Milli Gazete, 14. 07. 1998
Ahmed KALKAN
S A N A T Ü
Z E R İ N E
Müslümanlar genel olarak sanatın bazı dallarına ihtiyatlı yaklaşıyorlar.
Örneğin resim sanatı tasvir yasağından dolayı, musiki ise bazı seslerin “kadın
sesi” gibi haram kabul edilmesinden dolayı... Fakat bu gibi konuların değişik
yorumlanmasıyla bazı müslüman sanatçılar kendilerine
özgü açılımlar geliştirebiliyor. Bu konuya sizin bakış açınız nasıl?
Bismillâh,
Müslümanlar, hayata ve hayattaki her
şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslam,
hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir,
yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın,
eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek
teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat
olduğu bilinciyle yaşayandır. Yoksa Allah ve Rasûlünün
belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzâb, 36). Tabii,
aynı zamanda sanat ve estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut
dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler
sergilenecektir.
O’nun yaratıp terbiye ettiği fıtratımız ve fıtratımıza kılavuzluk
yapıp istikamet veren dinimiz bizi
her yönüyle gerçek güzelliğe, yani sanata
götürecektir.
Bu anlayıştan sonra müslüman için sorun, bu ilkelerin yorumlanması ve hayata
geçirilmesi noktalarında odaklaşacaktır. Müslümanca
sanat için öncelikle İslam’ın çok iyi bilinmesi gerekir. Özellikle sanatla
ilgisi olan helal-haram hükümlerini bilmek şarttır ama,
yeterli değildir. Bütüncül bir anlayışla dinin prensiplerini, bakış açısını,
hayat görüşünü, hikmetlerini bilmek, tefekkür ve tefakkuh
kabiliyetini kazanmak, olay ve eserlere tevhidi yorum getirebilmek de gerekir. Müslümanca sanat için, sanatın teorisinin, estetik
prensiplerinin yeni gelişmeler göz önüne alınarak tekrar gözden geçirilmesi
gerekiyor. Hangi şeylerin, nasıl ve ne şekilde, hangi araçlarla, hangi düşünce
ve niyetlerle, nerelere yansıtılması gerekir? Bunları dosdoğru bilip, pratikte
uygulayamayan kişi, nasıl müslümanca sanat ortaya
koyabilir?
“Müslümanların sanatın bazı
dallarına ihtiyatlı yaklaşmaları” konusuna gelince: Haramlığında şüphe bulunan
hususlarda cesaret fıska; ihtiyat ise takvâya götürür. “Üzümünü ye, bağını sorma!” anlayışı
materyalist inancın (veya inançsızlığın) sonucudur. Haramdan kaçınmak için,
bağını sorup öğrenmediğin üzümü yememek, haramlığına dair bir şüphe varsa,
ihtiyatlı davranarak sakınmak müslümana yakışan
takvadır. Sanatçı gönül eri olduğundan, Allah’ın sanatına hayran bir ruha sahip
bulunduğundan, takva herkesten önce ona yakışır. Takvanın getirileri sadece
öteki dünya ile sınırlı değildir. Sanattaki bu ihtiyat da, yeni konulara,
orijinal ürünlere kapılar açacaktır ve tarihsel süreç içinde de açmıştır.
Şimdi resimde tasvir konusuna
gelebiliriz: Kur’an ve hadisin, dini emir, yasak ve
uygulamalara ters düşmemek kaydıyla tasviri esastan ve temelden yasakladığını
söylemek mümkün değildir. Tasvirin haram ve mubah olmasındaki ölçünün, onun
mesajı ve kullanıldığı yer olduğu söylenebilir. Yoksa,
salt olarak tasvir haram ise, Hz. Âişe’nin, üzerinde
sûret bulunan minder ve yastık kullanması sükut ve takrirle karşılanmazdı. Salt
olarak tasvir yasak kabul edilse, günümüzdeki fotoğrafın her türlüsünün haram
olması icap ederdi. Bu da konusu ve amacı ne olursa olsun, sinema ve televizyondaki her
türlü görüntünün de tamamıyla haram olmasını beraberinde getirecekti. (Halbuki hiç bir meşhur âlim böyle düşünmemekte.) Hz.
Süleyman’dan bahsederken belirtildiği şekilde Kur’an
salt olarak heykeli yasaklamaz. Kur’an put amaçlı
heykelleri kesin dille ve ısrarla yasaklar.
