28 ŞUBATIN HANÇERLEDİĞİ KUR’AN KURSLARI
Bugün Kur’an
Kursları, öğrenci kaydı ve eğitim hedefleri açısından, son elli yılın en kötü
durumundadır. 28 Şubatla birlikte başlatılan psikolojik savaş, zaten içinde çok
sayıda problemleri olan bu kurumlara öldürücü darbe indirdi. Kur’an Kursları, 28 Şubatla birlikte “hasta adam”lıktan,
“ölümcül ihtiyar”a dönüştürüldü. Mahkûm edildiği bitkisel hayatta, sun’î teneffüs için zorunlu kaynak ve ihtiyaçları, 28 Şubat
makasıyla kesildi. Minareyi çalan kılıfını hazırlarmış. Minare aracılığıyla
haykırılan mesajın cılız da olsa temsilcilerinin yetiştiği yerler olduğu kabul
edilen kurumları yıkanlar/çalanlar da, kılıfını hazırlamışlardı: “Komadaki
hasta intihar etti.”
Çeşitli cemaatlerin elindeki Kur’an Kursları, Türkiye genelinde en az % 80 oranında
işlevini göremez hale getirildiği için kapandı. Binaların çoğunu baykuşlar
mesken tuttu. Az sayıdaki kurs binası da başka bir hizmet sahasına çevrildi.
Savaştan çıkmış Afgan binalarını andıran bu durum, daha çok erkek kurslarında
kendini gösterdi. Dost-düşman herkes görüyor, Kur’an
Kursu binalarının içler acısı boş halini. Gazetelerimizde yaz aylarında en uzun
duyuruları çıkan ilan spotlarını: “... Yatılı Erkek Kur’an
Kursuna öğrenci alınacaktır. Kursun özellikleri şunlar, şunlardır. Hiçbir bedel
alınmayacak, harçlıkları da verilecektir...” 15 Yaşına kadar Kur’an Kursuna gitmek resmen yasaklanmıştı. Bu yaştan sonra
da, delikanlı haline gelmiş birisi, hangi gerekçe ile Kur’an
Kursu’nda okumak isteyecekti? Okuldan ve çevreden edindiği bahaneler çoktu. İngilizce’ye kolay dönen dili, Kur’an
okumaya gelince dönmüyor, Tecvid kuralları Cebir’den
zor görülüyordu. İtalya’nın İnter takımının
futbolcularını ezberlemek kolaydı, ama Kur’an’dan
birkaç satırlık bir sûrenin ezberi çok zordu. Hem Kur’an Kursu, hayatta lâzım olacak bir diploma ver(e)miyor, Kurs’ta okumak, ilerideki hayatında karın da
doyurmuyordu. Bir de okulda ve medyada hemen her gün bahsedilen temel düşman “irticâ”nın bu Kurs’larla ilişkisi kafasını karıştırıyordu.
Okulda, öğretmen veya arkadaşları sorduğunda; bir öğrenci Çin’e gidip Çince
öğrenmek istediğini, ya da meselâ Şamanizm dinini araştırmak istediğini
söyleyebilirdi, ama Kur’an Kursu’na gitmek istediğini
dillendirmek, herkesin alay ve hakaretine paratonerlik yapmak anlamına geldiği
için, bu kolay mıydı? Zorunlu İlköğretimden sonra okumak isteyene Lise’den daha
önemli bir okulu artık kimse göstermiyordu. Zaten Kur’an
Kursları, okul bile değildi.
Evet, “kurs” kelimesi, “okul”la
karşılaştırılamayacak kadar basitliği ve her yönüyle küçüklüğü çağrıştırıyor.
Kurs; belli bir konuda sınırlı bir zaman süresi içinde yapılan (basit) eğitimi ifâde ederken, okul; ciddi, planlı ve programlı bir eğitim
ve öğretim kurumu anlamına geliyordu. Kur’an
Kurslarına bu isim kasden, okula alternatif
görülmesin diye verilmişti. Bunca yıldır nice cemaatin ve arkalarındaki halkın
da katkılarıyla hâlâ ekol olamamış, okul haline gelememişti. Bu
işin bir yanı. Diğer yanı ise; mâdem ki Kur’an Kursları bir okul değil, kurs idi. Öyleyse, hangi
yaşta olursa olsun, çocuk en azından okul saatleri dışında bir kursa
gidebilirdi. Bir spor kursuna, matematik kursuna gittiği gibi Kur’an Kursuna da gidebilirdi. Öyle ya, Dil kursuna giden
15 yaşın altındaki bir çocuk, niye Din kursuna gidemesin?!
Yok, gidemez, burada mantık da, akıl da nakil de yasaktır; burası Türkiye’dir.
28 Şubat postmodern
darbesi, sekiz yıllık zorunlu eğitimi bahane ederek “irtica yuvaları” olarak
ilan ettiği İmam Hatip Liseleri ile Kur’an Kurslarını
tarihe gömmek istemiştir. Devlet gücü, derin devlet ve medya eşgüdümlü
işbirliği yaparak oluşturdukları müttefik koalisyonla, “Ebrehe
ve yardımcıları”nı sahneye koymuşlardı. Herkes bu oyunu seyretmeliydi. Birinci
perde, egemen güçlerin gâlibiyetiyle bitiyordu. Ama, seyreden görecektir, bunun ikinci perdesi de
var...
“Onlar ağızlarıyla (üfleyerek)
Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu
tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak
için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur.” (61/Saff, 8-9; 9/Tevbe, 32-33)
Olayın bir de, özeleştiri ve sünnetullah açısından değerlendirmesi yapılmalıdır.
