Vuslat, Haziran 2006, sayı 60
FUTBOL DENEN OYUN İÇİNDE OYUNA TEVHİD
PENCERESİNDEN BAKIŞ
Ahmed
Kalkan
İçi boş şeyleri yüceltmenin, boş
şeyler peşinde koşmanın tipik bir örneğidir futbol. Hani kimi yörelerde atasözü
gibi tekrarlanan bir tekerleme vardır: “İçi hava, dışı deri; arkasından koşar
yirmi iki serseri” diye. Arkasından koşanların kimi, spor yapıyordur veya iş
icabı koşuyordur; o yüzden bu tekerlemeyi şöyle değiştirmek daha uygun olur:
“İçi hava, dışı deri; arkasından bakar yirmi iki milyon serseri” ya da dünya
çapında olayı değerlendirirsek; “… iki milyar
serseri.” Evet, insanımızı, boş şeylerle avutup uyutmak, tâğutların klasik
yöntemi. Toplumları serserileştirme rolünü futbol üstleniyor; çağdaş
toplumların afyonu, uyuşturucusu. Her biri usta birer illüzyonist
olan egemen güçler, futbol ve benzeri eğlencelerle halkı hipnoz ediyorlar.
Gözleri bağlanmış, başka bir şeyi görüp düşünemeyen halk sürüleşecek, çoban
rolündeki kurtları fark edemeyecektir. Meşhurdur: İspanya’yı 1935-1975
yıllarında tam 40 yıl yönetmiş olan General Franco; “bu kadar uzun yıllar
iktidarda nasıl kaldın?” diyenlere bu işin sırrını şöyle açıklamıştı: “Üç F
sayesinde; halkı üç F ile meşgul ettim…” Üç F dediği şeyler: Futbol, Fiesta
(eğlence), Femenino (kadın). Evet, çağdaş yönetimler iktidarlarını halkı
müzikle, sinema ile, TV., internet, atari, playstation
türü eğlencelerle gütmenin dayanılmaz hafifliğini sergiliyor. Bunlara, at
yarışları ve başına milli kelimesini bile eklemekten çekinmedikleri piyango
diye adlandırdıkları her çeşit kumarı da eklemek gerekiyor. Ama bütün bu
problemlerden daha fecisinin, anaç ve doğurgan olanının top olduğunu kabul
etmek gerekiyor. Halkı top kafalı yapmaya çalışıyorlar. Köşeli düşünemeyen, her
şeyi göbekleri gibi yuvarlak olan, içi boş olan anlamında mecâzî
anlamda top kafalı olduğu kadar, gerçek anlamda da top kafalı; yani kafa
görüntüsünde omuzlarının üstünde bir top taşıyan varlıklar, toptan başka bir
şey düşünemeyen toplaşmış kafalar...
Dünyanın öküzün üzerinde durduğunu
söyleyenler hâlâ var mı bilmiyorum; eğer bir zamanlar böyle söyleniyor idiyse,
bu söz, mecâzî anlamda kullanılıyor, öküzün temsil
ettiği çiftçiliğin önemi vurgulanıyordu. Şimdi, bu anlamda dünya paranın,
kadının üzerinde duruyor dense yanlış olmaz; ama daha da vahim gerçek o ki,
dünya artık topun üzerinde duruyor. O yüzden iki yuvarlağın üst üste
durmasındaki hassas dengelerin zorluğundan ötürü her alanda sarsılmalar ha bire
sürüyor. Hatta, devamlı artan futbol sevdasına bakıp
bir adım daha ileri giderek diyebiliriz ki: Dünya top haline geldi, ya da top
dünya haline. “Top”tan oluşmuş bir dünya içinde yaşamak zorunda bırakılıyoruz.
Ve böyle bir dünya bizim fıtratımıza ve inancımıza tümüyle ters geldiği için
yabancılaşıyoruz, dünya bize yabancılaşıyor. Büyük toplulukları bir araya
sadece top toplayabiliyor artık. Sabah-akşam “top”tan başka bir şey konuşmayan
top kafalı insanlara neyi nasıl anlatacaksınız? Dünyaya top gözlüklerinin
arkasından bakan insan, top oyunundan başka ülkesinde ve dünyada yıkıcı
güçlerin hangi oyununu görecek, şeytanın hangi oyun ve hilesini sezecek? Hani
S. Kuper’in meşhur sözüdür: “Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir.” Bu
oyunun içinde ve çevresinde öyle oyunlar var ki…
Bir namaz vaktinde bir büyük câmide kaç kişi Allah’a ibâdet için toplanabiliyor, bir de
maç zamanında stadyum denilen bir tapınakta kaç kişi bir araya geliyor? Maça
gidemeyen yüz binlerin (hayır, milyonların) TV.lerin
içine girecekmiş gibi kendini kaptırarak izlemeleri… “Bu nasıl sevgidir, nasıl huşûdur, nasıl gönül verip bağlılık sergilemedir?” gibi
soruları “ibâdet/tapınma” kelimeleriyle ancak açıklayabilirsiniz. Maçta trans
hali diyebileceğimiz şekilde kendinden geçme, başka bir kimliğe soyunma,
takımında ve takım taraftarlığında fenâ bulup yok
olma, fenâ fi’l-futbol olma halidir. Hırsızlar, önemli maçları büyük bir fırsat
biliyormuş, en kolay hırsızlık derbi denilen maçlarda oluyormuş. TV.lerde naklen yayınlanan maç saatlerinde, ev halkı
kendilerini öyle kaptırıyorlar ki, oturdukları odaya hırsız girip ceplerine
elini uzatsa farkında olmayacaklar. Yanındaki karısını, çocuğunu maç ânında göremeyen adam, hırsızı nasıl görecek ki… Ve Allah
duygusu, hayatın anlamı, yaratılış gâyesi,
cennet-cehennem… kimsenin umurunda olmuyor; yani
şeytan adlı hırsız, böyle bir gafletteki insanın gönlünden öyle önemli şeyleri
çaktırmadan çalıyor ki… Milli pilli maçlar da ayrı bir problem. Milsiz maçlara
ilgi duymayan nice abdestli-namazlı insan bile milli (aslında ulusal demek
gerek, millî “dinî” demektir) maç olunca “yıkılası düzen” dediği devletin
kutsallarına putperest insanların mantıksızlığıyla sarılabiliyor, namazında ve
varsa cihadında tadamadığı heyecanı yaşıyor. İnsanların millî hisleri nasıl
galeyana getiriliyor millî maçlarda. Son İsviçre maçı bunun küçük bir örneği.
