Ç O C U K E D E B İ Y A T I Ü Z E R İ N E
Bugüne kadar çocuk edebiyatı neden başlı başına bir edebiyat dalına
dönüşmedi?
Bismillâh,
İçinde yaşadığımız topraklar, kültür
yönünden büyük erozyonların, heyelanların yaşandığı yerlerdir. Düzeni kontrol
eden güçlerle halk arasında güven ve uyumdan bahsetmek zordur. Aydınla halk
arasında uçurumlar her geçen gün artmaktadır. Rejim her yönden batıyı örnek
almıştır, ama halk, dayatmalara rağmen batı kültür ve yaşayışını benimsememiş,
kendi özü ile köprülerin atılmasını onaylamamıştır. Toplumla egemen güçler,
toplumla aydınlar arasında medeniyet tercihi ve kültür konusunda uyuşmazlığın
yanında, halkın da kendi arasında dünya görüşü ve ona uygun yaşayış hususunda
söz ve eylem birliğinin varlığından bahsedilemez.
Toplum değerlerini reddeden rejim,
neye dayandığı belli olmayan yoz bir kültür, vahyi dışlayan cahili bir eğitim,
materyalist ve pozitivist aydın, makineleşen ve makineleştirdiği insanı ezen
uygarlık, geçim sıkıntısından başka bir şey düşünemeyen halk, teknolojinin ve
ihmalin kurbanı çocuklarımız... Böyle bir ortamda sağlıklı bir edebiyat, hele
çok yönlü alt yapı, organize ve uyum isteyen çocuk edebiyatı oluşması mümkün
değildir. Günümüzde çocuklar, bilgisayar, televizyon ve okul duvarları arasında
doğalarından ve doğallıklarından mahrum bir şekilde çocukluklarını yaşayamadan
büyüyorlar. Ham meyvenin çeşitli teknik
müdahaleler yoluyla zamanından erken olgunlaştırılıp tatsız, lezzetsiz bir
şekilde piyasaya sunulması gibi, çocuk da sıçrayarak, atlayarak, çocukluğunu
yaşayamadan, hayata da hazırlanamadan
ham, tatsız bir meyve olarak çabucak büyüyor. Çocukların dünyasını bile
yozlaştıran uygarlık, çocuk yetiştirecek büyüklerin dünyasını toptan mahvetti.
Büyüklerin de içlerinde bulunması gereken çocuksu özellik ve güzelliklerin
barınmasına fırsat bırakmadı. Çocuğa ait fıtrat, ümmi (anneden doğduğu gibi)
doğallık, saflık, sevgi dolu, cıvıl cıvıllık, kısaca çocuksuluk çocuklarda bile
gittikçe sıfıra doğru inmekte. Çocuk edebiyatının alt yapısı olan bu özellikler
tabii sanatçılarımızda, edebiyatçılarımızda da yok. Toplum olarak solumak
zorunda bırakıldığımız zehirli hava, manevi atmosferimizi kirletmekle kalmadı,
yüzlerce yıllık çınarlarımızı kuruttu. Yeni filizler, taze fidanlar nasıl boy verecek? Güneşimizin
önü naylon bulutlarla kapandı, toprağımız haşerelere, ayrık otlarına peşkeş
çekildi, gökten rahmetin yağmasına engel olacak isyanlara resmi
geçitler yaptırıldı. Fidanlar için gübre gerekli olabilir, ama unutmamak
lazım ki gübreliklerde fidan yetişmez. Ağaçlar erozyonun önlenmesinde büyük rol
oynar, ama ya erozyon heyelana dönüşmüşse...
Çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir
edebiyattır. Çocuk da her şeyden önce bir insan. Çocuk
edebiyatı, çocuğun dünyasına nüfuz edebilen bir edebiyattır. “Her çocuk İslam
fıtratı üzere yaratıldığından” fıtrata
yönelmeyen bir edebiyat çocuk edebiyatı olamaz. Fıtrattan, yaratılış amacından,
içindeki cevherden, taşıdığı İlâhî nefhadan uzaklaşan veya uzaklaştırılan
toplum, coşku dolu, cıvıl cıvıl oyun lezzeti kadar, aynı zamanda ciddiyet ve kalite
isteyen bir edebiyat dalında başarılı olamaz.
Bu alanda yapılan çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Sorunlar neler?
