Vuslat Dergisi, sayı 61, Temmuz 2006
Yozlaştırılıp Tahrif Edilen Kur’an Kavramlarına Bir Örnek: “Nefs”
Ahmed KALKAN
Nefs Kavramının Anlam ve Mâhiyeti
‘Nefs’, öncelikli olarak bir
kimsenin kendisi veya özü anlamına gelir. Açık ve gizli, dünyaya ve ahirete
bakan duyuları, maddî ve mânevî becerileri, arzu,
heves ve ihtiyaçları, canı, ruhu, hayatı ve istekleriyle kişinin bizzat kendisi
demektir.
‘Nefs’, ruh ve kalp mânâsında da kullanılmıştır. Şeriat ilminde ise, insanın
içindeki mânevî güce nefs denilmektedir. Nefs kelimesi
zaman içerisinde birçok anlam kazanmıştır ki, bunların bazıları şunlardır: Can,
kalp, benlik, kan, iç, kimse, beden, izzet, görüş, kötü göz, arzu, yücelik, bir
şeyin özü gibi.
‘Nefs’, tek tek her varlığa işaret
ettiği gibi, bu varlıklara yön kazandıran mânevî güce
de verilen addır. Bu anlamda nefs, isteklerin merkezidir. İnsan, şekil yani
cisim ve mânevî cephe sayılan ruhtan meydana gelir.
İnsanın rûhu onun nefsidir de denmiştir. Hayatın
devamı için bedenin bazı şeylere ihtiyacı vardır. Nefs bu ihtiyaçların
şekillendiği ve çıktığı yerdir. Nefsin istekleri hayatın devamı için
gereklidir. Ancak nefis başıboş bırakıldığı zaman, aşırı istekler gündeme gelir
ve insan o noktada hataya düşer. Kişinin yeme içme, soluk alıp verme, barınma,
uyuma, sahip olma arzuları nefsin normal istekleridir. Ancak bu istekler
başıboş bırakıldığında, kişi câhil, cimri, hasetçi,
gözü doymaz, azgın, sapıtmış, gurura kapılmış bir varlık haline gelebilir.
Çünkü nefsin yapısı buna uygundur.
İslâm'ın getirdiği ölçüler nefsin
isteklerini olumlu bir şekilde yönlendirmeyi sağlar. Nefs bazen şeytanın
kandırmasıyla kendini büyük görmeye ve doyumsuz olmaya başlar. O noktada
kendini ve işlevini unutur. Sahibini azgınlığa ve isyâna
sürükler. Aslında nefse isyanı da takvâyı da, hata yapmayı, aşırı istekleri ve
Allah’a itaat etmeyi de öğreten Allah’tır (91/Şems, 7-8).
Ancak insan bu noktada sınanmaktadır. İslâm, insan ile onun nefsinin
isteklerinin arasına bir denge getiriyor. Meşrû istekler ile, gayrı meşrû
arzular arasına sınır koyuyor (91/Şems, 9-10). (1)
Allah, Kitab’ında iki ayrı yerde
nefse yemin etmekte, ona dikkatimizi çekmektedir: "Nefse ve onu şekillendirene; ona fücûrunu
(bozukluğunu/isyânını) ve takvâsını (korunmasını/itaatini) ilham edene yemin
olsun." (91/Şems, 7-8). Yine, kıyâmet gününün
hemen ardından nefse (kendini hesaba çeken, levvâme özelliğindeki nefse) de
yemin etmektedir (75/Kıyâmet, 1-2). Allah Teâlâ,
direkt olarak nefse hitap edip, onu cennetine dâvet
etmektedir: "Ey mutmain (huzura
eren) nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş
olarak Rabbine dön!" (89/Fecr, 27-28)
Âyetlerde nefisle ilgili olarak verilen
bilgiler son derece önemlidir: Allah, insanı yaratırken nefsini düzenlemiş ve
ona "fücur" ilham etmiştir. Fücur Arapçada, "doğruluk
sınırlarının yırtılıp parçalanması" anlamına gelir. Dinî terim olarak
fücurun anlamı ise şöyle verilir: "Günaha ve isyana girişmek, fâsık olmak,
yalan söylemek, başkaldırmak, karşı gelmek, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak,
zinâ, ahlâkî çöküntü..."
Şems Sûresi'ndeki
âyetlerden öğrendiğimize göre Allah, bu kötülüklerin yanı sıra, insana nefsin
fücurundan sakınmayı da ilham etmiştir. Ayrıca nefsini arındırıp temizleyen,
yani nefsinin fücurunu kabul edip, Allah'ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar
kurtulacaklardır. Bu, ebedî ve gerçek kurtuluştur, yani Allah'ın rızâsını, rahmetini ve cennetini kazanmak... Buna karşılık,
nefsini örten, yani onun fücurunu, pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde
saklı tutan kişi ise yıkıma uğrayacaktır. Yıkım da Allah'ın lâneti ve cehennem azâbı demektir.
Kur’ân-ı Kerim’den nefse fücurunun
yanı sıra bir de, bu fücurdan sakınmasını sağlayan bir kabiliyetin ilham
edildiğini öğrenmekteyiz (91/Şems, 7-10). İnsanı
Allah'a ve dinin bildirdiği doğrulara, hayırlara yönelten, iyiyi ve kötüyü
ayırt etmesini sağlayan nefsin bu yönü, halk arasında "vicdan" olarak
tanımlanır.
Kur’an, nefsin sadece olumsuzluğa
meyilli ve tek yönlü olduğunu kabul etmez. Kur’an’a göre, insanı daima kötülüğe
çağıran nefsin hevâsına karşın, onu daima iyiliğe çağıran nefsin vicdanı da
vardır. Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran
şaşmaz bir pusulaya sahiptir. Vicdan denilen nefsin bu yönü, bir anlamda
doğruya yönelten Allah'ın sesidir. İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği
ve Kuran'da gösterilen temel prensipleri tam olarak kavradığı takdirde, sürekli
olarak doğru yolda ilerleyecektir.
Nefs-i emmârenin, Yusuf (a.s.)
tarafından kullanılış tarzı, iyi ve kötü bütün insanların nefislerinin kötü
şeylere yönelme istidadında olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bir peygamber
olan ve bu sebeple günahlardan temizlenmiş bulunan Yusuf (a.s.): "...Ben nefsimi temize çıkarmıyorum.
Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" (12/Yusuf, 53) diyor. Dolayısıyla
kötülüğü şiddetli arzulama, her nefsin tabiatındandır. Ancak Allah'ın
emirlerine yönelen ve böylece İlâhî rahmetin gölgesi altına sığınan kimseler,
nefsin arzuladığı şeyleri işlemekten sakınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin
üzerinde nefsin yaptırım gücü azalır. Belirli bir aşamadan sonra ise, kalbe
yönlendirici hiç bir tesiri olmayan gelip geçici düşüncelerden ibâret kalır. Zira Yusuf (a.s.) Mısır azizinin karısının
kendisini çağırdığı zaman onun çağrısına cevap vermemiş ve böyle bir kötülükten
Allah'a sığınmıştı. Ve aslında nefsinin, tabiatından kaynaklanan bir özelliği
olarak bu çağrıya cevap vermesini telkin ettiğini itiraf etmektedir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum."
