ÇAĞDAŞ EĞİTİMİN PROBLEMLERİ VE GÖREVLERİMİZ
Eğitim olayını insanlığın ilk tarihine yöneltirsek, okul
gibi, ulus devletler gibi modern çağlarda gelişen sistemlerden önce,
insanoğlunun yeryüzüne gelmesiyle başlayan Hak-Bâtıl
mücadelesine değinmemiz gerekir. Tevhidî eğitim, ilk
peygamber olan ilk insanla birlikte ve Allah tarafından kendisine ilim
öğretilmesi sayesinde uygulamaya başlıyor. Bunun karşılığında da alternatif
şeytanî eğitimler, cahilî eğitimler söz konusu oluyor.
Alternatif kelimesini bilinçli olarak ikinci sıraya aldım. Fıtrî, tevhidî eğitim temeldir, asıldır, esastır. Bugün tez ve
antitez, asıl ve ona karşı olan yer değiştirmiş; müslümanlar
alternatif eğitim ifadesini bile daha yumuşatarak ele alıyor; nasıl alternatif
olabileceklerini cılız sesle tartışıyor. Hep müdafaa yönlü olarak, zımnen
kabulün gerektirdiği pasif bir itirazla alternatif kelimesi kullanılıyor. Söz
gelimi baskın güçler, kendisini esas aldığı için, farklı sesleri alternatif
olma, olmama iddiasıyla eleştirirler. Bir muhalefet en fazla alternatif
olabilir. Söz gelimi modern tıp her şeydir, esastır. Çin tıbbı, akupunktur vs,
bitkilerle tedavi, alternatif tıptır. Alternatif tâbirinde
biraz küçümseme var, dışlama var. Yani, aslının yerini ne kadar tutabilir
şeklinde şüphe ve küçültme var. Hatta bunu ister istemez müslümanlar
da kabullendi. Sözün başlangıcında, biraz da müslümanların
baskın güçler karşısında zahirî ve dünyevî planda mağlubiyeti acı bir şekilde
bütün coğrafyalarda yaşamanın ıstırabından dolayı, “alternatif model
oluşturabilir miyiz, oluşturamaz mıyız?” denildi. Bu biraz vakanın tespiti ama
bulunduğumuz, durduğumuz sağlam yerin göz ardı edilmesi gibi bir problemi de
içeriyor.
Müslüman, antitez değil, tez sahibi olmalı; bırakın başka
güçlere alternatif olmayı, başka zihniyettekilerin kendisine alternatif bile
olamayacağını değerlendirmelidir. Tevhidî eğitime,
insanı her şeyiyle kuşatan, asıl olan, Allah’tan gelen bir ilme, şeytanî bir
yaklaşım ne kadar alternatif olabilir? Bugünkü sanal hâkimiyetleri, işin
fiilî bir durumu olarak görmekle birlikte, bizim aşağılık duygusundan arınmamız
gerekiyor.
Dolayısıyla eğitimi bu anlamda ikiye ayırmak lâzım: Cahilî eğitim ve Tevhidî eğitim. Tevhidî
eğitim esastır. Cahilî eğitim, ona itiraz manasında,
başta şeytan ve ona dayalı ideolojilerce her dönemde farklı egemen güçler
tarafından empoze edilir. Öncelikle bu öz güveni tekrar
gündeme getirmek lâzım. İkinci olarak her türlü cahilî
eğitimin temel prensibi, modern uluslar düzeyinde de, daha eskisinde de, Doğu
sistemlerinde de, geçerli olmak üzere vahyi reddetmesidir. Ya da söz gelimi
orta çağda hıristiyan eğitiminde olduğu gibi, vahyi
tahrif ederek yönlendirmesi şeklindedir. Esasında, o da aynı noktaya geliyor,
yani vahyi merkeze almamak gibi bir problemi var. Bizim esas itirazımız,
eğitimin kimler tarafından, hangi sistemle, hangi yöntemle, ne çeşit
uygulamalarla verilmesinden önce; vahyi dışlayan, Allah’ı bilimsel anlayışına
karıştırmayan, bir put haline dönüşen bir eğitim yaklaşımıdır. Yani tanım
içerisine bizim değerlerimizin hiç birisini lütfen olsun koymuyor, hatta o
kadar koymuyor ki, Ebu Cehillerin kendi dünyalarına
