VAY GERİCİ VAY! SEN DAHA AVRUPALI OLAMADIN MI?
Bir tatil dönemiydi. Amsterdam Schipool Havaalanından, her zaman olduğu gibi iki saat
kadar gecikmeyle havalanan Türk Hava Yollarına âit
uçak Yeşilköy havaalanına inmişti. Pardon, resmî adıyla
Atatürk Havalimanına. Üzerinde ne yazarsa yazsın, herkes Yeşilköy
havaalanı diyordu. Resmiyetle, daha doğrusu devletle-halk arasındaki
uyumsuzluğu gösteriyordu bu adlandırma bile. Halk öyle diyordu, devlete rağmen.
Yolcuların ekserisi, el kapılarında
çalışan işçilerimizdi. Çoğu "iki-üç seneliğine" diyerek geldiği Hollanda'yı
mesken tutmuştu. Tutmuştu tutmasına ama, yine de her
sene veya yıl aşırı gelmeden, görmeden edemiyordu anavatanı. Yok
canım, o Anavatanı değil, onu ne yapsınlar görüp de, memleketlerini. Yolcuların
içinde, parmakla gösterilecek kadar tek-tük Hollandalı turistler de vardı. Bu
turistlerin içinde de bir karı-koca. Bu Hollandalı çift, araştırmalar, yorucu
incelemeler ve ciddî okumalar sonucu İslâmiyet'i seçmişler, müslüman
olmuşlardı. Avrupa bu: Nice müslüman Avrupalılaşmış, müslümanlığını unutmuş, gâvurlaşmıştı.
Nice müslüman da müslümanlığı,
Türkiye'de ne olduğunu bilmediği, tanımadığı, yanlış tanıdığı müslümanlığı Avrupa'da öğrenmiş, Avrupa'da müslümanlaşmıştı. Avrupa'da herkes din değiştiriyordu.
Aynen böyle bu karı-koca Hollandalılar da din değiştirmişler, müslüman olmuşlardı. Hayret, ama olmuştu işte. Türk ve Marokan'lara -Faslılara burada Marokan
deniyordu- rağmen müslüman olmuşlardı. Türk ve Marokanların en az % 90'ı "aman ha, sakın müslüman olmayın!" diyorlardı. Yok, yok dilleriyle
değil; halleriyle, yaşayışlarıyla diyorlar ve ekliyorlardı: "Müslüman
olursanız ne değişecek? Bakın biz, size özeniyoruz; sizi, sizin yaşantınızı
üstün ve güzel görüyoruz. Bizim dinimiz daha güzel olsa, size benzemek ister
miyiz? Bizim halimize mi imreniyorsunuz? Hem görmüyor musunuz müslümanım diyenler değil mi pis kahvelerden dışarı
çıkmayan? Hırsızlığın çoğunu müslüman gençler
yapmıyor mu? Ya esrar ticaretini?"
Evet, böyle söylüyordu Hollanda'daki
göçmenlerin çoğunluğu; tabii, halleriyle. Dilleriyle söylenir mi bu mahrem, ama
herkesin bildiği sırlar? Buna rağmen hidâyet bu ya.
Arayan belâsını da, Mevlâ'sını da bulurmuş. Bu Batılı çift de Mevlâ'sını
bulmuştu.
Onlar, müslüman
olduktan sonra, bir kâfir ülke olduğu için, kendi vatanları olduğu halde
Hollanda'yı sevmemeye başladılar. Onlar, içinde yaşadıkları toplumun yaşam
tarzını, örf-âdetleri terk ediyorlardı bir-bir. Öğrenmeye görsünler İslâm'ın
emir ve yasaklarını; hemen hayatlarına geçirmeye çalışıyorlardı. Meselâ, adam,
bir gün eve geliyor, hanımına müjde veriyordu: "Hanım, öğrendim ki, sigara
İslâm'da yasakmış, ben de hemen bıraktım" diyordu. Câhiliyye
alışkanlıklarını, hemen terk ediveriyorlar, yerine İslâm'ın güzelliklerini
koyuveriyorlardı. Hanım, mini eteklerini, mayolarını toplayıp çöpe atmıştı daha
ilk günlerde. Şimdi de okumuş, öğrenmişti: Hz. Peygamber rahat koltuklarda,
tahtlarda oturmamıştı. Sünnete uygun olsun diye evinin koltuklarını çöpe
atıvermiş, evine minder döşetmişti. Aslında çöpe attığı, koltukları değildi
sadece. Koltukların temsil ettiği Batı uygarlığı ve yaşayışı çöpe atılıyordu
böylece. Zâten bıkmıştı Batı hayatının
monotonluğundan. Makineleşmekten, eşyaya esir ve kul olmaktan kurtulmanın
tadını, lezzetini yaşıyordu. O bir kez "lâ" demişti, hayır demişti,
reddetmişti tüm ilâhları ve hayatında egemen olan tüm hâkimiyetleri. Tüm değerleri, anlayışları, örf ve âdetleri. Hepsinin
üzerine bir çizgi çekmiş, "lâ ilâhe" demişti. Sonra
da "illâ Allah." Sadece Allah vardı, artık hayatlarında; tek
egemen güç olarak. Artık, tüm kulluklardan, esirlik ve tutkulardan
kurtulmuşlar; sadece, ama sadece Allah'a kul olmaya çalışıyorlardı. Teslim
olmuşlardı Allah'a ve başkasına teslim olamazlardı artık.
