Vuslat, Sayı 48, Haziran 2005
Müslümanın Akaidi Kitabı Vesilesiyle
Araştırmacı
Yazar Ahmed Kalkan’
Vuslat: Hocam, uzun süredir beklenen Müslümanın Akaidi kitabınız piyasaya çıktı. Niye bir akaid kitabı yazma gereği duydunuz?
Ahmed Kalkan: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Daha önce üç kez özel olarak basılan bu kitap, uzun zamandır piyasada yoktu.
Kitapçı vitrin ve raflarına hiç girmemiş, Anadolu’ya da gitmemişti. Ancak
cemaat çalışması yapan bazı çevrelere ve nasılsa duyan kişilere ulaşabilmişti.
Buna rağmen Rabbimize hamdolsun kısa sürede kendi kendini tanıttı ve sorulmaya,
aranmaya başlandı. Dördüncü baskısı, normal baskı adedinin iki katı basılarak
Rağbet yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Kitabın piyasaya çıkmasından bu
güne bir aydan daha kısa bir zaman geçmesine rağmen kitabın bu yeni baskısının
da bitmek üzere olduğunu öğrendim. Bu, bizi elbette sevindirmektedir. Yanlış
anlaşılmasın; bu iltifatın şahsımıza değil; temel inanç esaslarımıza ve kitaba
gösteriliyor olmasıdır sevincimizin esas sebebi.
“Niye bir Akaid kitabı” sorusuna şöyle cevap vereyim: Bize göre,
bugün için en büyük eksiklik ve yanlışlıklar İslâm inanç esaslarıyla
insanımızın ilişkisidir. Halkın, çok sevdiği(ni
söylediği) dinini, İslâm’ın esaslarını bilmediği; neye, nasıl ve niçin inanması
ve güvenmesi gerektiğini değerlendiremediği içindir tüm bireysel, ekonomik,
sosyal ve hatta siyasal problemler. Bu ülkedeki nice insanın İslâm’dan, onun
hayat verici dinamizminden uzaklaşması da yine aynı sebebe dayanmaktadır. “Müslümanım” diyen nice kimsenin zavallılığının, İslâm
düşmanı nicelerin de gaflet ve ihânetlerinin,
kendilerine ve çevrelerine verdikleri zararın sebebi de aynı: Tevhid dini İslâm’ın inanç esaslarını doğru bir şekilde
bilmemek, o ilkelere inanmamak. Allah’ı, Peygamber’i yeterince tanımayan
insanların papa hayranı, top kafalı veya pop düşkünü olması, ya da (ve de) zâlim tâğutlara sevgi besleyip
onlar tarafından ezilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Hırsızlığın artması,
hortumculuğun mârifet, hile ve kandırmanın kahramanlık
sayılması gibi buzdağının gözüken üstü de hep inanç kirliliğini yansıtmaktadır.
Onun için inançlar düzelmeden ve yeterlilik kazanmadan ahlâkın da, sokağın ve
evin de düzelmesi mümkün değildir.
Vuslat: Ahlâkın düzelmesi, yönetimin
düzelmesi, toplumun düzelmesi hep inancın düzelmesine bağlıdır; bu da öncelikle
İslâm akaidinin doğru biçimde bilinmesine bağlıdır mı demek istiyorsunuz?
Ahmed Kalkan: Evet. Bireysel, sosyal ve siyasal
hayattaki tüm problemlerin kaynağında hem ilimsizlik ve hem de bozuk inanç
anlamında cehâlet ve câhiliyye
vardır. Asr-ı saâdeti
yaşamanın, saâdeti asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer.
Unutmayalım ki, Kur’an’ın istediği gibi iman
edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî
öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her
zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve
dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse,
büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı
kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem
vermediği de ayrı bir problem. Resmî, askerî ve sivil hâkim güçler tarafından;
ekonomi, eğitim, iletişim gibi her taraftan câhiliyyenin
kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan
başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı
olacaktır.
Tevhidî esaslar, Kur’an’ın
en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu esasları bireylere ve topluma
yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler
hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları
pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra
da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için
yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların
egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve
reddedilmesi gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, Akaiddir. O yüzden Kur’an’ın ve Rasûlullah’ın başladığı yerden başlamalı ve en çok önem
verdiği şeylere önem verilmelidir. Bu yaklaşım, bizim akaid
kitabı hazırlamamızı zorunlu kılmıştır.
Vuslat: Piyasada çok sayıda akaid kitabı var. Sizin eserinizin bunlardan farkı ne?
Ahmed Kalkan: Sözgelimi piyasadaki on
binlerce roman vb. kitaplarla karşılaştırılınca, akaidle
ilgili eserlerin çok sayıda olduğunu söylemek zordur. Bununla birlikte, Kur’an’la ve akaidle ilgili
kitapların ve bu konuların işlendiği cemaat çalışmaların son yıllarda artış
göstermesi sevindirici ve ilerisi için ümit vericidir. Piyasada bulunan İslâm
inancıyla ilgili kitapların önemli bir bölümünün, çok eski dönemlerde kaleme
alınmış eserler olduğu görülür. Bu klasik akaidle
ilgili kitapların hemen hepsi bir mezhep akaidi özelliğinde olduğundan, farklı
mezheplerin görüşlerini çürütecek antitez tavırlar ve bugün için gereksiz
tartışmalar, akaidi ilgilendirmeyen bazı felsefî konular içermesi yönüyle daha
çok “Kelâm” kitabı mâhiyetindedirler. Dil ve anlatım
yönünden kolay anlaşılabilir, içerdiği konular yönüyle gereksiz tartışmalardan
uzak, tevhid ve şirkin güncel yansımalarına ışık
tutacak mâhiyette akaid
kitaplarının sayısı çok azdır, yetersizdir.
Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akaid”le
ilgili eserlerin kiminde, gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid
kavramını gölgelemiş, mezhep tartışmaları, kelâmî
düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin bireysel,
sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî
problem ve sapmalar yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. Akaid,
sadece inanılması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi gereken
esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan
veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip
atılması gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür
olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm müslümanları
bağlaması yönüyle İslâm Akaidi, beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve
tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad
ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye
dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm
Akaidini öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların
hedefi olmalıdır. Akaid ilmi, müslümanlar
arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren ve mutlak hakikatin
temel alınıp öğretildiği bir ilim haline yeniden getirilmelidir. Öğrenilen iman
esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz iman edilmesini doğuracağı
gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata
nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları
olabilecektir.
İşte bu düşüncelerden
hareketle diyebiliriz ki, her yaş ve kültürden insanın anlayabileceği ve İslâmî
eğitim çalışması yapan gençlerin ihtiyacını karşılayabileceği alternatif ders
kitabı şeklinde bir esere ihtiyaç vardır ve bu âcizâne
çalışma, bu ihtiyaca cevap verebilmek arzusuyla kaleme alınmıştır.
Kitapta, bazı klasik
tasnif ve tâbirlere aynen yer verilmiş, yanlışlığı
hakkında kesin deliller bulunmayan değerlendirmelerde geleneksel üslûp muhâfaza
edilmiştir. Kur’anî esaslara ters düşen hususlarda
ise bu çizgiden ayrılınmış ve gerekçeler izah edilmiştir. Konuların yaşanılan
hayatla irtibatı kurulmaya çalışılmış, imanı zedeleyebilecek tutum ve görüşler
eleştirel bakışla ele alınmıştır. Kişisel okumalar yanında, eğitim çalışması
yapan genç müslümanların da yararlanabilmesi için
konular üniteler halinde değerlendirilmiş, gereksiz detaylardan kaçınılmaya
gayret edilmiştir. Kitabın ve ünitelerin sonuna sorular eklenilmesi uygun
görülmüştür.
Müslümanın Akaidi adlı bu kitabımızda, yine,
başka akaid kitaplarında bulunmayan uzunca bir bölüm
var. Kitabın bu ikinci bölümünde İslâm inancını olumlu ve olumsuz yönden
etkileyen akaidle ilgili kavramlara yer verilmiştir.
Akaidi ilgilendiren bu kavramlarla sahih akîdeyi
perçinleyen konular özet şekilde ele alınmıştır. İnkâr, tahrif, yozlaşma ve
unutulma gibi tehlikelerle karşı karşıya bırakılan İslâm inancını yakından
ilgilendiren bu kavramların müslümanların zihin,
gönül ve dilinde tashih edilmesi amaçlanmıştır.