Sözlerimden yeterli bulmadığım
anlaşılmıştır zannederim. Bu alanda yapılan çalışmaların yetersizliği
konusunda, bu dalla uğraşanları suçlamadan,
ortamın sağlıklı olmadığını söylemeye çalıştım. Tabii ki, tüm suçu
ortama yükleyip vebalden kurtulamayız. Çünkü müslüman, ortamı aşamayan, ortama
kul olan sıradan insan değildir. Bilir veya bilmelidir ki, gecelerin en
karanlık zamanı, aydınlığa en yakın anıdır.
Bunalım
dönemleri, çıkışların hararetle arandığı demlerdir. Aslında ortam yönünden edebiyatın önünün
tıkandığı dönemler, çağları aşan büyük eser ve büyük şahsiyetlerin doğumlarını
müjdeleyen sancılı zamanlardır. “Allah’ın ölüden diri çıkartması” için
sebeplere samimiyet ve bilinçle yapışmak yeterlidir diye düşünüyorum. Mustafa
Ruhi Şirin, Ahmet Efe, Yaşar Kandemir, Niyazi Birinci, rahmetli Cahit Zarifoğlu
başta olmak üzere üç beş yazarımızın bu konuya ciddi şekilde eğilip en azından
bir boşluğun doldurulmasına yönelik samimi gayretlerini görmezden gelemeyiz.
Ama bu çalışmalar devede kulak bile değildir.
Bu alanda yapılan ve yapılması
gereken çalışmaları doğru değerlendirebilmek için, önce esas ölçülerimizi ortaya
koymalıyız. “Çocuk edebiyatı”ndan ne anlıyoruz?
“Edebiyat”ın edeb kökünden türediğini, edepsiz edebiyatın olamayacağını,
İslam olmadan edepten de bahsedilemeyeceğini, bir müslümanın her konuda olduğu
gibi bu alanda da ölçüsünün rabbani olması gerektiğini vurgulamak istiyorum.
Güzel sanatların bir dalı olan edebiyatı tanımlarken “güzel” ve “sanat”
anlayışımızla inancımızın örtüşmesi gerektiğini unutmamalıyız. Çocuk
dediğimizde de “İslam fıtratı üzere yaratılan”, fıtratları üzere eğitip
yetiştirmemiz, böylece “kendilerini ateşten korumamız” emredilen, “kendileriyle
imtihan olduğumuz” “cennet kokusu” yayan masum emanetler aklımıza gelir. Öyle
ise, müslümanca düşündüğümüzde, batılıların ve tüm câhiliyye mensuplarının
çocuk edebiyatından anladıklarıyla bizim anladıklarımız farklı olacak, daha
çıkış noktasında ayrılacağız. Varış noktası olarak da hedeflenen çocuk tipi, bu
değer sistemimizle ilgili olacaktır.
Adına medya
denilen ahtapotun emperyalist ve ateist kollarıyla çocukları ve tüm insanları
günümüzdeki gibi yakalayıp posalarını çıkaracak boyutlara ulaşamadığı,
ihtiyaçların bu derece artmadığı, her şeyin ekonomik düşünülmediği, aile
bağlarının sarsılmadığı, cahili eğitimin
ürünlerinin alınmadığı, düzenin ve egemen güçlerin zorla da olsa çocuğumuzu
elimizden almaya kalkmadığı günlerde çocuk, fıtratından bu denli uzak
yaşamadığından çocuk yayınlarının eksikliği hissedilmiyordu. Bu yüzden olacak, geçmişte çocuklar
için ayrı bir edebiyat yoktu. Çocuğun dışındaki hayat, onun bağlı olduğu fıtri
değerleri sarsmak için değil; tam tersine bunları -çok bilinçli olmasa da-
korumak içindi. Müslüman çocuğun eviyle okulu, eviyle çevresi bu kadar
çatışmıyor, birbirinin verdiklerini silmeye, mahvetmeye bu denli
çalışmıyordu. Din ve fıtrat eksenli
sorularına anne ve babası
veya dede ve ninesi cevap verebiliyordu. Çocuk, gözünü açtığında
evde namaz kılan büyüklerini görüyordu. Yaşadığı evde okunan Kur’an’ın
diriltici nağmelerini duyuyor, önce Kur’an öğrenmeyi hedefliyordu. Evde sık sık
duyduğu Allah, bismillah, inşâAllah, hayır, şer, farz, haram, ayıp, sünnet,
sevap, cennet, nasip, kader... gibi kelime ve
kavramlarla büyüyordu. Üst üste yığılmış tabutları andıran apartman daireleri
veya toplum zenginliklerinden nasibini alamamış mağara benzeri gecekondu içinde
hapis hayatı yaşayan günümüz çocuğu dinden, fıtratından koparıldığı gibi,
ilgiden, sevgiden uzak bir ihmalin, bir unutulmuşluğun, bir terk edilişin
içerisinde. Tabii, çocuğu kapmak için bekleyen bunca canavarın eline savunmasız
bir şekilde bırakılıveriyor. Bugün artık, peygamber, sahabe ve evliya
menkıbeleriyle, Battal Gazi hikayeleriyle, masal ve bilmecelerle, ilâhî ve
Yâsin’lerle dinin sevdirildiği, içinde Kur’an öğretilen, ibadet coşkusu, sevgi
ve saygının hakim olduğu evler artık yok gibidir.