Ancak bu sadece bir dürtü olarak kaldığı ve Rabbine sığınıp bu dürtüye iltifat
etmediği için bir zararının dokunması sözkonusu olmamıştır. (2)
Sûfilerin nefsi çeşitli mertebelere
ayırıp en düşük mertebesinin nefs-i emmâre olduğunu belirtmesini Kur’an’dan ve
bir peygamberden yola çıkarak doğru bulmak mümkün değildir. Bu mertebe
anlayışına göre, Hz. Yûsuf’un nefsi, demek ki en aşağı
mertebede olmakta ve Hz. Yusuf’a devamlı kötülüğü emretmektedir. Hâlbuki, Hz. Yûsuf, nefsin bir özelliğinden bahsetmektedir.
Her insanın nefsi, ne kadar terbiye ederse etsin, yine de kötülüğü
emretmektedir. Önemli olan nefsin bu emrini yerine getirmemek, nefsin hevâsının
bu arzusunu kişinin reddetmesidir ki, Yûsuf (a.s.) da
böyle yapmıştır. Nefsin bu kötülüğü emredici (emmâre) özelliği, bir peygamber
için bile sözkonusudur.
Gerçekte insan nefsi tek bir şeydir.
Ancak o çeşitli sıfatlarla nitelenmektedir. Dünyaya olan bağlılıklardan
kurtulup İlâhî âleme yöneldiği zaman nefis, "nefs-i mutmainne" olarak
adlandırılır. Şehvete tâbi olup üzerine gazap hâkim olduğu zaman da nefis,
sahibine kötülükleri işlemeyi emreder. Bu nefsin tabiatından olan bir durumdur
(Fahreddin er-Râzî, Tefsirul Kebîr, XVIII, 157).
Taberî; "kötülüğü emreden nefis, insanların tamamına ait olan
nefistir" demektedir (İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Mısır 1968, XIII, 1).
Nefsin mertebeleri/merhaleleri
olarak merdiven basamağı ve sınıf atlama şeklinde çıkılan makam olarak kabul
edilen bu yaklaşımların, Kur'an'la sağlaması yapılmadan, daha çok tasavvufî
anlayışa dayandığını hatırlatmamız gerekiyor. Nefisle ilgili Kur’ân-ı
Kerim’deki ifâdeleri, nefsin özellikleri olarak
anlamak gerekmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de Nefs Kavramı
"Nefs" ve türevleri
Kur'ân-ı Kerim'de toplam 298 yerde geçer. “Nefs”i, temel olarak olumsuz şekilde
tanımlayan, hep mücâdele edilmesi, hatta öldürülmesi
gereken bir özellik olarak düşünen bir yaklaşım, Kur’an’a uygun değildir.
Kur’an, çünkü, nefis kelimesini Allah’a da nisbet
etmektedir. Kur’an’da hem de altı âyette Allah’ın
nefsinden bahsedilmektedir. Allah’a ıtlak olunan şeyin kötü olduğunu iddia
etmek nasıl mümkün olabilir?
"Nefs"in Allah'a ıtlak
olunduğu âyetler, ya bizzat Allah Teâlâ'nın kendi
sözleriyle veya başka birinin ağzından dile getirilmiştir. Bu âyetler hep "Allah'ın zâtı" mânâsını ifâde
etmektedir. Örneğin Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ'ya hitâben: "Seni nefsim (kendim) için
seçtim." (20/Tâhâ, 41) buyuruyor. Başka bir âyet-i kerîmede de, bu defa Hz. İsa'nın ağzından
"nefs" sözcüğü Allah Teâlâ için kullanılmaktadır: "(Ey Rabbim!) Sen benim nefsimde olanı
bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem." (5/Mâide, 116).
Bazı âyetlerde
Allah Teâlâ, "nefs" kelimesini kendisi için kullanır: "O (Allah) rahmet etmeyi Kendi nefsine
(üstüne) yazdı." (6/En'âm, 12); "Rabbiniz
rahmet etmeyi Kendi nefsine (üstüne) yazdı." (6/En'âm, 54); "Allah sizi nefsinden (Kendisinden)
sakındırır." (3/Âl-i İmrân, 28 ve 30).
Nefsin Diğer İlâhlar Hakkında
Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'de Allah Teâlâ'dan başka, putperestlerin
tapındıkları tanrılar için de iki ayrı yerde "nefs" kelimesinin
kullanıldığı görülmektedir (25/Furkan,
3; 13/Ra'd, 16).
Kur’ân-ı Kerim’de Nefs Kelimesinin
Farklı Anlamlarda Kullanılması:
Nefsin Ruh Anlamında Kullanılması:
"Nefs" ile "ruh"un aslında aynıdır; terbiye edilmemiş rûha "nefs", terbiye edilmiş nefse de ruh denilir.
Kur'an'da "nefs"in en çok "ruh" anlamında kullanıldığını
görüyoruz (6/En'âm, 93); 39/Zümer, 42; 75/Kıyâmet, 2; 91/Şems, 7-10 vb).
Nefsin "Kalp, Gönül,
İçdünya" vb. Anlamlarında Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde
nefs kelimesinin, "insanın kalbi, gönlü, içdünyası" gibi mânâlarda da kullanıldığı görülmektedir (2/Bakara, 87, 109,
235; 3/Âl-i İmrân, 154; 11/Hûd, 31; 12/Yusuf, 77; 27/Neml, 14 vb).
Nefsin "İnsan Bedeni"
Anlamında Kullanılması: (12/Yusuf, 32, 51; 3/Âl-i
İmrân, 61, 145; 6/En'âm, 151; 17/İsrâ, 33; 2/Bakara, 240; 16/Nahl, 7 vb).
“Nefs”in “Bedenle Birlikte Ruh”
Anlamında Kullanılması: (16/Nahl, 111; 3/Âl-i İmrân,
25, 151; 11/Hûd, 105; 21/Enbiyâ, 47; 36/Yâsîn, 54; 82/İnfitâr, 5; 81/Tekvîr,
14; 82/İnfitâr, 5, 19 vb).
Nefsin “Kötülüğü Emredici” Anlamında
Kullanılması: İnsanın her türlü kötülüğü işlemesine sebep olan nefs-i emmâre
ile ilgili âyet-i kerîmede Hz. Yusuf şöyle konuşuyor: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü
nefis, daima kötülüğü emredicidir. Ancak Rabbimin merhamet ettiği hâriç...” (12/Yusuf, 53). İnsan nefsi, kötülük yönüne
meyledicidir ve bütün gücüyle kötü işleri telkin edicidir. Genel olarak, insan
nefsinin yaratılışında şehvete, günaha ve kötülüğe doğru bir eğilim vardır.