Vuslat: Hocam, bu açıklamaları dergimizde
okuyup da bu akaid kitabını temin etmeye çalışmamak
herhalde mümkün değildir. Okuyucularımız merak ederler, bu kitabı nasıl temin
edebilirler, izah eder misiniz?
Ahmed Kalkan: Daha önce üç defa basılan bu kitap,
yeniden gözden geçirilip tashih edilerek Rağbet yayınlarınca dördüncü baskısı
yapıldı. Kitap, Rağbet Yayınevinden (0212 528 85 19) temin edilebileceği gibi,
dinî eserler satan kitabevlerinden de alınabilir. Ama
Vuslat okuyucuları veya Özel FM dinleyicileri için en kolay ve en kestirme yol,
Vuslat dergisine bir telefon etmektir. Yani bu kitap ve arzu edenler için
bundan daha faydalı nice eser bir telefon kadar okuyucuların yakınında. Bu
vesileyle Vuslat dergisinin, yeterince anlaşılamadığını düşündüğüm bu büyük
hizmetine atıfta bulunmak istiyorum. Gerçekten Vuslat kitap klübünün
kitaba/ilme sevginin günlük hayata yansıması olan ve büyük fedâkârlıklar
gerektiren bir güzel çalışma sistemi var. Bunun çok önemli bir gayret olduğunu
düşünüyorum. Nereden ve nasıl temin edebileceğini halkın yeterince bilemediği
hizmeti ayaklarına getirmesini takdir etmemek mümkün değil. Yüzlerce kitap ve
VCD setinden oluşan geniş yelpazedeki eserlerden bir tanesini bile satın almak
isteyen okuyuculara ek ücret de almadan evlerine veya işyerlerine kadar teslim
ediyorlar.
Vuslat: Okuyucularımıza iletmek istediğiniz
son bir mesajınız var mı?
Ahmed Kalkan: Son olarak, okumanın önemine bir
iki cümleyle işaret etmek istiyorum: Okumayan bir toplum olduk; okumayan,
sadece seyreden. Midemize ve giysimize verdiğimiz önemin kaçta kaçını kafamıza
ve gönlümüze veriyoruz? Bir ayda midemize harcadığımız paranın ne kadarını dâvâmıza harcıyoruz? Gönlümüzün ve kafamızın gıdası, biraz
sonra çoğunu boşaltma ihtiyacı hissedeceğimiz mideye âit
gıdalardan daha mı az önemli? Unutmayalım; her gün “O Kitab”ı
ve onu açıklayan kitapları okumayanın canına okunmaktadır. Mutlaka en az
haftada bir sadece Allah için bir araya gelip cemaat çalışmaları, Kur’an ve Akaid eksenli dersler
yapmak, çocuklarımızı ve çevredeki gençliği bu çalışmalara yönlendirmek,
evlerimizi de mescid ve mektebe, Kur’an’ın
okunduğu, anlamının öğrenilip öğretildiği kurslara dönüştürmek zorundayız. Aksi
takdirde dünyada zilletten, âhirette azaptan
kurtulmak zordur.
Vuslat: Hocam, tüm okuyucularımıza ısrarla
tavsiye ettiğimiz bu eserin tanıtımı için verdiğiniz bu bilgilere teşekkür ederiz.
Ahmed Kalkan: Ben de teşekkür ediyorum.
Vuslat, Sayı 28, Ekim 2003
Ahmed Kalkan ile Röportaj
Vuslat: Hocam, öncelikle kendinizi
tanıtır mısınız, Ahmed Kalkan kimdir?
Bismillâh. "Ahmed
Kalkan, kim midir?" On sekiz bin olduğu rivâyet
edilen âlemlerden biri olan, yedi gökten birinci kat semâyı oluşturan evrenin
parçasında, iki yüz milyar galaksiden biri olan, ismine Samanyolu galaksisi
denilen ve bir milyon dört yüz bin yerküre büyüklüğündeki güneşimiz gibi içinde
iki yüz milyon yıldız barındıran galaksimizin içinde denizde damla gibi duran
dünya denilen yuvarlakta milyonlarca canlı çeşidinden biri olan insan adlı
varlığın, Hz. Âdem'den bu yana yaşamış koca bir zaman dilimindeki insan
nesli/seli içinde, 21. yüzyılda yaşayan 7 milyar insandan biri. Bu kadar küçük,
basit ve önemsiz birisi Ahmed Kalkan. Buna rağmen
Allah'ın, kendisini kulluğa kabul ettiği; ümitleri, beklentileri, hayalleri hiç
de küçük olmayan, kullardan bir kul, bir abdullah.
Kimliği; bir müslüman.
1955 yılında
Kütahya'da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça
eğitimi aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya
Karasu'da Edebiyat öğretmenliği yaptı. Belki, Türkiye'de en kısa zamanda görev
yaptığı şehirden ilçeye sürülen öğretmen olma sıfatına sahip oldu. Tâyin olduğu Adapazarı lisesine ilk gittiğinde, müdür
odasında müdür vekili olan bayan baş muâvin tarafından karşılandı. "Hoş
geldiniz" diyerek uzatılan eli, bayan eli diye sıkmadığının cezasını
çekti. "Uzatılan eli, haram olduğu için,
erkekle kadının tokalaşmasının câiz olmadığına
inandığı için tokalaşamayacağının mâzur görülmesini rica ettiğini"
söyledi. Sen misin bunu yapan? Yaklaşık otuz saniye kadar bekledikten sonra,
"derslere girmenize gerek yok, birkaç gün gezip eğlenin!" denildi. Ve
ilâve edildi: "Din Dersi öğretmeni bile sakınca görmüyor da..." diye.
Uygun şekilde cevap verdi. Göreve başladığı halde derslere giremediği okuldan
bir hafta sonra Karasu ilçesindeki liseye tayininin çıktığı (sürüldüğü)
söylendi. Başlarken bile ortaya çıkan öğretmenliğin memurluk tarafını hiç mi
hiç sevemedi. Öğretmenliği sırasında "Atatürk'ün cenâze
namazının hangi câmide kılındığını bilmiyorum" sözü gerekçe gösterilerek
laikliğe aykırı tutum ve tavırlarından dolayı bir yıl hapis cezasına
çarptırıldı. (Lâf aramızda, hâlâ hangi câmide
kılındığını bilemediğinden, suç işlemeye devam ediyor.) Kendi isteği ile
memurluktan istifa ettikten sonra fahrî ve özgür öğretmenliğini yaşadığı ve
hasta olmadığı sürece sürdürmeye çalıştı. Öğrencilik yıllarında memleketi
dışında, Afyon, İstanbul, İzmir, Konya ve Erzurum adlı şehirlerin her birinde
yıllar geçirdi. Türkiye'nin dörtte üçünü, dünyanın da sadece 23 ülkesini genç yaşlarında
gezip gördü. Daha çok Fransa ve Hollanda'da olmak üzere sekiz yıl Avrupa'da
kalıp cemaat çalışmaları ve serbest öğretmenlik yaptı.
Avrupa'da kaldığı
yıllar bir arkadaşı ile 21 sayı süren Kıyam adlı bir dergi çıkardı. Yazıları,
bu derginin yanı sıra, Avrupa'da Hicret, Tebliğ, Haksöz,
Yeryüzü gibi dergilerde yayımlandı. İlk sayısından itibaren Vuslat dergisi
yazarlarından olan Ahmed Kalkan, Özel FM adlı radyoda
programlar yaptı, halen Yurt FM'de Kur'an Kavramları
adlı programını sürdürmektedir.
1992 yılından bu yana
İstanbul'da bir vakıfta görev yapmakta ve fahrî öğretmenliğini sürdürmekte olan
Kalkan, 1998'den beri konulu tefsir çalışması olarak Kur'an
Kavramları üzerinde çalışmaktadır. İleride Kavram Tefsiri adıyla yayımlatmayı
düşündüğü bu kapsamlı çalışma, aynı zamanda çalıştığı vakıfta ders olarak da
sunulmaktadır.