Saygı duymak ve tapmak amacıyla
yapılmış veya bu amaca hizmet eden insan heykelinin, putlaştırılmaya yol açma
ihtimali olan kişilerin duvarlara asılabilecek ve saygı duyulacak resimlerinin
haramlığında ittifak vardır. Tevhid inancının temel
esaslarını korumak bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma
ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye
döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal
ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak,
çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, batıl dinlerin sembolleri gibi şeyler
yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar sarf
etmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin dinen kaçınılması ve soğuk
görülmesi için diğer hikmetler. Tasvir, kralların, diktatörlerin ve siyasi
liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine işlenmesine yarayan en önemli
araçlardan biridir. İster resim, ister heykel şeklinde olsun, tasvir,
müstehcenliğin yayılmasında da, yığınların çeşitli şekillerde saptırılmasında
da geniş olarak kullanılmıştır. Bu gerekçelerden yola çıkarak, tasvir tasvip
görmemiştir. Tarih boyunca her türlü canlı resmine, özellikle insan figürüne alimler ve müslüman sanatçılar
soğuk ve ihtiyatlı yaklaşmıştır.
Resim ve heykelin soyut olanına
İslam hiç bir yasak koymaz. Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen
ihtiyatlı müslüman için soyut resim ve heykelin
kapıları ardına kadar açıktır. Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim
ve heykele yöneldi. Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkan ve güzelliklerinden yararlanılabilir. Hat modern resme
adapte edilebilir. Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah’ı,
âhireti, ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden
uzak, soyut heykel ve anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan
ve yararlı bir şekilde müslümanca bu sanatlarla
uğraşılabilir.
“Kadın sesinin haramlığı” konusu:
Kadın sesi, doğallığı bozulmadığı müddetçe ve ihtiyaç olduğu oranda yabancı
erkeklere karşı da caizdir. Bazılarının iddia ettiği gibi İslam, kadının sadece
evinde, toplum dışı yaşamasını emretmez. Topluma müslümanca
katılmasını yasaklayan hiç bir hüküm yoktur. Kadın toplumdan meşru yollarla
yararlanacak; toplum da meşru yollarla kadından. Kadın toplum içinde olacak ama, dişiliğiyle
değil; kişiliğiyle. Kadın hem
sesiyle, hem görüntüsüyle, hem de davranışlarıyla toplumda dişilik değil;
kişilik sergilemelidir. İslam ister ki kadın, ifsad
edici yönde değil; ıslah edici şekilde toplumda yer alsın. Kadınlarla ilgili
yasaklar, hem kadını, hem toplumu fitnelerden korumaya yöneliktir. Kadın sesinin sakıncası, kendi yapısından
değil, haramlara, fitnelere yol açacak şekilde kullanılmasından dolayıdır.
Burada gündeme gelen şekil, câhiliyyenin sanat
anlayışında kadın sesinin istismarı. Daha açıkçası, kadının
yabancı erkeklere şarkı türkü söylemesi. Bunu, hele günümüzdeki ortam ve
şekliyle caiz görecek bir alimin çıkacağını
sanmıyorum. Kadın sesinin (ve beraberinde görünümünün) fitneye, ahlâkî
dejenerasyona yol açması, kadının cinsel obje olarak kullanılıp istismarı sanat
olabilir mi? Sanat, müslümanın lügatındaki
gerçek sanat, insanı şerlere değil; hayırlara, çirkinlik demek olan haramlara
değil; sâlih amel ve takvâya
ulaştıran unsurlardır. Gerçek sanat, insanı Allah’a ve O’nun sevdiklerine
yaklaştırır. Tâğuta, şeytana ve nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey güzel de değildir, meşrû da, sanat da.
İslam sanatının tasvir yasağından dolayı hat, tezhip gibi güzel
sanatlara ve mimariye yönelmiş olması bir avantaj olarak algılanabilir mi?
Elbette. Zaten İslam’daki tüm
yasakların dünyaya yönelik hikmetleri vardır. Allah, sadece bizim için zararlı
olan şeyleri yasaklamış olduğundan; yasaklara uymak, farkında olmasak bile
birçok maslahat ve faydayı beraberinde getirir.