Çuvaldızı başkasına batırırken, iğneyi kendimize batırmadan doğruyu
yakalayamayız. Osmanlı Devleti, içten yıkılmasa, oturduğu aslî temelin içini
oymasa, dış düşmanlar ve onların yerli işbirlikçileri bu kadar kolay şekilde
onu yıkamazlardı. Medreseler, T.C. devrim kanunlarından önce, kendi içinde
yıkılmış, köhne bir yapı haline gelmiş, yüzlerce senedir “ıslah, ıslah!” diye
inlemesine kulak verilmediği için “beni yıkın!” çığlığıyla intihar tehdidinde
bulunuyordu. Kur’an Kurslarımız da benzer konumdaydı.
Belki itirafı zor, ama, kaderin tokadını çoktan
hak etmişti. Kur’an, bu sünnetullahı
değişik şekillerde dile getirir. Onlardan biri: “Ey iman edenler! Siz
kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâletteki sapık kimse size zarar
veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı
bildirecektir.” (5/Mâide, 105). Her şey Allah’ın
askeri olduğu gibi, zâlim de Allah’ın kılıcıdır. Kendi
yolundan ayrılanları onunla cezalandırır, sonra ondan da intikamını alır.
İnsan, içinde bulunduğu yeri
objektif olarak değerlendirmekte zorlanır. Dışarıdan bakınca, içteyken
görülmeyen problemler daha net görülür. Müslümanlar, 28 Şubat öncesi
ellerindeki kurumların kıymetini bilemediler, o kurumları kaynak itibarıyla
köke tam bağlı, metod yönüyle çağdaş hale getirip, âzamî verim alınacak şekilde gerekli ıslah ve düzenlemelere
gidemediler. Neticede de kıymeti bilinemeyen, ya da kıymetli hale getirilemeyen
nimetlerden oldular. Çünkü sünnetullah böyledir;
kader imhâl eder, ama ihmal etmez. Kurumların
elden çıkması, bazen daha güzel kurumlar oluşturmaya sebep olur. Zamanında ve
gerekli şekilde ıslah edilemeyen yapıların, dışarıdan bir tavırla yıkılması,
hayırlara sebep olabilir, onların yerine daha yeni ve daha güzeli, çağdaş
imkânlarla ortaya konulabilir. Düşünün bir kere, Kur’an
Kurslarından on binlerce hâfız yetişmiştir. Arapça
okuyan, dinî bilgilere sahip insan çıkmıştır. Bugün bunlar, hangi aktif cihad ve tebliğ sahasını dolduruyorlar? Hâfızlığını
bitirdiği halde, Kur’an’ın yüzünü açmayan (eski)
hâfızların oranı, maalesef % 50’lerin çok üzerindedir. Hem İslâm’a, hem çağdaş
pedagoji ve psikolojiye ters düşen dayakla hâfızlık, belki kısa zamanda fayda
veriyor ama, çoklarını Kur’an’dan
da nefret ettiriyor. Ezbere dayanan eğitim, devrini çoktan tamamlamış klasik
ders programı, Arapça’yı öğrenmenin en zor yolu ve
pratikte kullanamasın diye icat edildiği intibâı veren
Emsile, Binâ usûlü güya Arapça eğitimi. Naklî
ilimlerin en önemlilerinin bile Kur’an’a dayalı ve
çağdaş problemlere çözüm getirecek şekilde verilememesi yanında, aklî ilimlerin
nakle ters düşmeyecek ve naklî ilimlere takviye olacak şekilde verilememesi,
yatılı kursların anne-baba terbiyesi ve gereksiniminin yerini tutamaması ve
ahlâkî dejenerasyona açık olması, oyun ve spor gibi
ihtiyaçların sağlıklı karşılanamaması, öğretmenlerin pedagoji, psikoloji ve
genel kültürden mahrum, hatta kendi alanlarında bile yeterli olamaması,
devletin gölge edecek olumsuz tavırları, halkın yanlış beklentisi gibi burada
gündeme getirilmesine gerek görülmeyen birçok problem, bu yıkımı bekler
olmuştur. Zaten Mekke dönemine benzeyen ülke ve ortamlarda Kur’an
Kursu gibi kalıcı bina ve kolay değişime ve taktik manevraya kapalı
çalışmaların ne kadar doğru olduğu da bugün tartışılabilmelidir. Bizim
dışımızdakilerin lütfen verdikleri için, istedikleri zaman elimizden
alabilecekleri imkânları, canları isteyince elimizden aldıklarında, oyuncağı
elinden alınan çocuk gibi feryadı basmanın pek bir yararının olmadığı
değerlendirilmelidir.
İşimiz, kayıplarımıza mâtem tutup ağıt yakarak şeytan taşlamakla yetinmek
olmamalı. Islaha ihtiyaç duyan kurumlarımızı, dernek ve vakıflarımızı, kurs ve
okullarımızı bu fetret döneminde gözden geçirerek yeniden yapılanmanın; yeni,
çağın imkânlarına açık, temel kaynağımız Kur’an
mesajına uygun kurumlar oluşturabilmenin yolları aranmalı. Ama,
kalıcı, hantal bina ve kurumlar yerine, esnek ve çok yönlü kullanılabilecek
yapılanmalar üzerinde yoğunlaşmalı. Bütün bunlar yanında unutulmamalı ki,
Mekke’de Rasûlullah’ın temel kurumu, evler idi.
Evlerimiz Dâru’l-Erkam
olmalı, evlerimiz eğitim kurumu haline getirilmeli, evimizde sinema havası
değil, mescid havası esmeli. Evlerimiz,
öncelikle kendimiz ve çocuklarımız için Kur’an Kursu
olmalıdır; evinde bu değişikliği yapamayan, bulunduğu semti ve yaşadığı ülkeyi
hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda
bulunanı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11).“Nasılsanız,
öyle idare edilirsiniz.”