Sanki savaş, sanki Allah için cihad var ve kendi takımı hakkı, karşı takım da bâtılı temsil ediyor. Çocuklar bile oyun oynarken bu kadar
kavga etmezler, ne de olsa oyundur deyip geçerler. Sahi, futbol bir oyundan ibârettir değil mi? Oyundan zevk alanlar da çocuklar ve
çocuk akıllılar. Ama, oyunu hayatın merkezine almak,
kulluk görevlerini unutup oyunu ibâdet/tapınma haline getirmek gibi feci
durumları çocuklukla filan izah etmek mümkün değil; bunlar şeytan işi
pisliklerdir.
Ahlâka verdiği zararlar, sporcu
ahlâkının ne seviyede olduğunu sporla içeriden ilgilenenler iyi bilir. Bundan
daha yaygını bir futbol klübü taraftarlığının, özellikle de fanatikliğin ahlâka
olumsuz etkileridir. Televole türü programlar bunun TV.lerden
yansıması ve yaygınlaştırılması demek oluyor. En uysal bir vatandaş tipinin
bile maçlarda, ağza alınmayacak küfürler ettiğini, karşı takıma ve onun
taraftarına, bazen de hakeme karşı ne kadar agresif
tutumlar aldığını bilmeyen mi var?
Bağnazlık da böyle başlıyor: Takımı
her ne pahasına olursa olsun tutmak, suçu hakeme veya başka şeylere yüklemek…
Üç-beş yaşındaki çocuklar bile fanatik bir taraftar yapılıyor. Artık bayanlar
da takım tutuyor. Duyuyoruz kendisine dünürcü gelen bazı kızlar, dâmat adayı rakip takımı tuttuğu için, sırf bu gerekçe ile
evlenmek istemiyor. Evlerde baba-oğul arasında olduğu gibi, anne-kız arasında
da taraftar tartışmaları yaşanıyor.
Olayın Müslümanın Akaidine Verdiği Zarar
Bütün bu problemlerin en büyüğü
olayın akaid yönüdür, İslâm inancına verdiği zarardır. Dâvâsı
olmayan insanların dâvâsı, dini olmayan insanların dini olmuş futbol. Allah’ı
tek ilâh kabul etmeyenlerin ilâhı, gerçek dinden uzak olanların sanal ve sahte
dini halini almıştır futbol. Açlık hisseden bir bebeği yalancı meme ile ve
oyuncakla oyalayan bakıcı gibi, gerçek dinden uzaklaştırdıkları ve
çocuklaştırıp oyun ve oyuncaklarla meşgul ettikleri vatandaşları yapay dinlerle
oyalamak tâğut adlı bakıcıların klasik tavırlarıdır. Futbolun bu konuda çok
büyük rolü olduğu değerlendirilmelidir.
Kimlik haline geldi, taraftarlık
şeklindeki âidiyet anlayışı. “Elhamdü lillâh
müslümanım” der gibi, bir takımın taraftarlığıyla övünüyor artık yeni nesiller.
Kişiler, tuttuğu takımın boyasına, rengine girip takımıyla kişiliğini bulmakta.
Anket yapılsa, kendinizi hangi kimlikle tanımlarsınız diye, “filan takım
taraftarı” sözü herhalde birinci sırada yer alır.
Allahu ekber’in futbol diline
kâfirce tercümesi şeklindeki “En büyük filan takım, başka büyük yok!”sloganı
ağızlarda cıvık sakız gibi dolaşmaya devam ediyor. “Filan takım sana
tapıyoruz”; “Haftada bir sana tapmaya geliyoruz.”; “Yenmeye, yenmeye, yenmeye
geldik. / Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik.”; “Mutluluk iki kale ve bir toptur. / Bundan
başka cennet yoktur.”; “Sen bizim ilâhımızsın”; “Sen bizim için her şeysin.”;
“Biz bu klübün iyileşmez hastasıyız.” “Bu maçı alacağız, başka yolu yok. Burası
Sami Yen (Kadıköy, İnönü), buradan çıkış yok.”; “Bu stad filan takım için
cehennem” gibi sloganlar/sözler. Yani elfâz-ı küfür ve ef’âl-i küfürler.