Nefis, kendi gücünü bu yönde kullanır. Bu nedenle insan sırf kendi nefsiyle
başbaşa kalırsa kötülüğe sürüklenebilir. Ancak, yukarıdaki âyet-i
kerîmeden de anladığımız üzere Allah Teâlâ’nın koruduğu, yani Hz. Yusuf
(a.s.)’un nefsi gibi Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve rahmetiyle tüm kötülüklerden
arındırılıp temizlenmiş, başka bir deyişle terbiye edilerek rûhânî ve mânevî
özellikler kazandırılmış nefisler bundan müstesnâdır. Allah Teâlâ’nın himâyesi nefsin kötülüğü emredici özelliğini etkisiz kılar.
Kur’ân-ı Kerim’de nefsin insanı aldatıcı ve kötü işlere sürükleyici
özellikleri, özellikle şu âyetlerde belirtilir:
12/Yusuf, 18; 20/Tâhâ, 96; 5/Mâide, 30; 14/İbrâhim, 22; 50/Kaf, 16; 59/Haşr, 9
vb.
Nefsin “İnsan, Cin, Melek, Hayvan
veya Bitki İçin Zât (Kişi, Kimse, Kendi, Şahıs vb.)”
Anlamında Kullanılması: Nefsin bir yönüyle de, “bir şeyin zâtı ve hakikati,
yani varlığı” mânâsına geldiğini biliyoruz. İşte bu anlamda Kur’ân-ı Kerîm’de nefsin insanlara, cinlere, hayvanlara veya
bitkilere, kısacası yeryüzündeki canlı varlıklara ıtlak olunarak, onların zâtı,
varlığı mânâsında kullanıldığına şâhit oluyoruz: (2/Bakara, 48; 31/Lokman, 28,
34; 74/Müddessir, 38)
Nefsin, “Cins, Tür” Anlamında
Kullanılması: Kur'ân-ı Kerim'in zengin kullanım biçimlerinden biri de
"nefs"in geçen tüm mânâlarının yanısıra, bir
de "cins, tür" anlamında kullanılmış olmasıdır (9/Tevbe, 128; 30/Rûm, 28; 7/A'râf,
189; 16/Nahl, 72; 42/Şûrâ, 11).
Nefsin Diğer Kullanılış Biçimleri:
Kur'ân-ı Kerim'de, "nefs"in, ana başlıklar altında toplamaya
çalıştıklarımızdan başka kullanılış şekilleri de vardır. Meselâ Fahreddin Râzî,
"nefs"in Kur'an'da "akıl" mânâsında
da kullanıldığını söyler. Ona göre: "Odur
ki; geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur), gündüzün de ne işlediğinizi bilir.
Sonra belirlenmiş süre geçirilip tamamlansın diye gündüzün sizi
diriltir..." (6/En'âm, 60) âyetinde geçen bu
durum, akıl dışındaki hallerin, uyku durumunda etkisini sürdürmesi
nedeniyledir. Akıl, uyku ile uyanıklık ânında değişen
bir haldir. Demek ki; Râzî, uyku ânında insanın aklını
kullanamaması nedeniyle, bazı âlimlerin "ruh" olarak anladıkları
"nefs"i, burada "akıl" olarak kabul etmiştir. Uyku ânında aklın fonksiyonlarını yitirmesi gözönünde
bulundurulursa, bu âyet-i kerîmedeki "nefs"ten "akıl" da
anlaşılabilir.
Kur'an'da nefsin işkence ve cezâlandırma (3/Âl-i İmrân, 28, 30), gayb (5/Mâide, 116)
nefes, gırtlak, boğaz (9/Tevbe, 118) gibi başka anlamlarda kullanıldığı da
görülür.
Görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim'de
nefis, sadece kötülüklerin kaynağı olarak gösterilmez. Kur’an, nefsin terbiye
edilerek güzel özelliklerin ona kazandırılıp iyi bir ruh haline
getirilebileceğini ifade ederek bunu tavsiye eder. İnsanın gönlüne, kalbine, iç
dünyasına da delâlet eden nefis, insanın bedenden oluşan cüssesini ve bedeniyle
birlikte rûhunu da ifâde etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de,
nefs kelimesinin 298 yerde kullanılması ve nefs üzerine yemin edilmesi, Allah
Teâlâ'nın bu kavrama ne derece önem verdiğini göstermektedir. (3)
Hadis-i Şeriflerde Nefs Kavramı
"Sizden biriniz, sakın 'nefsim habis (pis) oldu' demesin!" (S. Müslim ve Tercümesi, Mehmed
Sofuoğlu, c. 7, s. 118)
"Sizden biriniz kendi nefsi için istediğini (din) kardeşi için de
istemedikçe (tam) iman etmiş olamaz." (Müslim, İman 71, 72, hadis no: 45)
"Müftüler sana fetvâ vermiş olsalar da sen
yine nefsine (kalbine) danış." (Ahmed bin Hanbel, IV/228; Dârimî,
Büyû' 2; Buhârî, Târih)
Vâbisa ibn Ma’bed (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, o şöyle dedi: “Rasûlullah
(s.a.s.)’ın huzuruna varmıştım. Bana: “İyiliğin
ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu. “Evet” dedim. O zaman şunları
söyledi: “Kalbine danış. İyilik, nefsin
uygun gördüğü ve yapılmasını kalbin onayladığı şeydir. Günah ise, içini
tırmalayan ve başkaları sana ‘yap’ diye nice nice fetvâlar
verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.” (Ahmed bin Hanbel,
IV/227-228; Dârimî, Büyû’ 2)
"Seni işkillendirip huzursuz edecek, sana şüphe veren şeyleri
bırak, işkillendirmeyen, şüphe vermeyene bak!" (Buhârî, Büyû' 3; Tirmizî, Kıyâmet 60; Nesâî, Kudât (Kazâ) 11)
Nefisle İlgili Uydurma Hadislerden Bazıları
Nefsi, Kur'an'da kullanılan
anlamlarından soyutlayıp günah keçisi haline dönüştüren mutasavvıflar, bu
konuda sağlam delil bulamayınca, hadis uydurmaktan da çekinmemişlerdir.
