VAHDET; ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN?
Veyl Olsun Ümmeti Paramparça Edenlere!
İhtilâfın en önemli sebeplerinden biri, yanlış
emirlik telâkkisi, yanlış bir “bağlanma” anlayışıdır.
Vahdet; Özlenen Birlik ve Bütünlük Nasıl
Gerçekleşir?
Günümüzün/çağımızın konumu vahdeti emretmektedir
Ekonomi vahdeti emretmektedir.
Mevcut müslümanların konumu, din düşmanlarının
tavrı vahdeti emretmektedir.
Tecrübe vahdeti emretmektedir.
Matematik vahdeti emretmektedir.
Dünya huzuru vahdeti gerektirmektedir.
Âhiret saâdeti vahdeti gerektirmektedir.
“Vahdet, kimler arasında gerçekleşir?”
Bir musîbet,
bin nasihatten yeğdir, ama bin musîbetten bir ders bile almayanlar için
korkarım dünyevî cezalar, uhrevî büyük cezanın habercisidir. Irak’taki ve
yakındaki, dıştaki ve içteki zilletin en önemli sebeplerinden biri, İslâm
âleminin kırk küsür parçadan oluşan yamalı bohça
görüntüsüdür. Dinlerini bölük pörçük edenlerden, el yordamıyla tuttuğu filin
bir parçasını bütün gibi tanımlayanlardan farklı bir şey de beklenmez aslında.
Avrupa ülkelerinin birbirleriyle her konuda ittifak yapıp Avrupa Birliği adı
altında tek devlet haline gelişi, küfrün tek millet olarak gücünü
birleştirmesi, emperyalizm ve fesadın globalleşmesi,
artık ulusal devlet anlayışı modasının çoktan geçtiğini
haykırmaktadır.
Ya birleşeceksin, ya bir leşe
döneceksin! Bir leş olmaktan kurtulmak için bir’leşmek, olmazsa olmaz şarttır.
Bir Allah’a inanan tevhid eri müslüman,
her şeyde tevhidi/birlemeyi öncelikler. Tevhidin bir tanımı da, her şeyi
birbiriyle irtibatlandırmak ve her şeyin bir olan
Allah’la irtibatlı olduğunu kavramaktır. Önce kendimizle, iç dinamiklerimizle
birleşmek, fıtratımızla ve inancımızla kopan bağımızı yeniden sağlamlaştırmakla
işe başlamalıyız. Aynı dinin, aynı dâvânın insanı olan
tüm ümmetle birleşmek dünyevî ideallerimizin başında gelmeli. Bütün bunlar için
de Rabbimiz’le irtibatımızı sağlamlaştırmak
gerekiyor.
Zorba müstekbirlerin
ittifak ve koalisyon yapmaya mecbur olduğu bir dünyada, müstaz’af
mü’minlerin yaşadıkları topraklarda bile ciddi mânâda birliktelikler oluşturamayışları hangi nakil ve
akılla izah edilebilir? Küresel bir yangın alanına dönen müslümanların
yaşadığı ülkelerde, cehennemî yangınları söndürmek için güç birliği
oluşturmayan felâketzedelerin gözyaşları, yangınları söndürmek bir tarafa,
benzin görevi yapmaktadır. Hem mevcut müslümanların
konumu hem de İslâm düşmanlarının tavrı vahdeti, “hemen şimdi” şiarıyla kulak
zarını patlatacak sesle çağırmaktadır. Dün Irak’ın, evvelki gün
Afganistan, Çeçenistan ve Bosna Hersek’in
ve her gün Filistin’in insanlık düşmanları tarafından resmen işgali bizi
birleşip dayanışmaya zorlamıyorsa demek ki, biz de işgale uğramışız demektir.
Bir ülke topraklarının işgalinden çok daha kötü olanı, gönüllerin ve kafaların
işgalidir. Savaş, öncelikle, insanın içinde kazanılır veya kaybedilir. İşgal
güçlerinin ajanı olarak faâliyet yapan uzaktan
kumandalı medyanın, câhilî eğitimin ve çevre şartlarının oluşturduğu fitne ve
fesadın mü’minlerin gönüllerini ve kafalarını işgali,
onların birleşmelerinden başka yollarının olmadığını haykırıyor. Emperyalizmin
orta doğunun kalbine hançer gibi sapladığı kan içici İsrail’in ve dünyaya
yayılmış siyonizmin vahşeti, vahdetin hemen ve her yerde
gerçekleşmesini farz-ı ayın kılıyor. Mü’minler
birleşip birer kova su dökseler, İsrail’i sel alıp götürür, ama bundan önce,
dünyevîleşip yahûdileşen iç dünyalarını arındırmak
için suyu kendi temizlikleri için kullanmalıdırlar. İçimizdeki İsrail ve Amerika
ile savaşamadan dışımızdaki görüntüleriyle savaşmak mümkün değildir. Kendi mescidlerini işgalden kurtaramayanların Mescid-i
Aksâ’yı kurtarmaya kalkmalarının mümkün olmadığı
gibi.