karıştırdığı kadar Allah’ı karıştırmayan, bu noktada kendi ideolojilerine şirk
koşturmayan, (şirk tabirini onlar açısından ve lügat anlamıyla kullanıyorum)
bir anlayışları var. Vahyi, Allah’ı, İslâm’ı alternatif olarak, bir
faraziye, bir teori olarak bile tartışmaya açmayan bir yaklaşımları var. Karşı
tarafın, bağnaz, dışlayıcı, suçlayıcı tavırlarından dolayı, ıslahatçı bir
yaklaşımla düzeltilebilecek bir nokta olmadığını düşünüyorum. Besmele ile
başlamayı bile kendi eğitim prensiplerinde suç sayan, İslâm’ın en küçük çapta
görünüşü olan başörtüsü gibi, sakal gibi meselelere bile müsaade etmeyen,
Allah’la ilgili hiçbir şeyi bilimsel yapı içinde değerlendirmeyen, teori olarak
bile gündeme getirmeyen bir anlayış var. Onların bizi, bizi biz yapan değerleri,
bu şekilde dışlamasına rağmen müslümanlar önce
zihinlerinde böyle bir dışlamanın bilincinde değiller. Yani uzlaşmacılar, yani
küçük cılız tavır ve çalışmalarla alternatif olma iddiasındalar. Tabii
alternatif olma iddiası da başkalarının kendilerine verdikleri imkânlarla
sınırlı. Bir iktidar muhâlefetini kendisi seçiyor veya
onu kolay yönlendiyorsa, ebediyen iktidarda kalır.
Yenebileceği, diş geçirebileceği bir muhâlefeti
seçeceğinden, yönetimi devamlı tekelinde tutar. Dolayısıyla Kur’an
Kurslarını, İmam Hatipleri, kendileri “lütfen” müsaade eden bir
yaklaşım, dilediğinde onu hizaya çekecek, dilediğinde içini boşaltıp değişik
şekilde dolduracak, yön verecek ya da elinizden alıverecek. Dolayısıyla
“alternatif” derken, bir Kur’an Kursu, İmam Hatip
gibi şeyler veya yer yer müslüman
öğretmenlerin ıslahatçı tarzda okullarda öğretmenlik yapması gibi haklar akla
geliyorsa yanlış yerden başlıyoruz diye düşünüyorum.
Bize ait değerlerle, bâtıla ait
değerlerin arasını kavramlarımızla da ayırmalıyız. Söz gelimi bâtıl yolla savaşa girip de ölenlere, kendi kavramımızı
kullanarak nasıl şehit diyemiyorsak, bugünkü okulları bir talim
kurumu olarak görmemek, bu günkü eğitimi terbiye olarak adlandırmamak, bugünkü
bilimsel verileri İslâm’ın vahiyle özleştirdiği ilim diye değerlendirmemek,
kendi değerlerimizi ifade ederken de bâtıl zihniyetlerle ilgili kavramları
kullanma gibi bir karışıklığa götürmemek gerekiyor. Batılılara Allah’ı
anlatırken, onların God dediğine atıfta bulunmamak
gerekir. Yani God şudur denildiği zaman,
onun kendi kültüründe, söz gelimi İsa’nın (a.s) kişiliğinde nice bâtıl anlayışlarla ortaklaşmış bir tanrı figürü ortaya
çıkacaktır. Siz ancak Allah kavramını kullanarak bir Batılıya tevhidi
sunabilirsiniz, ama onun tanrı anlayışına da Allah anlayışı diyemezsiniz; tanrı
anlayışı demek gerekir. Biz o tanrıyı reddediyoruz. İşte burada Kuran’la ilgili
hususları, Kuran’ın kavramlarıyla dillendirirken, câhiliyeyle
özleşmiş yapıyı da kendi kavramları ile değerlendirmek, hakla bâtıl arasındaki olması gereken ayrımı gözetmek gerekir. “Ben
eğitim kelimesini kullanmayacağım” demek doğru bir şey değil, “ben tanrı
kelimesini kullanmayacağım” demenin doğru olmadığı gibi. Tabii reddedilmesi
gereken bâtılın anlayışlarını ifade etmek için;
“Allah’tan başka tanrı yoktur” demek zorundayız, hâşâ “Allah’tan başka Allah
yoktur” demek çok yanlış, saçma ve de tuhaf olur.
