Kur'an ve Sünnet Penceresinden Şiir ve Güzel Söz
Edebiyat ve Onun Zirvedeki Temsilcisi Şiir:
Büyüleyici Söz: Şiir ve Söz Canbazı: Şâir
Rahmet Peygamberi’nin Şakaları, Tebessüm Dolu
Çehresi ve Biz
Der
Gibi Yapmak Değil; Dergi Gibi Yapmak, Demek
Konuştuğumuz dili doğru, düzgün ve güzel kullanmak, yani
muhtevâ olarak meşrû, üslûp olarak güzel
ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız açısından hayli
önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak takdim edilir (39/Zümer,
23). Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en
önemli özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm
söz sanatlarında ve güzel ifâdelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de
Kur’an, mu’cizdir; yani insanları bir benzerini meydana getirmekten âciz
bırakır. Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifâdeli Kitabın
benzerini meydana getiremezler. Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm
insanlığa meydan okuyarak ifâde eder. (Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31;
10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd, 13...)
En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da
dillerini güzel kullanmalarını emreder. “Kullarıma
söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar.” (17/İsrâ, 53). Benî İsrâilden alınan
mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir (2/Bakara, 83).
Dolayısıyla tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması
emredilen söz de, sözlerin en güzelidir (39/Zümer, 18). En fasih konuşan ve
muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden,
onlara karşı en güzel ifâdelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i
Ekrem’e bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et/öğüt ver, onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz
edecek güzellikte tesirli söz söyle.” (4/Nisâ, 63).
Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel
konuşma ve güzel yazma, yani edebiyat başlı başına bir sanattır, güzel
sanatlardan biridir. Hz. Peygamber lisanıyla güzellikler ve meşrû sanatlar
şöyle taltif ve tavsiye edilir: “Allah
güzeldir, güzellikleri sever.” (Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10). Hz.
Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli şâirlerden Hassan bin
Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı övüp teşvik etmiştir. Kimi
vardır, güzel konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de güzel yazar, kalemi
kuvvetlidir, fakat güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir. Önemli olan,
doğuştan potansiyel olarak Allah’ın bir lütfu ve nimeti olarak verilen bu beyan
yeteneğimizi (55/Rahmân, 4) kontrole ve disipline alıp geliştirmektir. Herkesin
güzel bir yazar veya meşhur bir hatip olması beklenemez, bu zaten mümkün de
değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel ve düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ
ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde
ifâde edebilen bir seviyeye, çalışıp gayret etmek şartıyla hemen her insan
gelebilir.
Güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir
zaman gaye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için
esas gayeden uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Gâye, dil
değil, dindir. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel olan gayeye, güzel
vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları da
belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür
bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir.
Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi
altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam
bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan dökmeye âlet
edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve üslûp yönüyle
“güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, daha doğrusu “edebiyat
yapma”) da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle,
bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca
avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte
güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf
cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze edebilmektedir.
Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet
olabilir; ama güzel söz şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifâdeyle, şerre
âlet olan şey, güzel olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük
içinde değerlendirirsek, elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış
olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın, kelâmların en güzeli olan Kitabına uygun
olan şey” diye tanımlayınca, şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir
şey, “güzel” olamaz. Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye
eleştiriyle yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı, şekil ve kılıf makyajından
ibaret yaldızlı sözler bu türdendir. Kur’an, Şuarâ sûresinde bu çeşit nefse hoş
gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için,
câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min olmayan
şâirler, hatipler ve bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha
doğrusu, maske ve makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek,
müslümanların bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilir
(Bkz. 26/Şuarâ, 224-227).
Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi,
bâtılı hak giysisiyle göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve
edebiyatçılar, her dönemde ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok
secîli kelimelerle veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek
özelliklerle süslemeye âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır,
samimiyetsizdir. Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü sihir olarak kullanıp gerçeği dil
mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları hoş gösteren,
değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir müslümanın iyi
tanıması ve bunlara iltifat etmemesi gerekir. Müslümanın, güzel rolüne bürünüp
büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek güzeli iyi
bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü, bir şeyin sahtesini fark
edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli tanımayan kimseler,
sahte güzele âşık olabilir.
Bazen, dinî nasihatler yapan, vaaz, hutbe ve sohbetlerle
insanlara hakkı tavsiye ettiği imajı vermeye çalışan kimselerin, özellikle
mevlit okuyan veya radyo ve televizyon programlarında duâ yapan bazı
görevlilerin samimiyetsizliği sırıtmakta, bu yapay süsleri bolca kullanarak,
makyajı suratından akan kimselerin görüntüsünü oluşturabilmektedir. Allah
rasûlü, bu konuda şöyle buyurur: “İneğin
geviş getirmesi gibi, dilini sağa sola çevirerek belâğat göstermeye çıkan
kimselere Allah buğz eder.” (Ebû Dâvud, Edeb). Bütün bu hususlara dikkat
edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki gerçek
güzelliği, hakkın ifâdesini, doğruluğu aramalıyız.
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet
çalışmalarıyla tecrübemizi artırarak dilimizi, kalemimizi terbiye edebiliriz.
Sözde önemli olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir.
Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul
edemeyiz. Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat
kelimesi edep kelimesinden türemiştir. Dinsiz edep, edepsiz de edebiyat olmaz.
Dili ve kalemi İslâmî ve insanî güzelliklerle terbiye etmeyi öğrenmeden, edepli olmak mümkün değildir. Söz ve kalemin
önemi ve güzelleşip edebiyat seviyesine çıkması buradan kaynaklanmaktadır.
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini
alamamış söz, doğru da olsa, iyi niyetle söylenmiş de olsa, çok kere kaş
yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir. (Bkz. 3/Âl-i
İmran, 159).
Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir
(55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4). Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın
kudretini gösteren özelliklerdendir (30/Rûm, 22). Her peygamber kendi kavminin,
içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır
(14/İbrâhim, 4). Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi
ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini
tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar,
dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla
inançlarını öğrenir ve ifâde ederler, birbirleriyle dil sâyesinde anlaşırlar.
Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı
olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
Güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini, sözlerin
en güzeli olan Kitabımızdan (39/Zümer, 23) yola çıkarak şöyle tespit
edebiliriz: “Ben müslümanlardanım” diyen ve bu sözünü sâlih amellerle isbat
eden kimsenin Allah’a dâvet eden sözü (41/Fussılet, 33), yani Allah'a
teslimiyet gösteren, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışan, İslâm
kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmayan ve şahsiyet sahibi olan,
dünyevî çıkar gözetmeyen kimselerin Hakka çağrı niteliğindeki sözleridir güzel
söz. Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek ve böylece düşmanı yakın bir dosta
dönüştürme çabası (41/Fussılet, 34), sabırlı ve hayırlı olmak (41/Fussılet,
35), hikmet sahibi olup hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak, mev’ıza-i
hasene (güzel öğüt) ile hitap etmek, en güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele
etmek (16/Nahl, 125) güzel söz olarak değerlendirilir. Yine, hayırlı ve faydalı
şeyler konuşmak, aksi gerekmediği müddetçe sevindirici, müjdeleyici sözler, muhâtabın
seviyesine ve psikolojik durumuna uygun sözlerdir güzel söz.