İslâm’a hâkimiyet hakkı vermeyen bugünün dünyası, bütün
cepheleriyle beşerî ideolojiler bataklığına dönüşmüştür. Modern uygarlık, temel
insanlık sorunlarına cevap verememiştir. Modern uygarlık etnik çatışmalara ve
savaşlara çözüm bulamamış, tam tersine emperyalizmi globalleştirmeye
çanak tutmuştur.
İlâhî vahiy, evrensel özelliklere sahiptir. İslâm,
birleştirici tüm değerleri içerdiği için, tüm insanlık âilesine
ulaşmak ister. Ümmet gerçeğinin tarihte karşılaştığı en büyük tahribat,
ulus-devlet olgusu olmuştur. Ümmet bilincinin yeniden kurulabilmesi için yerel,
bölgesel, ulusal farklılıkların aşılabilmesi gerekir. İslâm toplumunun yeniden inşâsı, kâmil insanın, kişilikli, bilinçli bireylerin
yetişmesiyle başlar. Sağlıklı bir toplumsal bünye, nitelikli, derinlikli,
ufuklu, erdemli bireylerden oluşur. Klişelerle, sloganlarla, tarafgirlikle
köklü bir cemaat teşkil edilemez. Gerçek bir cemaat yapısı güçlü kişiliklerle inşâ edilebilir. Sağlıklı bir cemaat için bireylerin
benliklerini arındırmaları gerekir. Bireyler, hayatın her alanında Allah’a
yönelen bir bilinçle, eylemle, davranışla mükemmelliğe ulaşırlar. Sağlıklı,
tutarlı bir kişilik bilincine sahip olanlar, sağlıklı bir cemaat bilinci
oluştururlar. Sağlıklı bir ümmet bilincine, ancak sağlıklı bir cemaat
bilinciyle ulaşılabilir.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde hem
bireyin, hem cemaatin ve hem de ümmetin yapısı parçalandı. İslâm ruhunun ifâdesi olan merkez kurumlar, hayatiyetini kaybetti. Câmiler ve mescidler toplumun
yüreği olmaktan çıktılar. İslâm’ın ilk dönemlerinde mescidlerin
sosyal, toplumsal, kültürel ve siyasal işlevleri vardı. Bugün câmiler, sadece namaz kılınan mekânlar haline
dönüştürülmüştür (Bk. Atasoy Müftüoğlu,
Ümmet Bilinci, Denge Y.).
Ümmet ve cemaat anlayışı, hiç
ihtilâf ve farklılığın olmadığı despotik ve robot üreten bir yaklaşım değildir.
İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır. İslâm’ın aslî
meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. Müslümanlar
arasında vuku bulacak olan ihtilâflardan, makul ve normal karşılamamız gereken
ihtilâflar, İlâhî vahyin müslümanlara seçme
muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum ve
tercih hakkı verdiği meselelerdeki ihtilâflardır. Yarattığı insanın ne olduğunu
ve bizlerin sözkonusu meselelerde hangi ihtilâflara
düşeceğimizi hakkıyla bilen Yüce Rabbimiz, hiç kuşkusuz ki bu gibi ihtilâflarla
bizleri sınamakta, denemektedir. Bu ihtilâflar karşısındaki kulluk
mükellefiyetimiz, bu ihtilâfları birer fitne ve fesat sebebi durumuna
getirmemek hususundadır.
Falan hocanın veya filan imamın bir
görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu
görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü beşer kaynaklı böyle
bir görüşü din adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, dinde tevhide değil;
tefrikaya sebep olacaktır. Çünkü müslümanların din
adına gerçekleştirecekleri vahdet, aklî değerlendirmeler ve kavrayışlarla
değil; kalbî tasdik ve imanla gerçekleştirebilecekleri bir vahdettir. Yani, tüm
müslümanları bir araya getirebilecek olan
hakikatlerin, bütün müslümanların iman etmekle
yükümlü oldukları doğrular olması gerekmektedir. Dolayısıyla kendisine
karşı imanî bir sorumluluğun olmadığı bir hocanın
veya bir imamın görüşü, doğru olsa bile, dünya müslümanları
için imanî bir bağlayıcılığı olmayan böyle bir görüşü
İslâm adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, hiç şüphesiz ki, İslâm’da
tefrikaya sebep olacaktır.
Beşerî kaynaklara İlâhîlik vasfı
verildiği ve İlâhî zannedilen bu kaynaklara, Allah'a iman eder gibi iman
edildiği zaman, bu kaynaklara dayalı ihtilâflar, kesinlikle çözüme ulaşabilecek
ihtilâflar değildir.
