GÜNDEMDEN DÜŞMEYEN KONU: BAŞÖRTÜSÜ

 

Yıllardır müslümanlar, kendi gündemlerini bile tesbit edemiyorlar. İslâm topraklarını işgalleri altında tutan tâğûtî güçler, her taraflarından kuşattıkları müslümanlara kendi konumlarını ciddiyetle değerlendirip çözüm yolları aramaları için bırakın eylemi, fikrî zemin bile bırakmamak için var güçleriyle çalışıyor ve başarıyorlar. Kur'ânî gerçeklik ışığında düşündüğümüzde bu, onlardan beklenen olağan bir davranış. Elbette onlar insanları hidâyetten dalâlete, nurdan zulmete çıkarmaya çalışacaklardır. Müslüman için anormal olan bir durum varsa, o da şu: Onun bir delikten iki kere de değil, yüzlerce defadır ısırıldığı halde, yine o ve benzeri deliği kapatmaya, deliğin içindeki zararlının haddini bildirmeye gayret etmemesi.

 

Hep müdâfaa halinde müslüman. O müdâfaa da, kendisine verilen sınırlı yetki ve dar çerçeve içinde. Unutuyor ki o, bu şartlarla müdâfaaya çekildikçe düşman saldırıları artacak ve o daima mağlup olacaktır. Unutuyor ki, en iyi müdâfaa hücumdur ve ancak hücum etmekle savaş kazanılır.

 

Evet, devamlı hücuma geçen, istedikleri an, diledikleri şekilde ve canları çektiği yerlere olanca güç ve imkânlarıyla saldıran kâfirler, devlet başkanından küçük bir memuruna, gazetelerden okullarına kadar, son zamanlarda "irtica ve başörtüsü"ne toplu hücuma geçtiler. Müslüman gazeteler ve dergiler de kendilerine çizilen yasal sınırlar içerisinde (biraz da yasaları hafiften zorlayarak) Avrupa'daki hak isteme ve tartışma zeminine has entelektüellikte müdâfaalara giriştiler. Artık müslümanların gündemlerinin ilk sırasını önceleri irtica, sonra başörtüsü alıyordu.

 

Özellikle Cumhuriyetle başlayan işgal, öylesine büyüktü ki, müdâfaacıların kafalarında ve kalplerinde de büyük çapta izler ve derin yaralar bırakmıştı. Câmii, dinî mektep ve benzerlerinin işgalden aldığı yara, tahribat ve tahrifat, tabiî olarak elbette oralardan yetişen müslümanlarda da görülecekti. Bundan dolayıdır ki, yıllardır müslümanlar, bütüncü değil; parçası, inkılâpçı değil; ıslahatçı, radikal değil; uzlaşmacı olarak bazı müdâfaa ve isteklerde bulunmuşlar, bu özelliklere kesinlikle uymak kaydıyla küçük hücumlara geçmekle avunmuşlardı.

 

Başta anayasa olmak üzere tüm yasalara değil de, sadece 163. maddeye karşıydı müslüman. Tümüyle devlete değil; sadece milletvekilliği ve bakanlıklara, bu şekildeki belediyenin sadece başkanlığına (hangi hükümlerle hükmedileceği belli olduğu halde) tâlipti müslüman. Uzlaşmanın, kâfirlerin ekmeğine yağ sürmenin adı çoktandır cihad olmuştu.

 

Kefereye göre aslında, uzlaşması mümkün olmayan, onun düzenini sarsıcı gelmeyen, çok mâsum, basit ve demokratik isteklerdi bunlar. Ama olsun kefere bunları da çok görüp nazlanmalıydı, bazıları da bu uğurda kahramanlaşmalıydı, oyun böyle oynanırdı.

 