Evli ve (6-2=) dört çocuk babası olan Kalkan'ın yayımlanmış üç eseri
vardır. Sanat Bilinci (Denge Y. İst. 1993, 1997), Evlilik ve Aile Hayatı
(Konya, 1999), İslâm Akaidi (İst. 2002).
Bu, başlangıcı biraz
bilimsel ve fikirsel, devamı da biraz resmî tanıtmadan sonra, onun dünyasını
biraz daha deşelim isterseniz: Bakmayın onun kendini fahrî öğretmen diye
tanıtmasına, başkalarının da ona hoca demesine. Aslında onun mesleği öğrencilik.
Öğretmenlik gibi onu da ne kadar becerebiliyor, o da tartışılabilir. Hayatı
boyunca da bu meslekten ayrılmak istemiyor Ahmed
Kalkan. O, bir Kur'an talebesi olmaya çalışıyor,
zirvesi "canlı Kur'an" olan "hamele-i Kur'an" dağına
tırmanma çabasını ölünceye dek sürdürmeyi düşünüyor. Kur'an'ı
anlamaya ve anlatmaya çalışıyor; okumaları ve yazmaları, konu ve konuşmalarının
gerekçesi bu. Yaratılış amacının Allah'a kulluk, kulluğun yolunun da Kur'an'da çizildiğini unutmamaya çalışıyor (ama
arada-sırada da unutuyor). Sekiz ameliyat geçiren ve gece-gündüz sürekli
ağrılarla imtihan olan bedenini, bu gayret ayakta tutuyor. O düşünüyor ki,
doktorluğa soyunanların hasta olmaya hakları yoktur. Başka hastalarla uğraşmak,
onun derdini unutturacak ve hoşlanmadığı şey, hayır olabilecektir.
Ağrılarının müsâade ettiği zamanlarda, çevresindekiler onu ya bir
kitabın sayfaları arasında kaybolmuş veya bilgisayar başında yazarken kendini
bulmuş görürler. Kimilerinin zannettiğinin aksine, çok konuşmayı sevmez; sevmez
ama, mecbur olduğunu düşünerek bazen çok konuştuğu da
olmaz değil. İçindeki sancıların dışına aksetmemesine çalışır, güleryüzlü olmanın şükreden bir kul olmak için asgarî bir
şart olduğunu, aksinin bunca nimete nankörlük kadar, kul hakkını çiğnemeye de
girdiğini düşünür. Zaafları sayılamayacak kadar çok olduğu için onları
sıralamaya gücü yetmez. Rabbi ile kendi arasında kalmasını, O'nun da yok
saymasını diler. Eh, bu kadar tanıtma da yeter. (İnsanın
kendinden bahsetmesi, gerçekten zor. Bu zorluğu kısmen kolaylaştırmanın yolu
olarak, birinci tekil yerine üçüncü tekil şahıs zamiri kullanmak da biraz yazar
kurnazlığı olsa gerek.)
Vuslat: Hocam, dünyada çok sıcak
gelişmeler yaşanıyor. 11 Eylül hâdisesinden hemen sonra ABD, bu olayı bahane
ederek önce Afganistan’ı sonra da Irak’ı işgal etti. Müslüman devletler ve
toplumlar, sizce gerekli tepkiyi verdiler mi? Meselâ, İslâm Konferansı Örgütü,
Arap Birliği gibi müslümanların iç örgütlenmeler ve
Birleşmiş Milletler gibi dış teşkilatlar nezdinde sizce Müslümanlar gerekli
girişimde bulunup bu teşkilatlar aracılığıyla kamuoyunu harekete geçirebilmek
için gerekli çabayı sarfettiler mi? Sarfetmedilerse, sizce bunun nedenleri nelerdir?
Sorunuzu cümle cümle cevaplamaya çalışayım: "Dünyada çok sıcak
gelişmeler yaşanıyor" diyorsunuz. "Ne zaman yaşanmadı ki?" diye
karşı soru ile cevaplayayım. Dünyada insanın sınavı başladığı günden beri sıcak
gelişmeler olmakta. Hak-bâtıl savaşı da denilebilir
buna. Kur'an bu gerçeğe şöyle ışık tutar: "...Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden
döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler..." (2/Bakara,
217). Bu savaşın cepheleri de Kur'an aynasında çok
nettir: "Mü'minler
Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut yolunda
savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
düzeni ve tuzağı zayıftır." (4/Nisâ, 76).
"Bir bahâne bularak ABD'nin Afganistan ve Irak'ı
işgal ettiğini" sorunuzda dile getiriyorsunuz. Bana göre ABD'nin işgali
yeni olmadığı, bu bahâneden çok öncelere uzandığı
gibi, işgal ettiği ülkeler de sayılan iki ülke ile sınırlı değil. Ordu ile
fiilî işgaller hem pahalıya mal olduğu, hem de çok tepki topladığından
istenilen uzunlukta sürmez.
Göreceksiniz, işgal gücü olarak orada kalmaktansa, piyonlarını işbaşına
geçirip işgal ettiği ülkelerden çıkar gibi yapacaklar; sahte kurtarıcılar
çıkacak, halk da sevinecek. Ama, uzaktan kumanda ile postmodern işgal sürecek. Bu, hemen her Ortadoğu ülkesinin
başına gelen eski(meyen) senaryo.
Esas işgaller silâhsız
güçlerle yapılan işgallerdir. Sömürü ile, yönetim
tarzı ile, film endüstrisi ile, dayatılarak değil sevdirilerek mecbur edilen
İngilizce ve kültürü ile, dostu düşman düşmanı dost ettirme ile, kendisine
benzeterek, daha doğrusu kendisine bağımlı hale getirip köleleştirerek yapılan
işgaller, sadece bu iki ülkeyi değil; müslümanların
yaşadığı hemen tüm ülkeleri kapsıyor. Esas işgal toprakların işgali değil;
kafaların ve gönüllerin işgalidir. Allah'ın abdi/kulu
olduğunu unutup ABD'nin abdi olmayı tercih etmektir.
"Müslüman
devletler ve toplumlar, sizce gerekli tepkiyi verdiler mi?" Kim onlar? Var
mı böyle devlet ve toplum? "Müslüman devlet" tanımını "müslüman devlet" zannedilen devletler bırakın kabul
etmeyi, anayasal suç sayarlar. Bölücülük ve dincilik yapıldığı, devleti dinin
kurallarına uydurmaya çalıştığı gerekçesiyle bu sıfat tamlamasını kullanan
hakkında cezâî işlem yaparlar. Hangi ülkeden mi
bahsediyorum. Müslümanların yaşadığı tüm ülkelerden. Birey
olarak bazı müslümanca tavırlar taşımasına rağmen,
toplumlar İslâm toplumu olmaktan çok uzaktır bu ülkelerde. Acı da olsa, içinde
kendimizin de yaşadığı (buna yaşamak denirse) toplum da dâhil olmak üzere
"câhiliyye toplumu"dur toplumlar.
Toplumların yönetimleri, eğitimleri, günlük yaşayış ve dünyaya bakışları,
ahlâk(sızlık)ları, kısaca
dışa yansıyan her şeyleri câhiliyye özelliği ile izah
edilebilir ancak. İçte sakladıkları iman mıdır, imansa şirke karışmış inanç
kirliliği midir, o konu ayrı bir husus. Tek tek
tanımadığımız bireylerin imanını test edip teslîm veya
tekfîr bize düşmez. Evet, câhilî devlet ve toplumların
zâlimlere gerekli tepkiyi gösterebilecekleri beklenmemelidir. Müslüman
zannedilen devletlerin, Amerika denilen İsrail'in sömürgesi süper cüce devlete,
yöneticileri resmen kâfir olan Batı ülkeleri kadar bile karşı çık(a)madıkları, dilleriyle bile tepki göstermedikleri hiç
sürpriz değil! Devlet olarak müstemleke, toplum olarak köle durumundakilerden
başka ne beklenir ki! Onlar, güzelim torununun değil; dede Abdülmuttalib'in
izinde. Irak'tan ve diğer ülkelerden onlara ne? Onlar paralarının, maaşlarının
derdinde; koltuklarının, rahatlarının (yani develerinin) peşinde...