Tüm dünya müslümanları
için yegâne İlâhî kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir, böyle
olmak zorundadır. Mü'minlerin din adına
faydalanacakları ikinci kaynak ise korunmuş olan Kur’ân-ı
Kerim’in tasdik ve teyid ederek koruduğu sahih
sünnettir. Bu ikinci kaynaktan istifâde ederken
karşılaşılan ve daha çok mezhebî yaklaşımların neticesi olan farklılıkların
makul karşılanması ve müslümanların ayrılığına sebep
olacak bir ihtilâf durumuna getirilmemesi gerekir. Dünya müslümanlarının
vahdetini sağlayabilecek olan kaynak, sadece Kur’ân-ı
Kerim’dir. Bu gerçeği kabul etmeyip birçok beşerî kaynağı İlâhî zanneden ve
mutlak doğru kabul ettiği bunlara bilinçsizce iman eden kimselerin, böylesi
kaynaklardan hareket ederek sürdürdükleri ihtilâflar, mutlak Hakim
olan Rabbimizin kıyâmet günü hükme bağlayacağı ihtilâflardır. Kaynak
meselesinin çözümlenemediği bu gibi ihtilâflar çerçevesinde uzun uzadıya
tartışmaya ve cedelleşmeye hiç gerek yoktur. Oysa
beşerî aklı, İlâhî vahyin önüne geçirmek, akıllılık, hatta akılcılık değil; akılperestliktir. Akılperestlik
(akla tapmak, aklı putlaştırmak) ise, gerçek düzlemde, en büyük akılsızlıktır.
Çünkü İlâhî vahyin denetiminde olmayan akıl, nefs ve hevânın denetiminde olup, ister istemez nefsin
bencilliğini, nefsin maslahatını gözeten bir uşak durumuna düşmüştür (bk. Mehmed Alagaş, Vahdete 7 Adım, s.
83-101).
Emirlerimize,
örgütlerimize, yöntemlerimize biat ediyoruz. Yani dinimizle bazı şeyleri, hatta
nefsimizi sentez ediyoruz. Oysa, kim dinine bir şey
ekler, ya da ondan bir şey çıkarırsa, eklediği ve çıkarttığı ile baş başa kalır
ve din ortadan çekilir gider. Vahdet, bir ahlâk konusu olduğu kadar, bir
entelektüel seviye meselesidir de. Ancak, İslâm’ı bilen, yaşayan ve mes’ûliyetinin idrâkindeki ahlâklı
insanların toplum üzerindeki velâyetleri ile vahdet gerçekleştirilebilir.
Vahdet, tek bir emir-komuta zinciri altındaki insanlar topluluğu değildir. Bu,
biraz da militarist bir tavırdır. İslâm toplumu, sıkı bir hiyerarşi ve
örgütlenmenin ürünü değildir. Tek tip standart insan isteği, robotlaşmış,
sadece evet deyip kafa sallayanlar oluşturan bir gayrı fıtrî ideoloji değildir
İslâm. Özgür irâdeleri ile Allah’ın ipine sımsıkı
sarılan ve kendi aralarındaki işleri müşâvere ile halleden, âlimlerin yol
göstericiliği, emir sahiplerinin nezâretleri ile İslâmî sorumluluklarının
idrâkinde, tabiî uyum ve Allah'a doğru, O’nun rızâsı istikametinde sürekli bir
tekâmül prensibine bağlı insanlar, bu toplumun müslüman
kanadını oluştururlar.
İslâm’ın, vahdet, cemaat ve ümmet bilinci açısından temel
hususlardan biri olan lider anlayışı, maalesef günümüzde tam tersi bir konuma
düşürülmüştür. Liderlik anlayışı, ihtilâfların kaynağını, hatta tefrikanın
temelini oluşturan ve ahlâkî problemleri de içeren bir yanlışlar yumağıdır
günümüzde. Nice
cemaatlerde görülen odur ki, din ve dâvâya bakışla
nefis veya grup/cemaat çıkarları birbiriyle karışmış, araçlar amaçlaşmış,
metotlar yüceltilmiş, gaye için her yol, dolayısıyla gayrı meşrû yöntemler bile
savunulur olmuştur.
