yönelik muhtevasındaki tevhidî dünya görüşüdür.

 

Bizim açımızdan sorun, çocuk yayınlarının ve çocuk edebiyatının muhtevasındaki yetersizlik ve kalitesizliktir. Eserlerin vahyin ışığında, ilhamını Kur’an’dan, Kur’an’daki tevhid mücâdelesinden, peygamber ve diğer örnek şahsiyet kıssalarından alan, bunları seçme, değiştirme ve yeniden kurma prensipleriyle güncel biçimde uyarlayıp, estetik ölçülerde “al beni”li, “oku beni”li tarzda sunmak. Çocuğu haydut hikâyelerine ve mâceralara tutkun eden kötü ve sahte örnekler yerine; ideal insanlarımızın, peygamber, sahâbe, şehid, âlim ve müttakî zatların hayatları ve böyle şahsiyetlerin hikâye ve roman kahramanı olarak örnek gösterildiği eserler yazılabilir. Veya daha doğrusu, daha güzeli, ama daha zoru  bu kahramanlardan yola çıkılarak güncel uyarlamalar ortaya konulabilir. Asrsaâdetteki örnek yaşayış ve tarih boyunca tevhid-şirk mücâdeleleri oyunlaştırılıp sahneye konulabilir. Batıdaki çocuk edebiyatı klasikleri, kendi kaynaklarına çağdaş yaklaşımla yönelen yazarlar eliyle gerçekleşmiştir. Bizde de özgün şaheserler kendi temel kaynaklarımıza yönelerek oluşturulabilir. Başta Mevlâna’nınki olmak üzere Mesnevîler, Bostan  ve Gülistan gibi fabl örneklerimiz, Kelile ve Dimne ile birlikte La Fontaine’e ilham kaynağı olur da, bizim sanatçılarımıza neden kaynak  teşkil etmesin? Destan, Dede Korkut Hikâyeleri, halk hikâyeleri, masallar, fıkralar, her çeşit sözlü, şifahi ürünlerimiz, Keloğlan’lar, Nasreddin Hoca’lar günümüzdeki çocuk duyarlığına ve beğenisine uyarlanabilir. Bu kaynaklardan yararlanabilmek için, çocukların dünyasına girebilen, çocuğa göre yazabilecek sanatçı kişiliğine ihtiyaç vardır. Bu da yetmez. Engin bir İslâm kültürü, zengin bir kuyumcu sabır ve kabiliyeti de gerekir.   Bu konudaki çalışmalar, çocuğa İslâm’ı, ahlâk ve faziletleri sevdirecek, yaşadığı toplumda bulamadığı güzel şeyleri ona tanıtacak ve benimsetecek özelliklerde olmalıdır. Bundan sonra iş, teknik ve fizik kısma kalır ki, bu da ressam, grafiker ve yayıncının sanatkâr ve fedâkârca katkılarıyla tamamlanacaktır.     

 

Müslümanca çocuk edebiyatının ve çocuk yayınlarının sadece dinîbilgiler vermesi, dinî olayları anlatması veya bir İslâm kahramanını tanıtması gerekmez elbette. Zaten müslümanın hayatının dinî olanı, dinî olmayanı yoktur. Din, bütün hayatı kapsar. Edebiyatın konuları da aynı şekilde sınırlandırılamaz. Hayattaki her şey dinin de, edebiyatın da konusudur. Bizim burada vurguladığımız şey, yazacağımız, çocuklarımıza okutacağımız kitapların O Kitab’a ters düşmemesi, hatta Kitab’ı daha iyi anlamamızı sağlaması, O’nun kılavuzluğunda olması, O’nun nûruyla olaylara bakılabilmesi.  Müslümanın her yaptığı, İslâmî prensiplere uygun olmalıdır. Bir kitabın müslümanca olması, kitap okunduktan sonra çocuğun inanç, düşünce ve duygularına yaptığı etkiyle yakından ilgilidir. Vereceğimiz eserle çocuğun iç dünyasında doğuştan getirdiği dinî ilgileri, düşünce ve arzuları onu sıkmadan, usandırmadan çocuğun kendi dünyası içerisinde cevaplandırmalı, edebiyatın uçurucu sanat kanatları üzerinde onu hayal dünyasında mutlak hakikate doğru yolculuğa çıkarmalıyız.   

