Ç O C U K
E D E B İ Y A T I Ü Z E R İ N E
Bugüne kadar çocuk edebiyatı neden başlı başına
bir edebiyat dalına dönüşmedi?
Bu alanda yapılan çalışmaları yeterli buluyor
musunuz? Sorunlar neler?
Telif eserlerle tercüme eserler arasında ne gibi
farklar var? Telif eserler çoğalabilir mi?
Çocuk edebiyatı neden gündeme az geliyor?
İnançlı anne ve babalara bu konuda düşen görevler
nelerdir?
(Ahmed
Kalkan’
Bismillâh,
İçinde yaşadığımız topraklar, kültür yönünden büyük
erozyonların, heyelanların yaşandığı yerlerdir. Düzeni kontrol eden güçlerle
halk arasında güven ve uyumdan bahsetmek zordur. Aydınla halk arasında
uçurumlar her geçen gün artmaktadır. Rejim her yönden Batıyı örnek almıştır,
ama halk, dayatmalara rağmen Batı kültür ve yaşayışını benimsememiş, kendi özü
ile köprülerin atılmasını onaylamamıştır. Toplumla egemen güçler, toplumla
aydınlar arasında medeniyet tercihi ve kültür konusunda uyuşmazlığın yanında, halkın
da kendi arasında dünya görüşü ve ona uygun yaşayış hususunda söz ve eylem
birliğinin varlığından bahsedilemez.
Toplum değerlerini reddeden rejim, neye dayandığı belli
olmayan yoz bir kültür, vahyi dışlayan câhilî bir eğitim, materyalist ve pozitivist
aydın, makineleşen ve makineleştirdiği insanı ezen uygarlık, geçim
sıkıntısından başka bir şey düşünemeyen halk, teknolojinin ve ihmalin kurbanı
çocuklarımız... Böyle bir ortamda sağlıklı bir edebiyat, hele çok yönlü alt
yapı, organize ve uyum isteyen çocuk edebiyatı oluşması mümkün değildir.
Günümüzde çocuklar, bilgisayar, televizyon ve okul duvarları arasında
doğalarından ve doğallıklarından mahrum bir şekilde çocukluklarını yaşayamadan
büyüyorlar. Ham meyvenin çeşitli teknik
müdahaleler yoluyla zamanından erken olgunlaştırılıp tatsız, lezzetsiz bir
şekilde piyasaya sunulması gibi, çocuk da sıçrayarak, atlayarak, çocukluğunu
yaşayamadan, hayata da hazırlanamadan
ham, tatsız bir meyve olarak çabucak büyüyor. Çocukların dünyasını bile
yozlaştıran uygarlık, çocuk yetiştirecek büyüklerin dünyasını toptan mahvetti.
Büyüklerin de içlerinde bulunması gereken çocuksu özellik ve güzelliklerin
barınmasına fırsat bırakmadı. Çocuğa ait fıtrat, ümmî (anneden doğduğu gibi)
doğallık, saflık, sevgi dolu, cıvıl cıvıllık, kısaca
çocuksuluk çocuklarda bile gittikçe sıfıra doğru inmekte. Çocuk edebiyatının
alt yapısı olan bu özellikler tabii sanatçılarımızda, edebiyatçılarımızda da
yok. Toplum olarak solumak zorunda bırakıldığımız zehirli hava, mânevî atmosferimizi kirletmekle kalmadı, yüzlerce yıllık
çınarlarımızı kuruttu. Yeni filizler, taze fidanlar nasıl boy verecek? Güneşimizin önü naylon
bulutlarla kapandı, toprağımız haşerelere, ayrık otlarına peşkeş çekildi,
gökten rahmetin yağmasına engel olacak isyanlara resmi
geçitler yaptırıldı. Fidanlar için gübre gerekli olabilir, ama unutmamak
lazım ki gübreliklerde fidan yetişmez. Ağaçlar erozyonun önlenmesinde büyük rol
oynar, ama ya erozyon heyelana dönüşmüşse...
Çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Çocuk da her şeyden önce bir insan. Çocuk edebiyatı, çocuğun
dünyasına nüfuz edebilen bir edebiyattır. “Her çocuk İslâm fıtratı üzere
yaratıldığından” fıtrata yönelmeyen bir
edebiyat çocuk edebiyatı olamaz. Fıtrattan, yaratılış amacından, içindeki cevherden,
taşıdığı İlâhî nefhadan uzaklaşan veya uzaklaştırılan toplum, coşku dolu, cıvıl
cıvıl oyun lezzeti kadar, aynı zamanda ciddiyet ve kalite
isteyen bir edebiyat dalında başarılı olamaz.
Sözlerimden yeterli bulmadığım anlaşılmıştır zannederim. Bu
alanda yapılan çalışmaların yetersizliği konusunda, bu dalla uğraşanları
suçlamadan, ortamın sağlıklı olmadığını
söylemeye çalıştım. Tabii ki, tüm suçu ortama yükleyip vebalden kurtulamayız.
Çünkü müslüman, ortamı aşamayan, ortama kul olan
sıradan insan değildir. Bilir veya bilmelidir ki, gecelerin en karanlık zamanı,
aydınlığa en yakın anıdır. Bunalım dönemleri, çıkışların
hararetle arandığı demlerdir. Aslında ortam yönünden
edebiyatın önünün tıkandığı dönemler, çağları aşan büyük eser ve büyük
şahsiyetlerin doğumlarını müjdeleyen sancılı zamanlardır. “Allah’ın ölüden diri
çıkartması” için sebeplere samimiyet ve bilinçle yapışmak yeterlidir diye
düşünüyorum. Mustafa Ruhi Şirin, Ahmet Efe, Yaşar Kandemir, Niyazi Birinci,
rahmetli Cahit Zarifoğlu başta olmak üzere üç beş
yazarımızın bu konuya ciddi şekilde eğilip en azından bir boşluğun
doldurulmasına yönelik samimi gayretlerini görmezden gelemeyiz. Ama bu
çalışmalar devede kulak bile değildir.
Bu alanda yapılan ve yapılması gereken çalışmaları doğru
değerlendirebilmek için, önce esas ölçülerimizi ortaya
koymalıyız. “Çocuk edebiyatı”ndan ne anlıyoruz?
“Edebiyat”ın edeb kökünden türediğini, edepsiz
edebiyatın olamayacağını, İslâm olmadan edepten de bahsedilemeyeceğini, bir müslümanın her konuda olduğu gibi bu alanda da ölçüsünün
rabbani olması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Güzel sanatların bir dalı olan
edebiyatı tanımlarken “güzel” ve “sanat” anlayışımızla inancımızın örtüşmesi
gerektiğini unutmamalıyız. Çocuk dediğimizde de “İslâm fıtratı üzere
yaratılan”, fıtratları üzere eğitip yetiştirmemiz, böylece “kendilerini ateşten
korumamız” emredilen, “kendileriyle imtihan olduğumuz” “cennet kokusu” yayan masum emânetler
aklımıza gelir. Öyle ise, müslümanca düşündüğümüzde,
Batılıların ve tüm câhiliyye mensuplarının çocuk
edebiyatından anladıklarıyla bizim anladıklarımız farklı olacak, daha çıkış
noktasında ayrılacağız. Varış noktası olarak da hedeflenen çocuk tipi, bu değer
sistemimizle ilgili olacaktır.