Elfâz-ı küfürle ilgili kitap yazan yazarlar, futbol tapınaklarında ya da
gazetelerin her yıl arttırdığı futbolla ilgili sayfalarında öylesine bol
malzeme toplarlar ki…
Günümüzde futbol evrensel bir dünya
dini halini almıştır. Alınıp satılan cinsten baldırı çıplak râhiplerin
icrâ ettikleri âyinler, geleneksel dinî törenlerin yerini almıştır artık.
Toplumların en saygın ve en kutsal kişileri kabul edilmektedir klüplerde top
oynayanlar. Farklı ülkelerdeki top cambazları, bir futbol azizi, bir evliyâ, bir yarı tanrı kabul edilmektedir. Başarıya ve güce
tapmanın, sevdiği takımın meşhur oyuncusunu bir ilâh gibi görmenin en tipik
göstergesi olmuştur futbol. Yüceltip dünyalara sığdıramadığı futbol “yıldız”ını
rüyasında, hayalinde, düşünce ve konuşmasında en kutsal yere koymak; hele bir
bayansa onunla neleri düşünüp hayal etmek… Bunlar, futbolu günümüzdeki şekliyle
bir din olarak değerlendirmeye yeterlidir. Mânevî
boşluğu gerçek dinle doldurup aç gönüllerini ibâdetle beslemeyen insanlara
uyutucu, uyuşturucu, teskin edici bir din sunulmaktadır. Kutsal olan şeylerle
bağlarını kesmiş insanlara müteâl/aşkın duygu verecek modern kutsallar
gerekmektedir. İşte bu ihtiyaca cevabı düzenler ve egemen çevreler, futbolda görüp
göstermektedir. Futbol esiri haline gelmiş top kafalı gençlerin, kendi
taktıkları isim ile adına “futbol ilahları” dediği yüce insanları bir-iki saat
yakından görmek için maddî ve mânevî nice
fedâkârlıklara katlanarak kavurucu sıcak, dondurucu soğuk, yağmur, fırtına
demeden saatler öncesinden, hatta bazen gece yarılarında statların kapılarına
sığınmaları “din”den başka nasıl izah edilebilir? Düzenler ve tâğutlar için,
kendi koltukları ve zulüm icraatları yönüyle tehlikesiz bir din lâzım; seküler
bir din. “Hangi din mensupları günümüz dünyasında en çoktur?” cinsinden bir
soru, “futbolseverler” kavramı olmadan doğru cevaplanamaz. Dünyanın en fazla
taraftarı olan ideolojisidir futbol. Bugün Birleşmiş Milletler’in 186 üyesi
var; Paris’te 1904 yılında kurulan Uluslar arası Futbol Federasyonu demek olan
FİFA’nın ise 198. “Dinin ne?” sorusuna cevap veremeyecek yaşta ve kültürde bir
çocuğa sorun bakalım: “Hangi takımı tutuyorsun?” diye, nasıl bülbül gibi
şakıyacak, hemen nasıl bir heyecanla neler anlatacak?!
Goool sesi, ezan sesinden, Kur’an kıraatinden daha tatlı geliyor yeni nesle.
Futbolseverliğin ahlâkî, sosyal, felsefî, kültürel sonuçları var, ama esas
sorun inanca etkileri. Futbolseverlerin, yaşadıkları gibi, sevdikleri gibi
inanmaya başladığını görüyor, giderek futbolperest olduklarını ve bazı putları
devirmenin çok daha zor olduğunu anlıyoruz. Çokça para olsaydı günümüz
gençlerinin cebinde, kendi gönüllerine sorsunlar, Mekke’ye Kâbe’yi seyretmeyi
mi, yoksa Dünya kupasının oynandığı Almanya’ya maç seyretmeyi mi tercih
ederlerdi? Günümüz gençliğinin kaçta kaçı hangi tercihi yapardı dersiniz?
Put; kişinin Allah dışında hayatının
amacı kıldığı maddî, mânevî, somut veya soyut her
şeydir. Putçuluk herhangi bir şeyi dünyanın merkezine almak, bir şeye aşırı
önem vermektir. Bir şeyi endâd edinip Allah’a benzetir şekilde onu yüceltmek,
sevgide aşırı gitmektir. Allah’ı bırakıp birtakım armaları, sloganları,
bayrakları, heykelleri, önemli görünen bazı insanları, meselâ futbolcuları,
futbolu yüceltip bu değerler uğruna çokça fedâkârlıklar
yapıp malını, zaman veya enerjisini seve seve harcamak o şeyi putlaştırmak
demektir. Futbol fanatikliğinde bunların eksiksiz bulunduğunu görmek
zorundayız. Öyle huşû ile sahadaki âyine kaptırıyor
kendini izleyici ki, namaz kılan bir mü’minin o kadar kendinden geçmesi çok
zor. Öyle konsantre oluyor ve yapılan âyin, ruhunu
öyle etkiliyor ki, âyin sırasında değişik bir insan oluyor. Sloganlarla,
marşlarla kendinden geçiyor. Gol olunca ona cennet müjdesi gibi geliyor. Karşı
takım goller atmışsa, küfürler savuruyor, hırçınlaşıyor, saldırganlaşıyor,
canavarlaşıyor. Top denilen bir yuvarlak meşin parçasının büyüsüne bakın siz!