Put amaçlı ve dini esaslara ters
düşen tasvirin haram olması ve de müslümanların canlı resim ve
heykelleri tümüyle yasak kabul etmesinin, sanat için çok olumlu etkileri
vardır. Biyolojik bir vakıadır ki, kullanılmayan bir kabiliyet, kullanılmakta
olan diğer yeteneği takviye eder. Mesela gözleri görmeyen birinin belleği ve
hassasiyeti gören insanlarınkinden kat kat üstündür.
Meyvesini çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim, yontma
ve heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkarın
kabiliyeti diğer alanlarda daha büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat sanatı,
minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme
sanatlarındaki müslüman sanatçıların başarıları bunun
delilidir.
İslâm’ın, put amaçlı tasviri
(figüratif resmi) yasaklaması, insanlık için çok faydalı olmuştur. Bu yasak,
putperestliği önlemiş, yeni bir sanat türünün doğmasına sebep olmuştur. Eğer bu
yasak olmasaydı, sanatçılar hala İsa ve Meryem resimlerini tekrar edip duruyor
olacaklardı. Tasvir yasaklanmasa veya yasak kabul edilmeseydi, soyut sanat
ortaya çıkmayacak, modern soyut sanata giden yol açılmayacaktı. Minyatür bu
yasağın biraz yumuşak bir şekilde, ama saygıyla kabulünün etkisiyle gelişmiş,
hat sanatının gelişmesi de bu yasaktan yön ve hız almıştır. Başka hiç bir din
ve medeniyette göremediğimiz ihtişamda bir yazı sanatı ortaya çıkmıştır.
Minyatür ve hat sanatının modern soyut resme katkılarını objektif gözle
değerlendirdiğimizde, put amaçlı tasvir yasağını sanat adına alkışlamamak
mümkün değildir.
Salt sanatsal kaygılar göz önüne alınarak bir müslüman
eser verebilir mi?
Müslüman, Allah’a teslim olan
demektir. Yaratılış amacının sadece Allah’a kulluk, O’na ibâdet
olduğunu bilen insandır. O yüzden her işinde ve her anında Rabbının
rızâsını arayacak ve her yaptığının kendisini Allah’a
yaklaştırmasını hedefleyecektir. Bu prensipler içinde değerlendirdiğimizde
sanat, bir müslüman için ibâdettir.
Bir şeyin Allah’a ibadet olabilmesi için gerekli üç şart vardır. Yapılan şeyin
meşru olması, Allah’ın istediği, Rasûlü’nün
uyguladığı şekillerde uygulanması ve Allah rızası için yapılması. Allah için
değil; başka gayeler için yapılanlar da ibadet olarak değerlendirilebilir ama, bu ibadet nefse, eşyaya, tâğutlara...
yapılan ibâdetttir. Bu
sebepten dolayı, meşru şeylerin icrası, müslümanca
sanat için yeterli değildir. Bunların meşru yöntemlerle ve en önemlisi de meşru
amaç için yapılması gerekir. Müslümanın namazında
başka ilah, namazın dışında prensip ve ilkelerine teslim olup onu memnun
edeceği başka ilâhları yoktur. Onun her
şeyi, namazı, ibâdetleri, hayatı, ölümü, hepsi
âlemlerin Rabbı Allah içindir, O’nun ortağı yoktur. O
böyle emrolunmuştur (6/En’âm
162-163).
Müslüman, sanata da laik bir anlayışla yaklaşamayacağı için, onun sanatı
da elbette ve sadece Allah için olacaktır. Sanatta da yasakları ve tavsiyeleri
Allah belirler. Mü’min her konuda O’na kulluk eder,
severek itaat eder. Sanatın sanat için kabul edilmesi, sanatın putlaştırılması demektir.
Yani sadece sanat adına yapılanlar put olmaz; sanat için yapılanlar da o hükme
girer.
Günümüz insanının, içinde yaşadığı câhiliyyenin etkisiyle araçlarla amaçları nasıl
karıştırdığına örnektir sanat için sanat anlayışı. Bir şey, kendisi için nasıl
olur? Yaşamak için yaşamak
ne ise; sanat için sanat da
odur. Sanat, câhiliyye toplumunda bir din
haline gelmiş, sanatçı da ilah. Sanat dinine göre ne ayıp vardır, ne günah. Sanat adı verilebiliyorsa her şey mubah. Sanatın doğruları,
sanatın ilkeleri, sanatın özgürlük, estetik, güzel, moda ve imaj anlayışı... sanatın âmentülerinden başka bir şey değil. Sanatçıyı
bağlayan tek ölçü vardır. O da sanat dininin kuralları. Sanatın ve sanatçının
dini yoktur; sanat dini vardır. Sanat için, girilmeyecek boya yoktur.