Adına medya denilen ahtapotun emperyalist ve ateist
kollarıyla çocukları ve tüm insanları günümüzdeki gibi yakalayıp posalarını
çıkaracak boyutlara ulaşamadığı, ihtiyaçların bu derece artmadığı, her şeyin
ekonomik düşünülmediği, aile bağlarının sarsılmadığı, câhilî
eğitimin ürünlerinin alınmadığı, düzenin ve egemen güçlerin zorla da olsa
çocuğumuzu elimizden almaya kalkmadığı günlerde çocuk, fıtratından bu denli
uzak yaşamadığından çocuk yayınlarının eksikliği hissedilmiyordu. Bu yüzden
olacak, geçmişte çocuklar için ayrı bir edebiyat yoktu. Çocuğun dışındaki
hayat, onun bağlı olduğu fıtri değerleri sarsmak için değil; tam tersine
bunları -çok bilinçli olmasa da- korumak içindi. Müslüman çocuğun eviyle okulu,
eviyle çevresi bu kadar çatışmıyor, birbirinin verdiklerini silmeye, mahvetmeye
bu denli çalışmıyordu. Din ve fıtrat eksenli sorularına anne ve babası veya dede ve
ninesi cevap verebiliyordu. Çocuk, gözünü açtığında evde namaz kılan
büyüklerini görüyordu. Yaşadığı evde okunan Kur’an’ın
diriltici nağmelerini duyuyor, önce Kur’an öğrenmeyi
hedefliyordu. Evde sık sık duyduğu Allah, bismillah, inşâAllah, hayır, şer, farz, haram, ayıp, sünnet, sevap,
cennet, nasip, kader... gibi kelime ve kavramlarla
büyüyordu. Üst üste yığılmış tabutları andıran apartman daireleri veya toplum
zenginliklerinden nasibini alamamış mağara benzeri gecekondu içinde hapis
hayatı yaşayan günümüz çocuğu dinden, fıtratından koparıldığı gibi, ilgiden,
sevgiden uzak bir ihmalin, bir unutulmuşluğun, bir terk edilişin içerisinde.
Tabii, çocuğu kapmak için bekleyen bunca canavarın eline savunmasız bir şekilde
bırakılıveriyor. Bugün artık, peygamber, sahâbe ve evliya menkıbeleriyle,
Battal Gazi hikâyeleriyle, masal ve bilmecelerle, İlâhî ve Yâsin’lerle dinin
sevdirildiği, içinde Kur’an öğretilen, ibâdet
coşkusu, sevgi ve saygının hakim olduğu evler artık
yok gibidir. Çocuk artık ezan okununca secde etmeyi değil; Sibel’in şarkılarını
duyunca dansetmeyi öğreniyor. Sübhâneke’yi bilmiyor, ama onun yerine; yaşına da uymayan
aşk şarkılarını, reklam spotlarını zikir ve dua gibi
dilinden düşürmüyor. Hayalinde canlandırıp onun yerini almayı düşündüğü
kahraman tipler: Futbolcular, şarkıcılar, artistler, hayalî çizgi kahramanları,
kovboy veya korsanlar, çeteler. Halbuki tarihimiz
gerçek kahramanlar, ideal örneklerle dolu. Kahramanı bu kadar bol bir tarih ve
kültürün mirasçıları olan günümüz müslümanlarının
çocukları, başka dünyaların uydurma kahramanlarını taklit ediyorsa, suç
çocukların değil; kendi kahramanlarını onlara tanıtıp
sevdiremeyenlerindir.
Bugün irtica adı verilip öcü gibi gösterilerek dinî inanç ve
yaşayışa karşı resmî ve yarı resmî saldırılar, çok yönlü saptırmalar, kafa
karıştırma ve şüphelendirmeler karşısında çocuk yalnızdır. Çocuğun fıtratını
korumanın, onu yalnız bırakmamanın en güzel yolu, kafasıyla birlikte gönlünü de
besleyecek doğru ve güzel
kitaplardan geçmektedir. Çocuklarımızı göz göre göre çalmak ve avlamak için organize olmuş bunca hırsıza,
bunca saldırgana karşı çocuklarımızı silâhlandırmalıyız. Küçük büyük demeyip
saldıran küfür ve ifsad vampirlerine karşı silâhların
en etkini fıtrata uygun Kitap’tır. Okuma sevgisi ve
okuma alışkanlığıdır. Çocuk bu sevgi ve alışkanlığı ders kitaplarıyla değil;
çocuk kitaplarıyla edinir. Çocuk kitaplarının çocuğun
elinde geri tepen
bir silâh konumunu önlemek için, kitabın
içeriğinin İslâm inancına
uygun olmasının şart olduğunu unutmamalıyız. Bu yüzden,
çocuk eğitimi, çocuk yayınları,
çocuk edebiyatı ihmal edilemeyecek önceliklerimiz içinde olmalıdır. Bu eğitim,
yayın ve edebiyatın, pedagojik ve psikolojik bazı kurallara uyması gerekir.