Sevemiyorlardı kendi ülkelerini
artık, tüm yaşama biçimiyle reddediyorlardı Batı hayatı ve düzenini. İslâm'ın hâkim
olduğu yerleri gezmeye, görmeye can atıyorlardı. Ne güzel olmalıydı İslâm
ülkeleri... Müslümanlar herhalde çok rahat yaşıyorlardı, müslümanca
yaşıyorlardı Türkiye'de, Maroko'da (Fas'ta). Oralar
İslâm ülkesiydi; ya Hollanda? Hollanda öyle değildi. Görmek istiyorlardı
Türkiye'yi; câmilerini, Osmanlıyı, insanlarını, her
şeyini. Ama bir konu kafalarını çok kurcalıyordu: Bir müslüman
olarak onlar müslümanların ülkesine hayranlık hisleri
taşırken, nasıl oluyordu da Türkiye Avrupaya hayran
olabiliyor, bütün gücüyle gâvurlara benzemeye
çalışıyor ve kâfirlerin birliğine katılmak istiyordu, niye iki milyar müslüman ümmet birliği oluşturmaya çalışmıyor, bunu bir
türlü anlamıyorlar, anlayamıyorlardı.
Bu düşüncelerle binmişlerdi uçağa.
Tatillerini bir İslâm ülkesinde geçireceklerdi. İşte uçak havaalanına inmiş,
Türk yolcular, vatanlarına kavuşmanın heyecanıyla alelacele koşturur adımlarla
iniyorlardı uçaktan. Nihayet onlar da indiler. Pasaport kontrolünden sonra,
herkesin girdiği kuyruğa onlar da girdiler. Valizleri kontrolden geçecekti.
Demek ki gümrük memurunun önündeydiler. Memur, karşısında sarışın uzun sakallı
bir adamla, tepeden tırnağa örtünmüş bir kadını görünce, mırıldanmaya başladı
kendi kendine: "Yâhu, ne biçim insanlardı bunlar?
Avrupa'nın göbeğinde yaşıyorlardı, hâlâ Avrupalı olamamışlardı."
Küçümseyici gözlerle, biraz alaylı, biraz da acıyan bir bakışla sakallı erkeğe
sormuştu: "Kaç yıldır Hollanda'da çalışıyorsun?" Adam anlamamıştı
soruyu. Nereden anlasın Türkçe bilmiyordu ki... Cevap vermemişti doğal olarak.
Memurun suratı daha bir asılmıştı şimdi. Sorusuna bile cevap vermemişti
karşısındaki. "Küstah sakallı, ne olacak?!"
diye geçirdi içinden. "Ben biliyorum" diyordu. Basınımız ve
yöneticilerimiz gerici diye bunlara diyorlar işte. Hem öyle gerici, mürtecî ki, onca yıldır Avrupa'da çalışmış, hâlâ Batılı
olamamıştı. Böyle geçiriyordu içinden memur. "Kim bilir" diye
düşündü, "kim bilir, kara ses mi ne, onun müridlerindendir
belki de..." "Aman, bana ne canım? Ben kendi işime bakayım" dedi
ve düşüncelerinden sıyrıldı. Valizi açtı, içinde birkaç çamaşır, üç-beş kitap
vardı. Hah, bulmuştu. Bu kitaplar yasak kitaplar olmalıydı. Bunlar suç âleti
olabilirdi. Tipinde adamın suçlu hali vardı zâten.
Sorularına da cevap vermemişti. İlk el attığı kitap Arapça bir kitaptı.
Herhalde yasak bir kitap olmalıydı. Olsa olsa, bir
örgüt elemanıydı bu. İrtica örgütü elemanı. Kim bilir
Anıtkabiri bombalamaya geliyordu belki de. Adam; kendine ve kitaba tuhaf tuhaf bakıldığını görünce biraz anlamıştı durumu: Se harfini fazlaca peltek çıkararak bozuk bir şiveyle:
"Hadis, hadis, Muvattâ" diyor, kitabın
konusunu ve adını söylüyordu. Gümrükçü bir şey anlamamıştı. Yolcunun suratına
çarpar gibi valizin içine attı kitabı. Baktı diğer suç âleti olan kitaplara;
bir Kur'an ve birkaç Hollandaca kitap. Daha bir
sormaya devam etti. Karşısındaki adam, Hollandaca ve İngilizce konuşunca,
memurun tipi değişiverdi birden: Tüh, kazmayı taşa vurmuştu. Karşısındaki bir
turistti; Türk vatandaşı değil.