Hatırlarsınız, bir büyük kentin belediye başkanı: “tüküreyim böyle sanata”
dediği için, nasıl sanat düşmanı ilan edildi ve kaldırmak istediği müstehcen
bir kadın heykelini, bir başka yere dikmek mecburiyetinde bırakıldı. Kadın
sanatçı sanat için soyunur, ahlaksızlığı sanat içinse kabul görür. Bu din için
tapınaklar, ayinler, törenler... irtica kapsamına
girmediği, tam tersine irticâyı önlediği için egemen
güçlerin de sığınaklarıdır. Salt sanatsal kaygıların göze alınarak sanat
icrası, sanatı gaye kabul etmektir. En güzel araç bile, amaç olduğunda tüm
değerini kaybeder, bir felaket sebebi olur amaçlaştıran için.
Allah için sanat anlayışı olmayınca,
ya sanatın kendisi ilah yerine geçecek, ya da sanat, piyasadaki ilahların
birine hizmet edip onun kulu olacaktır. Emperyalizm, tâğûtîi
düzen, fuhuş, moda, sanatçı... gibi ilâh taslakları
bazen sanatın bir kulu, bazen de sanatın ilâhı konumundadır.
İslâm sanat felsefesi ile batı sanat felsefesini birbirinden ayıran
temel faktörler nasıl izah edilebilir? Ayrıldığı ve birleştiği noktalar
nelerdir?
Batı sanat felsefesinin, daha doğru bir ifadeyle câhiliyye sanat anlayışının en önemli özelliği, insanın
Allah’a karşı mücadelesi, onunla boy ölçüşmeye kalkmasıdır. Sanat da sanatçının
yarattığıdır. İslam’da ise, sanat bir
ibadettir. Müslüman sanatçı için, en küçük çapta bile olsa Allah’la, Allah’ın
hükmüyle bir çatışma yoktur. Batılılar Allah’ın yarattığını taklit için, insan
vücutlarını ideal ölçüler içinde kaslarıyla birlikte çizmiş veya heykellerini yapmışken;
müslümanın sanatında insan vücuduna hemen hiçi
rastlanmaz. Müslüman sanatçı, ne sanatı, ne kendini putlaştırır. Sanatı amaç
olarak görüp, ona Allah’ı karıştırmayarak putlaştırmaktan sakındığı gibi,
sanatçı olarak kendini de putlaştırmaya götüren her şeyden kaçın “ben”ini
gizler. Müslüman için sanat, bir takva ürpertisi, gönül coşkusu, ilahi rızayı,
ihsanı, cemali arama biçimidir.
Batı câhiliyyesinin
sanat felsefesinde hayatta faydası olan şeyin sanat olamayacağı anlayışı
vardır. Müslüman sanatçı, sanatı faydadan uzak düşünmez. Onun için sanat bir
lüks ve fantezi, bir oyuncak ve israf değildir. Sanat daha çok, hayatta lazım
olacak faydalı bir güzelliktir. Kullanılan güzel bir eşya veya onun
tezyinatıdır sanat. İslam toplumlarında sanatla zanaat arasında pek önemli bir
fark yoktur. Sanatla ekonomik ve sosyal yapı iç içe geçmiştir. Müslümanların
sanat eserlerinin hemen hepsi, günlük hayatta kullanılabilecek şeylerdir. (Eski
Mısırlılardaki gibi ölüler için, Hıristiyanlardaki gibi tapınmak için değil.)
Câhiliyye sanatçısı, bakmasını
bilemediğinden, Allah’ın nuruyla bakamadığından, gözlerinde perde bulunduğundan
evrendeki, doğadaki güzellikleri göremez. O, kendine göre bir güzel yaratma
sevdasında ve cür’etindedir. Müslüman sanatçı ise,
güzelliği gerçek yaratanı bildiğinden güzeli keşfetmeye taliptir. Eşyanın
güzelliğinde hakiki güzelliğin tecellilerini anlar. O, mutlak güzellik
peşindedir. Allah’ın cemal sıfatının tecellilerini görerek hayran olur.