Çocuk duyarlılığını yakalayamamış bir içerik, çocuğa okuma zevki vermeyen bir
anlatım, şekil ve kalitesi çocuğun beğenisini ve estetik anlayışını okşayamayan
bir eser çocuğun dünyasını etkileyemez. Dil ve üslup da çok önemlidir. Ama
hepsinden önemli olan, eserin çocuktaki dinî duygu ve düşüncenin gelişmesine
yönelik muhtevasındaki tevhidî dünya görüşüdür.
Bizim açımızdan sorun, çocuk
yayınlarının ve çocuk edebiyatının muhtevasındaki yetersizlik ve
kalitesizliktir. Eserlerin vahyin ışığında, ilhamını Kur’an’dan,
Kur’an’daki tevhid mücâdelesinden, peygamber ve diğer örnek şahsiyet
kıssalarından alan, bunları seçme, değiştirme ve yeniden kurma prensipleriyle
güncel biçimde uyarlayıp, estetik ölçülerde “al beni”li,
“oku beni”li tarzda sunmak. Çocuğu haydut
hikâyelerine ve mâceralara tutkun eden kötü ve sahte
örnekler yerine; ideal insanlarımızın, peygamber, sahâbe, şehid,
âlim ve müttakî zatların hayatları ve böyle
şahsiyetlerin hikâye ve roman kahramanı olarak örnek gösterildiği eserler
yazılabilir. Veya daha doğrusu, daha güzeli, ama daha zoru bu kahramanlardan yola çıkılarak
güncel uyarlamalar ortaya konulabilir. Asr-ı saâdetteki örnek yaşayış ve tarih boyunca tevhid-şirk mücâdeleleri oyunlaştırılıp sahneye
konulabilir. Batıdaki çocuk edebiyatı klasikleri, kendi kaynaklarına çağdaş
yaklaşımla yönelen yazarlar eliyle gerçekleşmiştir. Bizde de özgün şaheserler
kendi temel kaynaklarımıza yönelerek oluşturulabilir. Başta Mevlâna’nınki olmak
üzere Mesnevîler, Bostan
ve Gülistan gibi fabl örneklerimiz, Kelile
ve Dimne ile birlikte
Müslümanca çocuk edebiyatının ve çocuk
yayınlarının sadece dinîbilgiler vermesi, dinî
olayları anlatması veya bir İslâm kahramanını tanıtması gerekmez elbette. Zaten
müslümanın hayatının dinî olanı, dinî olmayanı
yoktur. Din, bütün hayatı kapsar. Edebiyatın konuları da aynı şekilde
sınırlandırılamaz. Hayattaki her şey dinin de, edebiyatın da konusudur. Bizim
burada vurguladığımız şey, yazacağımız, çocuklarımıza okutacağımız kitapların O
Kitab’a ters düşmemesi, hatta Kitab’ı
daha iyi anlamamızı sağlaması, O’nun kılavuzluğunda olması, O’nun nûruyla olaylara bakılabilmesi. Müslümanın her
yaptığı, İslâmî prensiplere uygun olmalıdır. Bir kitabın müslümanca
olması, kitap okunduktan sonra çocuğun inanç, düşünce ve duygularına yaptığı
etkiyle yakından ilgilidir. Vereceğimiz eserle çocuğun iç dünyasında doğuştan
getirdiği dinî ilgileri, düşünce ve arzuları onu sıkmadan, usandırmadan çocuğun
kendi dünyası içerisinde cevaplandırmalı, edebiyatın uçurucu sanat kanatları
üzerinde onu hayal dünyasında mutlak hakikate doğru yolculuğa
çıkarmalıyız.
