Salt sanatsal kaygılar göz önüne alınarak bir
müslüman eser verebilir mi?
İslâm sanat felsefesi ile Batı sanat felsefesinin
bir sentezi oluşturulabilir mi?
(Ahmed
Kalkan’
Müslümanlar genel olarak sanatın bazı dallarına ihtiyatlı yaklaşıyorlar.
Örneğin resim sanatı tasvir yasağından dolayı, musiki ise bazı seslerin “kadın
sesi” gibi haram kabul edilmesinden dolayı... Fakat bu gibi konuların değişik
yorumlanmasıyla bazı müslüman sanatçılar kendilerine
özgü açılımlar geliştirebiliyor. Bu konuya sizin bakış açınız nasıl?
Bismillâh,
Müslümanlar, hayata ve hayattaki her
şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm,
hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir,
yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın,
davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü kuşatan ilkeler
bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu
ilkelere severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha
doğrusu hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır. Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği,
tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzâb, 36). Tabii, aynı zamanda sanat ve estetik
anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler sergilenecektir.
O’nun yaratıp terbiye ettiği fıtratımız ve fıtratımıza kılavuzluk
yapıp istikamet veren dinimiz bizi
her yönüyle gerçek güzelliğe, yani sanata
götürecektir.
Bu anlayıştan sonra müslüman için sorun, bu ilkelerin yorumlanması ve hayata
geçirilmesi noktalarında odaklaşacaktır. Müslümanca
sanat için öncelikle İslâm’ın çok iyi bilinmesi gerekir. Özellikle sanatla
ilgisi olan helal-haram hükümlerini bilmek şarttır ama,
yeterli değildir. Bütüncül bir anlayışla dinin prensiplerini, bakış açısını,
hayat görüşünü, hikmetlerini bilmek, tefekkür ve tefakkuh
kabiliyetini kazanmak, olay ve eserlere tevhidî yorum
getirebilmek de gerekir. Müslümanca sanat için,
sanatın teorisinin, estetik prensiplerinin yeni gelişmeler göz önüne alınarak
tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Hangi şeylerin, nasıl ve ne şekilde, hangi
araçlarla, hangi düşünce ve niyetlerle, nerelere yansıtılması gerekir? Bunları
dosdoğru bilip, pratikte uygulayamayan kişi, nasıl müslümanca
sanat ortaya koyabilir?
“Müslümanların sanatın bazı
dallarına ihtiyatlı yaklaşmaları” konusuna gelince: Haramlığında şüphe bulunan
hususlarda cesaret fıska; ihtiyat ise takvâya götürür. “Üzümünü ye, bağını sorma!” anlayışı
materyalist inancın (veya inançsızlığın) sonucudur. Haramdan kaçınmak için,
bağını sorup öğrenmediğin üzümü yememek, haramlığına dair bir şüphe varsa,
ihtiyatlı davranarak sakınmak müslümana yakışan
takvadır. Sanatçı gönül eri olduğundan, Allah’ın sanatına hayran bir ruha sahip
bulunduğundan, takva herkesten önce ona yakışır. Takvanın getirileri sadece
öteki dünya ile sınırlı değildir. Sanattaki bu ihtiyat da, yeni konulara,
orijinal ürünlere kapılar açacaktır ve tarihsel süreç içinde de açmıştır.
Şimdi resimde tasvir konusuna
gelebiliriz: Kur’an ve hadisin, dinî emir, yasak ve uygulamalara
ters düşmemek kaydıyla tasviri esastan ve temelden yasakladığını söylemek
mümkün değildir. Tasvirin haram ve mubah olmasındaki ölçünün, onun mesajı ve
kullanıldığı yer olduğu söylenebilir. Yoksa, salt
olarak tasvir haram ise, Hz. Âişe’nin, üzerinde sûret
bulunan minder ve yastık kullanması sükût ve takrirle karşılanmazdı. Salt
olarak tasvir yasak kabul edilse, günümüzdeki fotoğrafın her türlüsünün haram
olması icap ederdi. Bu da konusu ve amacı ne olursa olsun, sinema ve televizyondaki her
türlü görüntünün de tamamıyla haram olmasını beraberinde getirecekti
(Halbuki hiç bir meşhur âlim böyle düşünmemekte). Hz. Süleyman’dan bahsederken
belirtildiği şekilde Kur’an salt olarak heykeli
yasaklamaz. Kur’an put amaçlı heykelleri kesin dille
ve ısrarla yasaklar.