Sıcak savaşta silâhların önemi neyse, soğuk savaşta
kitapların, medyanın, kültür ve sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşı da kıyâmete
kadar sürecek. Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak
mümkün değil; ya o cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan
herkes, sadece savaş kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı
konumuna girmiş olacaktır: "İman
edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut yolunda savaşır. O halde
şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki, şeytanın düzeni ve tuzağı
zayıftır." (4/Nisâ, 76). Bu ikisinin dışında üçüncü bir savaşçı yok.
Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar mı? İşte: "Bunlar (İslâm savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında
bocalayıp durmaktalar (o münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhildirler).
Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın." (4/Nisâ,
143)
İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu iknâ eder, inandırır.
İşte bu, sanatla cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde
olmak zorundadır: "Onlarla en güzel
şekilde mücâdele et." (16/Nahl, 125). O yüzden cihad sanattır, sanatın
cihad olduğu gibi.
Buhârî ve Müslim'in rivâyetine göre İslâm düşmanlarını
şiirle hicveden Hassan bin Sâbit, Hz. Peygamber'in "onları hicvet, Cebrâil de seninle beraber olsun!" şeklindeki
duâ ve iltifâtına nâil oldu. Bilindiği gibi hiciv, birini şiirle kötülemek ve
küçük düşürüp alay etmek, ona saldırmak demektir. Dolayısıyla sanatın hiciv
gibi cihad için kullanılmasını Peygamberimiz emretmiştir.
Hayat cihaddan ibârettir de, müslüman için sanat, edebiyat,
şiir cihaddan ibâret değil midir? Kurşun, düşmanı yok etmeyi amaçlarken, sanat
ve edebiyat insanı ele geçirip kendi cephesine katmayı hedefler. Artık insanlar
fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, kasetlerle savaşıyorlar. Modern savaş
âletlerinin mermileri, bombaları, bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef alıyor.
Kalpler, kafalar, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve özellikle
edebiyatla işgal ediliyor.
Sanat, özellikle şiir ve edebiyat, dâvânın en sihirli tebliğ
ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde
güzel unsurları kullanmak gerekir, ki bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan
yoksun kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir)
çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani sanatsız
tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek
sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. "Gerçek sanat" diyoruz,
çünkü meşrû olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını
tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir
eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en
müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur'an'ın ve
peygamberlerin sanat yönünün dışa yansıyan yönüdür. Allah, hakiki ve en büyük
sanatkâr. Kur’an, insan ve evren adlı O’nun kitapları ise en muhteşem sanat
hârikalarıdır. Hakkı, hak ettiği güzellikte insanlara ulaştırmak demek olan
tebliğ; Peygamberlerin sıfatı. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan
peygamberler de, insanlar içinde en büyük edebiyatçılardır.
Tebliğ, müslümanca sanat demektir; ille Kur'an âyetlerinin
veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir tebliğ.
Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele
alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda
sunulursa; bu, sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden
ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma,
hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul
edilen Mehmed Âkif'in, şekilden ziyâde sunulan mesajın daha önemli olduğunu
belirten bir sözü vardır: "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek."
Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi doğru
ve düzgün olsun, yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun.
Yontulmamış odun yanmaya yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan
kurtarabilir.
"Rabbinin yoluna
hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et." (16/Nahl, 125). Hikmet ve güzel öğüt
sanattır. Sanat da Rabbin yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ
değildir istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici
özelliklere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı
olması gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir tebliğdir; Gayri müslim
sanatçıların meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi
Batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda
sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır. Günümüzde hemen her eve,
en azından TV. görüntüsüyle giren ve arsız misâfir gibi peşimizi bir türlü
bırakmayan medyanın yaptığı, Batılıların hıristiyanlık, kapitalizm,
materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat
kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse, hiç abartılmış olmaz.
Televizyondaki en mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi
filmlerden dizilere kadar bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya
görüşünün de bombardımana tutuluşudur. Kitle imhâ silâhlarını uzaklarda aramaya
gerek yok. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ
adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi
inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem
"müslümanım" diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz
böyle şey; Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!
Müslümana ve müslümandan önce İslâm'a faydası dokunmayan
sanat, bir oyuncaktan, fantezi ve lüksten başka bir şey değildir. Dâvâ
açısından faydasız sanat, çok yönden zararlı bir uğraştır. İslâm, hayra vesîle
olmayan, faydası dokunmayan herhangi bir şeyi kesinlikle meşrû görmez.
Efendimiz: "Allah'ım!
Öğrettiklerinle beni yararlandır. Bana faydası olanları öğret" diye duâ
ederken, ilim bile olsa faydası olmayandan sakınır: "Allah'ım! Faydasız ilimden Sana sığınırım." (Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711)
Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de, kurtuluşa erecek olan gerçek
mü'minleri "Onlar lağvdan (faydasız
söz, iş ve davranıştan) sakınanlardır." (23/Mü'minûn, 3) şeklinde
vasfederek över. Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: "Faydasız söz ve işleri bırakması,
mü'minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır."
Faydası olmayan herhangi bir şey, zararlı kabul edilmese bile,
kaçınılması gereken bir lağvdır. Vakit ve nakit isrâfıdır, mâlâyânidir, abesle
iştigaldir. Dolayısıyla her faydasız şey zararlıdır. Allah'ın yarattığı, başta
insan olmak üzere tüm yaratıklar, sadece şekil olarak güzel ve sanatlı olarak
yaratılmamış, bir gâye için var edilmiştir. "Sizi
sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri
getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (23/Mü'minûn, 115). Müslüman
sanatçı, yaptığı işin meşrû ve hayırlı bir iş olduğu, kendisine ve başkalarına
faydası dokunduğu oranda ibâdet olduğu bilinciyle sanata yaklaşmak zorundadır.
Tabii bu fayda, bazen sadece âhirette beklenen müeccel bir hayır olabilir.
Bilinmeli ki "Âhiret bâki (devamlı)
ve daha hayırlıdır." (87/A'lâ, 17). Cennetteki nimetler, dünyevî süs
ve faydalardan çok daha hayırlı ve büyüktür (Bkz. 3/Âl-i İmrân, 15).
Bir iş veya sanat eseri faydalı
olduğu halde, inancımıza ters düşüyorsa terk edilmelidir. Çünkü
müslüman, olaylara pragmatizm açısından bakamaz. Zararlı bir şey, çok kapsamlı
değerlendirilemediği için faydalı zannedilebilir. Bir şey de bazı küçük
faydaları olduğu halde, meşrû olmayabilir (Bkz. 2/Bakara, 219). Fayda ile zarar
aynı şeyde, meselâ bir sanat eseri veya anlayışında ortaklaşa bulunursa,
"zarardan korunmak, faydanın gelmesinden daha önemli" olduğu için
(Mecelle kuralı), hayra şerri karıştırmadan olmuyorsa o, hayır olmaktan çıkmış,
içine zehir damlatılan suya benzemiştir.
"Fayda"yı, nefsimizin hoşuna giden, egomuzu tatmin
eden, sömürüye benzer kazanç, basit ve küçük dünyevî çıkar kaygısı olarak
anlarsak, bu kabul İslâm'ın hayır ve fayda anlayışına ters olduğu gibi, bu tür
çıkar endişesi sanatı sanat olmaktan çıkaran bir parazit olur. Müslüman
açısından fayda; Allah'ın rızâsına ulaştıran, insanlığa hizmetle alâkalı, dünya
ve âhiret için gerçekten yararlı olan mâruf ve meşrû olandır, hayırdır.
Sanat-fayda ilişkisini belirtirken, bir müslümana göre
zararlı bir şeyin sanat olamayacağını vurgulamaya gerek var mı, bilmiyorum.