“Eğitim” kelimesine gelince; Bu kelime kaç yılında ortaya
çıkmış araştırdım. 1935 Yılında türetilmiş, yani uydurulmuş. Okul kelimesi de
1934 yılında türetilmiş. Türkçe “okumak” fiilinden türetilmiş. Ne var ki,
“-il/-ul” eki, 1934’e kadar hiç kullanılmadığından ek
Türkçe yapım ekine, “okul” da kelime yapısına uygun değil. İngilizcesi school olan écolé (ekol)ün
karşılığı yerine bozuntusu tercih edilmiş; aynen Batı kavram ve yaşayış
tarzının biraz bozulmuşu ithal edildiği gibi. Türkçe okul haline getirilen
“ekol”ün aslı da ilk olarak Yunanlılarda ortaya çıkmış Milat öncesi Atina
adındaki uygarlık kabul edilen yaşam biçiminde. Tuhaftır, “aristokratların
hayatta getirisi olmayan uğraşlara vakit ayırabilmesi”ni ifade eden bir anlamı
var. Helenistik devirde bu kelime, eski Atinalılar gibi entel tarzda sohbet
etmenin tekniklerini öğreten kurs anlamı kazanmış. Çağdaş Batıda ancak her
türlü okul anlamında kullanılmaya başlanmış. Okul karşılığındaki ekol kelimesi;
ilk ve esas olarak insanları etkileyecek, retorik ve söz sanatları tabir edilen
söz canbazlığını, nutuk atmayı entel tabakaya öğretme
amaçlı olan, paralı kurumlara deniliyordu. Yani zannedildiğinin aksine okul kurumu,
toplumun bireylerini, uyumlu vatandaş hale getirmek amaçlı, insanı düşünen,
çocuğu düşünen, kendi sistemleri açısından da olsa onları topluma faydalı bir
birey haline getirmek isteyen bir kurum değil. Entel bir zevk için bir kültürel
etkinlik amaçlı, zengin ve şımarık aristokrat sınıfına, hitabet ağırlıklı, daha
çok da laf ebeliğine dayanan faydasız (faydasızın altını kendileri
çiziyorlar, kelime bu anlama geliyor) şeylerin öğretildiği bir kurum olarak
işlev görmüş. Giderek bu anlayışla, alternatif denilen okullar açılmış,
Atina’dan Isparta’ya ve Roma’ya ihraç edilmiş; sonra da Ortaçağ zihniyetinde
dogmaların öğretildiği bir kurumlar haline getirilmiştir. Bugün bizim
kendisinden aldığımız ekol kelimesi ile kurumun iç işleyişiyle, müfredatıyla
etkilendiğimiz Batı, söz gelimi “okulsuz toplum” çağrılarına müsamahalıdır,
aynı zamanda alternatif okullara da yeşil ışık yakar. Bugün ABD dâhil Batı
ülkelerinin hemen hepsinde, ilk okuldan üniversiteye
kadar, Hristiyanlara, yahudilere
komünistlere, ateistlere ve hatta bir kaşık suda boğmak istedikleri
Müslümanlara okul açma özgürlüğü var. Yani siz belirli sayıdaki farklı ideoloji
veya din mensubu insanlar müracaat ediyorsunuz, o devlet size finansmanını
sağlıyor, binasını temin ediyor, imkânlarını veriyor. Ne yaparsan yap, Tevrat
Kursu, Kur’an Kursu gibi faaliyetini yap; hatta
öğretmenini ben seçeceğim, müfredatını da ben tespit edeceğim bile demiyor. Siz
şartlara uygun hangi öğretmenleri istiyor, nelerin okutulmasını talep ediyor,
eğitim sisteminizin nasıl olmasını arzu ediyorsanız, çoğu tercihi size
bırakıyor. Düzenin kendisinin belirlediği çok az şeyler var. Söz gelimi, eğitim
dilinin o ülkenin dili olmasını şart koşuyor, anayasasının zorunlu kıldığı
ırkçılık yapılmaması gibi üç - beş madde ile sınırlanabilecek şeyler istiyor ve
alternatif eğitim modellerine tümüyle açık olduğunu ifade ediyor. Hatta daha
öte, “ben bu alternatifleri de beğenmiyorum, ya da benim alternatifim yok”
diyen bir kimseye, okula gitmeme özgürlüğünü nice Batılı ülke tanıyor. Meselâ
kendilerine “anarşistler” denen kimseler okulları protesto ederler ABD’de,
Avrupa’da; okulları ve askerliği protesto etme hakkı vardır bazı bedellerini
ödemekten kaçmayan insanların. Böyle bir özgürlüğü tanıyor. Yani kendilerinden
hem “okul”un adını hem yapısını aldığı sistemden çok daha fazla dayatmacı olmuş
Ortadoğu ülkeleri. Kraldan daha fazla kralcılıktır bu.