Saygı duymak ve tapmak amacıyla
yapılmış veya bu amaca hizmet eden insan heykelinin, putlaştırılmaya yol açma
ihtimali olan kişilerin duvarlara asılabilecek ve saygı duyulacak resimlerinin
haramlığında ittifak vardır. Tevhid inancının temel
esaslarını korumak bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma
ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye
döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal
ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak,
çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin
sembolleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu
için büyük paralar sarf etmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin dinen
kaçınılması ve soğuk görülmesi için diğer hikmetler. Tasvir; kralların,
diktatörlerin ve siyasî liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine
işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. İster resim, ister heykel
şeklinde olsun, tasvir, müstehcenliğin yayılmasında da, yığınların çeşitli
şekillerde saptırılmasında da geniş olarak kullanılmıştır. Bu gerekçelerden
yola çıkarak, tasvir tasvip görmemiştir. Tarih boyunca her türlü canlı resmine,
özellikle insan figürüne âlimler ve müslüman
sanatçılar soğuk ve ihtiyatlı yaklaşmıştır.
Resim ve heykelin soyut olanına
İslâm hiç bir yasak koymaz. Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen
ihtiyatlı müslüman için soyut resim ve heykelin
kapıları ardına kadar açıktır. Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim
ve heykele yöneldi. Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkân
ve güzelliklerinden yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir.
Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah’ı, âhireti, ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden uzak,
soyut heykel ve anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve
yararlı bir şekilde müslümanca bu sanatlarla
uğraşılabilir.
“Kadın sesinin haramlığı” konusu:
Kadın sesi, doğallığı bozulmadığı müddetçe ve ihtiyaç olduğu oranda yabancı
erkeklere karşı da câizdir. Bazılarının iddia ettiği
gibi İslâm, kadının sadece evinde, toplum dışı yaşamasını emretmez. Topluma müslümanca katılmasını yasaklayan hiç bir hüküm yoktur.
Kadın toplumdan meşru yollarla yararlanacak; toplum da meşru yollarla kadından.
Kadın toplum içinde olacak ama, dişiliğiyle değil;
kişiliğiyle. Kadın hem sesiyle, hem görüntüsüyle, hem de davranışlarıyla
toplumda dişilik değil; kişilik sergilemelidir. İslâm ister ki kadın, ifsad edici yönde değil; ıslah edici şekilde toplumda yer
alsın. Kadınlarla ilgili yasaklar, hem kadını, hem toplumu fitnelerden korumaya
yöneliktir. Kadın sesinin sakıncası, kendi yapısından değil, haramlara,
fitnelere yol açacak şekilde kullanılmasından dolayıdır. Burada gündeme gelen
şekil, câhiliyyenin sanat anlayışında kadın sesinin
istismarı. Daha açıkçası, kadının yabancı erkeklere şarkı
türkü söylemesi. Bunu, hele günümüzdeki ortam ve şekliyle câiz görecek bir âlimin çıkacağını sanmıyorum. Kadın sesinin
(ve beraberinde görünümünün) fitneye, ahlâkî dejenerasyona yol açması, kadının
cinsel obje olarak kullanılıp istismarı sanat olabilir mi? Sanat, müslümanın lügatındaki gerçek
sanat, insanı şerlere değil; hayırlara, çirkinlik demek olan haramlara değil; sâlih amel ve takvâya ulaştıran
unsurlardır. Gerçek sanat, insanı Allah’a ve O’nun sevdiklerine yaklaştırır. Tâğuta, şeytana ve nefsin hevâsına
hizmet eden herhangi bir şey güzel de değildir, meşrû
da, sanat da.
İslâm sanatının tasvir yasağından dolayı hat, tezhip gibi güzel
sanatlara ve mimariye yönelinmiş olması bir avantaj
olarak algılanabilir mi?
Elbette. Zaten İslâm’daki tüm
yasakların dünyaya yönelik hikmetleri vardır. Allah, sadece bizim için zararlı
olan şeyleri yasaklamış olduğundan; yasaklara uymak, farkında olmasak bile
birçok maslahat ve faydayı beraberinde getirir.