Tabii, en büyük zararın da mânevî-uhrevî olduğunu. Direkt zararı gözükmese
bile, faydasız bir şeyi mâlâyâni, israf ve lağv özelliklerinden dolayı
onaylamayan bir dinin; inanca, ahlâka, akla, düşünceye, ekonomiye... zarar
veren bir şeyi güzel görmesine, meşrû kabul etmesine ihtimal verilemez.
"Sanat karın doyurur mu, doyurmaz mı?" tartışılabilir, ama gerçek
sanatın faydası, hayırlara vesîle olması, mideden daha önemli olan rûhu
doyurması tartışılamaz.
Müslümanlara göre güzel sanat denilince ilk sırayı edebiyat
alır kanaatindeyiz. Kur'an ve Sünnet'in hem edebiyat şaheserleri olmaları, hem
edebiyatı teşvik ve tavsiye etmeleri, hem de dinin tebliğine en müsâit sanat
dalları olmaları hasebiyle şiir, hikâye, hiciv, hitâbet, edebî sanatlar ve her
türlü dallarıyla edebiyat; İslâmî ölçülere uyup insana hizmet ettiği oranda
kulluktur, ibâdettir, ihsandır aynı zamanda.
Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle olan şekliyle
sanat kabul edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah'a
yaklaştıran herhangi bir şey meşrû, Allah'tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana,
nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana göre
sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması gerekir.
Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması,
estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar vecd,
tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
Haramlara ve küfre vâsıta olması, günahkâr yalancılar elinde
şeytanî ilhamlarla küfre hizmet edilmesi Kur'an'ın dikkatleri çektiği büyük
günah. İslâm için kullanılması ise Kâ'b bin Züheyr için olduğu gibi Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e cübbesini çıkartıp ikram ettirecek ölçüde teşvike şâyân.
Müslüman açısından, ihmal edilmemesi ve diğer sanatların
önüne geçirilmesi gereken değerdir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında,
hitâbet ve şiirde söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten
kurtulmak, sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir bu.
Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması, "İnsanlara güzel söyleyin" (2/Bakara,
83) emrine uyulmasıdır bu.
Kur'an, müslümanlar için birinci ve en büyük sanat kaynağı
olmasına rağmen, bundan çok az yararlanılmıştır. "Müslümanım" diyen
sanatçı, Kur'an'a yönelmek zorundadır. Ancak bu şekilde evrensel çapta, güçlü
ve orijinal eserler üretebilir. Sanatın da, sanatçının da kurtuluşu
Kur'an'dadır.
Her düzen kendi sanat anlayışını ve sanatını beraberinde
getirir. Her rejim kendi prensiplerine uygun ortamı ve altyapıyı oluşturur. O
yüzden müslümanca sanat isteyenler her alanda müslümanca bir nizam için,
İslâm’ın hâkimiyeti için çalışmalıdır. Bu çalışmalar estetik biçimde olduğu
müddetçe sınırlı da olsa sanat ortaya çıkmış olacaktır. Yani istenen ve
beklenen nizamı tebliğ için her türlü faâliyetler de sanata dönüşebilir,
dönüşmelidir.
Her yaptığımızı en güzel şekilde yapmak İslâm'ın emri olduğu
için, müslümanın her yaptığı sanat haline gelebilir. Kur'an'da geçen
"ihsân" tüm anlamlarıyla gerçekten güzel olanı, güzel sanatı da ifâde
edecek boyuttadır: "Güzellikler
yapın. Şüphesiz ki Allah muhsinleri (güzel hareketlerde bulunanları, güzellik
sergileyenleri) sever." (2/Bakara, 195)
“Şiir”
sözlükte, hissedilen şey anlamına gelir. “Şiir” kelimesinin aslı olan “şuur”,
bir şeyi anlamak, kavramak, fark etmektir. Şiir de; sezgiyle kavramak, bilmek,
tanımak demektir. Şiir, anlaşılan, farkedilen şeylerin ifâdesi, ince bir
sanatın adıdır. Kavram olarak “şiir”, sözlerin ölçülü ve birbirine
uyumlu/âhenkli şekilde bir mârifet (bilme-tanıma) olarak ortaya konulma
sanatıdır. Şiir yazan veya irticâlen söyleyen “şâir”, söz ustasıdır. O,
hissettiğini söze (veya yazıya) ölçülü bir şekilde dökebilen bir sanatkârdır. Şiir, şuur veren metindir; şâir ise
şuurlandıran demektir. Müslüman açısından şuur verme ölçüsüne uyan güzel
sözler, bu ölçüye uyduğu oranda şiirdir.
Kur'ân'da şiir kelimesi bir kere, şâir kelimesi de beş kere
(birinde çoğul olarak) geçer. Şiirden söz eden, "Biz ona şiir öğretmedik. Bu, onun için gerekmez de"
(36/Yâsin, 69) âyeti, vahiy ile şiirin karıştırılmaması gereğini belirtme amacı
taşır. Kur'ân'da şâir kelimesinin geçtiği dört âyet de müşriklerin Hz. Muhammed
(s.a.s.)'e şâirlik isnadının reddine ilişkindir (21/Enbiyâ, 5; 37/Sâffât, 36;
52/Tûr, 30; 69/Haakka, 41). Şâir kelimesinin çoğulu "şuarâ", 26.
sûrenin son âyetlerinde (224. âyet) geçer. Şâirlerden bahseden bu âyetlerden
dolayı, bu sûreye şâirler anlamına gelen Şuarâ sûresi denilmiştir.
Kur’an, şiiri şuurla ortaya konulan bir savaş aracı olarak
görür. Şâir, her şeyden önce, hak veya bâtıl bir dâvâ adamıdır. Şiir ya zulüm
aracı, ya da mazlumun savunma gerecidir. Sâlih ameller sahibi mütakî şâirlerin
dışında, şiirle uğraşanlara ilham gelir; bu ilham/vahiy, tabii ki şeytandan
gelmektedir. Bu şâirlere uyanlar da kendileri gibi sapıklardır. “Şeytanların kime ineceğini size haber
vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan (şâir)lerin üstüne inerler.
Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar. Şâirlere
sapıklar/azgınlar uyarlar. Şairlerin her vâdîde (her yerde) vehm (hayal) kurup,
başı boş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları/yapamayacakları şeyleri
söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, Allah’ı
çokça zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başka.
Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında
bileceklerdir.” (26/Şuarâ, 221-227)
Kur’an’ın tenkit ettiği şâir ve şiir, insanları kandıran,
oyalayan, olmayacak şeylerle meşgul olan, toplumun önünde saptırıcı rol
oynayanlardır. Şeytan bu gibilere yol göstermektedir. Onlar da şeytanî işlerin
peşindedirler. Kur’an’ın müsâade ettiği şiirin ve şâirlerin özellikleri, tartışmaya yer vermeyecek kadar nettir: İman,
sâlih amel, Allah’ı çokça zikir, zulmü (en büyük zulüm olan şirki, insanın
Allah’a isyan ederek kendine ve topluma yazık etmesini) kınamak, hakkı ve
mazlumları savunmak. Bu özelliklerin tümü şâirde ve şiirde yoksa Kur’an bunlara
onay vermez. Bu takdirde bu şiir denen tehlikeli oyuncakla oynayan kimse;
şeytanın güdümüne girmiş, günaha düşkün, her vâdide uçmaya çalışan uçarı,
yapmadığı şeyleri söyleyip atıp tutan yalancı, hayal peşinde koşan ve zulme
dolaylı da olsa katkı sağlayan özelliklerle câhiliyye cephesinin safında yer
almış sayılacaktır.