Onların bile tümüyle dışlamadığı, alternatif olarak müsaade
ettiği bir sistemi, özgürlüğü müslümanların
yaşadığı ülkelerde küçük çapta bile göremiyoruz. Bilmem bilir misiniz
Hollanda’da 40’ın üzerinde İslâm ilkokulları vardır, iki tane İslâm
üniversitesi vardır.
Truva atına girmeyi strateji olarak görüyorsak, ateşten
gömlek giydiğimizin farkında olmalıyız. Bu savaşçı kimliğine bürünmek, fark edildiğinde
fedâî olacağını kabullenmektir. Öyleyse ne bu yaygara:
Katsayı eşitsizliğinin zulmü, başörtülülere eğitim özgürlüğü… Bir müslüman, Truva atının içerisinde, karşı tarafın savaşçısı
olarak bir misyon yüklenebilir ancak; Hz. Musa’nın
Firavun’un sarayında üstlendiği bir misyon gibi.
Her şeyden önce müslümanların,
çocuklarına dâvâ adamı kimliğini kazandırması gerekir
ki, çocuk kendiliğinden yola girsin ve başkaları yoldan çıkarmasın. Ama, bu hiç de kolay değil; bu kimliği vatandaşa ne kadar
verebilmişiz ki, o çocuğuna versin? Acaba hangi kurumlar Ali’leri ve Fâtıma’ları oluşturdu, bunlar hangi kurumun ürünleriydi? Bu
konuda evi merkeze alarak değerlendirirsek, İlâhî hükümlerin hâkim olduğu
İslâmî bir toplumda, üç sacayağı kurum vardır: Ev, cami ve medrese. Ama, işte Hz. Musa ile ilgili ayete (10/Yûnus, 87) ve Mekke
dönemindeki Hz. Peygamber’in uygulamalarına baktığımızda, ev dışında bir kurum
yok. Ev, başkalarının müdahale edemeyeceği bir alan. Dolayısıyla
tek kurum var. Hz. Musa’ya vahyedildiği gibi, “evlerinizi
mescid edinin” ki, ben mescidi genel anlamda
geniş fonksiyonlu bir yer olarak düşünüyorum.
Dâru’l Erkam bir
ev idi. Bu gün eğitimin de yön vericisi, bel kemiği olması gereken
yerlerimiz evlerimiz olmalı. Biz, kurumları olmazsa olmaz gibi gördük.
Alternatifleri, illa bir kurum vasıtası ile düşünmenin çıkmazlarını hesaba
katmalıyız. “Okullarla nasıl yarışabilirim?” diyoruz. Bu, imalâthaneye
bile sahip olamayan sadece el tezgâhı olan birinin fabrika ile yarışma
zorunluluğu duyması gibi bir şey. Dolayısıyla yarışmaya kalkıyoruz, galip
olamayacağımız bir savaşa giriyoruz, yaralarımız büyüyor, çıkmaz sokaklara
kendimizi mahkûm ediyoruz.
Hz. Peygamber’in olumlu bir vasfı olarak “ümmî” vasfını ele
almak da bir çıkış yolunun ışığıdır. Ümmî, “okuma yazma bilmeyen”den
ziyade, “anneye mensup olmak” demektir. Yani, anneden doğduğu gibi, fıtrî
yapısını koruyan demektir ümmî. Câhiliyyenin hiçbir
pisliğine bulaşmamış, fıtratına uyan demek. Ümmet kelimesi de aynı ümm kelimesinden türemiştir ve anne kavramının olumlu
yapısını içerir. Çocukların yetişmesinin sorumluluğu, anne ve babaya ait olması
gerekirken, bu işi anne ve babanın vekillerinin merkeze alındığı ve
yarışamayacağımız bir alan olan kurumlar ile halletmeyi öncelikliyoruz.
Halbuki, Hz. Fâtıma’yı
babası Hz. Peygamber yetiştirdi. Hz. Ali’yi de Erkam’ın
evi ve Peygamberin öğretileri yetiştirdi. Herkes kendi çocuğunu evvelâ kendisi,
diğer müslümanlarla yardımlaşarak yetiştirmeye
çalıştı. Bu durumda kurumların hegomanyası olmayacak,
mağlup olma riski büyük olan bir alana müslümanın
kendisini sıkıştırması söz konusu edilmeyecektir. Okullar sadece belirli
saatlerde, sadece belli mekânda, sadece uzmanı olan öğretmenin, sadece kendi
müfredatı ve konusuyla ilgili, sadece eğitim (aslında sadece öğretim) verdiği
bir kurum. Halbuki insan yetiştirmenin bireyle,
zamanla, mekânla, konuyla, öğretmeyle sınırlanamayacak kapsamda yüceliği
vardır.