Put amaçlı ve dinî esaslara ters
düşen tasvirin haram olması ve de müslümanların canlı resim ve
heykelleri tümüyle yasak kabul etmesinin, sanat için çok olumlu etkileri
vardır. Biyolojik bir vâkıadır ki, kullanılmayan bir
kabiliyet, kullanılmakta olan diğer yeteneği takviye eder. Meselâ gözleri
görmeyen birinin belleği ve hassâsiyeti, gören
insanlarınkinden kat kat üstündür. Meyvesini
çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim, yontma ve
heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkârın kabiliyeti diğer alanlarda daha
büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat sanatı, minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme sanatlarındaki müslüman sanatçıların başarıları bunun delilidir.
İslâm’ın, put amaçlı tasviri
(figüratif resmi) yasaklaması, insanlık için çok faydalı olmuştur. Bu yasak,
putperestliği önlemiş, yeni bir sanat türünün doğmasına sebep olmuştur. Eğer bu
yasak olmasaydı, sanatçılar hâlâ İsa ve Meryem resimlerini tekrar edip duruyor
olacaklar, ya da benzer şeylerle uğraşıp duracaklardı. Tasvir yasaklanmasa veya
yasak kabul edilmeseydi, soyut sanat ortaya çıkmayacak, modern soyut sanata
giden yol açılmayacaktı. Minyatür bu yasağın biraz yumuşak bir şekilde, ama
saygıyla kabulünün etkisiyle gelişmiş, hat sanatının gelişmesi de bu yasaktan
yön ve hız almıştır. Başka hiç bir din ve medeniyette göremediğimiz ihtişamda
bir yazı sanatı ortaya çıkmıştır. Minyatür ve hat sanatının modern soyut resme
katkılarını objektif gözle değerlendirdiğimizde, put amaçlı tasvir yasağını
sanat adına alkışlamamak mümkün değildir.
Müslüman, Allah’a teslim olan
demektir. Yaratılış amacının sadece Allah’a kulluk, O’na ibâdet
olduğunu bilen insandır. O yüzden her işinde ve her ânında
Rabbinın rızâsını arayacak ve her yaptığının
kendisini Allah’a yaklaştırmasını hedefleyecektir. Bu prensipler içinde
değerlendirdiğimizde sanat, bir müslüman için ibâdettir. Bir şeyin Allah’a ibâdet
olabilmesi için gerekli üç şart vardır. Yapılan şeyin meşru olması, Allah’ın
istediği, Rasûlü’nün uyguladığı şekillerde
uygulanması ve Allah rızâsı için yapılması. Allah için
değil; başka gâyeler için yapılanlar da ibâdet olarak değerlendirilebilir ama, bu ibâdet nefse, eşyaya, tâğutlara...
yapılan ibâdetttir. Bu
sebepten dolayı, meşru şeylerin icrası, müslümanca
sanat için yeterli değildir. Bunların meşru yöntemlerle ve en önemlisi de meşru
amaç için yapılması gerekir. Müslümanın namazında
başka ilâh, namazın dışında prensip ve ilkelerine teslim olup onu memnun
edeceği başka ilâhları yoktur. Onun her
şeyi, namazı, ibâdetleri, hayatı, ölümü, hepsi
âlemlerin Rabbi Allah içindir, O’nun ortağı yoktur. O böyle emrolunmuştur
(6/En’âm 162-163). Müslüman, sanata da laik bir anlayışla
yaklaşamayacağı için, onun sanatı da elbette ve sadece Allah için olacaktır.
Sanatta da yasakları ve tavsiyeleri Allah belirler. Mü’min
her konuda O’na kulluk eder, severek itaat eder. Sanatın sanat için kabul
edilmesi, sanatın putlaştırılması demektir. Yani sadece sanat adına yapılanlar
put olmaz; sanat için yapılanlar da o hükme girer.