Şâirleri kötüleyen yukarıdaki âyetler nâzil olduğu zaman
Peygamberimiz’in şâirlerinden Hassân bin Sâbit, Abdullah bin Revâha, Kâ’b bin
Mâlik Peygamberimiz'e gelip şöyle demişlerdi: “Allah şu âyeti inzal buyurdu ve
O biliyor ki biz şiir söylemekteyiz?” Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)
şâirleri kötüleyen âyetlerden sonra gelen âyeti okudu: “Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, Allah’ı çokça zikredenler ve
haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başka. Zulmetmekte olanlar,
nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (26/Şuarâ,
227). Peygamberimiz sonra buyurdu ki: “Burada
tenkit dışı bırakılanlar sizlersiniz.” (İbn Ebî Hâtim, nak. Muhtasar İbn
Kesir, 2/664). Peygamberimiz (s.a.s.), yukarıdaki güzel vasıflara sahip şiiri
yasaklamadığı gibi, bazen onları dinlemiş, güzel ve hikmetli şiirlerin
şâirlerini övmüştür. Hikmetli şiir söyleyen sahâbîler, Rasûlullah’ın da
teşvikiyle şiiri silâh olarak kullanıp İslâm düşmanlarını hicvetmişler, dinin
yayılmasına katkı sağlamışlardır. "Mü’min,
kılıçla olduğu kadar dille de savaşır." Kur'an'ın tavrıyla paralel
olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) de şiiri bir savaş aracı olarak değerlendirir. “Mü’min, eliyle de diliyle de cihad eder.
Nefsimi kudret elinde tutana yemin ederim ki, dille attığınız da ok gibi
yaralar açar.” (Ahmed bin Hanbel, nak. İbn Kesir, 2/664)
Şiiri kötü
yapan, onun içeriği ve onu söyleyen/yazan şâirlerin olumsuz kimlikleri olduğu
gibi; şiiri meşrû yapan da Şuarâ sûresinin son âyetinde sayılan özelliklerdir.
İslâm hakla bâtılın arasındaki bir yolu doğru olarak kabul etmez. Bu ikisinin
arasında kalan; aşktan meşkten bahseden şiir sayılan/sanılanlar da en azından
oyun ve eğlence cinsinden mâlâyâni fanteziler, “lehve’l-hadis” ve hayır olmayan
şeylerdir. Şâir sayısının yok denecek kadar az olduğu halde, şiir adı
verilenlerin çoktan çok olduğunun sebebi, bu izahlardan sonra daha rahat
anlaşılacaktır. Klasik Divan şiirine ve günümüzdeki şiirimsilere, özellikle
içerik ve üstlendikleri mesaj ve misyon açısından bakılınca; bırakın İslâmî
şiir tâbirini, müslümana yakışan “şiir” denilip denilemeyeceği ve bunlarla
uğraşanların sorumluluğu tartışılabilir, tartışılmalıdır. Müslümanlar için, her
konuda olduğu gibi bu konuda da ölçü, Kur’an ve Sünnet olduğuna göre, Şuarâ
sûresindeki özellikler ve Hz. Peygamber’in şiir konusundaki tavırları, bu
değerlendirmede referans alınmalıdır.
Peygamberimizin
değerlendirmesiyle; şâirin şiiri oktan daha yaralayıcı, kılıçtan daha
öldürücüdür. İslâm düşmanı şâirlere karşı amansız mücâdele veren Peygamberimiz,
hayrın hizmetindeki şiir konusunda şöyle buyuruyor: “Şüphesiz şiirde hikmet vardır.” (Buhârî, Edeb 90; Ebû Dâvud, Edeb,
hadis no: 5010; İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3755; Tirmizî, Edeb 69, hadis no:
2844). Bu hadis, içinde hikmet olmayan, yani büyük hayır (2/Bakara, 269)
bulunmayan ve şuur vermeyen sözlerin şiir sayılmayacağına da işaret eder.
Şâirleri kötüleyen âyet nazil olunca Peygamberimiz (s.a.s.)
Hassân bin Sâbit ve Kâ’b bin Mâlik (r.a.)’e şöyle buyurdu: “Kureyş’i hicvediniz, çünkü sizin hicviniz onları ok yağmuruna
tutmaktan daha etkilidir.” (Müslim,
Fezâilu’s-Sahâbe 157, hadis no: 2490)
Hassân bin Sâbit (r.a.)’i şiir söylemeye ise şöyle teşvik
etmiştir: “Söyle, müşrikleri şiirlerinle
hicvet, Rûhu’l Kudüs (Cebrâil) seninle beraberdir.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk
6, Edeb 91; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 153, hadis no: 2486; Ahmed bin Hanbel,
4/286, 298, 299, 301, 302)
Hz. Peygamber (s.a.s.), küffâr cephesinin şâirleriyle
mücâdelede onlara karşı sadece müslüman şâirleri kullanmakla yetinmemiş, haddi
aşanları öldürtmüştür. Nadr İbnu'l-Hâris, Ukba İbnu Ebî Muvayt, Ka'b
İbnu'l-Eşref, Amr İbnu Abdillah İbni Umeyr, Hâris İbnu Süveyd, Ebû Afak, Esmâ
Bintu Mervân, Abdullah İbni Hatal, Fartanâ, Karîba bunlardandir. Bunların bir
kısmı Mekke Fethi'nde af dışı tutulanlar arasında yer alır. Rasûlullah
(s.a.s.), o günün gazetecileri olarak değerlendirilen kâfir şâirlere karşı göz
açtırmama ve yıldırma siyaseti gütmüştür. Peygamberimizin bu tavırları, şiiri
savaş aracı olarak değerlendirdiğinin delillerindendir.
"Şiirde büyüleyen, etkileyen bir güç olduğunu"
belirten Rasûlullah, bu gücün Allah için kullanılmasını istemiş, kâfirlerin ve
küfrün hicvedilmesini tavsiye etmiştir. Ashâbın da, Hz. Peygamber gibi, meşrû
ve hikmet taşıyan şiire olumlu yaklaştığı, hatta büyük önem verdiği
bilinmektedir. Hz. Ali'den rivâyet edilen şiirler bir Divan oluşturacak toplama
ulaşır. Belleğinde binlerce beyt bulunduğu söylenen Hz. Âişe, şiiri bir eğitim
aracı olarak görür; "çocuklarınıza şiir öğretiniz; dilleri
tatlılaşır" tavsiyesinde bulunur. Ama ilk nesil müslümanlarının haramları
teşvik eden, şuur verme yerine şuura zarar veren ve hikmetten yoksun şiirlere
çok sert tavırlar takındıklarını biliyoruz. Meselâ, halife Ömer (r.a.), bir
vâlisini, söylediği bir şiirinde meşrû olmayan içerik nedeniyle görevden
almıştır. Bununla birlikte meşrû gâyenin hizmetindeki şiir için aynı Hz.
Ömer, "İnsanların sanatları içinde
en üstünü şiirdir. İnsan onu ihtiyaç ânında takdim eder. Faziletli kalbi
şefkatle doldurur, duygulandırır. Alçak kalpleri de yatıştırır" diyerek
şiirin önemini belirtir.