Bunlardan sık sık tekrar edilip, halka mal edilen ve araştırma yapmayan nice
hocanın bile kulaktan dolma bilgilerle doğru olduğunu zannederek hadis diye
sunduğu meşhur rivâyetlerden birkaçını
belirtelim:
“Nefsini bilen, Rabbini bilmiş olur.” Aliyyu’l-Kari: “İbn Teymiye, mevzû olduğunu, Sem’ânî, merfû olarak bulunmadığını, ancak
Yahya bin Muâz er-Râzî’nin sözü olduğunu söylemiştir. Nevevî: ‘Lafzı hadis
değildir, fakat mânâsı sâbittir’ dedi. Denildi ki:
‘Kendi cehâletini bilen, Allah Teâlâ’nın bâkî
olduğunu, kendisinin âciz ve zayıf olduğunu bilen, Rabbinin kuvvet ve kudretini
anlamış olur.” Bu sözün, Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.)’e âit
olduğu beyan edilir (Nehcü’l-Belâğa, Hz. Emir Ali bin Ebî Tâlib, Çev. Abdülbâki
Gölpınarlı, Kum, 1989, s. 419; A. Yıldırım, 229-230).
Anlam bakımından bu sözün tersi daha doğru olmalıdır: "Rabbini bilen
nefsini/kendini bilmiş olur." Allah'ı tanımadan insanın kendini/nefsini
doğru tanıyabilmesi hemen hemen mümkün değildir (Yard.
Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki
Dayanakları, T. Diyanet Vakfı Y., Ank, 2000, s.
229-230; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, Yediveren Y., Konya, 2001,
s. 326-332).
“Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunmaktayız” Hz. Peygamber böyle
deyince, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Büyük cihad nedir?’ diye soruldu. O da şöyle
buyurdu: “Dikkat edin, o nefs mücâhedesidir.” Mutasavvıflardan Ebû Tâlib el-Mekkî
(a.g.e. I/187)ve Hucvirî (a.g.e. 314) bu rivâyeti
nefsle mücâhedenin önemi ile ilgili olarak eserlerine almıştır. Bu rivâyet, ikinci el kitaplarda yer almaktadır. Rivâyeti Irâkî, “bu hadisi Beyhakî’nin Kitâbu’z-Zühd adlı
eserinde rivâyet ettiğini ve senedinin zayıf olduğunu” belirtir (Gazzâlî, İhyâ,
III/14; V/132). İbn Hacer, bu sözün hadis değil; İbrâhim bin Able’ye ait,
dillerde dolaşan bir söz olduğunu söylemiştir (İbn Hacer, Tesdîdu’l-Kavs;
Aliyyu’l-Kari, el-Esrâr, s. 211-212, no: 211). Hz.
Peygamber’in Tebük Gazvesi dönüşü buyurduğu rivâyet
edilen bu söz hakkında İbn Teymiyye şöyle demektedir: “Bunun aslı yoktur. Hz.
Peygamber’in fiillerini ve ef’âlini bilen hiçbir kimse bunu rivâyet
etmemiştir. Bunun yanında kâfirlerle cihad etmek en büyük amellerdendir. İbn
Teymiyye, görüşünü âyet (4/Nisâ, 95; 9/Tevbe, 19-20)
ve hadislere (bkz. Buhârî, Cihad 1; Müslim, İmâre 111; Nesâî, Cihad 17, hadis
no: 3128) dayandırarak açıklar. İbn Teymiyye bu rivâyetin kendisinin zikrettiği
âyet ve hadislere ters olduğunu belirtir (Mecmûu Fetâvâ, c. 11, s. 197-200). Gerçekten, Kur’an’da kâfirlere karşı cihadın
önemini anlatan birçok âyet vardır. Kur’an, büyük
cihad olarak kâfirlere karşı cihadı göstermektedir (25/Furkan, 52). İsnâdı
problemli olan bu rivâyetin metninin de âyet ve sahih hadislere ters olduğu
anlaşılmaktadır (Ahmet Yıldırım, a.g.e., s. 227-228;
Muhittin Uysal, a.g.e., s. 324-325).
“Düşmanlarının arasında en azılı olan düşmanın, iki yanın arasında ve
içinde bulunan nefsindir.” Hadis kitaplarında bulunmayan bu rivâyet, Gazzâlî’nin İhyâ’sında (III/10) zikredilir. Irâkî, rivâyetin senedinde bulunan Muhamed bin Abdirrahman bin
Gazvân’ın hadis uydurucularından birisi olduğunu kaydeder. Rivâyetin uydurma
olma ihtimali yüksektir (A. Yıldırım, s. 228; M. Uysal, s. 325-326).
"Nefsine düşman ol. Çünkü o Bana düşmanlığa kalkışmıştır." İmam Rabbânî,
bu rivâyeti nefs-i emmâreyi zemmetmek bâbında zikretmiştir (Mektûbât, I/66,
Mek. No: 52). Ancak, buradaki dipnotta bu rivâyetin
Hz. Dâvud (a.s.)'dan rivâyet edilen kudsî hadislerden
olduğu belirtilmektedir. Hiçbir hadis mecmuasında, Kitab-ı Mukaddes’te ve zühd
kitaplarında bu rivayet yoktur, kaynaklarda bulunamamıştır. Hadis kaynaklarında
yer almayan bu rivâyetin uydurma ihtimâli çok
yüksektir. (A. Yıldırım, s. 231-232; M. Uysal, s. 325)
“Ölmeden önce ölünüz.” Aliyyu’l-Karî
şöyle der: “Askalânî, sâbit olmadığını söylemiştir. Aslında bu, tasavvuf ehli
sofilerin sözüdür. Ölmeden önce nefis ve şehvetlerinizin esiri olmaktan
kendinizi kurtarınız, demektir.” (Aliyyu’l-Kari, Zayıf
Hadisleri Öğrenme Metodu, Çev. Ahmet Serdaroğlu, İst. 1986, s. 122; Aclûnî,
Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 291, no: 2669). Genellikle
tasavvuf literatüründe bulunan ve bu literatürde hadis diye kabul edilen bu vecîze, hadis kitaplarında tesbit edilememiştir. Ancak, mevzû ve zayıf hadisleri toplayan eserlerde mevcuttur (A.
Yıldırım, s. 263). Yaptığımız araştırmalara göre Hz. Peygamber (s.a.s.)’den
böyle bir söz rivâyet edilmemiştir. Kesin olan husus,
bu sözün hadis olmadığıdır (M. Uysal, s. 340-342).
Ölmeden önce ölmek, ölü gibi yaşamak yerine; öldükten sonra yaşamanın,
ölümsüzleşmenin, şehâdet ehli şehid olmanın yolu bulunmalıdır.
Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir mi?
Merhum Çekmegil, “Müslüman Nefse
Hakaret Edilebilir mi?” diye sorup bu başlık altında şöyle diyor: (Başta
tasavvuf kültüründen etkilenenler olmak üzere, nice müslümanın ağzından ya da
kaleminden nefse hakaretler yağdırıldığına şâhit
olmuşuzdur.) "İnsanın en büyük düşmanı nefsidir." Onun için
"herkes kendi nefsiyle savaşmalıdır", hatta bu işe "büyük
cihad" denir şeklinde ifadelere rastlamayan yok gibidir. Hatipler kürsüde,
imamlar minberde, yazarlar kitap ve makalelerinde, büyük çoğunlukla nefsin
büyük düşman olduğunu telkin edegelmişlerdir. Bu kontrolsüz telkinler, tekrar
edile edile insan zihninde öyle yer etmiştir ki, değil bu söylenenlerin
kritiğini yapmak, hatalı olabileceğini bile hatırına getirmez.
