GERÇEK EĞİTİM YUVASI EV, ESAS ÖĞRETMEN DE ANNE VE
BABADIR
"Biz
de Mûsâ ve kardeşine; 'Kavminiz için Mısır'da evler
hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz
kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ,
size uyan) mü'minleri (zaferle) müjdele!' diye vahyettik." (10/Yûnus, 87)
Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu
yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek,
tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip
kurumlaştırmak şarttır.
Mekke
döneminde, İslâm'ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet
alanı olarak tek kurum vardı: "Erkam'ın
evi." Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu.
Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden
tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına
kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi
haline gelmekten koruyan bir kale idi.
Mescid, sadece ma'bed görevini yerine
getirip de dünyevî hayatla namaz kılan mü’minin
bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu
fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri,
buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün
salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre
ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye
döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin
de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek "dâru'l-erkam" tipli cemaat
evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî
özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması
gerekmektedir.
Hem
Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar,
evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve
çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah'ın evi haline getirmeleri Kur'ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
Hakkıyla
edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve
kötülüklerin tüm çeşitlerinden alıkoyar (29/Ankebût,
45). Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı kazanacak yeteneği kazandırdığı
gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları terk etmesini de öğretir (11/Hûd, 87).
Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim
ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî
avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden
belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden
vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: "Sahipsiz nesillerin
çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!"
Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki,
işe namazdan ve evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar
haline getirmenin tam zıddıdır bu. Namazı kılıverip ondan kurtulmak değil;
namazı ikame edip onunla kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin
hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura
kavuşmanın yoludur bu.
"Bir
toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez." (13/Ra'd,
11). Çevre şartlarını bahane ederek "alternatif" isteyen kimseler
için samimiyet testidir bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Evlerimiz,
yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm'ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim
kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir,
okullarımızdır, cephelerimizdir, kalelerimizdir.
Kitle imhâ silâhları konumundaki medya ile evler devamlı
bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini
televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç
benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel
ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile
günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki!... Günümüzdeki bir müslümanın
evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok mu çok
zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle
sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında
binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki
yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
Her
şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece
hak ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman
olmanın gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini
umuyor. Hiçbir bedel ödemeden Allah'ın rızâsına tâlip
oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye almak, çocuğunu başkalarına
emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun
göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor.
Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline
bıraktığını bile düşünmüyor.
Aile,
toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı,
şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Aile yuvası okuldur, mesciddir;
huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden
büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah'a kulluk
bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun
sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır.
Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı
gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen
tutamaz.
İnançlar,
değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır.
Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş tüm
pedagoglar, "altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki
yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder" görüşünde
birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî
ve hayat boyu önem taşır.
Anne-babanın
fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuk dünyaya
gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet
getirilecektir.
"Dünyaya
gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar."
(Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93;
Müslim, Kader 22-25, İman 264). Fıtrat, Allah'ın,
mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek
bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. "İslâm", yahut en azından
"İslâm'a yatkınlık" anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı
benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat
hadisindeki "...sonra ebeveyni onu yahûdi,
hristiyan... yapar"
ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde
çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin
önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifâde, çocuğun
İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı bozulup
çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızâlı bir hayatın sebebi olarak sadece
anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın
oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu
yönlendiren okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ
gösterilmektedir.
İnsanlığın
şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına
dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslâmî rehberliğe
ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi
ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: "O gün yüzleri
ateş içinde kaynayıp çevrilirken: 'Vah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik,
Peygamber'e itaat etseydik!' diyecekler. Yine şöyle diyecekler: 'Ey Rabbimız! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve
büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi
dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimız!
Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve
onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır)." (33/Ahzâb, 66-68)
Çocuklarının
gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis
gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden
çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü,
hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu
sayılmaz mı?
Hadis-i
şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında
zikredilir (Bkz. İbn Mâce, Edeb 3). Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç
duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları,
hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri
öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli,
ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını
kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem
dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir
terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı "en
güzel miras" olarak nitelendirilmiştir (Tirmizi,
Birr 33).
İslâm'ın
aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı
evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde
önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması
gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az
değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca
yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu
davranışlarıyla ispatlamalıdır.
Okuduğu kitapları, gazeteleri,
konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri,
oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde
ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah
korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne
yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, "çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?" diye planlar, programlar
yapmalıdır.
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe
atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese,
kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse,
yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca
yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken,
cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini
ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah
edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz
yummaz.
Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün
eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar İlâhî emânete,
birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca
yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir;
her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri
niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya
çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler
içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretir
ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel
kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip
kitap, dergi, CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da
onlarca kitap var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyor İslâm,
öğrenir, tatbik etmeye çalışır.
Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba,
çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor.
Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır.
Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır.
Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî
tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin
görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde
küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen
insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının
sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı;
şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma
gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara,
kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor
çocuklarını.
Çocuklarımızı sevmek ve onların
geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar,
büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi
bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet
edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek,
kendi görevinde onlardan yardım beklemek, asli görevi bir süre için
vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın
yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu
eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan
kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği
çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.”
Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak
görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır. Çocuğun
karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir.
Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o
da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu
mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve
görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu
anlayışta.
Ebeveynin çocuklarının midesini
doldurup, kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da
unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme
kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların
da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi
sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla
midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması
veya seyredilmesi de insanı hasta eder. Bazı ana-babalar, çocuğuna okul ders
kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun
tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel
duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini
lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının
kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Halbuki öyle acâyip
bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların,
canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş
oluyor.
Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve
yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz,
imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır.
Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu
değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi
düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
Hz. Âişe'ler,
Ümmü Seleme'ler, Fâtıma ve Zeyneb'ler nerede,
hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski
âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının
babaları olduğunu görüyoruz.
Çocukla
en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci,
eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini
sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek
olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini
ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru
olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş
bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet
ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm'ı ve naklî ilimleri ana
hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak,
sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim
metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve
terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye
gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur.
Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman
cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları
yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler.
Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince
yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir.
Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya
da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
İnsanları
Allah'ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık
kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler
oluşturmak gerekmektedir.
"Koca",
aynı zamanda "hoca" olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık
yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun
cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat
etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak
şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı,
programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu
derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk
eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî
eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan
ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil
ve güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir.
Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman
olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur'an
öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur'an'dan nefret ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin,
Allah, Kur'an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir.
Temizlik ve âdâb-ı muâşeret,
terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı
metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme,
güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki
kurma, olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve
yaptırma, çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak
ve yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme.
Bütün bunların yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah'a
isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü
alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri
yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve
oyuncak konusunun önemi ve eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı,
sevgi ve paylaşma zevki verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram
lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi
unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle
zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli, medyanın zararlarından ve
bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan cihad
sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp
vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra
da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye
çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır.
Radikal
çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine
yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri, hiç
değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin
tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim
edilir. Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip
imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir.
Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir
değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa,
cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye
kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah,
kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet
otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
beklenmemelidir.
Günümüzde
okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih
edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir.
Her akşam, okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm
etkenler ana-baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en
hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî özellikler
geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan
yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.