Şiir, insanlar üzerinde etki uyandıran bir beyan
çeşididir. Rasûlullah (s.a.s.)'ın "Beyanda
sihir vardır" sözü belli ölçüde şiire de şâmildir. Şiir, söz sanatlarının en önemlisi
ve etkilisidir. Bu özelliği nedeniyle Hz. Peygamber'den bu yana müslümanlar
tarafından önemsenmiş, değer verilmiştir. Bu olgu, bir sanat olarak şiirin
mubahlığının da tartışılmaz kanıtıdır. Ne var ki, konuya tek tek ürünler
açısından, belli şiirler yönüyle bakıldığında hüküm değişebilir. Bu durumda
belirleyici olan, şiirin içeriğidir. Muhtevâsı bakımından gayri meşrû bir şiir,
mubahlık sınırlarını aşarak haramlar dairesine girmiş sayılır. Bu konuda Şuarâ
sûresinin son âyetleri Müslümanları aydınlatmakta, onlara yol göstermektedir.
Kişiyi Allah’a yaklaştıran şiir güzel, bu görevi yaptığı oranda faziletli;
kişiyi nefsin hevâsına, şeytana, haramlara yaklaştıran şiirse, güzel ve meşrû
değildir. Bu tür sözlerin, haramlara yaklaştırma oranında hükmü ağırlaşır.
İçinde küfür lafızları bulunan şiir ve şarkı sözlerini, hatta İlâhî türünde
olduğu halde Tevhidle bağdaşmayacak sözleri tepkisiz dinlemek ve söylemek de
imanı tehlikeye düşüren kaçınılası sözlerdir. Bu tür şiirimsi sözler, insana
şuur vermediği ya da şuurunu bozduğu için lügat anlamıyla şiir bile
sayılmaz!
Sözün hakkını veren, Hakk'a tâbi olup hakkı tavsiye ederek
şuur veren şiir sahibi hakiki şâirlere ve şâir olmasa da sözün en güzeline tâbi
olan, sözünün eri, güzel sözlülere selâm olsun!
İslâm, ölçülü olmak şartıyla mizah ve şakalaşmaya kucak
açar. İslâmî ölçüleri korumak kaydıyla yer verilen şaka ve mizah hem
dinlendirici olur, hem de insanlar arasında muhabbet ve sevginin artmasına
vesile olur. Şakaya yer vermemek ciddiyet olarak kabul edilse de, her şeyin
fazlası ifrattır ve hoş karşılanmaz. Yani somurtkanlar fazla sevilmez.
Kur’an’da birkaç âyette geçen, meyve anlamındaki fâkihe kökünden gelen fukâhe
kelimesi, şaka yapmak, eğlenmek, dostluk oluşturan sohbet, konuşma demektir.
Yâsin Sûresinin 55. âyetinde cennetliklerin, yaptıkları işten memnun olarak
birbiriyle konuşup şakalaştıkları imrendirici bir üslûpla anlatılır. Bu
âyetlerden, dostluğu pekiştirecek, ruhu ferahlatacak tarzda uygun olarak
yapılan eğlence ve şakanın tasvip edildiği anlaşılır. Şakanın Arapçası fükâhe
ve mizâhtır. Dikkatleri toplamak, çevredekilerin usanmamalarını sağlamak ve
sevgiyi perçinlemek için, sınırları belli ve dozu ayarlı şaka ve mizahın önemi
inkâr edilemez. İslâm’ın önem verdiği hususlardan olan müslümanlar arası
kardeşlik, sevgi, insanlara tebliğ, dâvet ve onları ısındırma, kalpleri te’lif,
kavl-i leyyin, ülfet, sekînet, mahabbet, hoşgörü, müsâmaha ve af gibi
özelliklerin pekişmesi açısından ve bunlara hizmet edici olan şaka ve
tebessümün/güler yüzün önemi büyüktür.
Günümüz müslümanı açısından bunlar, önemli ibâdet ve
unut(tur)ulan sünnetlerdir. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ifrat ve
tefrit arasında sıkışan insanımız güzel dengeyi aramakta. Az sayıda da
olsa; işi gücü gırgır olan, çirkin
kahkahalar atabilen, sulu, cıvık, onur kırıcı, yalandan kaçmayan ve latif
olmayan şakalarıyla veya dışımızdakileri taklit ve basit adaptasyon şeklinde
komedyenliğiyle meşhur kimseler yanında; çoğu insanımızın suratı asık,
hastalıklı bir ruh halinin yüze ve söze aksini andıran kişiliği... Eleştiri ve
şikâyet dolu sözler, karamsar, itici, sıkıcı tavırlar, resmî ilişkiler, beylik konuşmalar,
samimiyetten uzak her şeyiyle yapay ve sanal davranışlar... Yani, dengesizlik
denizinde, huzursuzluk dalgaları arasında “imdât!” diyen halimiz ve cankurtaran
simidi olarak bizi bekleyen Rasül’ün sünneti...
Hadis kitaplarımızın hepsinde (Kitab veya bab, yani müstakil
bir bölüm veya alt başlık şeklinde) şaka ve mizaha yer verilir. Çünkü
Rasûlullah’ın hayatında şakaya sıkça rastlanır. Enes (r.a.): “Rasûlullah,
çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanıydı” der. Kadın, erkek, çocuk, ihtiyar,
kendisiyle temasta olanlara yaptığı şakalardan pek çok örneğe hadis
kitaplarında rastlarız. Önderimiz, tüm şemâil kitaplarının nakline göre devamlı
mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem
Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahûdilerin
hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen,
tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı. Bitkiler içinde Rasûl’ü gül simgeler. Ve
dilimizde “gül” sadece bitki adı değil; aynı zamanda bir eylemin emridir. Ne
güzel tevâfuk değil mi, o hep mütebessim Rasûl için. Gülden önce dikeni gören
asık suratlı, karamsar ve şikâyetçi insanımız, Rasûl aynasında kendine çeki
düzen vermeye belki buradan başlamalı. Anamızı ağlatmaya çalışanlara inat,
düşmana “gülle” atmadan önce dosta “gülle” ve güler yüzle yaklaşabilmeliyiz.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbının arkadaşlarıyla
şakalaştıkları çokça görülmüştür. Ashâb, Rasûlullah’a; “Yâ Rasûlallah, Sen
bizimle şaka yapıyorsun!” demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Ben (şaka bile olsa) sadece doğruyu konuşurum; haktan başka bir şey
söylemem.” (Tirmizî, Birr 57, hadis no: 1991) buyurdu. Büyük Önderimiz, çok
şen, neşeli ve latif bir insandı. Ciddi ve zor bir işle görevli olmasına
rağmen, alışılmış liderlerin aksine; arkadaşlığı ne sıkıcı, ne kasvetli, ne
monotondu. Bilakis tatlı, sevinçli ve neşe doluydu. Ashâbının, aralarında
yaptıkları şakalara uzun süre güldüğü olur, kendisi de onlarla şakalaşırdı.
Abdullah bin Hâris (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)’tan daha hoş ve tebessüm dolu
kimse görmediğini söylemiştir. Câbir bin Semûre’nin anlattığına göre,
Rasûlullah, kendisini müslüman olduğu andan itibaren daima iyi ve hoş bir
şekilde karşılamıştı, hatta Onun tebessüm etmediğini hiç görmediğini
söylemiştir. O’nun en yakınında bulunan, çocukluğundan itibaren Efendimiz’e
hizmet eden Enes (r.a.): “Rasûlullah, hanımlarıyla beraber olduğu zaman
insanların en hoşu ve en şakacısıydı” demiştir. Âişe vâlidemizin anlattığına
göre, onunla Peygamberimiz koşarak yarıştı ve birinde Âişe annemiz geçmişti,
diğerinde Peygamberimiz. Kocanın eşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki
sevgiyi arttıracağı için O'nun diliyle tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû
Dâvud, Edeb 84, 85, 149; İbn Mâce, Cihad 40; Ahmed bin Hanbel, II/352, 364,
III/67, V/32).
Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde annemiz
Peygamberimizle birlikte hâne-i saâdetlerinde yemekte bulamaç aşını yerken
Sevde (r.a.): “Bu yemeği sevmiyorum” dedi. Âişe (r.a.): “Yemezsen yemeği yüzüne
sürerim” diyerek Hz. Sevde’nin yüzüne, sonra da Hz. Sevde, Hz. Âişe’nin yüzüne
birer parmak bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı
bir gülümsemeyle izlemişti. Rasûlullah çokça tebessüm etmeyi ve nezâketle şaka
yapmayı severdi. Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivâyetine göre Peygamberimiz,
şakalaşmak derecesine varan samimi söz ve davranışlarla ashâbının içine,
onlardan biri gibi karışırdı. Latif latifeler yapar, şakalarında yanlış ve
yalan söz bulunmazdı.
Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Peygamber (s.a.s.)’e
gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bir deveye bindir!” dedi. Rasûlullah da: “Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!” buyurdu.
Adam: “Yâ Rasûlallah, ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki)!” deyince
Hz. Peygamber: “Acaba deveyi deveden başka
bir mahluk mu doğurur? (Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?)”
buyurdular” (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 84, 92). Peygamberimiz, bu
sözüyle hem şaka yapmakta, hem de insana bir söz işitince iyice düşünüp
derinliğini, muhtevâsını kavramadan reddetmemesi, itirazda acele etmemesi
gerektiğini göstermektedir.
Enes (r.a.), Rasûlullah’ın, kendisine: “Ey iki kulaklı!” diye hitab ettiğini, bu sözüyle şaka yapmayı
kasdettiğini rivâyet etmiştir (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 92). Yine Enes
(r.a.) diyor ki: “Allah’ın elçisi, biz çocukken yanımıza gelir, bize karışırdı
(bizimle beraber otururdu); benim Ebû Umeyr adında bir kardeşim vardı, çok
sevdiği ve sık sık oynadığı bir kuşu vardı. Ona: “Ey Ebû Umeyr, Ne yaptı nuğayr (serçe yavrusu)?” derdi.” (Buhârî,
Edeb 81, 112; Müslim, Edeb 30; Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 69; İbn Mâce,
Edeb 24). Enes’in anlattığına göre, yaşlı bir kadın Rasûlullah’a gelmiş ve
Cennet’e gidebilmesi için Ona duâ etmesini ricâ etmiştir. Allah Rasûlü’nün ona:
“Hiçbir ihtiyar kadın Cennet’e
girmeyecektir!” demesi üzerine, kadın üzülerek ağlamaya başlamıştı. Bunun
üzerine, buyurdu ki: "O gün sen
ihtiyar olmayacaksın ki. Yüce Allah: 'Biz onları yeniden inşâ etmişiz, onları
bâkireler yapmışızdır' (56/Vâkıa, 35-36) buyurmuştur." (Tirmizî, Şemâil)
Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum.
Bunu gören Hz. Peygamber: “Gözün ağrıdığı
halde hurma mı yiyorsun?” diye şaka ile takıldı. Ben de: “Ey Allah’ın
Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum” cevabını verince, Rasûlullah azı
dişleri görünecek derecede tebessüm etti. Ümmü Eymen adlı bir kadın, Hz.
Peygamber'e gelerek, "kocam seni eve dâvet ediyor" dedi.
Peygamberimiz: "Kocan kim? Şu
gözünde ak olan adam, değil mi?" dedi. (Kadın:) "Vallahi gözünde
ak yok" dedi. "Hayır,
var!" buyurdu. Kadın, yine: "Hayır, vallahi yok!" deyince
Hz. Peygamber: "Herkesin gözünde ak
vardır" dedi. Güzel sözlü Güzel Peygamber, "ak" kelimesi ile, gözün koyu renkli halkasını çevreleyen
beyaz tabakayı kastediyordu. Fakat bu söz, gözdeki kısmî körlüğü de ifâde
ettiğinden kadın, bu şekilde anlamıştı. Hz. Peygamber, bu sözüyle aynı zamanda
cinas yapmıştı.
Sahâbeler arasında şakalarıyla meşhur olanlar vardır.
Nuayman, Ebû Hureyre, Abdullah İbn Huzâfe, Zeyd İbn Sâbit, Büreydetu’l-Eslemî
gibi. Hatta sert mîzaçlı Hz. Ömer’in bile şakalarına rastlanır. Bunları, büyük
ölçüde Rasûlullah’ın müsâmahasıyla, bu yoldaki örnekliğiyle izah edebiliriz.
Esâsen fıtrattan gelen bir meyil olan şakacılığa Rasûlullah müdâhale etmemiş,
sadece bazı sınırları beyan etmiştir. Şakacılığı en çok meşhur olan Nuayman
(r.a.), Rasûlullah’a bile birçok kez şaka yapmıştır. Anlattığına göre, Medine
pazarına turfanda veya güzel bir yiyecek gelince onu veresiye alır,
Rasûlullah’a “hediye” olarak getirir, ödeme zamanı gelince, Hz. Peygamber’e
gelerek, “hediye”sinin borcunu isterdi. Rasûlullah: “Sen onu bana hediye etmiştin, ne oldu?” deyince, “Bu güzel şeyi
Sana lâyık gördüm, param olmadığı için böyle yaptım” derdi. Rasûlullah da
Nuayman’ı hep gülerek karşılar ve ona hiç kızmazdı. Hatta onunla karşılaşınca
kendini gülmekten alamadığı olurdu. Nuayman’ın bir sefer sırasında, arkadaşı
Süveybit’i “köle” diye satması da onun meşhur şakalarından biridir. Bu olay
üzerine Rasûlullah ve ashâbı bir yıl güldüler.
Ensardan mizahçı/şakacı bir zat vardı. (Bir gün yine)
Konuşup yanındakileri güldürürken Rasûlullah (s.a.s.) elindeki çubuğu (şaka
yollu) adamın böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, (canımı
yaktınız.) Müsâade edin kısas yapayım!” dedi. Allah Rasûlü de: “Haydi yap!” buyurdu. Adam: “Ama
üzerinizde gömlek var, benim üzerimde yoktu (kısasın tam olması için
çıkarmalısınız!” dedi. Adamın talebi üzerine, Peygamberimiz gömleğini kaldırıp
böğrünü açtı. Adam, Rasûlullah’ı kucaklayıp böğrünü saygıyla öpmeye başladı ve:
“Ben bunu arzu etmiştim ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. (Ebû Dâvud, Edeb 160, hadis
no: 5224)
Zâhir bin Hârun adlı bir zât, çölden hediyelerle birlikte
Rasûlullah’a gelirdi. Rasûlullah da ayrılacağı zaman Zâhir’in ihtiyaçlarını
tedârik ederdi. Rasûlullah: “Zâhir, bizim
çölde yaşayanımızı temsil eder, Biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz”
buyururdu. Sert yapılı ve biraz da yakışıklı olmayan bir adam olmasına rağmen
onu severdi. Bir gün Rasûlullah, ürünlerini sattığı sırada Zâhir’e yaklaşmış ve
arkadan ona sarılmıştı; Zâhir arkasına dönemiyor, kim olduğunu göremiyordu.