Nefsi suçlama ve ona hakaret
konusunda aşırıya giden, "benim nefsim Firavundan aşağıdır" diyen,
"ah şu köpek nefsim" şeklinde nefsini suçlayan insanlar, toplumda bu
sözleriyle takvâ sahibi olduğunu göstermiş kabul
edilir.
Peygamberimizin şu hadisi konunun
nasıl değerlendirilmesi gerektiği husûsunda ölçü
verir: "Sizden biriniz, sakın
'nefsim habis (pis) oldu' demesin!" (S. Müslim ve Tercümesi, Mehmed
Sofuoğlu, c. 7, s. 118)
Kur'ân-ı Kerim'de, kişinin kendi
nefsine zulmetmesinin kınanmış olduğunu (35/Fâtır, 32; 2/Bakara, 57; 3/Âl-i İmrân, 117; 11/Hûd, 21; 16/Nahl, 33; 18/Kehf, 35;
23/Mü'minûn, 209; 29/Ankebût, 40; 30/Rûm, 9; 34/Sebe', 19; 39/Zümer, 53;
37/Sâffât, 113; 65/Talak, 1), "...
Nefsinizi ayıplamayın..." (49/Hucurât, 11) emrini görüyoruz.
Kaynaklara baktığımızda, nefs,
insanın bizzat kendisi, kendi rûhudur. Kur'an'da nefs,
daha çok, insanın kendisi anlamında karşımıza çıkar (82/İnfitâr, 5, 19).
İnsanın şahsiyetini meydana getiren zâtı, özüdür. (…)
Bizzat, nefsi "düzenleyen" Yaratıcısının bildirdiği gibi, nefs,
kötülüğe düşme tehlikesiyle de karşı karşıya olduğu halde, takvâya da tâlip
olacak bir tercih hakkıyla şereflenmiştir (91/Şems, 7-8).
Bu şerefe şükretme vücûbiyetine imanla "itmi'nâna, huzur ve tatmine ermiş
nefs" (89/Fecr, 27) o kadar mesuttur ki, artık o, Yaratıcısından râzı olarak huzurdadır. Bu huzurlu kul Allah'ından; O'nun
kendisine lâyık gördüğü fıtrattan ve imtihanındaki takdirlerden râzı ve Allah
da o nefsin itmînânından râzı olduğu halde saâdete dâvet olunmaktadır (89/Fecr,
28-30). Ki, nefsin kendisini tertemiz yapmanın
mükâfatı olarak umduğuna ermiştir (91/Şems, 9).
Bu kadar şerefli bir fıtratla
yaratılarak en büyük saâdete namzet kılınan nefs,
elbette ki ayıplanamaz, kınanamazdı. Hattâ, söz konusu
her nefse, kendi nefsî kişiliğine saygı göstermesinin ve nefsini en önde
beslemesinin, bazı Usûl-i Fıkıh âlimleri bu saygının vâcip olduğu kaydeder
(Muhammed Ebû Zehra, Fıkıh Usûlü, çev. Abdülkadir Şener, 1973, s. 356).
"Kimse 'nefsim pis oldu' demesin" ayıplamasın diye mü'minleri
sakındıran Allah Rasûlü, üstelik iyilik yapmaya "önce kendi nefsinden başla..." (Müslim; Fî Zılâl, Hikmet Y. c. 1, s. 458) diye emretmesi, dikkat
edilmesi gereken husustur. Cenâb-ı Hak, insan nefsindeki âyetlerden
(41/Fussılet, 53) haber vererek "nefsini bilmeyen, nefsini aşağılık
yapanlardan başkasının" tevhid dininden yüz çevirmeyeceğini vahyetmiştir
(2/Bakara, 130).
İslâm fıkhına göre, "bir kimse
ne kendisine, ne de başkasına zarar verebilir." Onun için bir mü'minin
kendi nefsini "Allah'tan başkasına karşı alçaltması helâl değildir."
Bir kimse birini haksız yere öldürürse büyük bir günah işlemiş olur (4/Nisâ, 93). Katilin dünya ve âhirette cezâsı
çok ağırdır. Fakat bir kimse, bizzat kendi nefsini öldürürse intihar etmiş olur
ki, onun cezâsı ebedî hayatta daha da ağırlaşır
(Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, 1344). “Kendinizi tehlikeye atmayın.” (2/Bakara, 195), “...Nefislerinizi öldürmeyin.” (4/Nisâ, 29). Aynı zamanda nefsinize eziyet de etmeyin. Değil
nefsi eziyetlere lâyık görmek; tam aksine, onun meşrû
ihtiyaçlarını temin ederek, hayatiyetini muhâfaza etmektir iş. Nefsin
korunması, İslâm’da aslî görevler arasında zikredilir. Din, nefis, akıl, ırz,
mal gibi temel haklar insanın vazgeçemeyeceği vazifelerindendir. Hatta, nefsi korumak, dini korumaktan hemen sonra ikinci
sırada yerini alır. Nefsi her çeşit tecâvüzden
koruyarak onu izzette tutmak, hayatî bir görevdir.
Böyleyken “nefsi öldürmek”ten
bahsetmek, hele hele “ölmeden önce ölünüz” ve cihadın en büyüğü, nefse karşı
olanıdır” , “küçük cihaddan büyük cihada döndük” gibi sözleri Allah Rasûlüne
mal ederek delillendirmeden söylemek, değişik mânâlarla
da olsa, insanı hadis uydurmuş olmanın vebalinden kurtaramayacağı gibi, diğer
insanları da yanıltmaya götürebilir.
Başkasına hakaret eden kötülük etmiş
olur da, bizzat kendi nefsine hakaret eden insan, nasıl kınanmaz? Şüphesiz
nimet ne kadar büyük olursa, onu veren Allah'a şükretmeye yanaşmayan nankör
insan da o kadar hakir olur. Bu imtihan âleminde fıska da, takvâdaki
şerefe de tâlip olma hürriyetiyle yaşayan her nefse, bu fırsatı izzette tutmak
için bazı hudutlara dikkatle yaşaması tavsiye edilmiştir. Yaratıcımız bizlere
iyiye, güzele, doğruya, kişiliği muhâfazaya
kabiliyetli bir nefis vermiştir. Buna şükreder halde bulunmak saâdete götürür insanı. Diğer yaratılmışlardan ayrı olarak
da tâlip olma hürriyeti verdiği bu nefse, kötüyü arzulama meylini, yani hevâ ve
hevesini kontrol altında tutmak için yine vahiyle çizilmiş sınırlar göstermiş;
onları aşmanın tehlikesine işaret buyurmuştur (Bk. 9/Tevbe, 112; 4/Nisâ, 13-14; 2/Bakara, 187, 229; 65/Talâk 1; 58/Mücâdele, 4).