Çocuk artık ezan okununca secde etmeyi değil; Sibel’in şarkılarını duyunca dansetmeyi öğreniyor.
Sübhâneke’yi bilmiyor, ama onun yerine; yaşına da uymayan aşk şarkılarını, reklam spotlarını zikir ve dua gibi dilinden düşürmüyor.
Hayalinde canlandırıp onun yerini almayı düşündüğü kahraman tipler:
Futbolcular, şarkıcılar, artistler, hayali çizgi kahramanları, kovboy veya
korsanlar, çeteler. Halbuki tarihimiz gerçek
kahramanlar, ideal örneklerle dolu. Kahramanı bu kadar bol bir tarih ve
kültürün mirasçıları olan günümüz müslümanlarının çocukları, başka dünyaların
uydurma kahramanlarını taklit ediyorsa, suç çocuklarda değil; kendi
kahramanlarını onlara tanıtıp sevdiremeyenlerindir.
Bugün irtica adı verilip öcü gibi
gösterilerek dini inanç ve yaşayışa karşı resmi ve yarı resmi saldırılar, çok
yönlü saptırmalar, kafa karıştırma ve şüphelendirmeler karşısında çocuk
yalnızdır. Çocuğun fıtratını korumanın, onu yalnız bırakmamanın en güzel yolu,
kafasıyla birlikte gönlünü de besleyecek doğru ve güzel kitaplardan geçmektedir. Çocuklarımızı
göz göre göre çalmak ve avlamak için organize olmuş bunca hırsıza, bunca
saldırgana karşı çocuklarımızı silahlandırmalıyız. Küçük büyük demeyip saldıran
küfür ve ifsad vampirlerine karşı silahların en etkini fıtrata uygun Kitap’tır. Okuma sevgisi ve okuma alışkanlığıdır. Çocuk bu
sevgi ve alışkanlığı ders kitaplarıyla değil; çocuk kitaplarıyla edinir. Çocuk kitaplarının çocuğun
elinde geri tepen
bir silah konumunu önlemek için, kitabın
içeriğinin İslam inancına
uygun olmasının şart olduğunu unutmamalıyız. Bu yüzden,
çocuk eğitimi, çocuk yayınları,
çocuk edebiyatı ihmal edilemeyecek önceliklerimiz içinde olmalıdır. Bu eğitim,
yayın ve edebiyatın, pedagojik ve psikolojik bazı kurallara uyması gerekir.
Çocuk duyarlılığını yakalayamamış bir içerik, çocuğa okuma zevki vermeyen bir
anlatım, şekil ve kalitesi çocuğun beğenisini ve estetik anlayışını okşayamayan
bir eser çocuğun dünyasını etkileyemez. Dil ve üslup da çok önemlidir. Ama
hepsinden önemli olan, eserin çocuktaki dini duygu ve düşüncenin gelişmesine
yönelik muhtevasındaki tevhidi dünya görüşüdür.
Bizim açımızdan sorun, çocuk
yayınlarının ve çocuk edebiyatının muhtevasındaki yetersizlik ve kalitesizliktir.