Ey top sen nelere kadirmişsin! Hayır, top değil kadir olan, top karşısında bu
kadar küçülen, âcizleşen, edilgen hale gelenler top
kölesi zavallılar, kendi alçaldıkları en alt seviyedeki pencerelerinden bakınca
topu yüce bir mâbud gibi görüyorlar. Kıymetli saatlerini, hatta günlerini onun
yolunda feda etmekten çekinmiyor, uğrunda mallarını infak ediyor, takımlarının
gönüllü askeri olmayı Allah’ın askeri olmaya tercih ediyorlar. Totemleri
çağrıştıran aslan, kartal, kanarya gibi simge ve maskotları yüceltip çağdaş
ikonları gönlüne yerleştirerek bunlarla rûhî tatmine
ulaşıyorlar. Özel makamlarıyla ilâhî okur gibi bir coşkunluk ve içtenlikle
amigo denilen müezzinler organizatörlüğünde icrâ
edilen slogan ve marş şeklinde toplu zikirler, toplu top âyinleri…
Fanatizm/fanatiklik, bir inanca,
partiye veya kuruluşa çok aşırı bir coşku ve ölçüsüz bir tutkuyla bağlanmanın
adıdır; fanatik de buna âlet olan insanlara verilen isim. Futbol maçlarına
baktığımızda maçla ilgilenenlerin belki yarısından çoğunun fanatikleştiğini,
takım tutma dalgasının kişiyi farkında olmasa da kısa bir zaman içinde
fanatiklik sahillerine sürüklediğini görüyoruz. Artık bu bağnaz
futbolperestler, takımları yense de yenilse de kendini gerilmiş bir ok gibi
hissetmekte, maç sonunda yaydan boşalarak statta ve sokakta her türlü
taşkınlığı yapabilmektedir. Fanatikliğin, endâd edinmek ve putperestlik gibi
kavramlarla ilişkisini söylemeye gerek var mı, bilmiyorum.
Futbol, fanatizmi ve şiddeti besler,
insandaki canavarlığa meyilli rûhu (nefsin bu yöndeki
hevâsını) açığa çıkarır. Niye demir parmaklıklarla ayrılır stad denilen
arenalarda seyircilerle oyuncular? Bir oyun, eğlence ve spor için böyle bir
tedbire niye gerek duyulur? Cevabı basit: Her futbol maçı, bir oyun ve eğlence
olmaktan çok bir savaştır; maç adlı karşılaşmalar, fî
sebîli’l-futbol bir cihaddır. Eskiden savaşlarda toplar atılırdı, düşmanlar
topla mahvedilirdi. Şimdi de düşman kabul edilen rakibi yenmek için top
tepiliyor. Eskiden toplar düşmanların kalesine düşünce bu zafer alâmeti
sayılırdı, şimdi de karşı tarafın kalesine topu ulaştırıp gol atılarak zafer
elde edilmiş sayılıyor. Hele ulusal maçlarda sözgelimi Yunanlılarla maç
yapıyorsa Türk takımı, olay her vatandaşın gönlünde nasıl bir anlam kazanıyor!
Futbol denilen bu savaş, başka uluslar için olduğu gibi, özellikle “cengâver”
bir toplum olan Türk halkı için daha büyük bir cihaddır. Maç denilen modern
savaş, doğuştan asker doğduğuna şeksiz şüphesiz iman edilen Türk gençliğinin
askerî duygularının ortaya konulma sahnesidir. Savaş sahasında 11 kişilik ordu,
teknik direktör denilen komutanlarının verdiği plan doğrultusunda kıran kırana çarpışır.
Onlara destek veren tribünlerdeki çarpışmalar da buna eklenir: “Ölmeye, ölmeye,
ölmeye geldik…” diye tempo tutularak savaşa yardımcı olunur. Karşı ordunun mânevî gücünü zayıflatmak için “bir baba hindi” diye
başlayan nâralarla hücuma destek verilir ki, düşman askerin savaşacak morali
kalmasın. Savaş, hep dış güçlere karşı olmaz; içeride de düşmanlar/rakipler
vardır. Onlara karşı da iç cihad aynı ruh ve heyecanla, ibâdet
ve âyin coşkusuyla ortaya konulur. Eskiden ecdât,
kılıçlarla savaşırmış, o ecdâdın asil torunları da sırf atalarının yolunu
sürdürmek için (diğer silahlardan önce) döner bıçaklarıyla savaşa katılır.
Savaş olur da yaralananlar, ölenler olmaz mı? Futbol adlı bu evrensel savaşta
da yaralananlar, futbol şehidleri(!) olur. 17 Eylül 1967’de Kayseri-Sivas
maçında 40 kişi öldü, 600 kişi yaralandı. 20 Ekim 1982’de Moskova’da oynanan
bir maçta 340 kişi öldü. Brüksel’deki maçta İngiliz holiganları 39 kişiyi
öldürdü. 15 Nisan 1989’da İngiltere’deki bir maçtaki olayların bilânçosu 95
ölü, 200 yaralı. 13 Ocak 1991’de Güney Afrika’nın Okney şehrindeki maçta 40
kişi öldü, 50 kişi yaralandı. 16 Haziran 1996’da Zambia’da Sudan’a karşı alınan
galibiyeti kutlarken 15 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. 16 Ekim 1996’da
Guatemala ile Kosta Riko arasında oynanan ulusal maçtaki izdihamda 83 kişi
öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bu listeyi uzatmak mümkün; 2005 yılındaki
Türkiye-İsviçre maçındaki olaylar gibi onlarca savaş sahnesi
hatırlanabilir.