İstisnaları saymazsak, ister bizim insanlarımız, ister
başkaları tarafından yazılmış olsun çocuklara yönelik eserler idealden çok
uzakta. Hem psikolojik, hem pedagojik yönden aşılması gereken büyük
problemlerimiz var. Önce şunu belirteyim ki, kadınlarla birlikte toplumda en
çok istismar edilen, çok yönlü sömürülere hedef olan sınıfı teşkil ediyor
çocuklar. Kapitalizm, en çok bu gruplara
hizmet götürüyor gözükürken, duygu yönleri kuvvetli olduğu ve dolayısıyla
etkilenmelerinin kolaylığından ötürü çarkları arasına bunları alarak gücüne güç
katmaktadır. Reklamlara, vitrinlere, çarşı ve
pazarlara baktığınızda tüketimin bu iki kitleyi hedef aldığını kolaylıkla
görürsünüz. Giyim kuşam, moda, eğlence, oyuncak sektörünün ne kadarı öncelikli
ihtiyaç kapsamındadır, ne kadarı da israf ve lüks sayılabilir?
Gelelim çocuk edebiyatına...
Çocuk edebiyatı, çocuk kitabı, çocuk dergileri ve çocuk programı adına
basılı, sesli ve görüntülü yayınların çokluğundan geçilmiyor. Şekil ve içerikte
kalite arandığında, bu çokluk içinde yokluk sırıtıyor. Batı çocuk klasiklerinin
dünya görüşü, dinî sembolleri, değerleri Batı sömürgeciliği ve ferdiyetçi
felsefeyi yansıtan materyalist ve vahyi dışlayan anlayışları, yayılmacı
zihniyeti ve yer yer de misyonerlik yönleriyle de
değerlendirilmelidir. Sadece sanat ve edebiyat açısından değil; çocuklarımızda
bırakacakları kültürel izler, yani getirdikleriyle birlikte götürdükleri müslümanca değerlendirilmeden bunların çocuklarımıza
sunulması ne kadar doğru olur? Bu soruyu, çocuk psikolojisinin bulgularıyla,
çocuğun benimseme ve taklide alabildiğine açık ve eleştirel okumaya hazır
olmamasıyla ilgili gerçekler ışığında değerlendirmeliyiz.
Bizim klasiklerimize gelince... Tabii, önce bizim
klasiklerimiz var mı? Olmalı, ama yok. Ama şu gerçek ki, çocuk edebiyatı için
çok zengin bir mirasımız var. Kur’an ve İslâm
tarihinin şanlı tabloları ve şifahi gelenekler başta olmak üzere kimini
kullanmamışız, kimini de yozlaştırarak mirasyedi gibi çarçur etmişiz. Kur’an’a, sünnete, tarihimize, kültürel ve edebî
mirasımıza, masallarımıza, ninnilerimize ilham kaynaklarımız olarak kuyumcu
titizliğiyle, bilgin ve sanatkâr özellikleriyle yaklaşılsa... Ne mi olur? Neler
olmaz ki... Batı klasiklerinin hemen hepsinin çocuklara yönelik
yazılmadıklarını düşünürsek, büyükler için yazılan edebî ve kültürel değeri
olan kitaplarımız çocuk yaş gruplarına göre yeniden yazılarak ve özetlenerek
dil ve anlatımda çocuksu ölçülere dikkat edilerek çocuklara sunulabilir. Bu
konuda dikkat edilmesi gereken bir pedagojik husus, yeni yeni
okumaya başlayan bir çocukla, sözgelimi 11-12 yaş
grubu çocuklar için aynı kitabın farklı özellik, ilgi ve ihtiyaçların dikkate
alınarak sunulmasıdır. Kapağından resimlerine, yazı ebat büyüklüğünden
dil ve anlatım özelliklerine kadar çocukların eğilimlerinin nüansı
gözetilmelidir.
Dikkat edilmesi gereken diğer bir durum da şu: Batı çocuk
klasiklerinin uyarlanması ve özetlenmesinde, bizim klasiklerimiz
diyebileceğimiz (böyle demeyi arzuladığımız) şifahi ve yazılı halk edebiyatı
ürünlerimizin güncelleştirilmesinde ve yine Kur’an
kıssaları gibi Arapça’dan tercümelerde sanattan uzak
bir anlatım, bozuk bir Türkçe ile karşı karşıya olmamız. Bunun yanlışlığı bir
tarafa, edebiyattan arındırılan ya da çocuksu olsun diye çocuktan fazla çocuklaşarak edebî dil ve anlatımdan
uzak yazılan bir kitabın çocuk edebiyatı sınıfına giremeyeceğinin ve çocuk
edebiyatından beklenenleri sağlayamayacağının bilinmesi gerekir.