 

 

Çocuklara yönelik eserler gerçekten çocuğun psikolojik durumuna göre mi, yoksa pedagojik sorunlar nelerdir?

 

İstisnaları saymazsak, ister bizim insanlarımız, ister başkaları tarafından yazılmış olsun çocuklara yönelik eserler idealden çok uzakta. Hem psikolojik, hem pedagojik yönden aşılması gereken büyük problemlerimiz var. Önce şunu belirteyim ki, kadınlarla birlikte toplumda en çok istismar edilen, çok yönlü sömürülere hedef olan sınıfı teşkil ediyor çocuklar. Kapitalizm,  en çok bu gruplara hizmet götürüyor gözükürken, duygu yönleri kuvvetli olduğu ve dolayısıyla etkilenmelerinin kolaylığından ötürü çarkları arasına bunları alarak gücüne güç katmaktadır. Reklamlara, vitrinlere, çarşı ve pazarlara baktığınızda tüketimin bu iki kitleyi hedef aldığını kolaylıkla görürsünüz. Giyim kuşam, moda, eğlence, oyuncak sektörünün ne kadarı öncelikli ihtiyaç kapsamındadır, ne kadarı da israf ve lüks sayılabilir?

 

Gelelim çocuk edebiyatına...  Çocuk edebiyatı, çocuk kitabı, çocuk dergileri ve çocuk programı adına basılı, sesli ve görüntülü yayınların çokluğundan geçilmiyor. Şekil ve içerikte kalite arandığında, bu çokluk içinde yokluk sırıtıyor. Batı çocuk klasiklerinin dünya görüşü, dinî sembolleri, değerleri Batı sömürgeciliği ve ferdiyetçi felsefeyi yansıtan materyalist ve vahyi dışlayan anlayışları, yayılmacı zihniyeti ve yer yer de misyonerlik yönleriyle de değerlendirilmelidir. Sadece sanat ve edebiyat açısından değil; çocuklarımızda bırakacakları kültürel izler, yani getirdikleriyle birlikte götürdükleri müslümanca değerlendirilmeden bunların çocuklarımıza sunulması ne kadar doğru olur? Bu soruyu, çocuk psikolojisinin bulgularıyla, çocuğun benimseme ve taklide alabildiğine açık ve eleştirel okumaya hazır olmamasıyla ilgili gerçekler ışığında değerlendirmeliyiz.     

               

Bizim klasiklerimize gelince... Tabii, önce bizim klasiklerimiz var mı? Olmalı, ama yok. Ama şu gerçek ki, çocuk edebiyatı için çok zengin bir mirasımız var. Kur’an ve İslâm tarihinin şanlı tabloları ve şifahi gelenekler başta olmak üzere kimini kullanmamışız, kimini de yozlaştırarak mirasyedi gibi çarçur etmişiz. Kur’an’a, sünnete, tarihimize, kültürel ve edebî mirasımıza, masallarımıza, ninnilerimize ilham kaynaklarımız olarak kuyumcu titizliğiyle, bilgin ve sanatkâr özellikleriyle yaklaşılsa... Ne mi olur? Neler olmaz ki... Batı klasiklerinin hemen hepsinin çocuklara yönelik yazılmadıklarını düşünürsek, büyükler için yazılan edebî ve kültürel değeri olan kitaplarımız çocuk yaş gruplarına göre yeniden yazılarak ve özetlenerek dil ve anlatımda çocuksu ölçülere dikkat edilerek çocuklara sunulabilir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir pedagojik husus, yeni yeni okumaya başlayan bir çocukla, sözgelimi 11-12 yaş grubu çocuklar için aynı kitabın farklı özellik, ilgi ve ihtiyaçların dikkate alınarak sunulmasıdır. Kapağından  resimlerine, yazı ebat büyüklüğünden dil ve anlatım özelliklerine kadar çocukların eğilimlerinin nüansı gözetilmelidir.