Senelerdir hep bir maça gitmek istemişimdir.
Biraz da, tümüyle ağarmış sakalımdan çekinmiş olmalıyım ki, bir türlü
gerçekleştiremedim bu arzumu. Yok, yanlış bir şey yapmış olmayacağım için
sakalımdan utanmak değil bu; başkaları benim niye maça gittiğimi anlayamayacağı
için, onlara kötü örnek olmak korkutmuştur beni. Siz de mi futbol büyüsüne
kapıldığımı, maç heyecanını yakından tatmak istediğimi düşündünüz yoksa? Evet,
maça gitmek istiyorum; futbolu değil, futbol seyredenleri seyretmek için. On
binlerce insanın ibâdet coşkusuyla doldurduğu bu
çılgın âyin esnâsındaki değişimleri görmek, huşû ile kendinden geçenleri,
sevinenleri, üzülenleri, ama bütün bunları cân u gönülden yapan kalabalıkları
gözlemlemek için. O toplum topu seyretsin, ben de onların topunun top için
nasıl toplandığını, top karşısında topluca nasıl hopladığını, topyekûn bir
cemaat haline gelip toptan topu nasıl yücelttiklerini seyredeyim ve dersler
çıkartayım. Onlardaki coşku kadar coşkunun müslüman topluluklarda niye
olmadığını anlamaya çalışayım. Öyle gönülden “gooool” sesi çıkıyor ki, en
radikal kabul edilen cemaat mensuplarından çok heyecan verici bir durumda bile
“Allahu ekber” sesi bu denli yürekten çıkmıyor. Onlar heyecanlarını,
taşkınlıklarını sokaklara kadar nasıl taşıyabiliyorlar da müslüman gençler
onlar kadar sevgilerini, diriltici mesajlarını böyle dışa yansıtıp
haykıramıyorlar. Bu nasıl bir inanç, nasıl bir teslimiyet, nasıl bir
bağlılıktır ki, tevhid eri cemaatlerde bile yoktur? Bütün bunları daha iyi
anlayıp karşılaştırabilmek için maç denen âyindeki
atmosferle fenâya ulaşmış kimselerden ibret almak için maç atmosferini
gözlerimle görmek istiyordum. Çünkü ibâdet
psikolojisinin câmilerden daha çok, stad adlı tapınaklarda ortaya çıktığını
düşünüyorum. Sevgi, bağlılık, kendinden geçme, konsantre
denen huşû, fedâkârlık, cemaat/takım ruhu, rakiplere/düşmanlara karşı birlik ve
ortak tavır gibi birçok yönden, câmi cemaatinin futbol cemaatinden öğreneceği,
örnek alacağı çok şey olmalı.
Evde oturuyor veya bir yerde derse
katılmışsınız, ya da ne bileyim cemaatle namaz kılıyorsunuz. Birden bir
gürültü, sanki yer yerinden oynuyor… “Deprem mi oluyor, yine ihtilâl mi oldu?”
gibi soruların cevabını ararken, az sonra durum açığa çıkıyor: Gol olmuş, gol;
falan takım filan takımın kalesine gol atmış. Anlamayan kaldı mı şu iletişim
denilen fitne çağında bilinmez ama, anlamayan bir
ihtiyar sorar: Ne demek oğlum gol? Daha konuşmasını yeni öğrenmiş 5 yaşındaki
torun dedesine öğretmenlik yapar; “dede, sen de ne kadar câhilmişsin!
Hem gol deyip geçme…” diye anlatmaya başlar. Bunun ne kadar hayatî öneme sahip
olduğunu; hele gol atanların filan takım olduğunu, ha bire izlediği TV.lerdeki maç profesörlerinden, gazetelerin yarısını
kaplayan spor sayfalarından veya futbol için özel olarak hazırlanan
gazetelerden, arkadaşlarından edindiği o kadar bilgi vardır ki… Dede nihayet
anlamıştır: Üç tane direğin arasından içi hava dolu yuvarlak bir meşin
parçasını bir delikanlı teperek geçirmiştir. Anlamıştır ama,
bütün bu olanlara, sokaktaki gürültülere, atılan tabanca kurşunlarına bir anlam
verememiştir: “Evlâdım biz yirmi yaşlarımızda tüfeklerimizi düşmana karşı…”
diye anlatmaya başlar. Bu sefer de “barış, Avrupa’daki dostlarımız, Dost ve
müttefik Amerika, Avrupa Birliği” gibi masallarla büyüyen çocuk dedesini
anlayamamaktadır.
Hindistan’da, kendisine tapınılan
inek, caddeye yatmışsa, kimse bu tanrıyı rahatsız edemeyeceği için, ineğin
keyfi gelip kendiliğinden kalkıncaya kadar trafik duracak, felç olacaktır.