“Bırak gideyim, Kimsin sen?” dedi. Fakat arkasına döndüğünde Rasûlullah’ı
görünce sırtını Rasûlullah’ın göğsüne yasladı. Rasûlullah: “Kim bir köle satın alacak?” dedi. Zâhir; “Ey Allah’ın Rasûlü!
Allah için, işe yaramaz bu mal!” deyince, Rasûlullah şöyle cevap vermişti: “Hayır; Allah indinde, senin değerin
yüksektir.”
Hz. Peygamber ve ashâbının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve
yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar, insanlar arasında
muhabbeti arttırır. Rasûlullah (s.a.s.)
şaka âdâbıyla ilgili uyarılarda da bulunmuştur. Meselâ şakada yalana yer
verilmemelidir. "Cemaati/toplumu
güldürmek için yalan konuşanların vay haline, vay haline, vay haline!" (Ebû
Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Zühd 8). "...
Şaka da olsa yalanı terkedene Cennetin ortasında bir makam (köşk) söz
veriyorum." (Ebû Dâvud, Edeb 8).
Şaka yoluyla başkası küçük duruma düşürülmemelidir (Tirmizî, Birr 58).
Ateşle, silâhla korkutarak şaka yapılmamalıdır. Şaka, câiz sınırlarda bile olsa
ifrâta gidilmemeli, özellikle insanları güldürmek meslek haline
getirilmemelidir. Bir kısım mubahlar vardır ki, onlar çok sık yapıldığı zaman
günaha dönüşebilir. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız edici olanı da
yasaktır. El şakaları ve öldürücü, yaralayıcı âletlerle yapılan şakalar
tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır.
Bütün bunlarla birlikte, Yüce Rasûl, çok gülmeyi, özellikle
kahkaha atmayı hoş görmez, hiçbir konuda aşırılığı sevmezdi. Geceleri teheccüd
için ayırdığı saatlerde, secde yerini ıslatacak kadar gözlerinden inci gibi
yaşlar döküldüğü olurdu. Sebebi sorulduğunda, verdiği cevap şuydu: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" (Buhârî,
Teheccüd 6, Rikak 19; Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkîn 18). O, şükrettiğini, geceleri
nâfile ibâdetlerle Allah'a gösterirken; gündüzleri tebessümü, hoşgörüsü,
iyimserliği ve sevecenliğiyle insanlara isbat ediyordu. Çünkü surat asılarak,
şikâyetler edilerek şükreden bir kul olunamazdı. Efendimiz'in gözünden akan
yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbiyla başbaşa olduğu, secdelerle süslü
gecelerin incileriydi. "Benim
bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız!" buyuran o büyük zâtın
insanların içinde, çevresine huzur ve saâdet dağıtan tebessümü, şükrünün dışa
yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken mü'min, içinden duâ, haşyet, takvâ,
İslâm'ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün
gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, şükrettiği yüzünden
belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa
bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat asmanın karşısındakine
hakaret ve kul hakkına tecâvüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin
izleri yüzünden okunabilmeli.
İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de
devamlı şükretmeli, hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş
vermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak
olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik
taşıyan bunalımlı bir
yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslâm, insana
huzur verir. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılapla deviren Peygamber
nizamının ve o çağın adı "asr-ı saâdet", yani mutluluk çağıdır.
Müslüman dünyada da haseneler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü
kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan'dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan
kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce
kendisi doldurmaya çalışır.
Unutmayalım; O, bizden çok daha fazla eziyet ve sıkıntılara
muhâtaptı. O, hepimizden daha fazla açlıkla (geçim sıkıntısıyla) karşı
karşıyaydı. O, en sorumlumuzdan daha çok mes’ûliyet ve yük taşıyordu. Bizim hiç
birimizle kıyaslanmayacak kadar kuşatıcı ve ezici problemin çözümüyle
uğraşıyordu. Ama, bizden çok farklı olarak hiç şikâyetçi değildi, suratı asık,
stres yüklü, bezgin, sıkıntılı, karamsar... değildi. Her konuda olduğu gibi, O
bize bu konuda da örnek (33/Ahzâb, 21) olmalı, O’nun bu sünnetini ihyâ ederek
ihyâ olmalı, O’nun saâdet asrını her şeyiyle zamanımıza taşımalıyız.
İnsanlar içinde tebessümlü bir yüzle, huzurlu, mutmain bir
duruşla bulunamayan; gece teheccüd seccâdesine de gözlerinden inciler saçamaz. “... Lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn:
... Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onlar üzülmezler.” (2/Bakara,
38, 62, 112, 262, 274, 277...)
Filistin’de kıyâm eden yiğit delikanlının şehâdet makamına
ulaşamıyorsak; ümmetin fesâdının zirvede olduğu şu yerde ve şu zamanda,
unutulan bir sünneti ihyâ ederek olsun, şehid sevâbına ulaşalım: Çevremizdeki
tüm müslümanlara karşı neşeli, şakacı olalım. Tebessümümüz, gülen yüzümüz,
huzur kaynağını bulduğumuzun ilânı, saâdeti bu asra taşımanın yansıması olsun.
Dilin şikâyeti, suratın asıklığı, daha
çok küfrün/nankörlüğün göstergesi, stres ve rûhî bunalımlar da kalpteki nifak
hastalığının belirtisi olabilir; gülen yüzün çoğunlukla şükrün ifâdesi olduğu
gibi. Dilimizle sunamadığımız mesajı, hiç değilse yüzümüzle verelim. Yüzümüz
dâvet etsin huzura ve cennete öncelikle. Yüzümüze bakan bize hayran olsun, bize
benzemeye, bizim gibi olmaya çalışsın. Önce yüzümüz, sonra sözümüz nefret
ettirici değil, müjdeleyici olsun!
Haydi ne duruyorsunuz, siz de değiştirin şu şikâyetçi/nankör
kimliğinizi. İçiniz ağlasa bile gülsün yüzünüz, sevindirin/güldürün
birbirinizi. Haydi, ne duruyorsunuz, çocuğunuzun veya kardeşinizin başını okşasanıza.
Eşinize latif latifeler yapsanıza, kalbini incittiğiniz dâvâ kardeşinize
keffâret olarak, kalp tâmiri cinsinden 61 kez sevginizi göstersenize. Bir
müslüman yüzüne bakmanın cennete bakmakla eş olduğunu yüzünüzle haykırsanıza.
Yanınızdaki kardeşinizle, arkadaşlarınızla kucaklaşsanıza. Tanıdığınız ve
tanımadığınız tüm müslümanlara selâmı bayraklaştırsanız, tebessümle
hediyeleşseniz ya... Hâlâ ne duruyorsunuz? Kıyâmet gelmeden namazdakine benzer
kıyâm için gerekli donanım olarak, öncelikle içimizdeki devrimin dışımıza
yansıması kabilinden tebessümü Gül Devrinin mîrâsı ve simgesi olarak insanlara
sunsanız ya... “El-hamdü lillâh!” ve “Yâ Rab, Sana şükürler olsun!”
ifâdelerini, Kitabınızın başından kendi başınıza kopyalayıp yüzünüze de
yazsanıza... Gül Peygamber gibi etrafınıza güller, gülücükler dağıtsanıza! Gül
Peygamber gibi... Gönlümüzü güldüren Peygamber gibi... Özünde, sözünde ve
yüzünde güller açan Peygamber gibi...
İğneyle kuyu kazmaya çalışır gibi bin bir zahmetle dâvâ
adamı üç-beş genç bir araya gelir, dâvânının tercümanlığını yapmaya soyunurlar.