İhtilâf konusunda en önemli husus; hangi konuda ihtilâf
edildiğidir. Bu alan, ihtilâfın meşrû ve yasak olanını
belirlemek açısından temel bir ölçüdür. İhtilâf ettiğimiz şey nedir? Gerçek ve mutlak hakikati iyi
anlamak gerek. Bazı gerçekler vardır ki, insanlara göre, zamana ve mekâna göre
değişiklik gösterir. O, hayatın özünde var olan bir değişkenlikten kaynaklanan konjonktürel bir konudur. İhtilâfların özünde büyük ölçüde,
mutlak hakikat ile değişken gerçeklik arasına bir çizgi çekememe konusu
yatıyor. Ayrıntıda ihtilâf etmek, gerçeği yakalamak açısından, kolaylık ve
maslahat yönünden büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla bu anlamda
ihtilâf, kolaylık ve rahmettir. İkinci hakikat ise, mutlak hakikatte anlayış
konusunda düştüğümüz ihtilâftır. Bu da beşer olmanın zaafından kaynaklanan bir
konudur. Bu konudaki ihtilâfın meşrûiyet sınırı olarak
üç mesele üzerinde durmak icap eder. İleri sürülen bir görüşün dayandığı
temeller sağlam ise, vahiy ve mütevâtir sünnet ile te’yid ediliyorsa, aklî ve ilmî delilleri sağlam ise ve meşrû bir gerekçe ile ortaya konuluyorsa, bu görüşü doğru
kabul edebiliriz. Zaten ictihadlar da, ya da ictihadlar arasındaki farklılıklar da buradan
kaynaklanmaktadır. Yine bu da insanların anlayışlarını geliştirmeleri, akledip fikretmeleri açısından,
tekâmülleri açısından bir zarûrettir.
Burada, dikkat etmemiz gereken husus; Kur’an’ı
anlamaya çalışmamızdır. Yoksa, kendi zanlarımızı ve
kanaatlerimizi te’vil yolu ile Kur’an’a
isbatlatmak değil. Yine kendi kanaatlerimizi
emretmekten/dayatmaktan kaçınmalıyız. Bu gibi konularda gereksiz ve özellikle kırıcı tartışmaya
girmeme konusunda ihtiyatlı hareket etmemiz gerekir. Herkesin kendi fikri ile
kişiliğini oluşturması ve özgür irâdesi ile Allah’ın
ipine sımsıkı sarılması sûretiyle gerçek bir cemaat yapısı ortaya çıkabilir. Bu
anlamda meşrû bir ihtilâf, cemaatin oluşması açısından
zarûrettir. Herkesi aklî anlamda tek bir fikre getirmek, esasen mümkün
değildir ve bu yönde vahdet adına girişilecek dayatmalar vahdeti parçalar.
Farklı Metotlar: Metot farklılığı mümkün. İnsanların bilgi
düzeyleri, kültürleri, meslekleri farklı, yetenekleri farklı. Dolayısıyla
farklı metotlar kullanıyor olabilirler. Bir ölçüde kategorik olmak iyi
olabilir. Tabii, temel metoda ters düşmemeli; Yani, İslâmî metodun dışında
gayrı meşrû bir metot kullanamayız. O genel metot
içinde kalmak kaydıyla, kendimize yeni metotlar geliştirebiliriz. Ne var
ki, farklı metot sahipleri, sonuçta İslâm’ın metodu içinde birbirlerinin
varlığını ve meşrûiyetini kabul etmeleri, aynı bütünün
birer parçası olduklarının şuurunda olmaları gerekir. Kanaat farklılıkları
sebebiyle, gruplar birbirlerinin metotlarına sıcak bakmayabilirler. Ama bir
ihtilâf zannî ise, yani ictihadî
ise, yine de birbirlerine karşı hoşgörülü bakmak zorundadırlar.
Maalesef yaşadığımız coğrafyada müslümanlar
kendi aralarında bir şûrâ teşkil edemedikleri için,
birtakım fırka ve hizipler kendi zannî hükümlerini müslümanlar için tek kurtuluş reçetesi olarak takdim etmek
sûretiyle vahdet adına ihtilâfı körüklemektedirler. Müslümanlar Allah'a, Rasûlüne ve Kitaba imandan başka, neredeyse örgütlerine,
liderlerine ve metotlarına iman etmekte; dinleri ile örgüt, lider ve
yöntemlerini sentez yapmaktadırlar.
Haram ve helâlle sınırlı metot içinde, birçok metot
farklılıkları mümkündür; hatta lüzumludur. Her sahada hareket edecek farklı
gruplar gereklidir. Bilgi, beceri ve fıtratla ilgili bir konudur bu. Ancak hiç
kimse kendini tek çözüm yolu olarak gösteremez. Bu, farklı bir sentezciliktir.
Herkesin doğru yaptıklarının yanı sıra, pek çok yanlışları da olabilir ve
olmaktadır. Mâsûmiyet kavramını hiç kimse kendinde
taşıyamaz. O halde herkesin hataları olabilir. Bu yanlışlar, o kişi için ayıp
değildir. Ayıp olan hatada ısrardır. Yoksa, yanlışın
farkına varıp dönülürse, o ayrı bir fazilettir. Bunlara ilâveten, vahiy
kesilmiştir. Öyleyse hepimiz kendi düşünce ve irâdelerimizle
inandığımız şeyleri doğru olarak kabul ediyoruz demektir. Bu doğru kabul
ettiklerimizin eksik ya da yanlış olma ihtimalini göz önünde bulundurmalıyız.