Eserlerin vahyin ışığında, ilhamını Kur’an’dan, Kur’an’daki tevhid mücâdelesinden, peygamber ve diğer örnek şahsiyet
kıssalarından alan, bunları seçme, değiştirme ve yeniden kurma prensipleriyle
güncel biçimde uyarlayıp, estetik ölçülerde “al beni”li, “oku beni”li tarzda
sunmak. Çocuğu haydut hikayeleri ve maceralara tutkun
eden kötü ve sahte örnekler yerine; ideal insanlarımızın, peygamber, sahabe,
şehid, âlim ve müttakî zatların hayatları ve böyle şahsiyetlerin hikaye ve
roman kahramanı olarak örnek gösterildiği eserler yazılabilir. Veya daha
doğrusu, daha güzeli, ama daha zoru bu kahramanlardan yola çıkılarak
güncel uyarlamalar ortaya konulabilir. Asr-ı saâdetteki
örnek yaşayış ve tarih boyunca tevhid-şirk mücadeleleri oyunlaştırılıp sahneye
konulabilir. Batıdaki çocuk edebiyatı klasikleri, kendi kaynaklarına çağdaş
yaklaşımla yönelen yazarlar eliyle gerçekleşmiştir. Bizde de özgün şaheserler
kendi temel kaynaklarımıza yönelerek oluşturulabilir. Başta Mevlâna’nınki olmak
üzere Mesnevîler, Bostan
ve Gülistan gibi fabl örneklerimiz, Kelile ve Dimne ile birlikte
Müslümanca çocuk edebiyatının ve
çocuk yayınlarının sadece dini bilgiler vermesi, dini olayları anlatması veya
bir İslam kahramanını tanıtması gerekmez elbette. Zaten müslümanın hayatının
dini olanı, dini olmayanı yoktur. Din, bütün hayatı kapsar. Edebiyatın konuları
da aynı şekilde sınırlandırılamaz. Hayattaki her şey dinin de, edebiyatın da
konusudur. Bizim burada vurguladığımız şey, yazacağımız, çocuklarımıza
okutacağımız kitapların O Kitab’a ters düşmemesi, hatta Kitab’ı daha iyi
anlamamızı sağlaması, O’nun kılavuzluğunda olması, O’nun nûruyla
olaylara bakılabilmesi. Müslümanın her
yaptığı, İslâmî prensiplere uygun olmalıdır. Bir kitabın müslümanca olması,
kitap okunduktan sonra çocuğun inanç, düşünce ve duygularına yaptığı etkiyle
yakından ilgilidir. Vereceğimiz eserle çocuğun iç dünyasında doğuştan getirdiği
dini ilgileri, düşünce ve arzuları onu sıkmadan, usandırmadan çocuğun kendi
dünyası içerisinde cevaplandırmalı, edebiyatın uçurucu sanat kanatları üzerinde
onu hayal dünyasında mutlak hakikate doğru yolculuğa çıkarmalıyız.
Çocuklara yönelik eserler gerçekten çocuğun psikolojik durumuna göre mi,
yoksa pedagojik sorunlar nelerdir?
İstisnaları saymazsak, ister bizim insanlarımız,
ister başkaları tarafından yazılmış olsun çocuklara yönelik eserler idealden
çok uzakta. Hem psikolojik, hem pedagojik yönden aşılması gereken büyük
problemlerimiz var. Önce şunu belirteyim ki, kadınlarla birlikte toplumda en
çok istismar edilen, çok yönlü sömürülere hedef olan sınıfı teşkil ediyor
çocuklar. Kapitalizm, en çok bu gruplara
hizmet götürüyor gözükürken, duygu yönleri kuvvetli
olduğu ve dolayısıyla etkilenmelerinin kolaylığından ötürü
çarkları arasına bunları
alarak gücüne güç
katmaktadır. Reklamlara, vitrinlere, çarşı ve
pazarlara baktığımızda tüketimin bu iki kitleyi hedef aldığını kolaylıkla
görürsünüz. Giyim kuşam, moda, eğlence, oyuncak sektörünün ne kadarı öncelikli
ihtiyaç kapsamındadır, ne kadarı da israf ve lüks sayılabilir?
Gelelim çocuk edebiyatına... Çocuk edebiyatı, çocuk kitabı, çocuk
dergileri ve çocuk programı adına basılı, sesli ve görüntülü yayınların
çokluğundan geçilmiyor. Şekil ve içerikte kalite arandığında, bu çokluk içinde
yokluk sırıtıyor. Batı çocuk klasiklerinin dünya görüşü, dini sembolleri,
değerleri batı sömürgeciliği ve ferdiyetçi felsefeyi yansıtan materyalist ve
vahyi dışlayan anlayışları, yayılmacı zihniyeti ve yer yer de misyonerlik yönleriyle
de değerlendirilmelidir. Sadece sanat ve edebiyat açısından değil;
çocuklarımızda bırakacakları kültürel izler, yani getirdikleriyle birlikte
götürdükleri müslümanca değerlendirilmeden bunların çocuklarımıza sunulması ne
kadar doğru olur? Bu soruyu, çocuk psikolojisinin bulgularıyla, çocuğun
benimseme ve taklide alabildiğine açık ve eleştirel okumaya hazır olmamasıyla
ilgili gerçekler ışığında değerlendirmeliyiz.