Çocuk edebiyatı ile uğraşan edebiyatçı ve sanatçı kimliğini
öne çıkaran yazarlarımız ne derse desin, ben çocuk edebiyatını eğitim ağırlıklı
düşünüyorum. Eğitici bir edebiyattan yanayım. Sanat için sanat anlayışını oldum
olası sevemedim, araçla amacın birbirine karıştırılmaması gerektiğini
düşünüyorum. Çocuklarımıza sahip çıkma, onları başkalarına kaptırmamayı
önceliyorum.
Düşünceme göre, uyarlanan, çocuksulaştırılan veya yeni
yazılan çocuk edebiyatı türündeki eserlerde şu şartlar aranmalıdır:
Her şeyden önce inancımıza zararlı
olmaması, tam tersine, temel kültür ve inancımıza katkıda bulunacak yapıda
olması ve bize ait kelime ve kavramları tanıtıp sevdirmesi.
Çocukların seviye ve ilgilerine
dikkat edilip çocuksu eda ile, yaşlarının ve yaş gruplarının dikkate alındığı bir
dil ve ifâdeyle hazırlanması. Çocuk kitaplarının, çocukların yaşlarına göre
kendi içinde de sınıflandırılacak özellik taşıması.
“Al beni”si
olmalı. Estetik zevke, kaliteli basım ve malzemeye, okumayı kolaylaştıracak câzip, güzel resim ve
grafiklere sahip olması.
“Oku beni”si
olmalı. Çocuğun ilgisini çekecek, kendisini mutlaka okutacak ve bitirtecek,
çocuğa okuma alışkanlığı ve zevki verecek özelliklerde olması.
1.
Edebî özellik
taşıması. Türkçe'yi bozan değil; güzelleştiren, çocuğa ifâde
gücü, anlama ve anlatma becerileri
kazandıran cinsten olması.
Salt hayal gücüne ve çocuğun
serüvenden hoşlanan yönüne hitap eden, içi boş, özgül ağırlığı olmayan veya
meşhur tabirle, iki gram şeker için iki yüz gram keçi boynuzu kemirtme cinsinde
değil; çocuğa eğitici katkısı olacak türde olması. Kitap, çocuğu eğlendirirken
eğitmeli, duygularını geliştirmeli, yönlendirmeli. Cazgır gibi bağırarak değil;
ama ince bir ustalıkla mesaj hissettirilmeli.
Tercüme eserler denilince Batı çocuk edebiyatı klasikleri
akla gelmektedir. Toplumumuza, halkımızın inancına ve şifahi edebiyat
geleneğimize bunca dayatmalara rağmen hâlâ sıcak gelen Doğu edebiyatından,
Arapça ve Farsça’dan tercümeler yok gibidir. Batı
klasiklerinin eleştirisini yaparak, getirdikleriyle beraber götürdüklerinden
yukarıda bahsettim. İslâmî duyarlılıkları zedeleyici unsurlar taşıyan Batı
çocuk klasikleri aynı zamanda egemen güçlerin politikalarının birer uzantısıdır.