İneğin yerini Batı dünyasında ve bu konuda çoktan Batılılaşmış yaşadığımız bu
ülkede top almıştır. Heykelden putlara, ineklere tapanları kınayan nice insan,
kendisinin parayı, devleti, vatanı, artisti, şarkıcıyı ya da topu ve topçuyu
putlaştırdığını düşünmemektedir bile. Gol mü oldu, maç mı kazanıldı, (sanki
İslâm devrimi oldu, ona seviniyor bu müslümanlar diyeceğiniz şekilde)
İstanbul’un önemli semtlerinde trafik saatlerce aksayacak, caddelerde hayat
felç olacaktır. Bir iftar saatinde veya bayram namazı vaktinde bile caddeler o
kadar sakin değildir; önemli bir maç olduğunu caddelerin ıssızlığından hemen
kestirmek mümkündür (Hacı amca, sen hâlâ “en iyi müslümanlık bizim memlekette”
ninnilerini söyleye dur!). Günümüzde hiçbir güç, insanları top kadar kendine
çektirememekte, kendine baktıramamaktadır artık. Bir eğlence, boş zaman faâliyeti olmaktan çoktan çıkmış, küresel bir tapınmaya
dönüşmüştür bu çılgınlık.
Yeni yetişen nesil ciddi konulara
karşı “boş vermiş” görüntü çizebilir; ama onun da kutsalları vardır; söz popa
ve topa geldiğinde görün siz delikanlıyı, tutabilene aşk olsun! Meselâ on tane
ashâbın ismini sayan genç bulamazsınız ama,
İtalya’daki falan takımın futbolcularının isimlerini forma numaralarıyla
birlikte ezbere sayar. Dedesinin hayatını, hangi yılda öldüğünü bilmez, ama
tuttuğu takımın oyuncularının hangi gün hangi kızla nerede kaç saat ne halt ettiğini, yani onun siyerini hayranlıkla anlatır.
Örnekleri artistler, şarkıcılar ve futbolculardır gençlerin. Onlarla
bütünleşir, konuşma ve hayal dünyasında hep onlarla yatıp kalkar. Popüler
kültür budur. Gençlerin derslerde başarılı olmasını istiyorsanız, matematik,
fen ve benzeri lüzumsuz dersleri kaldırın; zaten İnternetkafelerde, kahve
sohbetlerinde gençlerin hiçbir işine yaramıyor bu dersler. Bunların yerine
Fener oyuncularını, Galatasaray’ın Avrupa zaferlerini, Beşiktaş’ın kupalarını,
Barcelano’yu, Juventus’u, Chelsea’yi, Bayern’i, Milan’ı, Anadolu kaplanlarını,
futbol felsefesini, maç psikolojisini anlatan dersler koyun; bakın başarısız
öğrenci kalıyor mu?
Modern gençlik, hayatı bir futbol
topunun içine sığdırmaya çalışmaktadır. Oyun ve eğlenceyi en önemli, en hayatî
şeyleri de oyun saymaktadır. Bu tabloda, haklarını yemeyelim; düzenin ve
medyanın büyük katkısı var, övünebilirler istedikleri kadar. İnsanların
acılarını geçici olarak dindirir afyon; ama kalıcı hasarları varmış, insanın
geleceğini harap edermiş kimin umurunda? “Din afyondur” diyen Marx, muharref
Hıristiyanlığa bakarak böyle demiş olmalı; ama futbolun şu aşamalarını
görseydi, sözünü “futbol afyondur” diye değiştirmez miydi acaba? Bundan daha
büyük sosyal hipnoz, uyutma operasyonu olabilir mi? On binlik beşiklerde
kitleler futbol ninnisiyle nasıl uyutulmaktadır, uyumayan insan bunu rahatlıkla
görür. Bütün zamanını alıp insanın enerjisini israf ettiren ve boş şeyler
uğruna bu kadar paralar harcatan başka bir şey var mıdır, merak ediyorum. Kim
demiş futbol 90 dakikadır diye? Günde 24 saat, haftada yedi gündür futbol. Hep
onunla oturulup onunla kalkılır. Cuma, Cumartesi, Pazar maç vardır; son
yorumlar yapılır, kadrolar konuşulur, hazırlıklar tamamlanır, maç heyecanla
beklenir ve görev başına koşulur. Pazartesi, Salı maçlar dakika dakika tahlil
edilir, oyuncular, hakem ve teknik heyetler değerlendirilir. Bu
konularda gazete ve TV. nasslarından kaynaklar, deliller getirilir.
Sevinçler paylaşılır, rakip takımlar ve onlarla birlikte onların taraftarı
arkadaş ve akrabalar alaya alınır, hakaretler edilir veya savunmaya geçilir,
üzüntüler ve stresler, suçu birilerine yıkma telâşları içinde teselliler
aranır. Çarşamba kupa maçları, ya da Avrupa takımlarının maçları varsa onlar
gündeme gelir. Yoksa, totolar oynanmaya başlanır,
hafta sonu maçları konuşulur. Perşembe yorumlar kızışır, gazetelerdeki
açıklamalar değerlendirilir, heyecanla maç beklenir. Totolar, sayısallar,
iddaalar ve arkadaşlar arası iddialar kazaya bırakılmadan son anda kuyruklara
girerek bu haz ve lezzetler tadılır… Futbol sevgisi, fanatiklik böyle tedavisi
bulunmayan bir hastalıktır. Hayatta hiç güçlü olma fırsat ve şansına erişememiş
olanlar güce ve başarıya saygı duyar, hatta taparlar ve güçlüler liginden bir
takım tutarak gölge oyununa katılırlar, takımları yendiyse “biz yendik” derler,
âidiyet hissiyle taraftar olma bilinci bir kimliğe
dönüşür.