"Arap Birliği ve
İslâm konferansı gibi iç örgütlenmeler nezdinde kamuoyu oluşturulabilmiş ve
yeterli girişimlerde bulunulmuş mudur?" Cevabı, kısmen yukarıdaki
cümlelerin içinde var. Yine de kısaca değineyim: Biri nasyonalist anlamında
milliyetçi, daha doğrusu ulusalcı, diğeri de İslâm'a iftira ve istismar olarak
aziz dinimizin adını kirleten örgütler, ne kadar İslâm'a, hatta müslümana atfedilebilir?
Kur'an okunarak başlanmasından başka
İslâm'la hiçbir ilgisi olmadığı söylenebilecek baraj kapağı görevi yapan,
sanal, göstermelik ve sadece "konferans" iddiasından ibâret renksiz, ya da renk cümbüşü, alaca bir örgüt. Bunlar
mı çözecek müslümanların problemlerini. Bugüne kadar
çözebildiği tek sorun oldu mu ki, bu sorunun çözümü onlardan beklensin. "Birleşmiş Milletler gibi dış
teşkilatlar aracılığıyla çözüm arayışı" müslümanların
içler acısı durumunu ortaya koymaya yetiyor. Kurdun kuzulara saldırısına çözüm
bulsun diye kurtlar sürüsünden medet ummak kadar acı bir şey olmasa gerek. Bir
leş miş milletlerden yarar uman da bir leş olmaya
adaydır desek ağır mı olur acaba?
Vuslat: Hocam, siz eski bir
öğretmensiniz ve eğitimle hâlâ yakından ilgilisiniz. Biraz da yeni eğitim
sezonunun başlaması nedeniyle hepimizi ilgilendiren okullarımızdan konuşalım.
Türkiye’de yaz-boz tahtasına çevrilmiş bir eğitim sistemi önümüzde duruyor. Her
siyasî parti iktidara geldiğinde birtakım siyasî mülâhazalarla eğitime müdahale
ediyor. Bu da, toplumun temel dinamiği genç kuşaklar açısından ele alındığında,
sağlıklı ve nitelikli insan yetişmesine engel oluyor. Sizce bugün eğitim
alanında yapılması gerekenler nelerdir? Sorumlu bir anne baba olarak eğitimin
ortaya çıkarttığı sakıncalardan çocuklar nasıl korunabilir?
Eğitim, başlı başına
kitaplık, hatta kütüphanelik bir konu. Hele Kitapsız eğitim... Eğitim, Rab
kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye edip
yetiştiricisi Allah'tır. O'nu temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve
çözümler olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek
demek. Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel
kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip sadece akıl ve
duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik eğitim de bilime
Allah'ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Halbuki
Kur'an'a göre yönetmek ve eğitmek sadece Allah'a ve
izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit
yalnız O'nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde,
hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve
insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir
konu Allah'a dayandırılmaz. Besmele ile başlamak bile yasaktır derse,
Es-selâm'la sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet
doğaldır bu zihniyette. Ama, besmele ile başlama,
başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği
tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman
tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen
bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye
etmeyi (rablığı) Allah'a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir
ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya hazır müşrik
tip yetiştirmek için çabalar. Kur'an'ın ilkelerine
hiç yer vermeyen, O'nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan
anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz? Yaratma konusunda Arap
müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine
küçük bir Kitap (suhuf, vahy)
verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta
konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk
insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve
tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz.
Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl
mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır vahyi kabul
etmeyen tarihin öne çıkarttığı, hak-bâtıl mücâdelesi
değil. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan.
Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır,
câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak
sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı
hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı
saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil
medeniyetidir. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinden de anlaşılacağı gibi,
Din, sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete
göre.
Allah'ın yazdığını
önemsemeyen topluma, yazıp bozanlar alın yazısıdır. Ebediyyen
silinme ihtiyacı hissedilmeyecek, bozulmayacak yazıyı hatasız Zât yazabilir ancak. Yazıp bozmak insana aittir. Okullarda
da yazı tahtası vardır, Ali yazsın, Veli bozsun/silsin diye. Peki, öyleyse niye
yaz-boz tahtasına döndü eğitim diye şikâyet ediliyor? "Ne yapmalı?"
sorusu yukarıdaki teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edilmeden tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın
nerede olduğunu tesbit eden, çözümü bulmakta
zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve babaya emânet olarak
teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri eliyle
çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak. İkincisi
olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren
büyüklerine şöyle diyecek: "Yüzleri
ateşte evrilip çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke
Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' derler. 'Ey Rabbimiz! Biz
reislerimize/beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan
saptırdılar' derler. 'Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir
lânetle lânetleyip rahmetinden kov."
(33/Ahzâb, 66-68)
Vuslat: Hocam, belki geç kalınmış bir
soru ama, nihâyetinde üç ayların içerisindeyiz. Bu
konuda halkımızın üç aylar denilen Receb, Şaban ve
Ramazan aylarına hasrettikleri kimi ibâdetler var.
Bunların İslâm kaynaklarındaki yeri nedir?
Nice müslüman, dinlerini temiz kaynaktan öğreneceklerine,
bulanık ve karışık eser ya da sözleri tercih ettiklerinden; hakla bâtıl, doğru ile yanlış, ibâdet ile bid'at
karışmış; ucuzcu, kolaycı, kestirmeden cennet vaad
eden anlayışları din yerine koymuştur. Üç aylar hakkında önce sahih hadislere
bakalım; sonra da uydurmalara:
İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah
(s.a.s.) Receb ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı
ki biz, ‘(gâliba) hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak)’ derdik. (Bazı
yıllarda da öyle) yerdi ki biz, ‘(gâliba) hiç
tutmayacak’ derdik.” (Buhârî, Savm
53; Müslim, Sıyâm 179, hadis no: 1157; Ebû Dâvud, Savm
55, h. no: 2430)
Âişe (r.a.)anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bazen)
oruca öyle devam ederdi ki, ‘(bu ay) hiç yemeyecek’ derdik. Bazen de öyle
devamlı yerdi ki, ‘(bu ay) hiç tutmayacak’ derdik. Ben, onun Ramazan dışında
bir ayı tam olarak tuttuğunu görmedim. Herhangi bir aydan Şâban
ayında tuttuğundan daha fazla tuttuğunu da görmedim.” (Buhârî,
Savm 52; Müslim, Sıyâm 175,
hadis no: 1156; Ebû Dâvud, Savm 56, 59, h. no: 2431, 2434; Tirmizî,
Savm 37, h. no: 736; Nesâî,
Savm 70; Muvattâ, Sıyâm 56)
Peygamberimiz;
“Şa’bân ayında oruç tutmanın çok fazîletli
olduğunu” (Tirmizî,
Zekât 28, hadis no: 663; Nesâî, Savm
70) bildirmiştir.
Özellikle
üç aylar denilen Receb, Şâban
ve Ramazan ayının tüm günlerini peş peşe oruçlu geçirmek sünnette olmayan,
sonradan uydurulmuş bir davranış biçimidir. Bazı insanların önemli bir sünnet
gibi Receb ve Şâban ayının
tümünü oruçla geçirerek oruç aylarını üçe çıkarmaları doğru değildir. Bunun
yanında, Receb ve Şâban
ayının bazı günlerinde oruç tutup bazı günlerini oruçsuz geçirmek çok daha
fazîletlidir. Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın Şâban ve Ramazan dışında iki ayı peş peşe tam olarak oruçla
geçirdiğini görmedim.” (Tirmizî, Savm
37, hadis no: 736; Ebû Dâvud,
Savm 11, hadis no: 2335; Nesâî,
Savm 70). Buhârî ve Müslim
başta olmak üzere çoğu hadis kitaplarında yer alan hadise göre ise, Âişe annemiz, Rasûlullah
(s.a.s.)'ın Ramazan dışında bir ayı tam olarak oruçlu
geçirdiğini görmediğini söylemiş, buna rağmen başka aylarda tutmadığı kadar Şâban ayında nâfile oruç tuttuğuna şâhit olduğunu
belirtmiştir.
Ramazan
ayını karşılamak için, bir-iki gün önceden oruca başlamak da doğru değildir.