Bizim klasiklerimize gelince...
Tabii, önce bizim klasiklerimiz var mı? Olmalı, ama yok. Ama şu gerçek ki,
çocuk edebiyatı için çok zengin bir mirasımız var. Kur’an ve İslâm tarihinin
şanlı tabloları ve şifahi gelenekler başta olmak üzere kimini kullanmamışız,
kimini de yozlaştırarak mirasyedi gibi çarçur etmişiz. Kur’an’a, sünnete,
tarihimize, kültürel ve edebî mirasımıza, masallarımıza, ninnilerimize ilham
kaynaklarımız olarak kuyumcu titizliğiyle, bilgin ve sanatkar
özellikleriyle yaklaşılsa... Ne mi olur? Neler olmaz ki... Batı klasiklerinin
hemen hepsinin çocuklara yönelik yazılmadıklarını düşünürsek, büyükler için
yazılan edebi ve kültürel değeri olan kitaplarımız çocuk yaş gruplarına göre
yeniden yazılarak ve özetlenerek dil ve anlatımda çocuksu ölçülere dikkat
edilerek çocuklara sunulabilir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir pedagojik
husus, yeni yeni okumaya başlayan bir çocukla, sözgelimi 11-12
yaş grubu çocuklar için aynı kitabın farklı özellik, ilgi ve ihtiyaçların
dikkate alınarak sunulmasıdır. Kapağından resimlerine, yazı ebat büyüklüğünden
dil ve anlatım özelliklerine kadar çocukların eğilimlerinin nüansı
gözetilmelidir.
Dikkat edilmesi gereken diğer bir
durum da şu: Batı çocuk klasiklerinin uyarlanması ve özetlenmesinde, bizim
klasiklerimiz diyebileceğimiz (böyle demeyi arzuladığımız) şifahi ve yazılı
halk edebiyatı ürünlerimizin güncelleştirilmesinde ve yine Kur’an kıssaları
gibi Arapça’dan tercümelerde sanattan uzak bir anlatım, bozuk bir Türkçe ile
karşı karşıya olmamız. Bunun yanlışlığı bir tarafa, edebiyattan arındırılan ya da
çocuksu olsun diye çocuktan fazla
çocuklaşarak edebi dil ve anlatımdan uzak yazılan bir kitabın çocuk edebiyatı
sınıfına giremeyeceğinin ve çocuk edebiyatından beklenenleri sağlayamayacağının
bilinmesi gerekir.
Çocuk edebiyatı ile uğraşan
edebiyatçı ve sanatçı kimliğini öne çıkaran yazarlarımız ne derse desin, ben
çocuk edebiyatını eğitim ağırlıklı düşünüyorum. Eğitici bir edebiyattan
yanayım. Sanat için sanat anlayışını oldum olası sevemedim, araçla amacın
birbirine karıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çocuklarımıza sahip çıkma,
onları başkalarına kaptırmamayı önceliyorum.
Düşünceme göre, uyarlanan,
çocuksulaştırılan veya yeni yazılan çocuk edebiyatı türündeki eserlerde şu
şartlar aranmalıdır:
Her şeyden önce
İnancımıza zararlı olmaması, tam tersine, temel kültür ve inancımıza katkıda
bulunacak yapıda olması ve bize ait kelime ve kavramları tanıtıp sevdirmesi.
Çocukların
seviye ve ilgilerine dikkat edilip çocuksu eda ile, yaşlarının ve yaş gruplarının
dikkate alındığı bir dil ve ifadeyle hazırlanması. Çocuk kitaplarının, çocukların
yaşlarına göre kendi içinde de sınıflandırılacak özellik taşıması.
“Al beni”si
olmalı. Estetik zevke, kaliteli basım ve malzemeye, okumayı kolaylaştıracak câzip, güzel resim ve
grafiklere sahip olması.