Kendilerine ne kadar kurs vermişler, anlatmışlar, anlatmışlardı:
"Turistlere güzel davranılacaktı. Bitli turistlere, hippilere bile. Türk
misafirperverliği gösterilecek, nâzik olunacak. Onlar
memleketimize döviz getiriyorlardı. Onlar Avrupalıydı, vs. vs." Halbuki şimdi bir turiste biraz kaba davranmıştı. Hemen
pasaportlarını istedi. Turist olduklarından emin olunca, özür diledi, acele
işlerini bitirip başından savdı. "Gâvurlar amma da Türk'e benziyorlardı ha!..." dedi içinden. "Yok
canım, gâvurlar değil, Hollandalı turist müslümanlar"
diye değiştirdi kelimesini. Hele kadın, tam Fatih semtindeki kadınların
kıyafeti gibi giyinmişti. "Niye düşünmedim?" diyordu, "biraz
sarışındılar ya..." "Her neyse, iyi ki, rüşvet filân istemedim, iş
belki büyürdü" diye geçirdi içinden. Anlayamadığı bir nokta vardı memurun.
Bugüne kadar hiç görmemiş değildi müslüman olan
Avrupalıları. "İyi de, kadın, hem Avrupalı, hem niçin bu kadar sıkı
örtünüyordu? Erkek niçin sakallı? Hem de gericiler gibi uzun sakal! Bunlar
Avrupalı olduğuna göre, Avrupalılaşmak ne? Bunlar nasıl Avrupalılaşacak? Niçin
bizim gibi olmuyorlar? Biz de müslümanız elhamdü lillâh. Üstelik onlar
gibi sonradan olma değiliz. Bu kadarı da fazla... Önce kalbine bak, kalbin
temiz olsun yeter. Aaa, boş ver canım, sırada
başkaları var. Ben de acısını başka bir sakallıdan çıkarırım nasıl olsa, ama
Türk sakallıdan..." diye sessiz düşündü.
Hollandalı müslüman
aile, gezmeye başlamışlardı. Câmilerden başlamışlardı
işe. Her turist gibi Blue Mosque'dan,
yani Sultanahmet'ten. Ama o da ne? Câmiler dıştan
başka, içten başka idi. Yok süs olarak değil, cemaat olarak. Onlar diğer
turistler gibi hayran hayran bakıp geçmek için
gelmemişlerdi câmilere. Bir İslâm ülkesinin câmisinde cemaatle doya doya namaz
kılmak istiyorlardı. Câmilerin dışı gülüyor, içi
ağlıyordu. Bomboş sayılırdı koca câmiler namaz
esnâsında. Öğle namazında koca Sultanahmet'in bir safını bile dolduramamıştı müslümanlar. Sokakların, caddelerin Amsterdam'dan pek farkı
da yoktu. Kadınların kıyafetlerinin de. Tek-tük örtülü vardı, "ama o kadar
Hollanda'da bile var" diyorlardı. Anlamaya başlamışlardı. İslâm'ın Türkiye'de tarihî bir olay olduğunu. Câmiler birer
müzeydi sanki. Sadece Ayasofya değildi müze olan. Hayal ettikleri İslâm ülkesi
değildi Türkiye. Anlamışlardı bunu, anlamışlardı kendi ülkelerindeki Türklerin
niye İslâm'ı yanlış temsil ettiğini. Hollanda'daki Türklerle Türkiye'deki
Türkler aynı idi, Hollanda ile Türkiye de...
Ertesi gün Beyazıt Camiinde Cuma
namazı kılmışlardı. Eh, bayağı kalabalıktı câmi. Demek
ki, Hıristiyanların Pazarına benzetmişlerdi müslümanlar
da Cumalarını, o gün geliyordu müslümanlıkları
aklına. Ne de olsa Cuma, diye düşündüler. Nedense, hanımı Cuma namazı kılmak
için câmiye giremedi, Cuma namazında hanımlar câmide
namaz kılmazlarmış, bunu da yeni öğreniyorlardı, ama artık öğrendiklerine şüphe
ile bakmaya başlamışlardı. Kapı girişinde bekleyen hanımı da, kocası Cuma
namazından çıkınca girip namazını kıldı. Cemaatten 15 dakika kadar sonra ikisi
beraber dış kapıdan çıktılar. Dışarıda bir gürültü vardı, pek bir anlam
veremediler. Câminin karşısında tarihî bir bina
gözüküyordu. Üzerinde Fetih sûresinden bir âyet
yazıyordu, hem de okuyabildikleri Arapça harflerle yazılı. Tarihî bir yer
olmalıydı, tarihî ve dinî bir yer. Hanımıyla oraya doğru yöneldi sakallı adam.