Bu, hıristiyanların farz oruca yaptığı ilâvelere
benzer. “Sizden kimse, Ramazanı bir veya
iki gün önceden oruç tutarak karşılamasın. Eğer bir kimse, önceden oruç
tutmakta idiyse, orucunu tutmaya devam etsin.” (Buhârî,
Savm 14; Müslim, Savm 21,
h. no: 1082; Ebû Dâvud, Savm 11, h. no: 2335; Tirmizî, Savm 2, h. no: 684; Nesâî, Savm 31, 32)
Üç
tanesi Receb ve Şa'ban
ayında değerlendirilen "kandil gecesi" denilen geceler ve o gecelerde
yapılan özel nâfile namazlarla ilgili bütün hadis
rivâyetleri uydurmadır. Asr-ı saâdette
bu gecelerde, bu geceye has özel namaz kılınması bir tarafa, Kadir gecesi
dışında bunlar kutlanılmıyordu bile (kandil yoktu ki gecesi olsun; hoş, şimdi
de kandil yok; artık ampul gecesi, floresans gecesi
denmeli).
İnsanlar,
Allah'ın gönderdiği dini tahrif etmeden yaşamayı değil de; kolay yoldan Cennete
gidivermeyi, bir-iki gece nâfile namazla, bir-iki
geceyi ihyâ ile tüm senenin ibâdetlerini unutturuvereceklerini düşünüyorlar.
Bir dahaki seneye kadar da yine câhilî hayatlarına
devam edip sonraki kandil geceleriyle işi halletmeyi hedefliyorlar. Bu konuda
nice yarım hoca da, bu yanlışa ortak oluyor, hatta böyle tahrif edilerek
basitleşmiş din anlayışını, bol keseden sevap ve ucuz cennet vaadini onlar icat
ediyorlar. Bu konuda vâizlerin dilinden düşmeyen,
Peygamber hadisi diye takdim edildiği halde uydurma olduğu kesin bazı rivâyetleri hatırlatalım:
“Gecelerin en büyüğü
dörttür: Recep ayının ilk gecesi, Şa’bân ayının on
beşinci gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı geceleri.”
“Cennette Receb
adında, sütten daha beyaz, baldan daha tatlı bir nehir vardır. Kim Receb ayında bir gün oruç tutarsa Allah (c.c.) onu bu
nehirden sulayacaktır.”
“Receb
ayının ilk gecesinde on rekât namaz kılınır. Her rekâtta Fâtiha,
Kâfirûn ve üç İhlâs okunur.”
“Receb
ümmetimin ayıdır. Onun diğer aylardan üstünlüğü, ümmetimin diğer ümmetlerden
üstünlüğü gibidir. Şâbân benim ayımdır. Onun diğer
aylardan üstünlüğü benim diğer peygamberlerden üstünlüğüm gibidir. Ramazan
Allah’ın ayıdır. Onun üstünlüğü ise Allah’ın, mahlûkatı üzerine üstünlüğü
gibidir.”
"Reğâib namazı on iki rekâttır. Receb
ayının ilk Perşembe günü oruç tutulur. O gün akşamla yatsı arasında on iki
rekât namaz kılınır. Her iki rekâtta selâm verilir. Her rekâtta Fâtiha'dan sonra üç defa Kadir Sûresi ve on iki defa da
İhlâs okunur. Namazdan sonra şu salevât okunur: 'Allahumme salli alâ Muhammedini'n-Nebiyyi'l-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.' Sonra secdeye varır ve yetmiş kerre 'Sübbûhun Kuddûsun Rabbu'l-melâikeh' der. Başını secdeden kaldırır ve şöyle duâ eder: 'Ey Rabbim, beni affet, bana acı. Bildiğin
hatalarımı bağışla. Çünkü Sen çok güçlü ve kerem sahibisin.' Tekrar secdeye
varır. Tesbihi tekrarlar ve secdede iken Allah'tan
ihtiyacını ister. Tesbihi tekrarlar ve secdede iken
Allah'tan ihtiyacını ister. Böyle yaparsa inşaallah
isteği yerine gelir."
"Receb ayının ilk Cuma gecesi olan Reğâib
gecesinde kılınan namazdan sakın gaflet etmeyin. Kim o gecede namaz kılarsa,
Allah (c.c.) ve melekleri ertesi yıla kadar ona rahmet ve duâda
bulunur. O kişi dünyada İslâm ile yaşar, iman ile buradan ayrılır ve kıyâmette iyilerle beraber haşrolur.
"Kim Receb ayının bir gecesinde, akşam namazından sonra, yirmi
rekât namaz kılar, her rekâtta Fâtiha ve İhlâs
sûrelerini okur ve on selâmda bu namazı edâ ederse, Allah o kimseyi, âilesi ve
yakınlarını belâ ve musîbetlerden korur."
"Miraç namazı, Receb ayının yirmi yedinci gecesi Fâtiha
ve İhlâs Sûresi ile on iki rekât olarak kılınır. Sonra, yüz kere 'Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber', yüz kere istiğfâr ve yüz
kere salevât-ı şerîfe okunur. Sonra da kişi kendisi
için duâ eder ve oruçlu olarak sabahlar."
"Kim, Berat
gecesinde yüz rekât namaz kılar, her rekâtta Fâtiha ve
on beş kerre İhlâs sûresi okursa, Allah Teâlâ, onun üzerine beş yüz bin melek indirir. Her melekte
nurdan bir defter vardır. Kıyâmete kadar onun sevâbını
yazarlar."
“Allah (c.c.) Ramazan
ayının ilk günü sabahında, hiçbir müslümanı
bırakmadan hepsini mağfiret eder.”
Tekrar belirtelim; örnek olarak verdiğimiz bu on rivâyet ve benzerleri, hadis değil, uydurmadır. Daha bunlar gibi nice uydurmalar Peygamberimiz'e, dolayısıyla Din'e iftirâ
edilerek sevap niyetiyle cehenneme minder taşınmakta, tamamlanmış Din'e ilâve
ibâdetler eklenerek bid'at ihdâs edilmektedir.
Vuslat: Halkın bu tarz dinî algıları
boşa çıkartılırsa, zaten her geçen gün dinin etkisini üzerinde hissetmeyen
insan tipiyle karşılaşıyoruz. Peki, bunun yerine dinî olanı nasıl vereceğiz?
Bu yaklaşım,
Peygamberimiz "her bid'at, insanı ateşe
sürükleyen dalâlettir" dediği halde, tarihte bid'atleri
ikiye ayırıp bazılarını bid'at-i hasene
yakıştırması ile kutsayan bir anlayıştır. ‘Bid’at’
sözlükte, daha önceden bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen şey
(muhdes) demektir. Kavram olarak ‘bid’at’;
Şeriata karşıt olması sebebiyle onunla ters düşen ve onda bir fazlalık ya da
noksanlığa neden olan şeydir. Bid’at, Sünnetin zıddı
olarak kullanılmaktadır ki, Şârî’nin (din koyucunun)
açık ya da dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahâbeden
sonra ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmadır. Peygamberimiz (s.a.s.)
şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya
çıkan her şey bid’attir; her bid’at
dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.” (Müslim, Cum'a 43, h. no: 867; Ebû Dâvûd, Sünnet, h. no: 4606; İbn Mâce, Mukaddime 7, h. no: 45-46; Nesâî, Iydeyn 22) “Allah (c.c.) bid’at
sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, infâkını
(hayır yoluna harcamasını), şâhitliğini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı
gibi dinden çıkar.” (İbn Mâce,
Mukaddime 7, h. no: 49)
Bu kadar tehlikeli ve imandan ayırıcı
olan bid’at konusunda müslümanların
doğal olarak duyarlı olmaları gerekir. Allah (c.c.) kendi dini olan İslâm’ı
peygamberinin tebliği ile insanlara ulaştırmış ve onu tamamlamıştır (5/Mâide, 3). Hz. Muhammed (s.a.s.) yaşayarak ve uygulayarak
İslâm'ın ne olduğunu ortaya koymuştur. Hiç bir insanın bu dine müdâhale hakkı yoktur; kimse ne dinden eksiltme yapabilir ne
de ona bir şey ilâve edebilir. Ancak, değişen zamana göre, gelişen ilimler
doğrultusunda yeni şeyler icat edilir, yeni buluşlar ve teknikler, hatta yeni
görüşler ortaya çıkabilir. Bid’at’ın sözlük anlamına
takılarak, yeni ortaya çıkan her şeye bid’at demek
mümkün değildir. Bu hem Din’i anlamamak, hem de Din’in mubah (helâl) alanını
haksız olarak daraltmak, Din’in uygulanmasını zorlaştırmaktır.