Elbette bu çok önemli bildirilerin ışığı altında nefsi kötülüklere düşmekten
korumak her nefse fert fert aslî bir görevdir ki, takvâ
da işte budur. Bu hudutlar, izzete yetenekli, zillete temâyüllü
her nefis için konulmuş sınırlardır; büyük rahmettir.
Kim bu merhamete lâyık olmak için,
ihtiraslarından kendi nefsini korumuşsa kurtuluşu müjdelenmiştir (Bk. 59/Haşr,
9; 64/Teğâbün, 16; 91/Şems, 9). Hatta sevmediği halde, istemeyerek bu rahmet
hudutlarını aşan, "bilmeyerek bir fenâlık"
yapan, ancak sonradan pişman olarak nefsini tekrar sınırlar içerisinde
muhâfazaya alan kimse, yine bu rahmete lâyık görüleceği şefkatle haber
veriliyor (Bk. 6/En'âm, 54). İşte bu büyük rahmeti unutarak Allah'ın zikrinden
gaflete düşersek, o zaman sadece -bizden hiçbir zaman ayrı olmayan- nefsimiz
kötülüğe düşmez; topyekün bütün insanlığımızla beraber helâk olmayı hak etmiş
oluruz demektir. Şüphesiz ki insanlardan "iyi
hareket edeni (muhsin) de vardı, nefsine apaçık zulmedeni de" vardır
(37/Sâffât, 113). Ve bu imtihan âleminde daima var olması da
yadırganamayacaktır.
Kötü arzularından rahatsız olan her
insan için meşrû görülmeyen hevâ ve hevesler kendi öz
nefsinde bile olsa, "Ben nefsimi
tebrie etmem/temize çıkarmam" (12/Yusuf, 53) diyerek haksızlığın
müdâfa edilmemesi gerektiğini, bir Peygamber ifâdesiyle veriliyor. Bu haberden
şunu da anlayabiliriz: Bir insan, peygamber de değilse, yaratanı tarafından
özel olarak ikaz edilmiyorsa, günahsız kalacağı garantisine hiç sahip değildir.
Şüphesiz ki irâde sahibi insan, şükürsüzlüğe râzı
olarak yaşarken bir fenâlık ederse, kendi nefsine kötülük etmiş olur (35/Fâtır,
18). Kim ihsân eder, güzellik ve iyilik sergilerse,
ancak kendi nefsi için yapmış olur (17/İsrâ,
7). Ebedî hesap gününde "artık onlardan kimi şakıy, kimi de saîd"
olarak hesaplarını kendileri verecektir (11/Hûd, 105). Müslümanı günah işlemez
bir melek, ya da koyun telâkkî etmek sünnet anlayışına
uymaz.
Emmâreleşerek, yani Allah'ın
emirleri dairesine girmeye çalışmayarak kendi kendisini diktatörleştiren;
mutlak âmir olabileceğini zanneden her insan, hudutlara dikkat eden değil;
sınırları tesbit etme hakkının kendisinde olduğunu vehmeden ahmaktır. İşte bu
tipler, her istediğini illâ da yapmaya kalkar ki, bunlara nefs-i emmâre
diyebiliriz. Hudûdunu tanımadan "kötülükleri
emreden" her nefis ölmeden evvel, "kendini
alabildiğine kınayan (levvâme/levm eden) nefs" (75/Kıyâme, 2) haline
inkılâp ederek tevbe ibâdetini yapmaya başlarsa kurtuluşa yönelmiş olur. Yüce
Allah, böylesi bir nefsin önemini anlatmak için "Kasem ederim o pişman cana (nefs-i levvâmeye)" (75/Kıyâme,
2) buyurarak yeminle bir iman esasını açıklıyor. Söz konusu emmâreleşen nefis,
bir kimsenin kendi öz nefsi de olsa, babası, atası, evlâdı veya kavmi de
bulunsa, İlâhî hudutları aşar halde ise elbette ki cezâlandırılmalıdır.
Çünkü suçludur o haliyle.
Eğer bir nefis, ister kendisinde,
isterse başkalarında bulunsun; vahyî tebliğlerle
açıklanmış olan günahları âdilâne ölçülerle karşılayarak kınayabilecek bir
kişiliğe yükselebilmişse, yine de takvâya tâlip olarak azizleşebilir. Hem
nefsini hem de ailesini, “acı azaptan koruyun!” (66/Tahrîm, 6) emrine uyarak
kim "nefsini hevâdan alıkoyduysa" muhakkak onun yeri cennettir
(79/Nâziât, 40-41). Çünkü onun yaratıcısı, nefislerin
zaaflarını bildiğinden tevbelerini kabul buyurarak "bağışladı"
(2/Bakara, 187).
Kısacası, insan nefs olarak kerîm ve şerefli yaratılmıştır. Ve bu lutfedilmiş nefis,
Kur'ân-ı Kerim'de bizzat insanın kendisi olarak zikredilir (82/İnfitâr, 5).
Ayrıca, kibrin düşürdüğü zulümle kendisini ezenlerin dışında, doğruları
kabullenen nefis, iyiye, güzele; takvâya kabiliyetini mahfuz tutmuş bulunur ki,
müjdelenmiş olur (91/Şems, 7-9). Özellikle bu yetenek
ve müjdelere şükrederek yaşıyorsa bir nefis, artık Allah'ın kendisinden râzı olduğu mutmain bir nefistir (bk. 89/Fecr, 27).
Ruh, can, nefis, yani insan, eğer
Allah'ın zikrinden gafletle, kendi kendisinin emrine giren bir gâfil gibi; "Hem ogan (tanrı), hem kullarız"
mısrâlarıyla, böbürlenen Ziya Gökalp gibi bir nefs-i emmâre olmuşsa, yani
mutlak "emretmek ve hükmetmek Allah'a mahsus" olduğu halde gafletle
kibirlenerek, kendi adına fermanlar çıkaran, savaşlar açan modern putperest bir
nefis olmuşsa, tabiatıyla kötülüğü emreden olur. Ancak, bu kınanacak hal,
nefsin kötülüğü emretmek için yaratılmış olduğundan değil; İlâhî hudûda dikkate lüzum görmeyen insanın kendinden çıkar
olduğundandır. Bir kimse bu halden pişman olarak "nefs-i levvâme"
haline gelemiyorsa, bu onun gafletinin, ya da küfrünün eseri olabilir. Böyle
olunca da "mutmain nefis" olmaya çalışmayan hiçbir kimse elbette
temize çıkarılamaz.