Bunun yanında hiçbir öğretmen, öğrencisini bir anne ve
babanın evlâdını sevdiği kadar sevemez, onların fedâkarlık
yapacağı kadar yapamaz. Fıtratta bu denli sevgi ve özverililik yok çünkü. Belki
öğretmen de çok gayretli olabilir, ama fedâkârlık ve
sevgi anlamında anne ve babanın yerini hiçbir eğitimci, hiçbir öğretmen
tutamaz. İşte biz bu yedeği, vekili asıl yapı yerine koyduk. Yani Musa (a.s.)
döneminde de, Mekke döneminde de evin merkez teşkil ettiği bir yapı var.
Camiler de, bugün İslâmî merkez ve eğitim mekânı olarak kullanamadığımız
dışlanmış bir yer haline geldi. Yani câmiler bir
devlet kurumu durumunda. Kanunlar var, yönetmelikler var, devlet buraları
nasıl işleteceğini belirliyor. Hatta imam olmak için kanun açısından müslüman olma şartı aranmıyor. Hatırlayın, Turan Dursun
gibi ateist ve İslâm düşmanı biri yıllarca müftülük yaptı, imamların âmiri
oldu. .
Demek ki, bugün tarihe karışmış medresenin yerini tutan
özgür ve bağımsız İslâmî bir eğitim kurumu olmadığı gibi, câmiler
de bu özelliklerden aynı derecede uzak. Tek kurum kalıyor; o da ev. Zaten insan
eğitiminde ana ve babanın rolü başkasına devredilemez. Ailenin merkezî bir rol
üstlenmek zorunda olduğunu söylemek istiyorum. Çocuğunun eğitiminin kendisini
direkt ilgilendirdiği kişi, anne ve babadır. Her doğan çocuk İslâm fıtratı
üzerine doğar, annesi ve babası onu hıristiyanlaştırır,
yahudileştirir (hadisin bir rivâyetinde),
müşrikleştirir. Müslümanlaştırır denmiyor. Zaten müslüman
fıtratı ile doğmuş. Bu aslî yapı korunup kirletilmezse, zaten müslüman olacak. İkinci olarak “çevre şartları, okul,
çocuğu hıristiyanlaştırır…” da denmiyor; anne ve
babasının bu işlevi gördüğü söyleniyor. Dolayısıyla okul, çevre, televizyon
dediğin şey, anne ve babanın seçtiği, kendine bir vekil olarak görev ve yetki
verdiği şeylerdir. Anne ve baba, çocuğunu İran’da ya da Mekke’de yetiştirmek
isterse, televizyon ya da çevre faktörleri (arkadaş, okul, medya, oyun, iş,
komşu ve benzeri) de çok farklı olabilecek, hatta çevresel sorunlar çözüme
dönüşebilecektir.
Acıdır ki müslümanlar da bu
sistemden râzı pozisyonunu üstleniyor. “Çocuğun
yaramazlığından kurtulalım da, okulda vakit geçirsin de ne olursa olsun” diye
düşünüyor, çocuğu başından savmak istiyor. Camiye çocuğunu gönderen anne ve
babanın düşüncesi de farklı değil. Aslında şu var; biz çocuklarımıza iyi bir
eğitim verebilsek, ister o çocuk Truva atında olsun, isterse başka bir yerde
olsun büyük zararlara uğramayacak. Meselâ bir Amerikan okulunda okuyan İslâmî
açıdan eğitilmiş şuurlu bir çocuk, bu eğitimin zararlarından büyük ölçüde
etkilenmeyebilir. Ama, işin bir de takvâya, hatta
fetvâya/fıkha uygun olup olmaması ve ne kadar ideal olup olmadığı konuları var;
o yüzden hiç zararının olmayacağını söylemek de zor. Ancak, mevcut şartlar
içinde bu tavır, ehven sayılabilir. Ali Bey’in ifâde
ettiği gibi yahudiler, ırkçılık öz güveniyle istiğnâ
ve istikbar psikolojisi ile çocuklarını
şekillendiriyor. Bizde durum çok farklı. Seviyeli,
güvendiğimiz yüz Müslüman kişiyle bir anket yapsak, çocukları ile ilgili
sorunları olup olmadığını araştırsak, çocuklarının müslümana
yakışır bir durumda olup olmadığını sorsak, fotoğraf, durumun çok ciddi
olduğunu gösterecektir.