Peygamberimiz'in deyişiyle bütün bid’atler merduttur (reddedilmiştir). Hiç
birinin İslâm'a göre bir değeri ve hükmü yoktur. Çünkü böyle bir şey, İslâm’da
eksiklik veya fazlalık olduğu düşüncesine dayanır. Halbuki Din Allah (c.c.)
tarafından insanlar için beğenilip gönderilmiş ve tamamlanmıştır. Onda eksik
veya fazla bir şey yoktur. Bid’atçıların
bir kısmı Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı inanç ve amelleri uydurup İslâm'a
sokarlar, onları Din'denmiş gibi sunarlar. Bazıları da İslâm'ı daha iyi yaşamak, daha dindar bir müslüman olmak amacıyla yeni ibâdet ve inanış türleri
uydururlar. Her iki tutum da yanlıştır. İnsanlara düşen görev, İslâm'ın,
olmayan eksikliklerini bulup kendi
akıllarınca o eksiklikleri gidermek değil; İslâm'a hakkıyla teslim olarak
ellerinden geldiği kadar onu yaşamaktır. Unutmamak gerekir ki, hiç kimse
İslâm'ı Hz. Muhammed (s.a.s.)’den daha güzel yaşayamaz, O’ndan fazla dindar
olamaz.
‘Güzel bid’at, kötü bid’at’ tanımları net değildir. Hangi inanış, hangi
amel ve âdet bid’attır, hangisi güzeldir, hangisi kötüdür? Bu gibi
değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir. Bid’atın sınırlarını
kim ve nasıl çizecek? Tarihte ve
günümüzde hemen hemen her grup (hizip) kendi düşündüğünün ve yaptığının doğru,
diğerlerinin yaptıklarını yanlış görmektedir. Her grup, kendi görüşlerini ve
eylemlerini Kur’an ve Sünnete dayandırma iddiasındadır. Hiç kimse de yaptığının
bid’at olduğunu kolay kolay kabul etmez. Her bir bid’at, müslümanın hayatından
bir sünneti alıp götürür. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Sünnetini iyi tanıyanlar ve
onu bir hayat olarak yaşayanlar bid’atlerin tuzağına düşmezler. (1)
Bu açıklamadan sonra,
sorunuzun cevabına geçebiliriz: "Halkın bu tarz dinî algıları boşa
çıkartılırsa, dinin etkisini pek az hisseden insan tipine, dinî olanı nasıl
vereceğiz?" Din, Din'in istediği şekilde verilmediği, bid'at ve
hurâfeden arındırılmadığı, hakka bâtılın karıştırıldığı, hakkın ketmedildiği,
halk veya yönetimin yanlış din anlayışına karşı çıkılamadığı için tebliğin
bereketi olmuyor. Din adına neyi vereceğimizi bildiren Din, nasıl vereceğimizi
de bize açıklar. Kur'an okumayan, sahih Sünnetle ilgisi olmayan kimseler, iyi
niyetle de olsa, Dine, topluma ve kendine zarar verirler. Kaş yaparken göz
çıkarmak buna denir. Yarım hoca olup din yapmak adına din yıkmak, Dini Kur'an
ve Sünnet çizgisi dışına çıkartmak ya da çıkaranlara duyarsız kalmakla
olmaktadır.
Vuslat: Hocam, Ramazan ayı kapımızı çalmak üzere. Sizce Ramazan’dan kastedilen şey nedir? Neden Müslümanlar aç kalırlar?
Bunun hikmeti ne olabilir? Sadece aç kalmakla insanlar oruç tutmuş mu olurlar?
Toplum olarak Ramazandan ne anlamalı, hangi duygular içinde olmalıyız? Allah
bizden bilinçli bir mü’min olarak Ramazanı nasıl
geçirmemizi, nasıl anlamamızı ve hangi duygular içinde olmamızı istemektedir?
Ramazan
ayı, mü’minler için bir eğitim ve öğretim ayıdır. Bu
ay, ibâdetler ve hayırlar için özel ve verimli bir
aydır. Kur’an’ın indirilmeye başlandığı bu aydaki bu hâtırayı ebedîleştiren İslâm Dini, inandıkları Kur’an’ın sunduğu hayat düzenini yaşayabilmeleri için, mü’minlerin muhtaç olduğu bedenî ve ruhî eğitimi bu feyizli
aya tahsis etmiştir. Ramazan ayını incelediğimizde, onun dünyamızın amelî
eğitim yaptıran çok güçlü bir mektebi olduğunu görürüz. Bu yüce mektebin namaz,
oruç, fitre, Kur’an okumak ve dinlemek, çok çok zikir yapmak gibi müfredâtını
uygulayan, geçmiş on bir ayın muhâsebesini yapan ve gelecek on bir aya bedenen
ve rûhen hazırlanan ve böylece İslâm Dininin hayat düsturlarını yaşama
coşkusuyla dolan mü’minler Yüce Mevlâ’mızdan rahmet
ve rızâ diploması alırlar. Ramazan okulunda arzedilen
bu olumlu neticeyi alabilmek için Ramazan eğitiminin tek hedefi, mü’min hayatının biricik gâyesi
olan ibâdetlerle, ciddî bir İslâm insanı olarak kaynaşmak lâzımdır.
İbâdet; Yüce Rabbimizin namaz, oruç, zekât, hac, Hakk’a çağrı, mü’minlerle beraberlik, adâlet ve cihad
gibi her bir emrini uygulamaktır. Peygamberimizin öğütlediği af, merhamet, tevâzu, sevgi ve saygı gibi ahlâkî güzellikleri yaşamaktır. Fâiz, zinâ, içki, kumar, bencillik, zulüm, riyâ ve yalan
gibi İlâhî yasaklardan sakınmaktır. Hayatının her bir safhasında
gerçekleştirmekle emrolunduğu ibâdet
hayatını mü’min, özellikle Ramazan ayında
tabiîleştirecektir. Dinimizin, tatbik etmediği emirlerini îfâ
etmek, kaçınmadığı yasaklarından sakınmak için nefsini kontrol altına alarak
ciddî bir eğitime tâbi tutacaktır. Ramazan bir eğitim ayı olduğu için, çeşitli
kusurları ve faydasız alışkanlıkları olan mü’minler
bu mübârek ayı nefisle cihad
mevsimi bilmelidirler. Her çeşit haram ve kötü alışkanlıklardan kaçınma ve
ihmal ettikleri İslâmî görevlerini yeniden hayata geçirme hususunda nefsiyle
sıkı bir savaş vermelidirler.
Hayat
nizamı olan Kur’an’ın Peygamberimize indirilmeye
başlandığı Ramazan ayında mü’minler, nefislerine Kur’an terbiyesini tatbik etmelidir. Nefislerini fiilen Kur’an hayatına intibak ettirirken Kur’an’la
fikrî bağlarını geliştirmeye çalışmalıdır. Peygamberin sünnetini izleyerek
Ramazan ayında özellikle Kur’an’ı okumaya, dinlemeye,
anlamaya, yaşamaya önem vermelidir. Kur’ân-ı Kerim’in
Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar olarak Kur’an
âyetlerini bu Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli ve üzerinde tefekkür
etmelidir. Ramazan ayı, her şeyden önce Kur’an
ayıdır, her dönem ve her yerdeki müslümanlar
açısından böyle kabul edilmeli ve gereği yapılmalıdır. Kur’an
okumasını bilmeyenler, Ramazan gecelerini bu öğrenime ayırmalıdır. Kur’an okumasını bilenler de Kur’an’dan
dersler tâkip etmeli, fakat yalnız yüzünden okuma ile
yetinmemelidir. Kur’an mealleri ve tefsirleri veya Kur’an âyetlerini açıklayıcı
değişik konulardaki mûteber eserleri okumalı, vakitlerini değerlendirmelidir.