 

Dikkat edilmesi gereken diğer bir durum da şu: Batı çocuk klasiklerinin uyarlanması ve özetlenmesinde, bizim klasiklerimiz diyebileceğimiz (böyle demeyi arzuladığımız) şifahi ve yazılı halk edebiyatı ürünlerimizin güncelleştirilmesinde ve yine Kur’an kıssaları gibi Arapça’dan tercümelerde sanattan uzak bir anlatım, bozuk bir Türkçe ile karşı karşıya olmamız. Bunun yanlışlığı bir tarafa, edebiyattan arındırılan  ya da çocuksu olsun diye çocuktan  fazla çocuklaşarak edebî dil ve anlatımdan uzak yazılan bir kitabın çocuk edebiyatı sınıfına giremeyeceğinin ve çocuk edebiyatından beklenenleri sağlayamayacağının bilinmesi gerekir.

 

Çocuk edebiyatı ile uğraşan edebiyatçı ve sanatçı kimliğini öne çıkaran yazarlarımız ne derse desin, ben çocuk edebiyatını eğitim ağırlıklı düşünüyorum. Eğitici bir edebiyattan yanayım. Sanat için sanat anlayışını oldum olası sevemedim, araçla amacın birbirine karıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çocuklarımıza sahip çıkma, onları başkalarına kaptırmamayı önceliyorum.

 

Düşünceme göre, uyarlanan, çocuksulaştırılan veya yeni yazılan çocuk edebiyatı türündeki eserlerde şu şartlar aranmalıdır:  

 

Her şeyden önce inancımıza zararlı olmaması, tam tersine, temel kültür ve inancımıza katkıda bulunacak yapıda olması ve bize ait kelime ve kavramları tanıtıp sevdirmesi.

 

Çocukların seviye ve ilgilerine dikkat edilip çocuksu eda ile, yaşlarının ve  yaş gruplarının dikkate alındığı bir dil ve ifâdeyle hazırlanması. Çocuk kitaplarının, çocukların yaşlarına göre kendi içinde de sınıflandırılacak özellik taşıması.

 

 

“Al beni”si olmalı. Estetik zevke, kaliteli basım ve malzemeye, okumayı kolaylaştıracak câzip,  güzel resim ve grafiklere sahip olması.

 

“Oku beni”si olmalı. Çocuğun ilgisini çekecek, kendisini mutlaka okutacak ve bitirtecek, çocuğa okuma alışkanlığı ve zevki verecek özelliklerde olması.

1.                   

Edebî özellik taşıması. Türkçe'yi bozan değil; güzelleştiren, çocuğa ifâde gücü,  anlama ve anlatma becerileri kazandıran cinsten olması.

 

Salt hayal gücüne ve çocuğun serüvenden hoşlanan yönüne hitap eden, içi boş, özgül ağırlığı olmayan veya meşhur tabirle, iki gram şeker için iki yüz gram keçi boynuzu kemirtme   cinsinde değil; çocuğa eğitici katkısı olacak türde olması. Kitap, çocuğu eğlendirirken eğitmeli, duygularını geliştirmeli, yönlendirmeli. Cazgır gibi bağırarak değil; ama ince bir ustalıkla mesaj hissettirilmeli. 

 

 

Telif eserlerle tercüme eserler arasında ne gibi farklar var? Telif eserler çoğalabilir mi?

 