Müslümanlar dinleri üzerinde tartışmaya girmeyecekleri gibi,
ihtilâf ettikleri konularda da birbirlerini mâzur
görmek, ittifak ettikleri konularda örgüt, lider ve yöntemleri ne kadar farklı
olurlarsa olsunlar birlikte hareket etmek durumundadırlar. Müslümanlar, makro
planda, Allah'a, Rasûlüne ve Kitaba iman edenler tek
bir cemaattirler.
İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar; yaratılmışlığın hukukunu korurlar,
nerede bir iyilik görürlerse ona destek verirler. Nereden bir kötülük
görürlerse görsünler, kimden geliyor olursa olsun, kime yönelik bulunursa bulunsun,
kötüye ve kötülüğe karşı çıkarlar, zulme tavır alırlar. En genel anlamdaki
İslâmî vahdetin temeli de budur. Bizim örgüt, lider ve yöntemlerimiz
hakikatin ta kendisi, kaynağı ve ölçüsü değil; hakikati anlamak ve hayata
geçirmekte bir yöntem konusudur.
Müslümanları, kendi aralarında bölen, onları birbirlerine
yabancılaştıran, kendi örgüt, lider ve yönteminin üstünlüğü tartışmasına
götüren ve kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir eden yapılanma, İslâm’ın ruhuna
yabancı bir yapılanmadır. Cehennemin yollarının iyi niyet taşları ile döşeli
olduğunu unutmamalıyız. Vahdet adına kimi zaman vahdeti yok eden bir tavrın
içine girdiğimizi hesaba katmak zorundayız. Arzu ve mizaçlarımızın farklı
oluşu, ya da zekâ farklılıkları, farklı mesleklerden oluşumuz tefrikanın sebebi
olamaz. Cemaat, farklı eğilimleri içinde barındıran bir topluluktur.
: Günümüzdeki
ihtilâfların kaynağı, temelde nefsîdir. Grup
taassubunun da aslında hevâlardan kaynaklandığını
belirtmek gerekir. İslâm cemaatine yaklaştıkça siyasî ihtilâflar da ortaya
çıkacaktır. Kimin kime tâbi olacağı, liderin âlim mi, emir mi olduğu, toplumun
velâyet hakkının kime ait olduğu soruları o zaman daha öne çıkacaktır. Her
grubun İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi dışındakilerin sapma
içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp başkalarına dayatması şimdiden
problem olmaktadır. Hele, İslâm’ın hâkim olması durumunda, ihtilâfın tefrikaya,
tefrikanın tekfire, tekfirin savaşa dönüşebildiğini Afganistan aynasında müslümanların görmeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleri
gerekiyor.
Aslında ihtilâf edilen noktalar, sanıldığı kadar çok değil.
Birtakım yanlış din telâkkilerinden kaynaklanan sorunlar sözkonusudur.
Onun da temelinde câhillik yatıyor. Nice ihtilâf gibi
gözüken sorunların temelinde de ahlâksızlık yatıyor. Müslümanların kendi
kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin yorumlarını
din zannetmeleri, bugünkü ihtilâfların temelini teşkil ediyor. Atalarımızın
yolunu kutsal kabul eden bir anlayış gibi, her mirası reddeden modernist ve roformist çizgi de
çözüm değildir. Kaynaklara inme ve bu gün o hükümleri, Allah’ın rızâsına uygun bir şekilde nasıl yaşayacağımız gündemde
olmalı. Yani, dini zamana uydurmak değil; bu zamanda İslâm’ı yaşama ve takdim
etme gayreti (AbdurRahmân Dilipak,
İslâm Cemaatine Doğru, Risale Y. s. 106-117).
Metot farklılıkları aslında sorun değildir. İslâmî hareketin
her sahada çalışanlara ihtiyacı var. İslâm, tek başına bir entelektüel hareket,
ya da halk hareketi değildir. Tek başına siyasî bir toplum da değildir. Bu tür
farklılıklar, bu grupların birbirini red ve mahkûm
etmemesi halinde, kültürün zenginliğini gösterir. Başarıya giden yolu kısaltır.