Müslüman, İmam-Hatiplerde ve Üniversitelerde fazla bir şey değil, sadece başörtüsü istiyordu artık. Başörtüsüne kesin yasak gelince, zâten gerilemeye baştan râzıydı, demokratik istek bunu gerektiriyordu: Keferenin kanunu türbana müsâade ediyordu ancak. Şimdi türban istiyordu. Evet daha dün denilecek kadar yakın mâzîde, dininden ve hayâsından gelen yaptırım gücüyle çarşafıyla, peçesiyle bile olsa, erkeklerin içinde okumaya râzı olmayan, böyle okumayı dinine ve canına okuma kabul eden müslüman kızı, keferenin lütfen müsâadesine terketmişti her şeyini. Türbana da çoktan râzı olan müslümanın davranışı belliydi artık: Tâğutlar türbanı da kesin bir şekilde yasaklayıp yerine ancak erkeklerin namaz takkesine benzer bir bez koyabilirsiniz diye buna müsâade edip sonra bu lutfettiği hakkı elinden almaya kalksa, T.C. müslümanları veryansın edecek, başlarındaki takkenin ne kadar masûmâne inançlarını yansıttığını ifâde eden müdâfaaya geçecek, "bu bizim anayasal, babayasal hakkımız..." diyecek, fincancı katırlarını ürkütmemeye de gayret ederek ricâlarda bulunacak hale geldi. Tabii bu da kabul edilmezse, kanunların tanıdığı daha küçük bir şeye sarılacak... noktada müslüman.

 

Dünkü başörtüsü, bugünkü türban hakkı, nasıl, hangi yollarla ve ne gerekçelerle isteniyordu? Tam tahrifatçı müslümana has üslûp ve anlayışla. Bazı gençler İslâm'da yasak olduğu halde ölüm orucuna (açlık grevi) başlıyor, bazıları meşhur din düşmanı Erdal İnönü ve partisini (demokratik diğer kuruluş ve partileri ziyaret ettikleri gibi) ziyâret edip başörtü için kendilerini savunmalarını ricâ ve talep ediyor, yüzlerce kızımız bunun yasal ve anayasal hakları olduğunu, kanunlara ve ilkelere kesinlikle ters düşmediğini, Atatürk ve Özal'ın annelerini örnek göstererek, onlara benzemek istediklerini belirtiyor, tâğutun hükümlerini ister bir görünüm alıyor, kefere Avrupa'sındaki râhibeleri ve laik okullarındaki başörtüsü serbestliğinin bir benzerini istiyordu. Yani, Avrupa'daki laikliğin, T.C.deki tâğutî kanunların tarafsızca uygulanmasını istiyor, zâhiren de olsa bunu arzuluyordu artık müslüman. İstediği Alman okulları ve Alman laik kanunları benzeri bir şeydi. Toptan reddetmiyordu kimse artık düzeni, düzenin tüm kurumlarını. Toptan ve tümüyle istemiyor veya istemiyor görünüyordu kimse İslâm nizamını. Okul kitaplarından, basit tartışma ve konuşmalardan, gazete ve dergi sayfalarından vakit kalmıyordu: Onun için okumuyordu artık Kur'an'ı: "Yoksa siz, Kitab'ın bir kısmına iman edip, diğer kısmını inkâr mı ediyorsunuz? O halde, sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatlarında büyük rüsvaylık ve bayağılıktır (rezilliktir). Kıyâmet günüde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir. Bunlar, âhireti dünya karşılığında satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine yardım da edilmez." (2/Bakara, 85-86)

 

Hakkını, hem de müslüman ve insan olmanın gerektirdiği binlerce haktan küçük bir hakkını, müslüman; mücâhide has bir üslûpla değil, demokratik yollardan, telgraf çekerek, protesto ederek, yürüyüş yaparak istiyordu. Kâfirler de canları isterse, bir lütuf ve bağış olarak, karşılığında, müslümanlardan nicelerini kendi saflarına çekme ve nice tâvizler alıp, müslümanları iğdiş etme pahasına lütfen kabul edeceklerdi. Etmeseler ne olacak? Hiiiç! Bugüne kadar yüzlerce defa, müslümana yakışır bir tepki geldi mi ki, bu sefer gelecek? Gerçi, bugünkü düzen içinde ve bu eğitim sisteminde başörtüsü tümüyle serbest olsa ne yazardı?

 

Müslüman, nelere rızâ gösteriyor, neleri savunma durumuna geliyor, ne için çırpınıyor, ne istiyor, kimin rızâsı için ne yapıyor... Kur'an ışığında bunları iyi düşünmesi lâzımdır. T.C.nin kurumlarını, okullarını, eğitimini, kitaplarını, hoca denilen kefereleri, ders denilen küfür-bilim yutturmacalarını, merâsim, ders vs. adı altındaki şirk ve tapınmalarını, diploma ve makamlarını, memurluk ve yöneticiliklerini... can atarak, nice şeylerini fedâ ederek istiyor, istiyor müslüman. "Onlar, hâlâ o câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah'tan daha güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi olan toplum bilir." (5/Mâide, 50)

 

Müslüman düşünmüyor ki, lakabı "Fâruk" yani, hakla bâtılı ayırt eden olan Hz. Ömer'e bile, içinde Allah'ın âyetleri de bulunan, nice güzel ahlâkî öğütleri ve ilmi de ihtivâ eden muharref Tevrat'ı okumasını yasak etmişti Allah'ın Rasûlü. Düşünülmelidir ki, okullardaki dersler Tevrat'tan daha mı müsbet, okuyan Hz. Ömer'den daha mı "fâruk"dur?