Hele arkalarını büyük bir cemaate dayamamışlarsa gerçekten zorun zoru durumla
karşılaşırlar. Bu tür hesâbî değil, hasbî dergilerimiz duâ edelim ki, uzun
soluklu olur, ayağını yere sağlam basar, İlâhî rahmete paratoner olacak
istikamette yalpalamaz, hakka tercüman olur, der gibi yapmaz, der, dergi gibi
der, dergi gibi güzellikleri derler.
Belirli aralıklarla çıkan, belli konularda ve çeşitli
yazarlar tarafından yazılmış yazılardan meydana gelen süreli (periyodik)
yayımlara dergi dendiğini bilirsiniz. Sadece yazıların değil; aynı zamanda
şiir, resim vb. malzemelerin de derlenip sayfalarını oluşturduğu bütündür
dergi. Arapça’da Mecelle, İngilizce’de review, magazine, Fransızca’da revue
denen derginin eski dilimizde karşılığı mecmua, yani toplanıp bir araya
getirilmiş şeyler. Dergi de mecmua gibi;
derlemek, toplamak, cem etmek anlamına geliyor.
Çorba ve salâta bile, yenebilecek her nesnenin rastgele bir
araya getirilip karıştırılmasından olmaz; birkaç dakikada yenilip tüketilecek
midesel gıdânın bile belli bir içeriği ve düzeni olur da; dergi için ilkesiz
şekilde körebe usûlüyle ele geçen yazıların bir araya getirilmesi elbette söz
konusu olamaz. Mideden çok daha önemli olan kafanın beslenmesi için, günler
boyu hazmedilerek sindire sindire alınacak zihinsel gıdâların hazırlanması daha
büyük özen isteyecektir. Belli yayın ilkeleri, belli amaç ve hassâsiyetleri
taşımayan dergiler ölü doğmuş, ilerideki ciddi doğumlara zarar verecek
düşüklerdir.
Bu anlayıştan dolayıdır ki, idealist gençlerin aylar
öncesinden hazırlıklarının, maddî-mânevî fedâkârlıklarının ürünüdür dergiler.
Amatör bir ruhla, hesâbî değil hasbî tavırlarla, gencecik gönüllerine sığmayan
iman ve dâvânın, beyinlerinin tek başına taşımakta zorlandığı fikirlerin
dünyaya getirdiği güzelim bebeklerdir dergiler.
Gazete, genel olarak günlük çıktığı ve habere dayandığı
halde, dergi belirli aralıklarla çıkar ve bir fikre, bir dâvâya dayanır. Gazete
gibi büyük halk çoğunluğuna hitap etmez dergi, onu anlayıp hazmedecek seçkin
bir okuyucuya hitap eder. Yoksa kaliteli okuyucu, dergi çıkaranlar, iğne ile
kuyu kazarak da olsa bu okuyucuyu arayıp bulmak, hatta oluşturmak zorunluluğunu
kendilerinde görürler.
Bir rejim, basın-yayınla, medya ile daha kolay tahrip olur
veya kökleşir. Osmanlı’nın çöküşünü ve yeni devletin kuruluşunu hızlandıran en
büyük etkenlerden biridir dergiler. 1860’lardan sonra magazin, fikir ve mizah
dergilerinin mürekkeple yaptığını; hiçbir silâh, kanla yapamamıştır. Magazin
dergileri modanın, Avrupa yaşayış, ahlâk ve özgürlüğünün reklamını yapmış;
fikir dergileri bunun altyapısını oluşturmuş; mizah dergileri de düzeni
hicvedip alaya alarak dejenerasyon ve anarşi havası oluşturmuştur.
Müslümanlar açısından da dergiler, sanıldığından çok daha
önemlidir. Nice dâvâ adamının yetiştiği okul olmuştur dergiler. İdealist
insanların yetişmesinde en önemli rolleri, ev sohbetleri ve dergiler
üstlenmiştir. Sırât-ı Müstakîm, Sebîlü’r-Reşad, Volkan, Büyük Doğu,
Serdengeçti, Sebil, Vesika, Şûrâ, Tevhid, Hicret, Vahdet, Selâm, Yeryüzü,
İktibas, Haksöz... her biri birer ekoldür; fikir ve dâvâ adamlarının
yetişmesinde bunların ve benzerlerinin büyük payı vardır. Sanat ve edebiyat
alanında da Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mâvera, Aylık Dergi, Dergâh,
Kayıtlar, Kardelen, Yedi İklim, Kırklar gibi nice dergilerin unutulmaz
katkıları vardır.
Peygamberimiz başta olmak üzere tüm rasülleri en çok
uğraştıran, zamanlarının medyası, dergisi konumundaki şâirler, kâhinler
olmuştur. Sıcak savaşta silâhların önemi ne ise, soğuk savaşta dergilerin,
fikirlerin, sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşının kıyâmete kadar süreceği
kesin. Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün değil;
ya o cephe seçilecek, ya bu cephe.
Müslüman için hayat, iman ve cihaddan ibâret olduğu gibi,
diğer insanlar için de bu böyledir. Herkes hayatı boyunca bir şeylere inanır ve
o uğurda mücâdele eder. Yani herkes savaşçıdır, dininin savaşçısı. İnsan
hayatının bir ânı bile mücâdelesiz geçmez. Ya hak yolda, ya da bâtıl. Kime karşıdır bu mücâdele? Diğer
insanlara, varlıklara, eşyaya; Düzenlere, değerlere, güçlere, akımlara; Sosyal
veya siyasal zulümlere. Arzular ve eğilimlerle; tâğutlarla mücâdele. Sanat, bu
mücâdeleyi güzel bir şekilde, hikmetle yansıtabildiği oranda sanat olacak;
fikir ve kültür bu savaşı, yani kavgayı, yani tavır koymayı, yani tebliği
seviyeli ve güçlü şekilde yaptığı oranda hizmeti büyüyecektir.
Hayat cihaddan ibârettir de, sanat
ve kültür cihaddan ibâret değil midir? Artık insanlar fırçalarla, kalemlerle,
filmlerle, kasetlerle savaşıyorlar. Savaş âletlerinin mermileri, bombaları
bedenleri değil; rûhu, kalbi, beyni hedef alıyor. TV. adlı kitle imhâ silâhları
evlerde her gün saatlerce insanımızın gözünü ve gönlünü bombardımana tutuyor.
Kalpler, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla, kültürle, kitap,
gazete, dergi ve televizyonla işgal ediliyor. İşgalin kırılması, gönüllerin ve
çevrelerin fethi de kültürle, sanatla olacaktır.
Emperyalist kâfirler memleketleri önce kültürle, medya ile
işgal ediyorlar. Silâhlı işgallerin çok pahalıya mal olduğu görüldü. Kalıcı
egemenlikler silâha değil, kültür ve sanata dayanmak zorundadır. Silâhla insanı
zorla ve geçici bir süre etkisiz hale getirebilirsiniz, ama kültür ve sanatla
insanı fetheder, kendi cephenize alabilirsiniz.
Hz. Ömer'in yalın kılıç Hz. Peygamber'e karşı öldürme
kastıyla giderken; Kur'an'ın, rûhu okşayan sanatı ve beyni uyaran fikrî enginliği
karşısında, kılıcının işe yaramadığını hatırlayıverelim. Ama bu inanç, fikir ve
sanattan anlamayana anlayacakları dilden anlatmak için Hz. Ömer kılıcını da
elinden atmamıştı.