Allah hepimizi ayrı ayrı özelliklerde yarattığından
farklı mesleklere ve yeteneklere sahibiz. Farklı deneyimlere, izlenimlere,
kültürlere sahibiz. Bu, dinimizi formalara ayırarak kategorize edilmiş bir din
anlayışı haline getirmemeli, fili ayrı yerlerinden tutan cemaatler, sadece
kendi tuttukları yerin fil olduğu iddiasına kapılmamalıdır. Bu konuda önemli
ölçü; aynı Allah'a, Peygamber’e, Kitab’a iman
edenlerin, kaynakları, niyet ve yöntemleri meşrû
olduğu sürece birbirlerinin varlıklarını ve meşrûiyetlerini kabul etmeleridir.
Tabii, bunun alt yapısını da, dinin temel meselelerinde, tevhidi özümseyip
ondan tâviz vermemek ve tâğuta
karşı tavır gibi konularda farklılığın olmaması gerekmektedir. Bu dinin İlâhî
olduğu gibi; dinin hâkimiyetine giden yolun, yani temel metodun da rabbânî olması gerekiyor. İslâm’ın hâkimiyeti için, yalnız meşrû araçların kullanılmasının zarûrî olduğu
unutulmamalıdır.
“Vahdet”, “tevhid” kelimesi ile
aynı köktendir; ikisi arasında kopmaz bir bağ vardır. Tevhid,
birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah’ı birlemeyen kimsenin, tevhide
iman edenlerle birleşemeyeceği gibi; vahdet anlayışından ve ahlâkından mahrum
insanın da gerçek muvahhid olması beklenemez.
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a)
sımsıkı yapışın; parçalanmayın...” (3/Âl-i İmrân, 103). “Kendilerine
apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler
gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.” (3/Âl-i İmrân, 105). “Dinlerini parça parça
edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların
işi ancak Allah'a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”
(6/En’âm, 159). “Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya
kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz,
devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (8/Enfâl, 46). “...Müşriklerden olmayın;
ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük
olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle
böbürlenmektedir.” (30/Rûm, 31-32). “Mü’minler ancak kardeştirler.” (49/Hucurât,
10)
“Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” (Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nesâî,
Tahrîm 6). “Cemaat rahmet, tefrika (ayrılık
çıkarma) azaptır.” (Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278). “Bereket, cemaatle beraberdir.” (İbn Mâce, Et’ıme
17). “Cemaatten bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye
ölümü ile (küfür üzere) ölmüş olur.” (Buhârî, Fiten 2). “Cemaatle kılınan namaz, bir insanın tek
başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buhârî, Ezân 30, Salât 87; Müslim,
Mesâcid 245)
Tek başımıza kaldıramadığımız ağır bir yükü, elbirliğiyle
birleşerek kaldırabiliriz. Dâvânın hâkim olması, küfre
ve zulme kıyâm edilmesi gibi birkaç kişinin kaldıramayacağı cihad
yükünü de ancak birleşerek yerine getirebiliriz. Tek tek
kolay kırılabilen ok gibi çubukları, büyük bir demet yaptığımızda
kıramayacakları gibi, sürüden ayrılıp tek kalanı kurdun yediği gibi,
bireysellik de cinden ve insandan şeytanların tuzaklarına kolay düşürür, vahdetten
uzak insan, onların kolay avı olur.
Başta Benî İsrâil olmak üzere, nice
eski kavimler tefrika yüzünden acı mağlûbiyetler tatmışlar, niceleri tarihten
silinmişlerdir. Beylikler dönemindeki durum ile Osmanlılar arasındaki fark ve
yine ırkçılık, milliyetçilik gibi ümmetin vahdetini bozan fikirlerle tek ümmet
ve büyük tek devletten küçük küçük 47 ülkeye
ayrılmış, ciddî ağırlıkları olmayan günümüz müslüman
dünyasının durumu, ibret almak için yeterlidir.
. Avrupa ülkeleri, aralarındaki sınırları kaldırıp
Avrupa Birliği adı altında hemen bütün güçlerini birleştirmektedir. Birleşmiş
Milletler, Nato vb. ittifakların konumu ve ağırlığı
göstermektedir ki bugün işbirliği ve ittifak yapan, birleşen uluslar yarınlara
hâkim olabilecektir.
Müslümanların kalkınması, sömürü ve kapitalizmin zulüm
çarklarından kurtuluşu, kendi ekonomik güçlerini birleştirip ortaklaşarak ticârî kuruluşlar, holdingler kurmalarını gerektirmektedir.
Devir, bakkal devri olmaktan çıkıp süper ve hiper
marketler devri olmuştur. Bu da kapitalist vampirlerin mü’min
kanı emerek azgınlaşmaması açısından müslümanların
vahdetini gerektirmektedir.