Günümüz insanının, içinde yaşadığı câhiliyyenin etkisiyle araçlarla amaçları nasıl
karıştırdığına örnektir sanat için sanat anlayışı. Bir şey, kendisi için nasıl
olur? Yaşamak için yaşamak
ne ise; sanat için sanat da
odur. Sanat, câhiliyye toplumunda bir din
haline gelmiş, sanatçı da ilâh. Sanat dinine göre ne ayıp vardır, ne günah. Sanat adı verilebiliyorsa her şey mubah. Sanatın doğruları,
sanatın ilkeleri, sanatın özgürlük, estetik, güzel, moda ve imaj anlayışı... sanatın âmentülerinden başka bir şey değil. Sanatçıyı
bağlayan tek ölçü vardır. O da sanat dininin kuralları. Sanatın ve sanatçının
dini yoktur; sanat dini vardır. Sanat için, girilmeyecek boya yoktur.
Hatırlarsınız, bir büyük kentin belediye başkanı: “tüküreyim böyle sanata”
dediği için, nasıl sanat düşmanı ilan edildi ve kaldırmak istediği müstehcen
bir kadın heykelini, bir başka yere dikmek mecburiyetinde bırakıldı. Kadın
sanatçı sanat için soyunur, ahlâksızlığı sanat içinse kabul görür. Bu din için
tapınaklar, âyinler, törenler... irticâ
kapsamına girmediği, tam tersine irticâyı önlediği
için egemen güçlerin de sığınaklarıdır. Salt sanatsal kaygıların göze alınarak
sanat icrası, sanatı gaye kabul etmektir. En güzel araç bile, amaç olduğunda
tüm değerini kaybeder, bir felaket sebebi olur amaçlaştıran için.
Allah için sanat anlayışı olmayınca,
ya sanatın kendisi ilâh yerine geçecek, ya da sanat, piyasadaki ilâhların
birine hizmet edip onun kulu olacaktır. Emperyalizm, tâğûtî
düzen, fuhuş, moda, sanatçı... gibi ilâh taslakları
bazen sanatın bir kulu, bazen de sanatın ilâhı konumundadır.
Batı sanat felsefesinin, daha doğru bir ifâdeyle câhiliyye sanat
anlayışının en önemli özelliği, insanın Allah’a karşı mücâdelesi, onunla boy
ölçüşmeye kalkmasıdır. Sanat da sanatçının yarattığıdır.
İslâm’da ise, sanat bir ibâdettir. Müslüman sanatçı
için, en küçük çapta bile olsa Allah’la, Allah’ın hükmüyle bir çatışma yoktur.
Batılılar Allah’ın yarattığını taklit için, insan vücutlarını ideal ölçüler
içinde kaslarıyla birlikte çizmiş veya heykellerini yapmışken; müslümanın sanatında insan vücuduna hemen hiçi rastlanmaz.
Müslüman sanatçı, ne sanatı, ne kendini putlaştırır. Sanatı amaç olarak görüp,
ona Allah’ı karıştırmayarak putlaştırmaktan sakındığı gibi, sanatçı olarak
kendini de putlaştırmaya götüren her şeyden kaçınıp “ben”ini gizler. Müslüman
için sanat, bir takva ürpertisi, gönül coşkusu, İlâhî rızâyı,
ihsanı, cemali arama biçimidir.
Batı câhiliyyesinin
sanat felsefesinde hayatta faydası olan şeyin sanat olamayacağı anlayışı
vardır. Müslüman sanatçı, sanatı faydadan uzak düşünmez. Onun için sanat bir
lüks ve fantezi, bir oyuncak ve israf değildir. Sanat daha çok, hayatta lazım
olacak faydalı bir güzelliktir. Kullanılan güzel bir eşya veya onun
tezyinatıdır sanat. İslâm toplumlarında sanatla zanaat arasında pek önemli bir
fark yoktur. Sanatla ekonomik ve sosyal yapı iç içe geçmiştir. Müslümanların
sanat eserlerinin hemen hepsi, günlük hayatta kullanılabilecek şeylerdir. (Eski
Mısırlılardaki gibi ölüler için, Hıristiyanlardaki gibi tapınmak için değil.)
Câhiliyye sanatçısı, bakmasını
bilemediğinden, Allah’ın nuruyla bakamadığından, gözlerinde perde bulunduğundan
evrendeki, doğadaki güzellikleri göremez. O, kendine göre bir güzel yaratma
sevdasında ve cür’etindedir. Müslüman sanatçı ise,
güzelliği gerçek yaratanı bildiğinden güzeli keşfetmeye taliptir. Eşyanın
güzelliğinde hakiki güzelliğin tecellilerini anlar. O, mutlak güzellik
peşindedir. Allah’ın cemal sıfatının tecellilerini görerek hayran olur.