Hıristiyan dinine ait semboller, Batı mitolojisi ve efsaneler, egzotizmle
üniversalizm çocuk klasiklerinin özellikleridir. Tanzimat'la birlikte,
özellikle de cumhuriyetten sonra, çok zengin İslâmî mirasa ve Doğuya sırtlarını
çeviren, gözlerini kapayan aydın ve yazarlarımız için tek kaynak kalıyordu:
Batı. Batıda gelişen çocuk edebiyatı, farklı toplum değerlerine rağmen, aynen
tercüme edilmeye başlandı. Onlarca yayınevi, Batıda meşhur en küçük çocuk
masalına kadar ne varsa Türkçe’ye aktarma yarışına
girişti. Çocuk yayınlarının bu tercümelerin tekelinde oluşması, çocuk
edebiyatının Batı taklidinde oluşmasını sonuçlandırdı. Bu taklit, özgün
eserlerin ortaya çıkmasını da engelledi. Bu klasiklerin büyük bir çoğunluğu, Türkçe’ye aktarılırken dil ve edebiyat zevki verecek
özelliklere de sokulamadı. Sadece çocuklarımızın serüven ve hayal ilgileri
tatmin edildi. Kaliteli alternatiflerin olmaması sonucu Batı değerleri ve
hayranlığı yeni nesilde de kolaylıkla sağlanmış oluyordu. Telif eserler de bu
çizgide ve bu taklitte sürdü. Hele çizgi roman türündeki Teksas,
Tommiks cinsinden çocuk yayınlarının zararları
faydasından çok büyük oldu. Çocuklarımız bu çizgi kitaplardan kaptıkları,
okumaktan ziyade bakma, okuma tembelliği, düşünmeme kolaylığı ve kovboy kültürü
virüslerini birbirlerine de kolaylıkla bulaştırdılar. Çocuğu birtakım haydut
hikâyelerine ve mâcerâlara tutkun eden bu salgın,
geleceğin fotoroman okuyucularını (pardon, bakıcılarını) ve televizyon
tutsaklarını da hazırlamış oldu. Hiç bir fikir vermeyen, düşünce yerine magazini öne çıkartıp
boş vermişlerin sayısını artıran, yazısından bol resimleri olan gazete ve
dergiler de bu çizginin ürünleri.
1980’lere kadar müslümanlar çocuk
edebiyatına hiç mi hiç el at(a)madılar. Bizim
çocuklarımız açısından bu boşluk keşfedilip yayıncılar tarafından bu bakir
alana balıklama dalındı. Daha çok ticarî amaçlarla ilkesiz, programsız, zevksiz
yayınlar, gelecekteki verimi ve alternatif özgün eserlerin müjdesini de
geciktirmiş oldu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, son yıllarda bizim alanda
önemli kıpırdanmalar gözlüyoruz. Orijinal telif eserlerimiz elbette çoğalacak.
Kalite problemi tabii ki aşılacak. Aksini düşünmek çocuklarımızı göz göre göre kaybetmek, emânete ihânet
etmek olacaktır ki, bunu kabullenmek istemiyoruz.
Şunu da unutmamalıyız: Çocuklarımız deneme ve yüklenme
tahtası değil. Kur’an okuma, namaz sureleri ezberleme,
ilmihal bilgileri, okul dersleri ve ödevleri, oyun, eğlenme,
spor gibi ihmal edilmemesi gereken etkinlikler var. Boş zamanların önemli bir
kısmı da istense de, istenmese de televizyona ayrılıyor. Çocuk klasiklerinin
bir kısmı Batıda bile devrini kapamış, zamana karşı direncini yitirmiş
görünüyor. Modern yaşam, bilgisayar oyunlarıyla, televizyon programlarıyla
kitap kültürünü, okumayı, düşünmeyi dinamitledi. Zamanın kıymeti daha da arttı.
Parasına kıyabilenlere yüzlerce değil, binlerce kitap görücüye ve alıcıya
çıkmış durumda. Seçmek de kolay değil. Öncelik hangi kitaplara verilmeli?
Klasikler ilk sıralara girerse, bizim
kitaplarımıza, Kur’an’a sıra gelir mi, ne zaman
gelir? Bunun için okumaya ve okutmaya, önemli değil; en önemli kitaplardan
başlamak gerekiyor.
Dağ köyünde kapalı bir hayat geçiren bir çobanın, en
lezzetli gıda olarak soğanı, soğanın cücüğünü göstermesi gibi, Kur’an’ı dil, ifâde ve edebî
özellik ve güzellikleriyle de tanımayan bir edebiyatçının, duygu, fikir ve dil
terbiyesi için en doyurucu gıda olarak Batı klasiklerini göstermesi
kaçınılmazdır. Kur’an’ın edebî üstünlüğü de mûcize yönlerinden biridir. O Kitab,
kendine samimi olarak yönelen her kültür ve her yaştan insana, kapasitelerine
göre hazinelerini sunar. O rahmet çeşmesinden insanlar kaplarının büyüklüğü
oranında yararlanırlar. Demek istiyorum ki çocuklara da, edebiyat alanında da
en güzel kelâm, Allah’ın kelâmıdır. O’na yönelmesini bilmeyenler, çocuk
edebiyatında da O’ndan yararlanamayanlar suçu kendilerinde aramalıdır. Rasûlüllah, çevresinde bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz imana dair kısa Kur’an âyetlerini tekrarlatarak ezberletirdi. Sahâbe de o yolda yürümüştür. Çocukla, çocuk edebiyatı ile
uğraşanlara duyrulur. Çocuk doğar doğmaz, isim koyma
aşamasında çocuğun kulağına ezan okunması da, çocuğun hangi atmosfer içinde
hayata hazırlanması, hangi mesaja muhatap olması gerektiğinin ipuçlarını sunar.