“Oku beni”si
olmalı. Çocuğun ilgisini çekecek, kendisini mutlaka okutacak ve bitirtecek,
çocuğa okuma alışkanlığı ve zevki verecek özelliklerde olması.
1.
Edebi
özellik taşıması. Türkçe'yi
bozan değil; güzelleştiren, çocuğa ifade gücü,
anlama ve anlatma becerileri kazandıran cinsten olması.
Salt hayal
gücüne ve çocuğun serüvenden hoşlanan yönüne hitap eden, içi boş, özgül
ağırlığı olmayan veya meşhur tabirle, iki gram şeker için iki yüz gram keçi
boynuzu kemirtme
cinsinde değil; çocuğa eğitici katkısı olacak türde olması.
Kitap, çocuğu eğlendirirken eğitmeli, duygularını geliştirmeli, yönlendirmeli.
Cazgır gibi bağırarak değil; ama ince bir ustalıkla mesaj hissettirilmeli.
Telif eserlerle tercüme eserler arasında ne gibi farklar var? Telif
eserler çoğalabilir mi?
Tercüme eserler denilince batı çocuk
edebiyatı klasikleri akla gelmektedir. Toplumumuza, halkımızın inancına ve
şifahi edebiyat geleneğimize bunca dayatmalara rağmen hala sıcak gelen doğu
edebiyatından, Arapça ve Farsça’dan tercümeler yok gibidir. Batı klasiklerinin
eleştirisini yaparak, getirdikleriyle beraber götürdüklerinden yukarıda
bahsettim. İslâmî duyarlılıkları zedeleyici unsurlar taşıyan batı çocuk
klasikleri aynı zamanda egemen güçlerin politikalarının birer uzantısıdır.
Hıristiyan dinine ait semboller, batı mitolojisi ve efsaneler, egzotizmle
üniversalizm çocuk klasiklerinin özellikleridir. Tanzimat'la birlikte,
özellikle de cumhuriyetten sonra, çok zengin İslâmî mirasa ve doğuya sırtlarını
çeviren, gözlerini kapayan aydın ve yazarlarımız için tek kaynak kalıyordu: Batı.
Batıda gelişen çocuk edebiyatı, farklı toplum değerlerine rağmen, aynen
tercüme edilmeye başlandı. Onlarca yayınevi, batıda meşhur en küçük çocuk
masalına kadar ne varsa Türkçe’ye aktarma yarışına girişti. Çocuk
yayınlarının bu tercümelerin tekelinde oluşması, çocuk edebiyatının batı
taklidinde oluşmasını sonuçlandırdı. Bu taklit, özgün eserlerin ortaya
çıkmasını da engelledi. Bu klasiklerin büyük bir çoğunluğu, Türkçe’ye
aktarılırken dil ve edebiyat zevki verecek özelliklere de sokulamadı. Sadece
çocuklarımızın serüven ve hayal ilgileri tatmin edildi. Kaliteli
alternatiflerin olmaması sonucu batı değerleri ve hayranlığı yeni nesilde de
kolaylıkla sağlanmış oluyordu. Telif eserler de bu çizgide ve bu taklitte
sürdü. Hele çizgi roman türündeki Teksas, Tommiks cinsinden çocuk yayınlarının
zararları faydasından çok büyük oldu. Çocuklarımız bu çizgi kitaplardan
kaptıkları, okumaktan ziyade bakma, okuma tembelliği, düşünmeme kolaylığı ve
kovboy kültürü virüslerini birbirlerine de kolaylıkla bulaştırdılar. Çocuğu
birtakım haydut hikayeleri ve maceralara tutkun eden
bu salgın, geleceğin fotoroman okuyucularını (pardon, bakıcılarını) ve
televizyon tutsaklarını da hazırlamış oldu. Hiç bir fikir vermeyen, düşünce
yerine magazini öne
çıkartıp boş vermişlerin sayısını artıran, yazısından bol resimleri olan gazete
ve dergiler de bu çizginin ürünleri.