Müslüman sanatçı, batılı sanatçı gibi kural, disiplin, ölçü tanımayan değil;
haram-helal hudutlarına ve kendi fıtratına uyan, ritme, ahenge, ölçüye,
birliğe, sonsuza ulaşmak isteyen bir anlayış içindedir. O, nefsinin hevâ ve fantezilerinden ziyade, mutlak güzelliğin peşinde
koşar. Batıda estetik konusunda birbirini tutmayan, beşer kaynaklı estetik ölçü
ve ölçüsüzlükleri onu bağlamaz. Müslüman için güzelin ölçüsü de farklıdır.
Küfürde, Allah’a isyanda, haramlarda boş yere güzellik aramaya kalkmaz. Güzel,
Allah’ın güzel dediğidir. Çünkü güzel olan Allah sadece güzel olan şeyleri
emreder. Allah, kullarından inancın, düşüncenin, eylemin, davranışın,
duyguların, sözün, sesin, kısacası her çeşit ibadetin, yani her şeyin en
güzelini ister. Müslüman, inanır ve bilir ki, mutlak güzel, cemal sahibi Güzel
Allah’tır. Sözün en güzeli, Allah’ın Kelâmı/Kitabıdır. Yaratıkların en güzeli,
insan; insanların en güzeli ise Hz. Muhammed (s.a.s.). En güzel yol, şeriat,
hukuk ve din: İslam. En güzel iş de Allah’a kulluk. Bu bilinç müslümana sanat için gerekli ilhamları, örnekleri, çıkış ve
varış yollarını verir, müslümanın her yaptığını sanat
seviyesine çıkartır.
Batı sanatı, figüratif ve natüralist
bir sanattır. O tabiatın küçük ve basit tarzda benzerini çizmeye ve yontmaya
çalışan bir taklitçi ve musavvirdir. Müslüman
sanatçı, müşahhastan (somuttan) kaçınır, yüksek seviyede soyutlamaya yönelir.
Bunun için hat sanatı (kaligrafi) çok önemli bir yere sahiptir. İslam
estetiğini bütün özellikleriyle hat sanatlarından çıkarmak mümkündür. Yazı
sanatında belirgin olduğu gibi, sanatla tebliğ iç içedir; bulduğunu paylaşmak
için başkalarına sunar, onları güzele davet eder sanatçı.
Câhiliyye sanat anlayışıyla İslam sanat
anlayışı arasındaki farklar bunlarla sınırlı değil elbette. Biri sanatın istismarı,
güzellik adına hallüsinasyon; diğeri gerçek sanattan
yansımalar. Ayrıldığı noktalar saymakla bitmeyecek kadar. Birleştiği noktalar
mı? Batılı da olsa, kafir de olsa insan, fıtratına
uyduğu oranda, güzellikten nasibini alacak, insanlığı icabı güzel şeyler ortaya
çıkarmaya çalışacaktır. Böyle olmaktadır da. Yeter ki insan ve sanat
yozlaşmanın, putlaşma ve putlaştırmanın her çeşidinden kurtulsun.
İslâm sanat felsefesi ile batı sanat felsefesinin bir sentezi
oluşturulabilir mi?
Artı ile eksinin toplamı eksidir. Câhiliyye ile İslâm’ı bağdaştırmak mümkün değildir. Hakla
batılın karışımı, ilâçla zehrin birleşimi gibi bir şey olur bu iki anlayış
arasındaki sentez. Ben olayı böyle görüyorum. Ama,
sorudan kasıt, “batıdan İslam’ın hikmet dediği meşru şeyler, araçlar alınamaz
mı?” şeklinde anlaşılırsa, buna: “Dikkatli ve ferasetli olmak şartıyla evet”
demek durumundayız.
Müslümanlar, müslümanca
sanat ortaya koyabilmek için, batılı araçlardan da yararlanabilirler. Fakat
ortaya farklı şeyler çıkarırlar. Yalnız unutulmamalıdır ki, araçlar, bir
yönüyle ortaya konacak eserleri de belirlerler. Bu bakımdan müslümanların
işi zordur. Önemli olan, müslüman sanatçının
kullandığı aracın kölesi olmaması, araca hükmedebilmesidir. Altını çizerek
belirtmek istiyorum ki, araçların da doğru ve güzel olması gerekir. Meşrû olmayan araçlarla meşrû hedeflere gidilemeyeceğini
unutmamak gerekir.