Ezanın anlamı ve okunuşundaki sanat yönü değerlendirilmeli, mesajın içeriği ve
sunulma biçiminin ne zaman ve ne yönde başlaması gerektiği müslüman
çocuk edebiyatçıları için çıkış noktası olmalıdır diye düşünüyorum.
İnsanımız, bu konunun bilincinde olmadığından. “Oku” diye
başlayan bir mesajın muhatapları ve mensuplarının okumaya önem vermediklerinden
çocuk edebiyatı gündemimizde ön sıralarda yer almıyor. Geçim sıkıntısı
arasında, maddeci dünyevî değerlerin ağır basması sonunda çocuklarımızla
yeterli ilgilenmeyip, onları ihmal kurbanları yapmaktan, boş vermişlikten,
kolaycılıktan, emânetlerin hukukuna riâyetsizlikten.
Buna benzer olumsuz özellikleri çoğaltmak mümkün. Sayacağımız bütün
özelliklerin hiç biri mazeret değil, bunu belirtmek istiyorum.
Çocuk kitaplarına verilen değer, çocuğa ve kitaba verilen
değerin ölçüsünü teşkil eder desek abartılı olmaz sanırım. Kitaplı toplumun,
sadece Allah’a kulluk yapma ve geleceğini asr-ı saâdete dönüştürme bilincine sahip kişilerin, çocukları
ihmal etmesi veya savunmasızca câhiliyyeye teslim
etmesi mümkün değildir diye düşünüyorum.
Bu konuda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir.
Çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları
cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca
hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara
karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyoruz
dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı. Bizse âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı;
bizse kız erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı; bizse
daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya
kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban mı ediyoruz çocuklarımızı?
Her anne baba bu soruları kendine sorup cevabını vicdanından almadan görevlerini hatırlaması
zor diye düşünüyorum. Çocukların yarın
anne babaya şefaatçi olması mümkün olduğu gibi; ebeveyninin yakalarından
yapışıp kendi azaplarının iki mislinin onlara verilmesini istemeleri de mümkün.
Hatta, yakalarına dünyada yapışmaları da.
Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek,
dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir,
umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet
edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır.
Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek, kendi aslî görevinde onlardan yardım beklemek,
aslî görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir
kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca,
filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım.
Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce
sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Anne babalık, çocuğun dünyevî,
maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de
dünyevî ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını
ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak,
uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş güç arasında
çocukla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır.
Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk kaçkınlığı fışkırmaktadır bu
anlayışta.
Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini
ihmali görev açısından yeterli değil elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl
midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla
doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da
mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak
temel gıdalardan seçilmesi gereği önemsenmelidir. Abur cuburla
midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması
da insanı hasta eder. Çocuk sevgisi diye anne babalar olarak çocukları
birilerine sipariş edip, maddî ihtiyaçlarını gidererek görevimizi
tamamladığımızı zannediyoruz. Hatta bazılarımız, çocuğuna okul ders kitapları
dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun dil ve
edebiyat zevkine sahip olmasını, duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla
büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Halbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata
atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Çocuklarımızın önüne
koyduğumuz şeyler, çocukken bizim sahip olamadığımız şeyler. Kendi
çocukluğumuzda gerçekleştiremediğimiz şeyleri ve hedefleri çocuklarımızda görme
isteği de gösteriyor ki, aslında çocuğumuzdan çok kendimizi, işimizi,
geçimimizi düşünüp seviyoruz. Sevmeden hiç bir şey olmaz!