Aslında nefis, mükerremdir. Ve İslâm
fıtratıyla doğan her nefis, dünyaya şeref vermiştir. İnsan malıyla olduğu gibi,
nefsiyle de imtihan olunmaktadır. "Sabredenlere müjdeler!" (2/Bakara,
155)
Bütün bu özellikleri düşünebilirse,
Rasûlullah'ın, "Sakın nefsinizi
kötülemeyin", "Sizden
biriniz, sakın 'nefsim habis (pis) oldu' demesin!" (S. Müslim ve
Tercümesi, Mehmed Sofuoğlu, c. 7, s. 118)
şeklindeki uyarısını daha iyi anlamış oluruz. Hele İslâm'da edâ edilmesi emredilen en büyük ibâdetin dahi insanın "... ancak
nefsi için..." (29/Ankebût, 6) yapar olduğunu Kitab-ı Kerim'de
görünce, herhangi bir delil göstermeden, mü'minin öz nefsini düşman olarak ilân
etmesinin izahını bulamıyoruz.
İnsanın kendi nefsine haksızlık
etmiş olmasının ne olduğunu, daha çok ahmak münkirlerin hakkında "Onlar nefislerine zulmedenlerdir"
(11/Hûd, 21) mealindeki âyetten anlayabiliriz. İbâdet maksadıyla da olsa, nefse eziyet vermenin tasvip
edilmediğini, Rasûlullah'ın bu husustaki ikazlarını da görünce, İslâmiyet'in
fıtrata uygun yegâne ve tek din olduğunu bir daha idrâk ederek şükrediyoruz.
Budistlerin ve benzerlerinin, nefse eziyet çektirerek, onu güya ıstıraplarla
terbiye etme metodundan ilham alınan davranışlarla, nefsi, İslâm'ın sunmuş
olduğu kolaylıklardan, helâl nimetlerden; hakkı bulunan meşrû
hazlardan mahrum bırakmanın sünnete uymadığını görüyoruz. Allah Teâlâ, gerek
lezzetleri, gerek iştihaları "zarûret miktarından
daha azaltan kişileri de kınadı." Ebû'd-Derdâ (r.a.) şöyle söylüyordu:
Allah Teâlâ, bütün lezzetleri ve her türlü iştihaları, "aslında tamamıyla
mahlûkatın yararlanması için yaratmıştır; Gadabı/kızmayı kendilerine zarar
veren şeyi onunla defetsinler için yarattığı gibi. Doğudaki ruhu öne çıkaran
Budizm ve benzeri dinler, nirvana kelimesiyle ifâde
edilen kurtuluşa ermek için nefse eziyet vermeyi ibâdet sayan mistisizmin
etkisindeki bazı kimseler, Buda'nın altı yıl oruç tutarak kendisine eziyet edip
duruşunu taklit eder olmuşlardır.
Kişinin kendi nefsini kötülüklerden
bizzat korumasının "vâcip" olduğunu anlayan
ve "müslümanım" diyen bir kimsenin kendisini, "köpek
nefsim", "alçak nefsim", "kâfir nefsim" gibi gereksiz
hakaretlerle kötülemesi ve bizzat kendi nefsini "en büyük düşman"
zannetmesi yakışık almaz; aynı zamanda, "mü'minim" deyişiyle açık bir
çelişki teşkil eder ki, günahtır. Bir kimse, kendisinin hem mü'min ve insan
olduğunu iddiâ edecek, hem de aynı zamanda kendisinde
bir de ayrıca, kâfir bir nefsin, köpek bir nefsin bulunacağına inanmış olması,
olacak şey midir? Ölçüsüzlüğün ortaya koyduğu bu nevî
tezatlara ne denir ki? Cenâb-ı Hak "insanın (bizzat) kendi nefsine karşı
bir şâhit (75/Kıyâmet, 14) olduğunu haber veriyor.
Bizlere, İbn Kuteybe'nin "Bir şeyi kendi nefsine isnâd eden kimse, onunla
anılmalıdır" vecîzesiyle hareket etmek hoş
gelmiyor. Yücelerden yüce Allah, hepimizi, insanlardan işittiği her sözü
kritiksiz olarak hemen kabullenen mukallitler olmaktan korusun. (4)
Müslümanca düşünmek ve müslümanca
yaşamak için, Kur’ânî terimlerin aslından, özünden uzaklaştırılmasını önleme
gayreti gerekmektedir. Tasavvufçular, nefis kavramını çok açık bir şekilde
tahrif etmişlerdir. Tasavvufçular, nefis kavramını sürekli olumsuz
çağrışımlarla izah etmişlerdir. Oysa Kur’an’da bu kavram, tek boyutlu olarak ne
tam olarak olumluya, ne de tam olarak olumsuza işaret etmek için
kullanılmıştır. Nefsin olumlu yönleri de vardır, olumsuz yönleri de vardır;
Tıpkı insan gibi. İyi insanlar da vardır, kötü insanlar da vardır. Nefsin iyi
hasletleri de vardır, kötü hasletleri de. Kur’ân-ı Kerim’de insan, bir yanda
olumlu, diğer yanda olumsuz özelliklerle değerlendirilir.
“Nefis” terimi, başka bir anlama
geldiğine ilişkin kesin bir delil olmadığı sürece, insanın bizzat kendisini ifâde eder. Nefis kelimesi, insan için kullanıldığında
insanın nefsi, onun benliği, özüdür. Yaşayan canlı varlık, hayat özü, şahsî
kimlik, insanlık, insan niteliklerinin toplamı gibi tanımlamalar da nefsi
anlatmaktadır. Kur’an’da nefis, insan için kullanıldığında; “benlik, kişilik,
fıtrat, şâkile” anlamlarında değerlendirilimiştir; hem iyiliğin hem de
kötülüğün taşıyıcısı olabilen bir vasfa sahiptir. Kur’an’da nefis, genellikle zât, şahıs, kişi anlamında kullanılmıştır (18/Kehf, 74;
2/Bakara, 72, 286; 20/Tâhâ, 40; 28/Kasas, 19, 33). Kur’an’daki ilgili âyetlerden anlıyoruz ki, nefs, insanın kendisi, insanı insan
yapan özdür, takvâ ve fücur ilham edilen öz, benlik.
Kur’ân-ı Kerim’e göre nefsin tüm
arzuları kötü değildir. Nefs, insan yapısındaki tabiî eğilimlerin toplamıdır.
Nefsin hevâ ile ilgili istekleri önlenmelidir. Ölçüsüz isteklerde gündeme gelen
hevâ, nefsin olumsuz yönüdür.