Çocuğu dört bir yanından kuşatan tuzakları
değerlendirdiğimizde; eğitimcilerin, hocaların bile kendi çocuklarını tam
yetiştirdiklerini iddia etmek zor. Belki başka çocuklarla meşgul olurken, kendi
çocuklarını ihmal ediyor. Ama, bu eğitim işini, en
yakınlarımızı kuşatacak şekilde dahi beceremiyoruz. Bu bir vâkıa.
Birisi; “ben gemisini kurtaran kaptanım” dese bile bu bir istisnadır. Bu
sorun ciddi olarak ev merkezlerine alınmalı, hafta sonları ya da her boş
zamanlarda câmi ve medrese fonksiyonunu kısmen
üstlenen derneklerde, uygun yerlerde sistemli çalışmalar yapılmalı.
Tanışılan bir çocuğa hemen şöyle sorular sorulur: “Hangi
okula gidiyorsun, kaçıncı sınıftasın, derslerin nasıl?” Ama: “Namaz kılıyor
musun? Kaç sûre ezberinde? Kur’an
okumasını öğrendin mi? Televizyon seyrettiğin kadar Kur’an
meali niye okumuyorsun? Kimin hayatını daha iyi biliyorsun: Filan devlet adamı,
falan sanatçı veya futbolcunun mu, Peygamberimiz’in
mi?” gibi soruları müslümanlar müslüman
çocuklarına sormayı akletmezler. Okuldaki
başarı mı, hayattaki başarı mı; dersler mi, ahlâk mı; notlar mı ibâdet mi? Yani, lise sınavı, üniversite sınavı mı, yoksa
Allah’ın dünyadaki kulluk sınavı mı? Bunlardan hangileri daha öncelikli
olmalıdır? Çocuğunun sabah namazına kalkıp keyifle, zevk alarak namaz
kıldığına şâhit olmak, yüksek notlarla dolu karnesini
görmekten daha mı az öneme sahiptir? Evet, bir delikanlı, üniversite sınavına
hazırlandığı gibi, âhiret sınavı için de aynı şekilde
çalışsa kesinlikle cenneti hak eder.
“Eğitim konusunda neler yapılmalı?” sorusuna verilecek
cevabın şekli, öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan, âhiretten,
cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla
ilgilidir. İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden yana yapanlara, yollarını açacak,
onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba çekmeyecek. Ama önce biz bu
tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış içerisinde miyiz, onu sorgulamamız
lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci sıraya alıyor muyuz? İşimizi seçerken,
eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle
ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak mı hareket ediyoruz? Yoksa, kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret
adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?
Okul gibi, askerlik gibi konuları kökten ve müslümanca çözmek için devlet gücü lâzımdır. Müslümanlar
günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın ötesinde
şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî
otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de
camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi
vardı. Ümmetin evleri vardı. Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek,
insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak,
imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Musa, Firavun gibi
azgın bir zorbanın her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu.
Hz. Musa’yla ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i
kerime var; meâli şöyle: “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da
evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru
kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.”
(10/Yûnus, 87). Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken zafere yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâkıadan yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz civarında işlevi bulunan,
siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her türlü düzenlemeyi içeren bir
muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin mescid,
yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar haline
getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası da
geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybettiler. Halen
de yeterince ibret almıyorlar. Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin
arkasında faâliyetler yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri
kesiliverdi. Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik çıktı, bir başörtüsü
yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim başladı; Kur’an
Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti, İmam Hatipler câzibesini yitirmeye başladı. Yeni ve köklü alternatifler
oluşturulmadı. Vakıflara bazı zorluklar getirildi, tavizler ve geri adımlar
hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok
yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı. Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik
planlara müsâit faâliyet için cemaatlere, dernek ve
vakıflara çok iş düşüyor.
Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu
saymayarak ateist bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen,
bir müslümana da ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim
anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği tanımalı değil midir? Okulsuz
olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle
hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş
açısından bir sorumluluk ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme
dayatmasından önce bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu
değerlendirmesi gerekir. Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak
özgürlükçü ve eşitlikç davranır mı; zaten problemin
özü bu sorunun cevabında yatıyor.
ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden
“anarşistler”, sıkhlar, Yehova
şahitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer hak arayışı olmalı. Müslümanların
okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma çabası, çözümlerden bir tanesi olarak
değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek, ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek
bile, içimizden bazılarının yapmaları gereken bir seçenektir bu. On defa
başarısız olsalar da, on birincide başarılı olmak niyetiyle denemeleri,
eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların
evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri gerekiyor. Bunu
deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne çıkarıldığı için
çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu. Ya da
çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul
putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü.
Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl
düzeltilebilirdi?
Çok ilkel usuller ile, dayak ve
baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık
yaptırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik ruh
hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum,
ibâdetlere soğuk olmaması mümkün değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz
olunamayacak kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur,
uygun bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve
sevdirme gayreti yoktur, daha nice şeyler yoktur. yoktur.
Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk
mu bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz
tıkandı, çalışmıyor artık; bir daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız
olduk” mu demeliyiz? Yoksa daha güzel bir Kur’an
Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil ışık mı
yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman
bir araya gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar
çocuklarını yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin
büyük bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de
bile daha dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm
Okulu kurarak işe başlıyorsa, bu ülke insanı çok geride kalmış
demektir.
Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm
olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen
olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele
gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her
çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz
olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri,
resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde
kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ
yansıtılmamıştır. Burada ben, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları
kastetmiyorum. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk
unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve
öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin
bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini
düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi,
Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı
memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne
bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve
kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler
halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre
eylem planı hazırlansın.
Okullarda Darwin teorisinin ve
benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç meselenin, bir de ahlâkî
problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim neyi
niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak
eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah'tır. O'nu temel almayan eğitim,
eğitim değil öğütüm olur, eritim
olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler olmadan eğitimden
hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek demek. Câhilî
eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy
kabul edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet
yönetime, laik eğitim de bilime Allah'ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!)
yön verir. Halbuki Kur'an'a
göre yönetmek ve eğitmek/terbiye sadece tek Rab olan (terbiye eden, eğitip
yönlendiren) Allah'a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit yalnız O'nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde,
hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve
insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir
konu Allah'a dayandırılmaz. Besmele ile başlamak bile yasaktır derse,
Es-selâm'la sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet
doğaldır bu zihniyette. Ama, besmele ile başlama,
başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği
tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman
tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen
bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye
etmeyi (rablığı) Allah'a hiç
dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve
eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya hazır müşrik tip
yetiştirmek için çabalar. Kur'an'ın ilkelerine hiç
yer vermeyen, O'nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan
anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz? Yaratma konusunda Arap
müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine
küçük bir Kitap (suhuf, vahy)
verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup yazması olmayan, hatta
konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk
insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve
tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz.
Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl
mücâdelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır vahyi kabul
etmeyen tarihin öne çıkarttığı. Hak - bâtıl mücâdelesi
değil; savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan.
Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır,
câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak
sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı
hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı
saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil
medeniyetidir. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı
gibi, Din, sadece kültür ve ahlâktan ibârettir,
ahlâkın da uygulanması değil, sadece bilgisi önemlidir bu zihniyete göre.
Çocuk, anne ve babaya emânet olarak
teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana ve baba, kendisi veya vekilleri
eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştıracak. İkincisi
olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren
büyüklerine evlât şöyle diyecek: "Yüzleri ateşte evrilip
çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat
etseydik!' derler. 'Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve büyüklerimize
itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar' derler. 'Rabbimiz, onlara
iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov."
(33/Ahzâb, 66-68)
Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır.
İnternet, televizyon ve eğitim kurumları bilgi çöplüğü görevi üstlenmektedir.
Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları
koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri
bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor. İnsanlar,
vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî
anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi
kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve
zararlı değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette
insanı kurtaracak “ilim”le karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde
kalmaktadır bunlar. Bırakın zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a
sığınmaktadır tek önderimiz (Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711). Bilgi kırıntılarının “ilim”
haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması, hazmedilip özümsenmesi,
posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip uygulanması gerekmektedir.
Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına
hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına
hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi
sahibi, hele kitap yüklü merkep (62/Cum’a, 5) değil;
Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir (35/Fâtır, 28). O yüzden takvâdan uzak
bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin
adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek, onu yönlendirmektir.
Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan
mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında
olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller;
tersine bir devşirme söz konusudur.
Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur.
Ama ana ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var.
Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve
babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı,
geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini
yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle
birlikte kocaya âittir. Zarûri
olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar
oluşturacaktır.
Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir.