 

İçinde bir-iki düşünen kâfirin (Aristo, Eflâtun gibi) felsefî ifâdeleri var diye, bunların İslâmî te'villeri yapılmış da olsa, felsefî kelâm ve hele felsefeyi haram sayıyor İslâm ulemâsının çoğu. Şimdi ise, hatta baş açılması ve daha neler pahasına ille okumak istiyor müslüman, kefere okullarında, kefere hocalarından kefere bilimlerini.

 

Tesettür anlayışı konusunda İslâm'la bugünkü müslüman arasında dağlar kadar fark oluşmuş durumda. İslâm, sadece başörtüsünü, sadece türbanı emretmiyordu elbette. Tesettür bununla bitmiyordu. Sınıflarda pardösü çıkarılarak etek-bluzla oturma, kanı kaynayan genç erkeklerin ve öğretmenlerin her türlü bakış ve tavırlarına, fikir ve saldırılarına muhâtap korumasız bir kızcağız. Sahi, evinde erkek misâfirlere bile gözükmeyen bu müslüman kızlar, okullara hangi araçlarla ve kimlerle beraber gelip gidiyorlar, okullarda kimlerle beraber oturup konuşup eğlenip ders(!) işliyorlar? Otobüs ve dolmuşlardaki kalabalık içinde yanında mahremi olmadan okullara gidişlerindeki durumu gören bir insanın, okul kantinlerini, koridor, bahçe ve sınıflarını hayal etmesine gerek bile yoktur.

 

Başörtülü olarak mezun olsa ne olacaktı yani, müslüman kızımız? Niçin okuyordu, beklediği neydi? Bir devlet dairesinde memurelik vb. bir görev. Daha büyük şer'î problemlerle karşılaşmayacak mıydı o zaman? Yok, görev almayacak, zâten kocası da onun geçimini karşılayacaksa, müslümanca görev yapılamıyorsa ilim için mi okuyordu gerçekten? Âhirete ne kadar faydası olurdu okuduklarının? Peki dünyaya? "Faydasız ilimden" Allah'a sığınıyordu o Örnek İnsan. "Câhil mi kalsındı?" Yok, öyle demiyoruz; okusundu ama, Allah'ın ismiyle okunacakları ve Allah'ın istediği şekilde okusundu, onu diyoruz ve ilâve ediyoruz: Cehennemden yeşillik ve güzellik nasıl beklenmezse, küfür düzenlerinin okullarından da Allah'ın râzı olacağı bir ilim beklenmez, beklenmemelidir.

 

Ve ey erkek öğrenci! "Bana baş örtme farz değil, bu mesele direkt benimle ilgili değil!" diyemezsin. mesele, bir bez parçasına düşmanlık değil, İslâm'ın, açığa çıkan en basit görüntüsüne bile müsâmaha gösterilmeyip düşmanlık yapılması ise -ki öyledir- senin de müslümanlara benzer bir görünümüne yasak konuyor, şeklini kefereye benzetmek için zorluyorlarsa; ruhunu da, daha fazla zorluyorlar; bunu bilmelisin. Bir müslüman kızın başörtüsüne, hayâ ve nâmusuna Alman gâvurundan da fazlaca saldıran bir zihniyet; senin imanına, ahlâkına... zarar vermiyor, saldırmıyor mu dersin?

 

"Bir kızın üniversitede başının açılması basit bir olay mıdır, tepki gösterilmesin mi yani?" denebilir. Evet, bu büyük bir haram, vahşî bir cinâyettir. Fakat ondan daha önemlisi odur ki: Mü'minlerin okullarda imanına müsâade edilmiyor. Putlar ister istemez sevdiriliyor, övdürülüyor. Ders diye nice terslikler oluyor, küfür kelimeleri söylettiriliyor, en azından dinlettiriliyor, puta tapma törenleri icrâ ettiriliyor... Bunlara normal gözle bakılır, ses çıkarılmaz, tepki gösterilmezken, türban denilen tesettür ve hicab görevi yaptığı da şüpheli olan el kadar bez parçasına hücum mu tepki gösterilmesi gereken? Din ve imandan daha mı önemli bu?