Tercüme eserler denilince Batı çocuk edebiyatı klasikleri akla gelmektedir. Toplumumuza, halkımızın inancına ve şifahi edebiyat geleneğimize bunca dayatmalara rağmen hâlâ sıcak gelen Doğu edebiyatından, Arapça ve Farsça’dan tercümeler yok gibidir. Batı klasiklerinin eleştirisini yaparak, getirdikleriyle beraber götürdüklerinden yukarıda bahsettim. İslâmî duyarlılıkları zedeleyici unsurlar taşıyan Batı çocuk klasikleri aynı zamanda egemen güçlerin politikalarının birer uzantısıdır. Hıristiyan dinine ait semboller, Batı mitolojisi ve efsaneler, egzotizmle üniversalizm çocuk klasiklerinin özellikleridir. Tanzimat'la birlikte, özellikle de cumhuriyetten sonra, çok zengin İslâmî mirasa ve Doğuya sırtlarını çeviren, gözlerini kapayan aydın ve yazarlarımız için tek kaynak kalıyordu: Batı. Batıda gelişen çocuk edebiyatı, farklı  toplum değerlerine rağmen, aynen tercüme edilmeye başlandı. Onlarca yayınevi, Batıda meşhur en küçük çocuk masalına kadar ne varsa Türkçe’ye  aktarma yarışına girişti. Çocuk yayınlarının bu tercümelerin tekelinde oluşması, çocuk edebiyatının Batı taklidinde oluşmasını sonuçlandırdı. Bu taklit, özgün eserlerin ortaya çıkmasını da engelledi. Bu klasiklerin büyük bir çoğunluğu, Türkçe’ye aktarılırken dil ve edebiyat zevki verecek özelliklere de sokulamadı. Sadece çocuklarımızın serüven ve hayal ilgileri tatmin edildi. Kaliteli alternatiflerin olmaması sonucu Batı değerleri ve hayranlığı yeni nesilde de kolaylıkla sağlanmış oluyordu. Telif eserler de bu çizgide ve bu taklitte sürdü. Hele çizgi roman türündeki Teksas, Tommiks cinsinden çocuk yayınlarının zararları faydasından çok büyük oldu. Çocuklarımız bu çizgi kitaplardan kaptıkları, okumaktan ziyade bakma, okuma tembelliği, düşünmeme kolaylığı ve kovboy kültürü virüslerini birbirlerine de kolaylıkla bulaştırdılar. Çocuğu birtakım haydut hikâyelerine ve mâcerâlara tutkun eden bu salgın, geleceğin fotoroman okuyucularını (pardon, bakıcılarını) ve televizyon tutsaklarını da hazırlamış oldu. Hiç bir fikir vermeyen, düşünce yerine magazini  öne çıkartıp boş vermişlerin sayısını artıran, yazısından bol resimleri olan gazete ve dergiler de bu çizginin ürünleri.    

 

1980’lere kadar müslümanlar çocuk edebiyatına hiç mi hiç el at(a)madılar. Bizim çocuklarımız açısından bu boşluk keşfedilip yayıncılar tarafından bu bakir alana balıklama dalındı. Daha çok ticarî amaçlarla ilkesiz, programsız, zevksiz yayınlar, gelecekteki verimi ve alternatif özgün eserlerin müjdesini de geciktirmiş oldu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, son yıllarda bizim alanda önemli kıpırdanmalar gözlüyoruz. Orijinal telif eserlerimiz elbette çoğalacak. Kalite problemi tabii ki aşılacak. Aksini düşünmek çocuklarımızı göz göre göre kaybetmek, emânete ihânet etmek olacaktır ki, bunu kabullenmek istemiyoruz.                    

 

Şunu da unutmamalıyız: Çocuklarımız deneme ve yüklenme tahtası değil. Kur’an okuma,  namaz  sureleri  ezberleme,  ilmihal  bilgileri,  okul dersleri ve ödevleri, oyun, eğlenme, spor gibi ihmal edilmemesi gereken etkinlikler var. Boş zamanların önemli bir kısmı da istense de, istenmese de televizyona ayrılıyor. Çocuk klasiklerinin bir kısmı Batıda bile devrini kapamış, zamana karşı direncini yitirmiş görünüyor. Modern yaşam, bilgisayar oyunlarıyla, televizyon programlarıyla kitap kültürünü, okumayı, düşünmeyi dinamitledi. Zamanın kıymeti daha da arttı. Parasına kıyabilenlere yüzlerce değil, binlerce kitap görücüye ve alıcıya çıkmış durumda. Seçmek de kolay değil. Öncelik hangi kitaplara verilmeli? Klasikler ilk sıralara girerse,  bizim kitaplarımıza, Kur’an’a sıra gelir mi, ne zaman gelir? Bunun için okumaya ve okutmaya, önemli değil; en önemli kitaplardan başlamak gerekiyor.