Müslüman sanatçı, Batılı sanatçı gibi kural, disiplin, ölçü tanımayan değil; haram-helal
hudutlarına ve kendi fıtratına uyan, ritme, âhenge,
ölçüye, birliğe, sonsuza ulaşmak isteyen bir anlayış içindedir. O, nefsinin hevâ ve fantezilerinden ziyade, mutlak güzelliğin peşinde
koşar. Batıdaki estetik konusunda birbirini tutmayan, beşer kaynaklı estetik
ölçü ve ölçüsüzlükleri onu bağlamaz. Müslüman için güzelin ölçüsü de farklıdır.
Küfürde, Allah’a isyanda, haramlarda boş yere güzellik aramaya kalkmaz. Güzel,
Allah’ın güzel dediğidir. Çünkü güzel olan Allah sadece güzel olan şeyleri emreder.
Allah, kullarından inancın, düşüncenin, eylemin, davranışın, duyguların, sözün,
sesin, kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en
güzelini ister. Müslüman, inanır ve bilir ki, mutlak güzel, cemal sahibi Güzel
Allah’tır. Sözün en güzeli, Allah’ın Kelâmı/Kitabıdır. Yaratıkların en güzeli,
insan; insanların en güzeli ise Hz. Muhammed (s.a.s.). En güzel yol, şeriat,
hukuk ve din: İslâm. En güzel iş de Allah’a kulluk. Bu bilinç müslümana sanat için gerekli ilhamları, örnekleri, çıkış ve
varış yollarını verir, müslümanın her yaptığını sanat
seviyesine çıkartır.
Batı sanatı, figüratif ve natüralist
bir sanattır. O tabiatın küçük ve basit tarzda benzerini çizmeye ve yontmaya
çalışan bir taklitçi ve musavvirdir. Müslüman
sanatçı, müşahhastan (somuttan) kaçınır, yüksek seviyede soyutlamaya yönelir.
Bunun için hat sanatı (kaligrafi) çok önemli bir yere sahiptir. İslâm
estetiğini bütün özellikleriyle hat sanatlarından çıkarmak mümkündür. Yazı
sanatında belirgin olduğu gibi, sanatla tebliğ iç içedir; bulduğunu paylaşmak
için başkalarına sunar, onları güzele davet eder sanatçı.
Câhiliyye sanat anlayışıyla İslâm sanat
anlayışı arasındaki farklar bunlarla sınırlı değil elbette. Biri sanatın
istismarı, güzellik adına hallüsinasyon; diğeri
gerçek sanattan yansımalar. Ayrıldığı noktalar saymakla bitmeyecek kadar.
Birleştiği noktalar mı? Batılı da olsa, kafir de olsa
insan, fıtratına uyduğu oranda, güzellikten nasibini alacak, insanlığı icabı
güzel şeyler ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Böyle olmaktadır da. Yeter ki insan
ve sanat yozlaşmanın, putlaşma ve putlaştırmanın her çeşidinden kurtulsun.
Artı ile eksinin toplamı eksidir. Câhiliyye ile İslâm’ı bağdaştırmak mümkün değildir. Hakla bâtılın karışımı, ilâçla zehrin birleşimi gibi bir şey olur,
bu iki anlayış arasındaki sentez. Ben olayı böyle görüyorum. Ama,
sorudan kasıt, “Batıdan İslâm’ın hikmet dediği meşru şeyler, araçlar alınamaz
mı?” şeklinde anlaşılırsa, buna: “Dikkatli ve ferasetli olmak şartıyla evet”
demek durumundayız.
Müslümanlar, müslümanca
sanat ortaya koyabilmek için, Batılı araçlardan da yararlanabilirler. Fakat
ortaya farklı şeyler çıkarırlar. Yalnız unutulmamalıdır ki, araçlar, bir
yönüyle ortaya konacak eserleri de belirlerler. Bu bakımdan müslümanların
işi zordur. Önemli olan, müslüman sanatçının
kullandığı aracın kölesi olmaması, araca hükmedebilmesidir. Altını çizerek
belirtmek istiyorum ki, araçların da doğru ve güzel olması gerekir. Meşrû olmayan araçlarla meşrû hedeflere gidilemeyeceğini
unutmamak gerekir.