Tasavvufta Nefis: Kuşeyrî’ye göre nefis, kulun
sıfatlarının, huylarının, davranışlarının kötülerine verilen isimdir (Kuşeyri, Risâle, I/305). Nefis, tasavvufta bütünüyle yok edilmesi
gereken bir şeydir. Nefis, tümüyle olumsuzdur ve öldürülmelidir. Tasavvufta
nefsin ölümlü ve iğretiden ölümsüze doğru yükselişi şeklinde yorumlanan yedi
aşama vardır. Nefsin merteberini mutasavvıflar şöyle sıralarlar: 1- Emmâre:
Yabancılarla dolu karanlıklar mekânı, 2- Levvâme: Nurlar makamı, 3- Mülhime:
Sırlara mazhariyet makamı, 4- Mutmainne: Kemal, olgunluk makamı, 5- Râdıye:
Visal, Mevlâ’ya ulaşma makamı, 6- Mardıyye: Mevlâ’nın fiillerinin tecellî makamı, 7- Kâmile: Mevlâ’nın makam, isim ve
sıfatlarının tecellî makamı (Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, Âlem Tic. Y.
İst. 1996, s. 556).
Nefis Tezkiyesi: Tezkiye; temizlemek, arındırmak
demektir. Nefsimizdeki kötü yönelimleri temizlemenin yollarını Rabbimiz bize
öğretmiştir. Müridi şeyhe kul yapan, insanın hürriyetini mürşid lehine yok
eden, miskinleştiren, irâdeyi yok eden, şeyhi
yükseltip mâsumlaştıran tasavvuf anlayışıyla nefsin kötü eğiliminden kurtulmak
mümkün değildir. Nefis tezkiyesi, ney ve kaval üfleyerek, şiş batırarak,
sihirbaz ve canbazların yaptığı gibi ateş avuçlayıp kızgın demirler tutarak, râbıta yaparak ve silsile ezberleyerek, ibâdet yerine
danslar yaparak, posta oturup el öptürerek olmaz. Nefis tezkiyesi, Allah’a
gereğince kulluk yaparak olur.
Nefislerini tezkiye ettiklerini iddiâ eden bazı mutasavvıflar, ulûhiyete, rubûbiyete
kalkışmakta, bazıları Allah’ın zâtını müşâhede ettiğini, kimisi öldükten sonra
da dirilere tasarrufta bulunacağını iddia etmekte, kimi levh-i mahfûza
hükmettiğini, oradaki yazıları değiştirdiğini, melekût âlemine çıktığını
söyleyebilmektedir. Oysa, nefsini tezkiye eden kula
kulluk yapmaktan, hevâsına kulluk yapmaktan kurtulandır. Yoksa,
kendine kulluk yapmaya çağıran biri, nefsini tezkiye etmiş değil; şirkini
arttırmış olur. Tezekkî, şahsiyetin kötülüklerden temizlenmesi, arındırılmasıdır.
“(Nefsini/kendini) arındıran kurtuluşa
ermiştir.” (87/A’lâ, 14).
Nefis, insanın kendisidir. İnsan
ise, iki yönlü bir varlıktır. İyiye de eğilimlidir, kötüye de. Kur’an’da nefis,
felsefecilerin dediği gibi ruh demek değildir. Tasavvufçuların iddiâ ettikleri gibi de nefis, bütünüyle mücâdele edilmesi
gereken bir şey değildir. Nefsin fücur boyutuna karşı fıtrî ve vahyî âyetlerle mücâdele etmeli, benliğimizi arındırarak
takvâ eylemlerinin ortaya çıkmasını sağlamalıyız. (5)
Nefs Kavramınının Yozlaştırılması ve “Nefsin Merhaleleri” Tâbiri
"Kur’ân’ı Kerim’de nefsin
çeşitli merhalelerinden bahsedilir mi, yoksa bunu tasavvuf mu böyle
anlamıştır?" Merhale, hedefe ulaşmak için geçilmesi gereken konak yerine
denir. Kur’ân-ı Kerim nefsin merhalelerinden bahsetmez. Ama,
tasavvufta nefsin yedi merhalesinden bahsedilir. Bunlar nefs-i emmâre, nefs-i
levvâme, nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne, nefs-i râdıye, nefs-i mardıye ve
nefs-i kâmile’dir. Nefs-i kâmile dışındakilere Kur’an’dan delil getirilmeye
çalışılır.
Nefsin mânevî
yükselişini Allah’tan başka kim takip edebilir. Bu konuda kendini karar verme
mevkiinde gören bir şeyh, bir münâfığı pek yüksek bir
mertebede göremez mi? Nitekim Kur'ân-ı Kerim bize Hz. Peygamberin münâfıkları
tanıyamadığını bildirmektedir (9/Tevbe,
101; 63/Münâfikûn, 4).
Şimdi nefsin merhaleleri ile ilgili
ifadelere bakalım: Nefs-i emmâre: Münker
ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvik ve emreden nefistir. Tasavvufa göre emâre nefis, ilk merhaledir. İnsan bir mürşide bağlanarak bu
aşamayı geçer, nefs-i emâreden kurtulur. Hâlbuki
nefs-i emmâre her insanda olur. Âyete göre Hz. Yusuf
gibi büyük bir peygamberin nefsi de nefs-i emmâredir. Zaten insanın canı günahı
çekmese ondan kaçınmanın ne anlamı olur?
Âyetin metni de önemlidir. “Nefis kötülüğü emreder durur" diye
tercüme edilen, "İnne’n-nefse le
emmâretun bi’s-sû' " isim cümlesidir.
Arapça’da isim cümlesi sübût ve devam ifâde eder. Yani
isim cümlesi ile ifade edilen hüküm bir zamanla sınırlı olmaz. Yani âyet, nefsin, kötülüğü emredip durma özelliğinin kalıcı ve
sürekli olduğunu ifade eder.
Tasavvuf, ikinci merhaleye nefs-i
levvâmeyi, üçüncü aşamaya nefs-i mülhemeyi koymuştur. Tasavvuf anlayışına göre;
"Nefs-i mülheme: İlhâm ve keşfe mazhar olmaya başlayan; neyin hayır, neyin
şer olduğunu idrâk edebilme melekesine sahip, şehvet isteklerine karşı kısmen
direnme gücü bulunan nefstir." Adını “And
olsun nefse isyânını ve itâatını ilhâm edene.”
(91/Şems, 8) âyetinden alır.
Nefsin, bir noktadan sonra ilham ve
keşfe mazhar olacağına inanmak insanı şeytanın oyuncağı yapar. Şeytanın vesvese
ve saptırmaları ilham ve keşif sanılmaya başlar. Büyüklerin ağzından çıkan her
söz, Allah’ın ona ilhamı sayılır ve tartışmasız kabul edilir. Nitekim bu
inanç, Allah ve Resulüne iftiralarla dolu nice kitapların kutsallaştırılmasına
yol açmıştır.
İçe doğan şey, şeytan vesvesesi de
olabilir. Çünkü o, “insana vesvese
veren, onların içini karıştıran” (114/Nâs, 5) varlıktır. Bazıları şeytan
vesvesesini keşif ve ilham zanneder de sapıtır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah bazısını yola getirdi, bazısı da
sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’tan önce o şeytanları evliyâ
edindiler. Üstelik kendilerini doğru yolu tutmuş sanırlar." (7/A'râf,
30)