Öz ifâdeyle Ramazan, mü’minler
için bir eğitim ayı olduğu gibi bir öğretim ayı da olmalıdır. (2)
Günümüzde
Ramazanlar, dinî ve mânevî özelliklerinden
soyutlanarak folklorik planda hayata yansıtılmaktadır. İnsanımızı yönlendiren
düzen ve kurumları, belediyeler ve özellikle medya Ramazanı "ibâdet ve mâneviyât ayı" olmaktan çıkarıp eğlence ayı
olarak değerlendirmektedir. Ramazan çadırları konser salonu görevi de yapmakta,
müzik parçaları bu ibâdet ayında teravihlerdeki salevatları bastırmaktadır. Televizyonlar, diğer
zamanlardan daha fazla eğlenceye, tiyatromsu şeylere, ortaoyunu ve kuklalara...
yer ayırmaktadır.
Açlık
ve sabır ayı olan Ramazan, halk açısından tıkınma ayıdır. Günler öncesinde
piyasa canlanır, koşturmacalar başlar, gıdalar Ramazanda midelere havâle edilmek için evlere yığılır, depolanır. Kadınlar, Kur'an okumaya ve nâfile ibâdete,
kültürlerini arttırmaya vakit ayıramasınlar diye mutfaklara hapsedilir;
yağlılar, börekler, çörekler, Ramazan yemekleri adı altında bitmeyen uğraşlarla
meşgul edilir. Oruç insanda sabır kapılarını sonuna kadar açar, açlık da insanı
olgunlaştırırken bazılarımız bırakın oruç tutmanın hakkını verip tüm
organlarına oruç tutturmayı, aç bile kalamamış, akşam tıka basa yedikten sonra
sahurda da gün boyu hazmedilemeyecek yağlı ve hamur işleriyle kilo artırmaya
çalışmıştır.
Halbuki Ramazan, her şeyden önce Kur'an
ayıdır, tefekkür ve muhâsebe ayıdır, diriliş ve devrim ayıdır, arınma,
yenilenme ayıdır. İlim ve kültürle değerlendirilen, ibâdeti
günün ve gecenin her dakikasına yayma gayreti gösterilen, mânevî özelliklerin,
takvâ, sabır ve tevbenin öne çıktığı aydır.
Namazlarını aksattığından mü'min olduğu
tartışılabilecek kişinin, Ramazanla iman tazeleyip namazlı mü'min
hale geleceği, namazlıların, namazı huşû ile ikame
etmeye ve nâfile ibâdetlere alışabileceği bir ortamdır. Evet, Ramazan güzel
alışkanlıkların edinileceği aydır. Terâvihler, nâfile
ibâdetlere, sahurlar teheccüd saatinde kalkıp gece
namazına alışmak için büyük bir fırsat olduğu gibi, mukabeleler, Kur'ansız ve Onun anlaşılması ve yaşanması için gayretsiz
günün geçirilmemesi gerektiğini öğretir, alıştırır. Giderek dünyevîleşen,
bireyselleşen insanımızın unutmaya yüz tuttuğu ikrâmı,
misafir ağırlamayı, infakı hatırlatır ve yeniden alışkanlık haline getirtir
Ramazan; iftarlarla, sadaka-i fıtır ve zekâtlarla bu
ayda fakirlere ekstra yapılan yardımlarla... Ramazan, kötü alışkanlıkları
bırakmak için bulunmaz bir fırsattır. İçkiciler bile Ramazanda içmez veya çok
azaltır. Cehennem kapıları kapandığı gibi, meyhane ve kimi haram eğlence
yerlerinin kapılarına da Ramazanda kilit vurulur. Bir mü'min
açısından Ramazan, hâlâ sigara gibi kötü alışkanlıkları varsa, sabahtan akşama
kadar içmediğine göre, akşamdan sabaha kadar da içmeyebileceğini, irâdesine sahip olmanın çok da zor olmadığını kendisine
öğretir. Sık sık çay içmeden, kahve keyfi yapmadan,
çerez ve benzeri abur cubur atıştırmadan yapamayanlara, sık sık
yiyip içmeden edemeyenlere, bu alışkanlıklarından vazgeçmeleri için en güzel
imkânları gösterir Ramazan. Az yemeyi, diyet ve rejimi, iştahı kontrol
edebilme, yeme ve içme irâdesine sahip olabilme
alışkanlıklarını kazandırır/kazandırmalıdır.
Oruç, riyânın en az karışacağı bir ibâdet olduğu için sevâbı en
fazla olan ibâdetlerden sayılmıştır. Peygamberimiz’den
nakledildiğine göre, orucun bu yönüne ilişkin olarak Allah, “Oruç Benim içindir; onun karşılığını Ben
vereceğim” (Buhârî, Savm
2, 9; Müslim, Sıyâm 30) buyurmuştur. Bu bakımdan oruç
tutmanın sevap olarak karşılığı oldukça yüksektir. Cennetin özel olarak oruç
tutanların girmesi için ayrılmış bulunan “Reyyân” adlı
kapısından girme hakkı (Buhârî, Savm
4) bu karşılığın mukaddimesi sayılmıştır.
Allah’ın emirleri ve
yasakları, kulların iyiliği içindir. İslâm âlimleri, bütün hükümlerin
insanların faydalarını gerçekleştirme amacına yönelik olduğu konusunda görüş
birliği etmişlerdir. Bu bakımdan, Allah’ın yapılmasını istediği şeylerde kullar
için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu
kesindir. Kur’ân-ı Kerim’de akla aykırı hiçbir emir
ve yasak bulunmamakla birlikte, bütün emir ve yasakların yarar ve hikmetlerini
bilmek de mümkün değildir. Kaldı ki, ibâdetler dinin
bir yönüyle akıl üstü ve bir yönüyle sembolik törenleri kapsamında
değerlendirildiği vakit, o dinin mensupları, benimsemiş oldukları dinin bu
gereklerini bir hikmet, bir yarar arama telâşına düşmeden yerine getirmek
durumundadırlar. Bununla birlikte öteden beri İslâm bilginleri çeşitli ibâdetlerin yarar ve hikmetleri konusunda kafa yormuş,
bunların kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması ve
yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hale getirmeye çalışmışlardır. İbâdetleri, bir hedefe erişmenin yolu olarak görebilenler
için bu kulluk görevleri, artık sırtta taşınan ve bir an önce indirilmeye
çalışılan bir yük olmaktan çıkar ve âdeta üzerinde yükseklere ulaşılan bir araç
haline gelir. İbâdet esâsen Hakk’ın emrine riâyet
olduğu gibi, sonuç itibarıyla, halkın hakkına riâyeti de içerir. Bu sebeple de ibâdette Hakk’ın ve halkın hukukuna riâyet birlikte
gerçekleşir.
İmam Gazzâlî, orucun üç derecesinden bahsederken, bedende iştah
ve şehvetin tatmin yeri ve aracı olan iki âzâyı, yani
mide ve cinsel organı, iştah ve şehvet duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibâret
olan orucu, “sıradan insanların orucu” (avam orucu) olarak; buna ilâveten gözü,
kulağı ve diğer âzâları günahtan korumayı “özel kişilerin orucu” (havas orucu)
olarak ve tüm bunlara riâyet ettikten başka, kalbini düşük emellerden, dünya
düşüncelerinden kısaca, mâsivâdan arıtarak bütün
varlığıyla Allah’a bağlanmayı ise “daha özel kişilerin orucu” (ehassü’l-havâs orucu) diye tanımlar. Orucun hangi derecesi
alınırsa alınsın, ibâdetin bireysel olgunluğa ve
toplumsal ilişkilere, sosyal hayata, kısaca “huzur” ve “iyi geçim”e yönelik
olumlu sonuçları açıkça görülecektir.
İnsanların arasındaki
çekişmenin, haksız kavganın temel sebeplerinden biri insanların, iştah ve
şehvetlerini ölçüsüzce tatmin etmeye çalışması ve belki bu amacı
gerçekleştirmek üzere mal ihtiraslarıdır. Birinci kademedeki oruç bile, bu
ihtirası dizginlemenin, iştah ve şehveti kontrol altına almanın bizzat
gerçekleştirilen ve tecrübe edilen bir yolu olmaktadır. İştah ve şehveti
alabildiğine ve ölçüsüzce tatmin peşinde koşmak şeytanî bir tutum olup oruç
tutmak bu anlamda şeytanı zincire vurmak anlamına gelir.