Kısa bir müddet önce Çeçenistan’ın
Ruslar, Bosna Hersek’in Sırplar, Filistin’in siyonistler Afganistan ve Irak’ın Amerikalılar tarafından
resmen işgali ve bunlardan daha acı olan kâfirlerin yerli işbirlikçisi İslâm
düşmanları tarafından müslümanların devletlerinin
işgali, onların yönlendirdiği medyanın, çevre şartlarının, câhilî
eğitimin oluşturduğu fitne ve fesadın müslümanların
gönüllerini ve kafalarını işgali, mü’minlerin
birleşmelerinden başka yollarının olmadığını haykırıyor. Mü’minler
birleşip birer kova su dökseler, İsrail’i sel alıp götürür. Emperyalizmin
orta doğunun kalbine hançer gibi sapladığı kan içici İsrail’in ve dünyaya
yayılmış siyonizmin vahşeti, vahdetin hemen ve her
yerde gerçekleşmesini farz-ı ayın kılıyor.
Yüzlerce senedir müslüman halk
kültürünün ortak ürünü olan atasözleri, bu deneyimi aktarır: “Nerde birlik,
orda dirlik.” “Bir elin nesi var? İki elin sesi var.” “Tek el,
kendini yumaz.”
Alt alta dizilen/yazılan meselâ dört tane 1, en fazla 4
ederken; aynı safta dizilen, yan yana gelen dört tane 1 ise, 1111 (bin yüz on
bir) edecektir. Dört tane 1'in yan yana gelip birleşmesi, 1111'in gücüne
eşitlenecektir.
Fesat ve kargaşanın, tefrika ve sürtüşmenin gereksiz
tartışma ve ihtilâfın, eleştiri bombardımanının olduğu ve bireyselciliğin öne
çıkıp herkesin sadece kendini düşündüğü yerde huzur olmayacak; kardeşlik ve
vahdetin, ittifak ve cemaatin olduğu yerde ise huzur olacaktır.
Cennete ancak vahdetle ulaşılabilir. “Mü’min
olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş
olamazsınız.” (Buhârî, Edeb
27; Müslim, Birr 66). “Sizden biri, kendisi için
sevdiği şeyi kardeşi için de istemedikçe (gerçek) mü’min
olamaz.” (Buhârî, İman 6; Müslim, İman 71; Nesâî, İman 19; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 60; İbn Mâce, Mukaddime
9)
Vahdet, her konuda aynı olmak, hiç ihtilâf etmemek, standart
bir tip, robot adamlar üretmek, liderlere ve teşkilâtlara mâsum
damgası vurmak, devamlı baş eğmek değildir. Mü’minlerin
dinin esas meselelerinde, Kur’an ve sahih sünnetin
kesin olarak hükme bağladığı temel konularda birleşmesi ve bu doğrultuda
işbirliği yapması, cemaat ve ümmet olmasıdır. Mü’minler arasında vahdete engel durumlar varsa, bu ya iman
sorunundan, ya da ahlâk sorunundan veya her iki sorundan kaynaklanmaktadır.
Vahdet, önce içimizde ve kendimizle olmalıdır. Kendisiyle barışık ve
vahdet/uyum içinde bir kişilik sergileyemeyenler, dışlarında vahdeti hiç
oluşturamazlar. Vahdet, yakından uzağa doğru oluşup adım adım
genişleyebilir. Bütün mü’minlerin kardeş, velî/dost bilinmesi gerekir. Mü’minlerin
birbirlerini, özellikle farklı cemaat mensubu dâvâ
adamlarını topa tutup, dine savaş açanları unutmaları büyük bir cinâyettir.
Düşmanlık için, Kur’an’ın belirttiği İslâm'a savaş
açan tâğut ve zâlimler
yeterlidir.
Ümmetin tümüyle, ülkedeki hatta dünyadaki tüm müslümanlarla diyorsanız, kıyâmeti,
hatta mahşeri beklersiniz. Gerçekçi ve ayağı yere basan teklifler sunmalı,
gerçekleşebilecek hedefler seçmeliyiz. Hz. Peygamber’in hayatındaki dönem hâriç, tarihin hiçbir döneminde bu ideal, tümüyle
gerçekleşememiştir. Vahdet, ancak şuurlu müslümanlarla
gerçekleşir. Tevhidî bilince ermemiş insanlarla
ittifaklar, saldırmazlık antlaşmaları, ateşkesler ve takıyye
yapılabilir ancak; vahdet değil!
“Vahdet, nasıl gerçekleşir?” Bütün mü’minlere
elimizi, gönlümüzün tercümanı olarak uzatmalı, gülümseyen yüzümüzü sevgi dolu ifâdelerle zenginleştirip kardeşlerimize ikram etmeliyiz. Mü’min olan tüm muhâtaplarınıza
elinizi uzatırsınız, ama tokalaşacağı yerde elinizi ısırmaya kalkanlara karşı
ne yapacaksınız? Misyonervari şekilde, ısırsın diye
diğer elinizi mi uzatacaksınız? Tabii, sizi kutsayıp toka için uzattığınız
elinizi öpmeye kalkışanların da ısıranlar kadar tehlikeli olabileceğini
unutmamalısınız.