1980’lere kadar müslümanlar çocuk
edebiyatına hiç mi hiç el at(a)madılar. Bizim çocuklarımız açısından bu boşluk
keşfedilip yayıncılar tarafından bu bakir alana balıklama dalındı. Daha çok
ticari amaçlarla ilkesiz, programsız, zevksiz yayınlar, gelecekteki verimi ve
alternatif özgün eserlerin müjdesini de geciktirmiş oldu. Bütün bu
olumsuzluklara rağmen, son yıllarda bizim alanda önemli kıpırdanmalar
gözlüyoruz. Orijinal telif eserlerimiz elbette çoğalacak. Kalite problemi tabii
ki aşılacak. Aksini düşünmek çocuklarımızı göz göre göre kaybetmek, emânete ihânet etmek olacaktır ki, bunu kabullenmek
istemiyoruz.
Şunu da unutmamalıyız: Çocuklarımız
deneme ve yüklenme tahtası değil. Kur’an okuma,
namaz sureleri ezberleme,
ilmihal bilgileri, okul dersleri ve ödevleri, oyun, eğlenme,
spor gibi ihmal edilmemesi gereken etkinlikler var. Boş zamanların önemli bir
kısmı da istense de, istenmese de televizyona ayrılıyor. Çocuk klasiklerinin
bir kısmı batıda bile devrini kapamış, zamana karşı direncini yitirmiş
görünüyor. Modern yaşam, bilgisayar oyunlarıyla, televizyon programlarıyla
kitap kültürünü, okumayı, düşünmeyi dinamitledi. Zamanın kıymeti daha da arttı.
Parasına kıyabilenlere yüzlerce değil, binlerce kitap görücüye ve alıcıya
çıkmış durumda. Seçmek de kolay değil. Öncelik hangi kitaplara verilmeli?
Klasikler ilk sıralara girerse, bizim
kitaplarımıza, Kur’an’a sıra gelir mi, ne zaman gelir? Bunun için okumaya ve
okutmaya, önemli değil; en önemli kitaplardan başlamak gerekiyor.
Dağ köyünde kapalı bir hayat geçiren
bir çobanın, en lezzetli gıda olarak soğanı, soğanın cücüğünü göstermesi gibi,
Kur’an’ı dil, ifade ve edebi özellik ve güzellikleriyle de tanımayan bir
edebiyatçının, duygu, fikir ve dil
terbiyesi için en doyurucu
gıda olarak batı klasiklerini göstermesi
kaçınılmazdır. Kur’an’ın edebi üstünlüğü de mucize yönlerinden biridir. O
Kitab, kendine samimi olarak yönelen her kültür ve her yaştan insana,
kapasitelerine göre hazinelerini sunar. O rahmet çeşmesinden insanlar
kaplarının büyüklüğü oranında yararlanırlar. Demek istiyorum ki çocuklara da,
edebiyat alanında da en güzel kelâm, Allah’ın kelâmıdır. O’na yönelmesini
bilmeyenler, çocuk edebiyatında da O’ndan yararlanamayanlar suçu kendilerinde
aramalıdır. Rasûlüllah, çevresinde bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz imana dair kısa Kur’an
âyetlerini tekrarlatarak ezberletirdi. Sahabe de o yolda yürümüştür. Çocukla,
çocuk edebiyatı ile uğraşanlara duyrulur. Çocuk doğar doğmaz, isim koyma
aşamasında çocuğun kulağına ezan okunması da, çocuğun hangi atmosfer içinde
hayata hazırlanması, hangi mesaja muhatap olması gerektiğinin ipuçlarını sunar.
Ezanın anlamı ve okunuşundaki sanat yönü değerlendirilmeli, mesajın içeriği ve
sunulma biçiminin ne zaman ve ne yönde başlaması gerektiği müslüman çocuk
edebiyatçıları için çıkış noktası olmalıdır diye düşünüyorum.
Çocuk edebiyatı neden gündeme az geliyor?
İnsanımız, bu konunun bilincinde olmadığından.
“Oku” diye başlayan bir mesajın muhatapları ve mensuplarının okumaya önem
vermediklerinden çocuk edebiyatı gündemimizde ön sıralarda yer almıyor. Geçim
sıkıntısı arasında, maddeci dünyevi değerlerin ağır basması sonunda
çocuklarımızla yeterli ilgilenmeyip, onları ihmal kurbanları yapmaktan, boş
vermişlikten, kolaycılıktan, emanetlerin hukukuna riayetsizlikten. Buna benzer
olumsuz özellikleri çoğaltmak mümkün. Sayacağımız bütün özelliklerin hiç biri
mazeret değil, bunu belirtmek istiyorum.
