Umran Dergisi, s. 143, Temmuz 2006
YAZ DİNLENMESİNİ
KUR’AN’
Ahmed KALKAN
Bunca şikâyet edilecek ortam, câhiliyye
toplumunun kendi elleriyle yaptıklarının cezâsıdır;
uhrevî cezânın dünyevî avansı. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi
kaybettiğimizden belli. Vatan dediğimiz bir toprak parçası; evlât ise toprağın
gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz:
"Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar
çalınmayacaktır!" Evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe
evlerden başlamak gerekiyor. Evleri otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın
yolu, evleri mescid ve mektebe dönüştürmekten
geçiyor.
Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve
kendisine uyulmak için gönderilmiş olan Kuran'a yönelmektir. Müslümanlar,
işleri ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran'dan ve Kuran
eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran'ı hayatlarının dışına itemezler.
Çocuklarının Kitapsız/Kur’an’sız yetiştirilmek
istenmesine seyirci kalamazlar. Mekke’de Rasûlullah’ın
temel kurumu, evler idi. Evlerimiz Dâru’l-Erkam, Dâru’l-İslâm olmalı,
eğitim, öğretim ve örneklik kurumu haline gelmeli. Evimizde sinema havası
değil, mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle
kendimiz ve çocuklarımız için Kur’an Kursu, İslâm
Okulu olmalıdır. Evinde bu değişikliği yapamayan, bulunduğu semti ve yaşadığı
ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum,
kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11). Bu sünnetullahın
nebevî ifadesi de şöyle: “Nasılsanız,
öyle idare edilirsiniz.”
Çevre şartlarını bahane ederek "alternatif"
isteyen kimseler için evlerini Kur’an okulu haline
getirme gayreti, bir samimiyet testidir. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev,
yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm'ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim
kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir,
okullarımızdır, kalelerimizdir, cephelerimizdir. Bunun yanında, sadece evlerle
yetinmeyip temel kaynağımız Kur’an mesajına uygun cemaat evleri şeklinde kurumlar
oluşturabilmenin, mevcutları bu yolda değerlendirmenin yolları mutlaka aranmalı
ve bulunmalıdır.
Kitle imhâ silâhlarıyla evlerimiz
devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini
televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç
benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel
ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile
günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki…
Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini
ayırt etmek ise çok mu çok zor. Bu kadar
yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde
olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle
kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı
uzaklaşmakta. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına
havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor
analar, babalar. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin
eline bıraktığını bile düşünmüyor.
Aile yuvası, eğitim yuvası ve ibâdethane
olduğu gibi, aynı zamanda huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki
küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir
insan, Allah'a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman
ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip
geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne sütünün yerini
hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin yerini de, hiçbir
anaokulundaki öğretmen tutamaz.
Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip
nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce
anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden
hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden
pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât
yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli
bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni
o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları,
terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, çocuklarının işleyeceği
günahlardan onlar sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına,
bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden veya
onların bezlerine ayırdıkları masraf kadar Kur’an’la
irtibatları için harcayamadıklarından, temizliklerine gösterdikleri önemi
dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilirler. "Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk
çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır."
(66/Tahrîm, 6) "Doğrusu,
mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır." (64/Teğâbün, 15). Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve
çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü'nün
bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz
kimselerden) sorumlusunuz." (Buhâri, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20)
İnançlar, değerler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde
kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. İlk
yıllardaki terbiye/eğitim, hayâtî ve hayat boyu önem
taşır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin çocuklarına
verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden
bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret
azâbının dâvetçileridir.
Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır.
Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden
koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm'ı bozacak
etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan
mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden
aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç,
terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak ailede kazanılabilir.
Rivâyet edilen şu hadis-i şerif, işe
nereden başlamamız gerektiğini öğretir: "Çocuklarınıza
öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah (ve anlamı) olsun." (Abdürrezzak, Musannef IV/ 334).
Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, saf ve İslâm’a meyletme yeteneği ile
donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse
ailesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla
endirekt yolla yahûdi, hristiyan,
ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar,
Allah'a inanmak ve O'na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne
babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının
fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten
korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah'a karşı gelmek demektir.
Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına
yapacakları bedduâları haber veriyor: "O
gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: 'Vah bize! Keşke Allah'a itaat
etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' diyecekler. Yine şöyle diyecekler: 'Ey
Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize
(ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete
(yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle
(rahmetinden uzaklaştır)." (33/Ahzâb, 66-68)
Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen
hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu
kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç
bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına
sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası
üzerindeki hakları arasında zikredilir (Bkz. İbn Mâce, Edeb 3). Çocuğun hem dünya
hem de âhiret mutluluğunu hedef alan tevhidî inanca dayalı eğitim, Hz. Peygamberimiz tarafından
ana-babanın çocuğuna bırakacağı "en
güzel miras" olarak nitelendirilmiştir (Tirmizi,
Birr 33).
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye
kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline
bırakmaz, müsaade etmez. Gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü
o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine
çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin
teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba
seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı
olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun
cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yumamaz.
Yüce Peygamberimiz “Hiç
bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden/eğitimden daha üstün bir şey bağışlayamaz,
bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara
düşmektedir. Çünkü çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır.
Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır.
Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî
tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin
görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde
küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen
insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının
sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; çağdaş ana-baba ise âhiretlerini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı;
şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma
gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara,
kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor
çocuklarını.
Ana-babalık, sadece çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının
karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön
plandadır: Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini
başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı,
direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında ebeveyn
çocuğuyla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır.
Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir
bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına anaokulu da
dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası
kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini
düşünemeyeceği için de, anne-baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
Yaz geldi, cehennemi hatırlatan sıcaklarla birlikte çocuklar
için tatil başladı. Ana-babalar, yaz tatillerini fırsat bilerek, daha önce
ihmal ettikleri çocuklarının İslâmî eğitimini yoğunlaştırılmış ama sevdirme
eksenli programlarla yerine getirmek için tüm gayretlerini sarf edebilmelidir.
Evlerde, müfredâtı önceden tesbit
edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri
düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle
inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri,
zihnî eğitimleri verilebilir. Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an ve zarûrî bilgiler ve şuur
vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden ana-babalar, suçlarını
kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil olacak güzel
kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara emanet ederek
işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Çocuklarını başlarından savma için
baştan savma elif-be kültürüyle yetinmemelidirler. Bunaltıcı yaz sıcağının en güzel alternatifi
sahillerde tatil değil; koruyucu ve kuşatıcı şemsiyeler şeklindeki câmi kubbelerinin altındaki tatlı serinliktir. Zorlukların
yerini kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka
güzel işe geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir (bkz.
94/İnşirâh, 7-8). Müslüman açısından “boş kalmak,
işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî
bir tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden
dinlenemeyeceğini bilir. Bu bilinci en önemli İlâhî emanet olan çocuklarına da
taşır.
Genele baktığımızda, günümüzdeki yaz dönemi câmi eğitimlerinin yeterli olmaktan çok uzak olduğu
değerlendirilebilir. Öğrenci sayısının çokluğu, hocaların sayı ve kalitelerinin
yetersizliği gibi problemlere şahit olunabilir. Kendisine emanet olarak verilen
çocukların, İslâmî bilgi ve bilinç verme, tebliğ ve dâvet
açılarından büyük bir fırsat olduğunu bilmek zorundadır hocalar. Çocuklara
yeterli sevgi, ilgi ve fedâkârlık göstermeye can atan,
sevgiyi bilgiye kurban etmeyen, Allah rızâsı isteğiyle dolu Kur’an
muallimleri insanların en hayırlıları olacaktır. Kız çocuklarına Barbie’yi nasıl sevdiriyorlar, erkek çocuklarına futbolu
nasıl benimsettiriyorlar, sanatçı denilenlere nasıl yöneliniyor,
onlara bakmak ve bütün bunlardan daha büyük bir sevgiyi, gerçek sevgiyi
gönüllere tutuşturmak gerekiyor. Kendi semtinde, fidanları yetiştirip
bahçıvanlık yapacak ihsân ve takvâ bilincine sahip böyle bir câmi görevlisi yoksa, değişik çözümler üretmek zorundadır ebeveynler. Aynı
apartmanın veya sokağın çocukları, bir öğrencinin evinde ebeveynlerin seçeceği
şuurlu bir veya birkaç hocanın eğitim ve terbiyesine teslim edilebilir.
Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha
önemlidir. Kur'an öğrensin, hâfızlık
yapsın diye dinden, Kur'an'dan nefret ettirmek
yerine; öncelikle sevecek şekilde dinini tanısın, Allah, Kur'an
ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü
bir imana sahip olsun denmelidir. Okullardan ve çevreden aldığı fıtrata ters
şeylerden arındırılmalı, zihin ve gönüller tezkiye edilmelidir yaz boyunca.
Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah'a isyan sayılacak davranışlardan,
yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her
türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları
doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir.
Yaz kurslarında sadece Kur’an’ın
yüzünden okunmasının öğretilmesiyle yetinilmemeli; her şeyden önce Kur’an’ın, namazın sevdirilmesine de katkısı olacak İslâm
akaidi yaş ve seviyeler dikkate alınarak verilmelidir. Okullarda, sokaklarda,
televizyon ve internetlerde öğretilen ve sevdirilen şeyler ele alınmalı, yaz
eğitiminde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede iyice
büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler,
su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine
yazılan yazı gibidir.
Çocuklara, her şeyden önce Allah'ı ve Rasûlünü
(dolayısıyla Kur’an’ı, namazı, tesettürü, güzel
ahlâkı) sevdirip güncel itikadî sapmalardan
koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek
nakşetmeye çalışmalıyız. Elif-bâyı öğretmekle işin
bitmeyip onunla başladığını unutmamak gerekir. Kur'an'ı
okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli ön bilgiler,
Kitapsızlıktan kurtulup hayatta Kur’an’la canlanıp O’nunla yaşayabilmesi için gerekli tüm çabalar için yaz
ayları fırsat bilinmelidir.
Haydi çocuklar Kur’an
öğrenmeye, haydi ana-babalar başlara taç hazırlamaya, haydi hocalar insanların
en hayırlısı olma yarışına. Hayye ale’l-Kur’an!