Kur’an ve Sünnet’ten konuyla ilgili bazı ilkeleri görelim:
İçki, kumar, put, fal ve şans
oyunlarının şeytan işi birer pislik olduğunu belirttikten sonra, Kur’an, içki
ve kumarın yasaklanma hikmetlerini şöyle belirtir: “Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi,
Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister.” (5/Mâide, 90, 91). Bu
illetler, yani düşmanlık, kin, Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoyma
özellikleri futbol tutkunluğunda tümüyle var olduğuna göre, bu tutkunluğun
hükmü de içki ve kumarın hükmü gibi olacaktır.
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri
getirilmeyeceğinizi mi sandınız? Mutlak Hâkim ve Hak olan Allah, çok yücedir.
O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. O, kerîm arşın rabbi,
sahibidir. Kim Allah ile birlikte başka bir tanrıya taparsa -ki bu hususla
ilgili hiçbir delil yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin yanındadır
(cezasını O verecektir). Şurası muhakkak ki kâfirler iflâh olmaz, kurtuluşa
ermez. De ki: Rabbim, bağışla ve merhamet et. Sen, merhametlilerin en
hayırlısısın.” (23/Mü’minûn,
115-118)
“Üçü hâriç, müslümanın her türlü eğlencesi
haramdır: Hanımıyla oynaşması, atını eğitmesi ve atış yapması.” (Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad 11; İbn
Mâce, Cihad)
“Allah’a tâatten alıkoyan her eğlence bâtıldır.”
(Buhârî, İsti’zân
52).
Futbol, vücudun ihtiyacı olan spor gâyesi ile yapılır ve din açısından başka sakıncalar
içermezse mubah bir eğlence sayılabilir. Bu sakıncalar; futbolu spor
ihtiyacından fazla oynayarak zaman nimetini ve enerji, güç ve kuvvet nimetini
israf etmek şeklinde olabilir. Bilindiği gibi her çeşit israf haramdır. Yine oyun
sebebiyle ibâdetleri aksatmak, dünyevî görevleri ihmal
etmek, oynarken avret yerlerini tümüyle örtmemek, örtmeyen kimselere bakmak,
başkasına (rakibe) zarar verecek davranışta bulunmak, çirkin sözler söylemek,
futbolu bir kazanç aracı görmek gibi mahzurları varsa futbol oynamak câiz
olmaz. Bugünkü şekliyle futbol, ne kadar salt spor olarak yapılabilmektedir,
bunu değerlendirmek gerekir. Ayrıca, seyredenler açısından futbolun herhangi
bir faydasından bahsetmek mümkün değildir. Seyreden için futbol kesinlikle bir
spor değildir; insanı hareketsiz bırakan ve vücudu faydalı spordan alıkoyan bir
tembelliktir. Seyredenler hele takımların yenmesinden ya da yenilmesinden
fazlaca etkileniyorsa, yukarıdaki mahzurlardan biri veya birkaçı varsa,
seyircinin vebali daha yüksek olur. Hele seyirciler, takım tutuyor, takımının
maçlarından müteâl/aşkın bir heyecan duyuyor, ibâdettekine
benzer bir zevk alıyorsa; bu, haram olmaktan çıkar, şirk kapsamına doğru yol
alır. Dinin esası, bir ilah edinmeye dayanır. İlah edinme, bir şeyi aşırı
sevme, bir güce gönüllü olarak ve kayıtsız şartsız şekilde boyun eğme demektir.
Tuttuğu futbol takımını her şeyden önde görmenin, onun başarısını insanların
İslâmlaşmasından bile önemli gibi görüp aşırı sevinmenin ve müslümanlara
yapılan zulümlerden daha fazla takımının mağlûbiyetine üzülenlerin durumu,
fıkhı değil; akaidi ilgilendirir.
Simon Kuper’in dediği gibi, futbol
asla futbol olarak kalmamaktadır. Bugünkü haliyle bir spor olmaktan bile çoktan
çıkmış, oyun içinde oyunların oynandığı nice olumsuzluklara âlet edilen ve
insanın onunla değil, onun insanla oynadığı bir bumeranga dönüşmüştür.
Kapitalizmin insanları tüketime yönlendirmede futbolu çok yönlü bir araç olarak
kullandığını da görmemek mümkün değildir.
2001 yılında Veri Araştırma’nın
verilerine göre 15 yaş ve üzerindeki yetişkinlerin yüzde 74’ü bir futbol
takımının taraftarı; hiç takım tutmayanların oranı yüzde 26. Bu demektir ki,
her dört Türk vatandaşından üçü, bir takım tutmakta. Üç büyük ilâhın (pardon
takımın) taraftarı olmayıp sadece bir başka takımı tutanların sayısı yüzde 6.