Çocuk kitaplarına verilen değer,
çocuğa ve kitaba verilen değerin ölçüsünü teşkil eder desek abartılı olmaz
sanırım. Kitaplı toplumun, sadece Allah’a kulluk yapma ve geleceğini asr-ı saâdete dönüştürme bilincine sahip kişilerin, çocukları
ihmal etmesi veya savunmasızca câhiliyyeye teslim etmesi mümkün değildir diye
düşünüyorum.
İnançlı anne ve babalara bu konuda düşen görevler nelerdir?
Bu konuda en önemli görev anne ve
babalara düşmektedir. Çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar,
ebeveynlere emanet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları
cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytani
tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev
alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri
diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyoruz dersiniz? Onlar,
çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı. Bizse âhiretini. Onlar
sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; bizse kız erkek hepsini. Onlar o çağdaki
adetlere göre kuma gömüyorlardı; bizse daha çağdaşça, televizyona, sokaklara,
okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban mı
ediyoruz çocuklarımızı? Her anne baba bu soruları kendine sorup cevabını
vicdanından almadan görevlerini hatırlaması zor diye düşünüyorum. Çocukların yarın anne babaya şefaatçi olması
mümkün olduğu gibi; ebeveyninin yakalarından yapışıp kendi azaplarının iki
mislinin onlara verilmesini istemeleri de mümkün. Hatta,
yakalarına dünyada yapışmaları da.
Çocuklarımızı sevmek ve onların
geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar,
büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi
bedel ister, fedakarlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emanet
edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri,
kitapları, çevreyi seçmek, kendi
asli görevinde onlardan
yardım beklemek, asli görevi bir süre için vekillere devretmektir.
Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes
istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben
de maddî masrafları
karşılayayım. Emâneti başkasına
devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle
uğraşırken başkalarının
yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Anne
babalık, çocuğun dünyevi, maddi ihtiyaçlarının karşılanması olarak
görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır. Çocuğun
karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir.
Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o
da yapılmaz. Bu kadar iş güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu
mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk
kaçkınlığı fışkırmaktadır bu anlayışta.
Ebeveynin çocuklarının midesini
doldurup, kafa ve kalbini ihmali görev açısından yeterli değil elbet. Ama şunu
da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli
beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden
gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli
beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçilmesi gereği önemsenmelidir. Abur
cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta
eder. Çocuk sevgisi diye anne babalar olarak çocukları birilerine sipariş edip,
maddi ihtiyaçlarını gidererek görev yaptığımızı zannediyoruz. Hatta
bazılarımız, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar
bile önemli görmemekte; çocuğunun dil ve edebiyat zevkine sahip olmasını,
duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi
çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır.
Halbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız
hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Çocuklarımızın
önüne koyduğumuz şeyler, çocukken bizim sahip olamadığımız şeyler. Kendi
çocukluğumuzda gerçekleştiremediğimiz şeyleri ve hedefleri çocuklarımızda görme
isteği de gösteriyor ki, aslında çocuğumuzdan çok kendimizi, işimizi,
geçimimizi düşünüp seviyoruz. Sevmeden hiç bir şey olmaz.
Çocuklara yönelik yazmayı düşündüğünüz eserler var mı?
Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların
cahili eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının
farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz. Din kültürü ve sosyal
bilgilerin tüm dallarında
tevhidi duyarlıkların ışığında çocuk yaş gruplarına göre “al
beni”si ve “oku beni”si olan ve çocuksu bir anlatımla kaleme alınan eserlere
büyük ihtiyaçlar olduğu kanaatini taşıyorum. Piyasada bolca örneklerini
gördüğümüz namaz hocaları ve 32 farz kitaplarından bahsetmiyorum. Çağın
itikadî, fikrî problemlerine eğilmeyen, sorulu cevaplı ilmihal ve tek tük Akaid
kitaplarının varlığını da biliyorum. Çağdaş çocuğun zihni açmaz ve yanlış
yönlendirilmelerine çözüm sunabilecek, edebi, psikolojik ve pedagojik olduğu
kadar, estetik tarzı da ihmal etmeyen, düşünsel ve görsel yönü zengin eserlere zarûret çapında büyük gereksinim olduğunu zannediyorum. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak çocuklar için
Akaid ve Türkçe kitapları hazırlamaya çalışıyorum. Çocuk kitabı yazmanın,
büyüklere yazmak ve hitap etmekten çok zor olduğunun bilincindeyim.