Peygamberimiz’in orucun ikinci yönünü vurgulayan “Oruç bir kalkandır; sakın, oruçluyken câhillik edip de kem söz söylemeyin. Birisi size sataşacak
veya dalaşacak olursa, ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ deyin” (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 30) sözü, izaha gerek bırakmayacak şekilde, “iyi
geçim”i vurguluyor. Oruç, sadece iştah ve şehveti dizginlemek değildir, ayrıca
ağzını ve dilini kötü ve çirkin söz söylemekten korumaktır.
İbâdetlerin sırlarını, gerçek mânâ ve önemini
kavrayan kimi âlimler namaz kıldığı, oruç tuttuğu halde, hâlâ çirkin işler
yapan ve fenâlıktan sakınmayan kimseyi, abdest alırken yüzünü, eline su almadan
üç kere yıkayan (yıkar gibi yapan) kimseye benzetmişlerdir: Uzaktan bakan onun
abdest aldığını zannetse de o gerçekte abdest almamaktadır. Peygamberimiz “Oruç tutan öyle insanlar vardır ki, kârları
sadece açlık ve susuzluk çekmektir.” (İbn Mâce, Sıyâm 21) derken bu durumu kasdetmiş olmalıdır.
Oruç, nefsin
isteklerinden irâdî olarak uzak durma olması yönüyle
bir irâde eğitimine, açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntıya dayanma yönüyle de
bir sabır eğitimine dönüşmektedir. İnsanın hayatta başarılı olabilmesi için irâde hâkimiyeti ve güçlükler karşısında dayanabilme gücü de
önemli bir role sahiptir. Nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasında, ruhun
arındırılıp yüceltilmesinde de oruç etkili bir yoldur. Bu orucun değişik
biçimlerde de olsa hemen bütün din ve kültürlerde riyâzet
ve mücâhede yolu olarak mevcut olmasını da açıklar.
Toplumsal hayatta
huzursuzluklara yol açan taşkınlıklar, büyük ölçüde insanın hayvanî yönünü
tatmin eden maddî zevklere düşkünlükten kaynaklanır. Maddî zevk deyince de
akla, yeme içme ve cinsel ilişki gibi zevkler gelir. İşte oruç, insanı maddî
zevk ve şehvetler peşinde koşturan, dolayısıyla da, Allah’ın haklarına riâyet edemediği için onlara zulmetmesine sebep olan nefs-i emmâreyi teskin etmenin de
bir ilâcı, aşırılıkları törpülemenin de bir çaresidir.
Oruç, yoksulların
durumunu daha iyi anlamaya, dolayısıyla onların sıkıntılarını giderme yönünde
çaba sarfetmeye de vesile olur. “Tok, açın halinden
anlamaz” atasözü de bunu ifâde eder. Orucun, dinimizde
önemli bir yeri olan sabır konusuyla irtibâtı da
burada hatırlanmalıdır. “Namaz ve sabırla
yardım isteyin” (2/Bakara, 153) ve “Sabredenlere
ecirleri hesapsız olarak tastamam verilir” (39/Zümer,
10) gibi âyetler, “Oruç
sabrın yarısıdır” (Tirmizî, Deavât
86) diyen ve orucun Allah için olup mükâfatını da Kendisinin hesapsız olarak
vereceğini bildiren hadislerin ortak anlamı, orucun sabır boyutunu ve bunun
fazîlet ve sevâbının yüksekliğini anlatır.
Bütün bunlara
ilâveten orucun sağlık açısından pek çok yararları bulunduğu da uzman hekimler
tarafından ifâde edilmektedir. Ramazan orucu zâhiren bakıldığında, bir yıl boyunca çalışan vücut
makinesinin dinlenmeye ve bakıma alınması gibidir. Oruç, özellikle mide ve
sindirim organlarının dinlenmesi için iyi bir moladır.
Biz ibâdetleri, dünyevî faydalarından dolayı değil; Allah
emrettiği için yaparız. Fakat şu da muhakkak ki Allah, her zaman yararımıza
olan şeyleri yapmamızı emreder, zararımıza olan şeyleri yasaklar. Oruçta gerek
ruhumuz, gerek bedenimiz için pek çok fayda vardır. Oruç, nefsin şehvetlerini
kırar, önüne geçilmez ihtiraslarını, azgınlıklarını dizginler. Oruç tutmadığı
zaman insan, canının çektiğini yemek ister, ama oruçlu bunu yapamaz. Harama
bakmaya meyleden nefsi, oruç bundan men eder, zinânın
ve diğer haram hususların sebeplerinden uzaklaştırır; nefsin bayağı iştahlarını
kırar. Bundan dolayı Peygamberimiz, orucun kötülüklere karşı bir kalkan
olduğunu söylemiş (Buhârî, Savm
9) ve demiştir ki: "İçinizden kimin
evlenmeğe gücü yeterse evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan korur. Buna gücü
yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç, onun şehvetini kırar." (Buhârî, Savm 10)
Enes (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Şâban ayının son günü Allah’ın Rasûlü ashâba şöyle hitap buyurdu: “Ey insanlar! Büyük ve bereketli bir ay gölgesini üzerinize saldı. Bu
ayda bin aydan daha hayırlı olan bir gece (Kadir gecesi) vardır. Allah bu ayın
orucunu farz kıldı. Gecelerini ibâdetle
(değerlendirmeyi) öğütledi. Allah’ın sevgisine ermek için kim bu ayda bir hayır
yaparsa Ramazanın dışında yetmiş farz yapan kişi gibi sevap kazanır. Kim de bu
ayda bir farz yaparsa bu ayın dışında yetmiş farz yapan kişi gibi sevap alır.
Bu ay sabır ayıdır. Sabrın mükâfâtı ise Cennettir. (Bu
ay) yardımlaşma ayıdır. Mü’minlerin rızıklarının arttırılacağı aydır. Kim bu ayda bir oruçluya
iftar verirse, bu onun günahlarının bağışlanmasına ve nefsinin Cehennemden
kurtulmasına (sebep) olur. Ayrıca, oruçlunun sevabından bir kısmı
eksiltilmeksizin ona oruçlunun mükâfâtı gibi mükâfât
verilir. Bu ay, evveli rahmet, ortası mağfiret/bağışlanma ve sonu da
Cehennemden kurtuluş olan bir aydır. Her kim, yönetimi altında bulunan kişinin
işini azaltırsa Allah onu bağışlar ve onu Cehennemden kurtarır. Bu ayda dört
ameli çok yapınız. (Bunlardan) İkisi ile Rabbinizi râzı
edersiniz. İkisini yapmaya ise daima muhtaçsınız. Rabbinizi râzı
edeceğiniz iki amel Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehâdet
(etmeniz) ve O’ndan affınızı dilemenizdir. Yapmaya muhtaç olduğunuz iki amel
ise, Allah’tan Cenneti istemeniz ve Cehennem ateşinden O’na sığınmanızdır. Her
kim oruçluya su içirirse, Allah ona benim havzımdan
su içirir ve o Cennete girinceye kadar bir daha susamaz.” (et-Terğîb, II/94-95; Hayâtu’s-Sahâbe, 3/384)
Vuslat: Son olarak okuyucularımıza herhangi bir mesajınız var mı?
Yaratıcımız Allah’ın
ve önderimiz Rasûlullah’ın ölümsüz mesajları varken,
benim mesajım kaç para eder? Mesaj isteyen Kur’an’ın
hazinelerine mürâcaat etsin. Bireysel ve toplumsal,
maddî ve mânevî, siyâsî ve her türlü sorunun çözümü,
dünya ve âhiretin güzelliklerine götüren yol, yani
sırât-ı müstakîm ve hidâyet Kur’an’dadır. Mesajım;
esas mesaja havâle etmek olacak. Zâten
tebliğciler bir trafik görevlisidir; tehlikeyi, kırmızı ışıkları gösterip
yasaklar ve yeşil ışığı, doğru yolu işaret edip gösterirler. Tek yol: Kur'an yolu ise, şimdi iniyor gibi Ramazan'da, öncesinde ve
sonrasında haydi Kur'an'a; O'nu okumaya, inanmaya,
anlamaya, yaşamaya, hayata geçirmek için gayrete... Ey iman edenler, (gereği
gibi ve yeniden) iman edin! Ey oruç tutanlar (tuttuğunu zannedenler), gereği
gibi oruç tutun! Ey Kitabım Kur'an diyenler,
Kitabınıza sarılın!
1-
Geniş bilgi için bkz. Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 87-91
2-
A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, I/330-333