Veri-SGT araştırmasının sonuçlarından anlaşıldığına göre taraftarlık gençler,
öğrenciler ve gelir düzeyi düşük kesimler arasında çok yaygın bir hastalık.
Takım tutanların yüzde 13’ü kendisini fanatik olarak tanımlıyor. Fanatik olmak,
takımının hiçbir maçını kaçırmamak, takımıyla birlikte deplasmana
gitmek, takımının renklerinde giysiler, tişört, flama ve formalara sahip olmak,
arkadaşlarıyla birleşerek dev bayraklar yaptırıp astırmak şeklinde
değerlendirildiğinden, bu ankete katılanların önemli bir kesimi, maddî
imkânsızlıktan dolayı fanatik olamamanın sıkıntısını yaşıyor. Takım tutanların
yüzde 67’si kendilerini takım tutan taraftar olarak ifade ediyor; Yüzde yirmisi
de sempatizan. Bu son gruptakiler, fırsat buldukça maç
izleyenler olarak kendilerini tanıtıyor. Kadın-erkek eşitliği, giderek futbol
seyirciliğine ve özellikle takım tutmaya da yansımış olsa bile; taraftarların
büyük bir bölümü erkek. Bununla birlikte araştırma sonucuna göre her üç
bayandan ikisi herhangi bir takımı tuttuğunu söylüyorsa da, erkeklerle
karşılaştırıldığında bunun çoğunlukla “sempati” veya “pasif” düzeyde taraf
tutma olduğu anlaşılıyor.
Futbol, aynı zamanda kapitalizmin
çarklarını hızla döndüren bir sektör halini almıştır. Topu topu beş bin
civarında profesyonel topçunun olduğu bu ülkede, transferlerde dönen paranın
gerçek hesabını bilen kimse yoktur. Meşhur takımlarda yüz binlerce dolara
oynayan oyuncuları bilen çocukların hayalinde hep öyle bir “kahraman” vardır.
Aslında modern kölelerdir bu kahramanlar, para ile alınıp satılan, kiralanan,
parayı verenin oynattığı köleler. Allah’a kul olmaktan kaçan insanlar, köle
olmaya öyle can atarlar ki… Zaten topun kölesi olan kimseler, takımın da,
paranın da kölesi olacaklardır. Fabrika yapmaya para bulamayan ülke, yabancı
oyuncuları ithal için milyon dolarları garibanların sırtından bulmakta
zorlanmaz. Bir yılda 12 milyon kişinin maç seyretmek için stadlara gittiğini
düşünürsek ve bu ülkede futbolun sezonluk cirosunun bir milyar doları aştığını
göz önünde bulundurursak bu sektör daha iyi anlaşılır.
Futbolla meşgul olmak, kişiyi kumara
alıştırır. Futbolla uğraşanların çoğu, bir veya birkaç kumara da kendilerini kaptırırlar.
Tâğutî devletler de kumarı bizzat organize eder, futbolperestlerin sırtından
her hafta milyonlarca dolar kazanır. Bazı kumarları “millî” ilan eden düzen,
spor toto, spor loto gibi adlarla yüz binlerce insanın parasını soymanın
yollarını bularak, top severleri kumara alıştırır.
Ligler bitti, futbolsuz bir-iki ay
yaşayacağız diye düşünenler, sadece transfer haberleriyle avunmadılar; şimdi de
Dünya Kupası finallerinin curcunası tüm dünyayı sardı. Her dört yılda bir
yapılan “Dünya Futbol Şampiyonası”nın heyecanı her genci en fazla etkileyen
unsur şu günlerde. “Âhiret şampiyonası” olacak değil ya, diyebilirsiniz.
Aslında, hepimiz dünya şampiyonası için müsâbakaya
gelen ve yarışı ön sıralarda bitirmeye aday yarışçılarız. Hayat, anlamsız bir
var oluş olmadığı gibi, ölüm de sonu hiçlik olan bir yok oluş değildir. Hayat,
bir hayırlı faâliyetler alanı, ölüm ise, bu
çalışmaların karşılığını bulacağı, sınav sonuçlarının ödül ve cezasının
verileceği bir hayata geçiş noktasıdır. “O
(öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını imtihan etmek için
ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok
bağışlayandır.” (67/Mülk, 2); “Herkesin
yöneldiği bir yönü vardır. O halde (ey mü’minler!) festebiku’l-hayrât, siz de hayır işlerine koşun.” (2/Bakara, 148); “... Artık aralarında Allah’ın indirdiği
(Kur’an) ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların arzularına
uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir
tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde sizi deneyip imtihan etmek için (böyle
yaptı). Öyleyse festebiku’l-hayrât, siz de hayırda,
iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır…” (5/Mâide,
48). Hangi yaşta, hangi yetenekte, hangi ırk ve cinsiyette, hangi özellikte
olursak olalım, yarışı ön sıralarda bitirebiliriz. Dünya ne seçim, ne geçim, ne
oyun ve eğlence, ne top ne pop dünyasıdır; dünya imtihan dünyasıdır ve buraya
bir koşu için, bir yarış için, kulluk sınavında başarılı olmak için geldik.
Ne mutlu futbol ve benzeri oltalara
takılmayıp kulluk bilincini canlı tutan, Allah için yaşayıp sevdiğini Allah
için seven ve her şeyden çok Allah’ı sevenlere…