Birkaç yüz kadar, çoğu sakallı genç erkek ve 200 kadar hepsi örtülü kızlar.
Onlar da bağırarak o binaya doğru yürüyorlardı. "Herhalde câmiden çıktılar, orada da Cuma olduğu için ayrı bir ibâdet
yapacaklar bu müslümanlar; kapısında âyet yazılı yere
gittiklerine göre" diye düşündüler. Aralarına katılmış oldular. Beraberce
gidiyorlardı. İçlerinden bazıları konuşuyor, sık sık
da bağırıyorlardı. Pek bir anlam veremediler, koro halinde belki Türkçe ilâhi
söylüyorlardır diye düşündüler. Derken polisler koşarak geldiler ve
kalabalıktan on-on beş kişiyle birlikte bizim turistleri de ite-kaka polis
arabasına bindirdiler. Tabii, çok kibar davranmıyorlardı. Sırtına ve omzuna, ne
olduğunu bile anlamadan üç-beş cop yemişti bile erkek. Polis bir şeyler
söylüyor, cevap alamayınca azıcık okşuyordu. Bizimkiler şaşkınlıktan ve ne
olduğunu anlayamamaktan dilleri tutulmuş vaziyette. Zâten
Türkçe de bilmiyorlardı ki, dertlerini anlatsınlar. Onlar polis arabasına
binerlerken, gazeteciler flaşları peş peşe patlatıyorlardı.
İte-kaka bindirildikleri polis
dolmuşunda adam, yanındaki polise bir şeyler söylemek için ağzını açacaktı ki;
"Sus, konuşma!" dediler sertçe polisler. Tekrar söz almak isteyince,
bu kez daha sert hatırlatıldı: "Sus, yoksa..."
Karakol gibi yerde uzunca
beklerlerken, onların turist olduğunu anlayan bir üniversiteli genç, çat-pat İngilizce'siyle açıklık getirmişti olaylara: Câmiden çıkan üniversiteli gençler, aralarında halktan
bazıları da olduğu halde, izinsiz gösteri yapıyorlar, üniversitedeki başörtüsü
yasağını protesto ediyorlardı. Erkek kadar bayanların da olması bundandı.
Bizimkiler bunu nereden bilebilirdi ki? Hem, bilseler bile, gösteri yapmak,
protesto yürüyüşü yapmak suç mu olurdu? Avrupa'da gülerlerdi bu yasaklara.
"Bunlar ne müslüman, ne Batılı!" diye
geçirdi içinden. Devlet için, İslâm ülkesi dedikleri Türkiye için. Artık İslâm
ülkesi filan demeyeceklerdi. Öğrenmişlerdi neden sonra Karakolda, başörtüsü
yasağını ve suçlarını. Hiç, İslâm ülkesinde başörtüsüne yasak mı olurdu?
Avrupa'da bile yasak değildi...
Emniyet binası olduğunu anladığı
yere geldiklerinde, sıra kendisine gelince, polis; "Anlat, konuş!"
diyordu. Adam bildiği tek tük Türkçe kelimeleri seçmeye çalışıp kem-küm edince,
ses yükseldi: "Konuş, yoksa..." Önce "sus, yoksa..."
demişler konuşmayı yasaklamışlardı;
şimdi ise "konuş, yoksa..." diyorlar, susmayı yasaklıyorlardı.
Konuşacaktı, ama anlamıştı ki, dilini bilen kimse yok. İngilizce konuştu, onu
da anlamıyorlardı. Nihayet onlar gibi suçlu(!) üniversiteli gençlerden biri
yarım yamalak tercüme etti de, turistlerin durumu anlaşıldı.
Polis de nereden bilsindi,
yürüyüş yapan kalabalığın içindeki iki kişinin üniversiteyi gezmek isteyen
turist olduğunu. Hem aynen yürüyüşçüler gibi sakallıydı biri, diğeri de onlar
gibi örtülü. Tam protestocuları andırıyorlardı her hallerinden.
Ama Hollandalı ailenin, yabancı
oldukları için ucuz kurtulduklarına şükretmek içlerinden gelmiyordu. Onlar,
işin daha derinini düşünüyorlardı: Türkiye'nin İslâm ülkesi olup olmadığını...
Polis bilseydi onların devlet ile İslâm'ı beraber düşündüğünü, düşüncesini de
mahkûm edecekti, öyle ya, sonradan öğrendiğine göre buralarda düşünce de suçtu.
Boşuna mı, Bakırköy Akıl Hastanesinin bahçesine düşünen adam heykeli
dikmişlerdi. Ve en büyük suç, devletin İslâm'a doğru değişmesini istemekti...