Dine hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki
kurumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi
üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah'ın
dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık
kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler,
gerekli değişime çabuk uyum sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı
seçenekler oluşturulmalıdır.
Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete
devamı ve ahlâkî özellikleri ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların
temel alındığı bir ölçüde değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan
yerine getirilemeyeceği gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi
ve eğitim problemlerinin kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır.
Bununla birlikte cemaatler ve riskleri göze alabilen müslümanlar,
kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun
kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve yüzeysel de olsa çözümler üretmek için
işbirliğine gidebilmelidir. Yakın yaşlarda çocukları olan beş on ebeveyn
birleşerek ev ortamını okula dönüştürecek çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri
bırakın tekfir etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle
örnek ve alternatif olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece
kahramanların dini değildir. Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki,
günümüzdeki kahramanlar, bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da
taşıyamadıklarını itiraf etmelidir. Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir
parçasıdır; tümü değil.
Müslümanım diyenlerin genelini bağlayacak
şekilde yine de çok şeyler yapılabilir.
1- Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre
direkt olarak ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve
eğitici) anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir.
Kişilik/karakter eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi; müslümanlık
da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel olarak ancak
evde kazandırılabilir.
2- Münkerden nehy
görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp, günlük ve haftalık
arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim araçlarının, medyanın,
sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde
arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır.
Çocuk eve geldiğinde, yanlış bilgilerden, câhilî
kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan temizlenmelidir; çamurda
oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp mikroplardan arındırıldığı
gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah'a isyan sayılacak
davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve
tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri
yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir.
3- Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün
bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı; eğer dinden nefret ettirecekse usûl/metod mutlaka değiştirilmeli,
dini sevdirme ve dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi
gerektiğinde sevgiden/sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara
özgüven ve güzel ahlâk kazandırılmalıdır.
4- Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, haram lokmadan
uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi
unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle
zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmelidir. Çocuklarının gıda
ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis
gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu kabul edilir de,
midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan
daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn
suçlu sayılmaz mı?
5- İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah
sevgisi, Peygamber sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak.
İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini
anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya çalışmalı,
okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini,
anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip
sevdirmeli. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı,
diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık
tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev
şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ
bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle
namaz şuuru kazandırılmalı ve bu konuda çok titiz olunmalı.
Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun
yanında elbette çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük
sorumlulukları vardır. Mü’minler, böyle bir konuda
birbirleriyle yardımlaşmayacak da hangi konuda yardımlaşacak? Bu alanda kimler
neler yapabilir, özetin özeti olarak ona temas edelim:
Cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hocalar eğitimi
ciddiye almalıdır; faâliyetlerinin birinci sırasına,
merkezine yerleştirmelidir. Yapılabilecekleri tavsiye etmekle, sempatizanlarını yönlendirmeyle de yetinmemeli, bu konularda
öne düşmeli, örnek olmalı, organizelere katkıda bulunmalıdır.
Asr-ı saâdette
eğitimin merkezi olan câmilerimizin bugünkü şartlarla bu alanda bir boşluğu
doldurabileceklerini sanmıyorum. Elif be öğretiminden (öğretir gibi yapmaktan) ibâret olan câmi kursları, hiçbir şekilde alternatif
özelliklere sahip değildir; “yetersiz” bile değildir. Kur’an
eğitimini daha farklı mekânlara taşımanın şu ortam için daha doğru olduğunu
düşünüyorum.
Yayınevleri, tevhidî duyarlığa
sahip uzmanlara eğitimle ilgili alternatif kitaplar, dergiler, broşürler
hazırlattırıp bunları yayınlayabilir. Sesli ve görsel malzemeler alanında faâliyet yapabilenler bu alanda hizmet verebilir.
Radyolara da büyük iş düşmektedir. Radyo okulu şeklinde
çalışmalar yapılabilir. Okul ciddiyeti ve programıyla müfredatlar hazırlanıp
sunulabilir. Okullarda uygulanan ders konularının tashihi yapılabilir.
Cemaatler, dernekler, vakıflar ana baba okulları/kursları
açabilir. Ders araç ve gereçleri hazırlayabilir. Sadece kendi mekânlarında
eğitime katkıda bulunmakla yetinmeyip evlerdeki çalışmalara yön verecek
katkılar ve destekler sağlayabilir. Her yaş dilimine yönelik kitap, dergi, CD,
kaset, hatta radyo ve TV faâliyeti yapabilir.
Yeter ki samimi olunsun ve gönülden istensin…