 

"Ey yetkililer! Lütfen başörtülerimize el uzatmayın. Ama başka neremize el ve dil uzatırsanız uzatın, biz ona karışmayız. Hele el ve dil uzatmak kanunlarda varsa, bir şey demeyiz" diyen kızlarımıza ve "dokunmayın bacımın başına, yoksa açlık grevi yapar, kendimi öldürü, intihar ederim, siz de daha fazla sevinirsiniz!" diyen; dilleriyle değilse de halleriyle böyle söyleyen erkeklerimize; "hayır böyle davranamaz, böyle konuşamazsınız, İslâm'ı, tesettürü böyle savunamazsınız, buna hakkınız yoktur!" diyoruz. Hep beraber demeliyiz ki, sakal gibi salt başörtüsünün bile kendi tâğûtî devletlerini başlarına yıkacağı korkusuna kapılan, yeldeğirmenine savaş açan kahraman(!) misali, İslâm'ın bu bir-iki küçük zâhirî göstergelerine bile düşman olan tâğutlar! Alın kuduz mikrobu saçan, câhilî eğitim verip düzene uygun kafalar yetiştiren okullarınız ve dersleriniz (şimdilik) sizin olsun! Kur'an'ımız ve imanımız da bizim. Fakat, bilin ki bu yaptıklarınızın dünyadaki hesabını, Allah'ın hizbi, askeri olmaya aday, yeryüzünde halife olan/olması gereken bize vereceksiniz.

 

Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki: Resmî nüfusa göre çoğunluk olduğu halde müslümanlara azınlıklara verilen hak kadar olsun hakları verilmeyip en büyük zulümlerle zulmedilirken, dinimize irtica adı altında alabildiğine hücum edilir, okullarda ve düzenin tüm kurumlarında küfür, şirk, irtidat kabul edilen durumlarla imanlara bombardıman edilir, putların ve küfrün hâkimiyeti tescil edilirken... hep sustuk veya susmaya benzer demokratik ve küçük tepkiler gösterdik. Kurtuluş (nasıl ve hangi zihniyetten kurtulmaysa?!) Savaşında Fransız askerinin Maraş'ta bir müslüman kadınının peçesine ve örtüsüne el uzattığından dolayı kıyâma kalkan müslümanların döktükleri şehid kanlarının lânetine uğramamak için hangi olay karşısında cihad ve kıyâma kalkacağız?

 

Evet, İslâm topraklarını işgal eden kâfirlerin kuduz köpek misali en mukaddes değerlerimize saldırmalarına rağmen (taşlar bağlı ve köpekler salıverilmiş de olsa) cihâda ve kıyâma kalkmayan insan daha nelerin olmasını bekliyor? Kıyâmın farz olması için, keferenin daha ne yapmasını bekliyor?

 

Bir lütuf olarak değil, hakkımızı (hayır, tüm insanî ve İslâmî haklarımızı) söke söke alacağız. Ey tâğutlar, hak ettiğiniz cezânızı elbette çekeceksiniz. Yaptıklarınız yanınıza kalmayacak. Sizin karılarınıza ve kızlarınıza da en büyük cezâyı yine biz çok kısa zamanda vereceğiz: İran İslâm Cumhuriyeti'nde olduğu gibi, sadece üniversitelerimizde değil, her yerde siz ve kadınlarınız istemeseniz de başörtü ve tesettürsüz adım attırmayacağız!

 

Hayır, reddediyoruz gündemimize zoraki sokulan konuları. Aynen, salt türbanın tesettür diye yutturulmaya çalışılmasını reddettiğimiz, kefere okullarındaki câhiliyyenin ilim diye karşımıza çıkarılmasını, oralarda bir sürü haram ve şirklerle karşı karşıya olmanın hizmet ve cihad diye takdim edilmesini reddettiğimiz gibi reddediyor ve isyan ediyoruz: Gündemimizde artık seçim, irtica, üniversite, diploma, türban ve başörtüsü... yok. Dünyadaki nice cephelerde sadece Allah için savaşıp tâğutların vermek istemediği haklarını tümüyle ve zorla almaya çalışan hizbullahî müslümanların gündemini, gecikerek de olsa örnek alıyoruz: Tek maddelik gündemimizde sadece Cihâd ve Kıyâm var.