Vahdetin hemen gerçekleşecek kısa vâdeli
bir çözüm olmadığını bilerek, bunun alt yapısı için şuurlu mü’minlerin
adım atmaları gerekmektedir. Farklı cemaat mensuplarına gönül ve kucak açmalı, ziyâret etmeli, onları sevdiğimizi ispat edecek
yaklaşımlarda bulunmalı, hor görüyü sadece kâfirlere, hoşgörüyü ise hangi
gruptan olursa olsun tüm müslümanlara
gösterebilmeliyiz.
“Filan memleketten adam çıkmaz!”, “falan mezhep bâtıldır, mensupları kâfirdir”, “ben falan cemaatle veya
filanlarla bir araya gelmem!”, “onun olduğu yerde ben yokum!”, “şu kitabı
(gazeteyi, dergiyi, yazarı) okuyanlar şucudur,
bunları okuyanlarla işbirliği yapılamaz” gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz
anlayışla vahdet değil, ancak tefrika ve fitne üretilir.
Nisbî/göreceli doğruları, beşerî
yorumları, din ve mutlak hakikat gibi değerlendirmemeli, insanları kendi
doğrularımıza, kendi mezhep, meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize
dâvet etmek yerine, İslâm’ın mutlak doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla
ihtilâf edeceğimiz konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak
asgari müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin giderek
samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir. Müslüman cemaatlerle
ittifak ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda
birbirimizi mâzur görmeliyiz. Sadece benim mezhep, cemaat,
teşkilât, metot, lider ve görüşüm hak, diğerleri bâtıl demekten sakınıp kendi
doğrularımızın "yanlış ihtimali olan göreceli doğru" olduğunu,
muhâtap mü’minlerin de "doğru ihtimali olan
yanlış" görüşleri olduğunu, empati ile ve
göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
Bir cemaat mensubu, bir meşrep ve mezhep mensubu olmakla;
hizipçi, mezhepçi, bağnaz olmak arasında cennetle cehennem kadar farkın olduğu
unutulmamalıdır. Dinin temel esasları dışında, meşrû
özgürlük alanlarında ve yasaklanmamış çalışma metotlarında farklılık bir
zenginliktir; tefrika ise tüm zenginliğin kaybı, ölümcül fakirlik. Allah’ın ve Rasûlü’nün farklı anlaşılmayacak şekilde hükme bağladığı
mutlak hakikatlerin dışında beşerî doğruların ortaya çıkması için uygun zaman
ve zeminlerde ve de âdâbına uyularak tartışılması
gerekmektedir. “Bârika-i hakîkat, müsâdeme-i efkârdan
çıkar.” Yani, hakikat şimşeği, farklı fikirlerin çarpışmasıyla meydana
gelir.
İhtilâf konusunu birkaç cümleyle özetler mâhiyette,
ihtilâfın hükmünü şöyle değerlendirebiliriz: İhtilâfın meşrû veya yasak olması,
ihtilâfın cinsi, konusu, sebep ve gâyesi, metodu, uyulması gereken ahlâkî hususlar,
savunulup tartışılan konunun taassupla/bağnazlıkla ilgisi, şahsî görüş ve
beşerî yorumların mutlak hakikat gibi kabulünün değerlendirilmesiyle ortaya
çıkacaktır. İhtilâf konusunda unutulmaması ve karıştırılmaması gereken durum,
ihtilâfla tefrika arasında farkın olduğudur. Hangi konuda ihtilâfın yapıldığı
da meşrûluk için şarttır. İhtilâf edilecek konunun
dinin usûlünden, yani temel esaslarından olmaması
ihtilâfın meşrû olup olmaması için şart olduğu gibi, ihtilâf usûl ve ahlâkı da
cevaz ve haram hükmü için bir ölçüdür. Yine, ihtilâfın sebep ve gâyesi de günah-sevap açısından değerlendirilmelidir: Allah
için ihtilâf başkadır; nefis/hevâ için, enâniyet için ihtilâf başka.
Bir
Allah’ın bir tek olan hak yolundan giderek birr’e
ulaşmak için muvahhid/birleyici müslümanların
birbirini sevmeleri ve ittifak ettikleri konularda birleşip işbirliğine
gitmeleri, ihtilâf ettikleri konularda birbirlerini mâzur
görerek ihtilâf âdâbına riâyet etmeleri ve adım adım
ümmet birliğine doğru yol almaları gerekmektedir. “Ey iman edenler! Hepiniz
topluca barışa, birlik ve dirliğe (Silm’e, İslâm’a)
girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (2/Bakara,
208)