 

Dağ köyünde kapalı bir hayat geçiren bir çobanın, en lezzetli gıda olarak soğanı, soğanın cücüğünü göstermesi gibi, Kur’an’ı dil, ifâde ve edebî özellik ve güzellikleriyle de tanımayan bir edebiyatçının, duygu, fikir ve dil terbiyesi için en doyurucu gıda olarak Batı klasiklerini göstermesi kaçınılmazdır. Kur’an’ın edebî üstünlüğü de mûcize yönlerinden biridir. O Kitab, kendine samimi olarak yönelen her kültür ve her yaştan insana, kapasitelerine göre hazinelerini sunar. O rahmet çeşmesinden insanlar kaplarının büyüklüğü oranında yararlanırlar. Demek istiyorum ki çocuklara da, edebiyat alanında da en güzel kelâm, Allah’ın kelâmıdır. O’na yönelmesini bilmeyenler, çocuk edebiyatında da O’ndan yararlanamayanlar suçu kendilerinde aramalıdır. Rasûlüllah, çevresinde bir çocuk konuşmaya  başlar başlamaz imana dair kısa Kur’an âyetlerini tekrarlatarak ezberletirdi. Sahâbe de o yolda yürümüştür. Çocukla, çocuk edebiyatı ile uğraşanlara duyrulur. Çocuk doğar doğmaz, isim koyma aşamasında çocuğun kulağına ezan okunması da, çocuğun hangi atmosfer içinde hayata hazırlanması, hangi mesaja muhatap olması gerektiğinin ipuçlarını sunar. Ezanın anlamı ve okunuşundaki sanat yönü değerlendirilmeli, mesajın içeriği ve sunulma biçiminin ne zaman ve ne yönde başlaması gerektiği müslüman çocuk edebiyatçıları için çıkış noktası olmalıdır diye düşünüyorum.          

 

 

Çocuk edebiyatı neden gündeme az geliyor?

 

İnsanımız, bu konunun bilincinde olmadığından. “Oku” diye başlayan bir mesajın muhatapları ve mensuplarının okumaya önem vermediklerinden çocuk edebiyatı gündemimizde ön sıralarda yer almıyor. Geçim sıkıntısı arasında, maddeci dünyevî değerlerin ağır basması sonunda çocuklarımızla yeterli ilgilenmeyip, onları ihmal kurbanları yapmaktan, boş vermişlikten, kolaycılıktan, emânetlerin hukukuna riâyetsizlikten. Buna benzer olumsuz özellikleri çoğaltmak mümkün. Sayacağımız bütün özelliklerin hiç biri mazeret değil, bunu belirtmek istiyorum. 

 

Çocuk kitaplarına verilen değer, çocuğa ve kitaba verilen değerin ölçüsünü teşkil eder desek abartılı olmaz sanırım. Kitaplı toplumun, sadece Allah’a kulluk yapma ve geleceğini asrsaâdete dönüştürme bilincine sahip kişilerin, çocukları ihmal etmesi veya savunmasızca câhiliyyeye teslim etmesi mümkün değildir diye düşünüyorum.    

 

 

İnançlı anne ve babalara bu konuda düşen görevler nelerdir?

 

Bu konuda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyoruz dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı. Bizse âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; bizse kız erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı; bizse daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban mı ediyoruz çocuklarımızı? Her anne baba bu soruları kendine sorup cevabını vicdanından almadan görevlerini  hatırlaması zor diye düşünüyorum.  Çocukların yarın anne babaya şefaatçi olması mümkün olduğu gibi; ebeveyninin yakalarından yapışıp kendi azaplarının iki mislinin onlara verilmesini istemeleri de mümkün. Hatta, yakalarına dünyada yapışmaları da.

 

Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek, kendi aslî  görevinde onlardan yardım beklemek, aslî görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları  karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının  yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Anne babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk kaçkınlığı fışkırmaktadır bu anlayışta.        

 

Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali görev açısından yeterli değil elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçilmesi gereği önemsenmelidir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Çocuk sevgisi diye anne babalar olarak çocukları birilerine sipariş edip, maddî ihtiyaçlarını gidererek görevimizi tamamladığımızı zannediyoruz. Hatta bazılarımız, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun dil ve edebiyat zevkine sahip olmasını, duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Halbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Çocuklarımızın önüne koyduğumuz şeyler, çocukken bizim sahip olamadığımız şeyler. Kendi çocukluğumuzda gerçekleştiremediğimiz şeyleri ve hedefleri çocuklarımızda görme isteği de gösteriyor ki, aslında çocuğumuzdan çok kendimizi, işimizi, geçimimizi düşünüp seviyoruz. Sevmeden hiç bir şey olmaz!