Vuslat,
Mayıs 2006, sayı 59
DİNE KARŞI DİNLE
SAVAŞMANIN SON VERSİYONU: ILIMLI İSLÂM
“Ilımlı” kelimesi, bilindiği gibi, lügat anlamıyla, fazla
sıcak ve soğuk olmayan demektir. İnsanlar ve onların ideolojileri, inançları
için kullanıldığında da, “aşırı olmayan, ölçülü, mûtedil”
anlamlarında kullanılır. Yani sıcaklığı giderilmiş, ılımlılaştırılmış
anlamında. Bununla radikal olmayan anlayışlar kastedilir. Radikallik de,
köktencilik, her alanda köklü değişiklik ve yenilik eğilimi, sertlik,
keskinlik, aşırılık anlamlarında kullanılıyor. Aslında radikallik/radikalizm,
Batıdaki çıkış ve kullanılış şekliyle, geçmişteki kurumlardan tamamıyla
kurtulmak amacını güdenlerin düşünce tarzı ve öğretisini belirten ve keskin
yenilik akımı için kullanılan bir terimdir. Köklü değişiklik isteme konusunda
uygun düşse de eski kurumlara tümüyle karşı çıkılıp her şeyiyle yenilik eğilimi
ve keskin bir yenilik taraftarı olmak anlamında muvahhid
müslümanlara radikal denilmesi hiç doğru olmaz. Kaldı
ki, müslümanın radikali, ılımlısı vb. olmaz. Müslüman
müslümandır, ona “müslüman”
ismini Allah vermiştir (22/Hacc, 78). Muvahhid müslümanlar, kendilerine
ne ılıman, ne radikal, ne dinci denilmesini isterler. Onlar Allah’ın verdiği
isimle şeref duyarlar. Hele, “İslâm” dini için kullanılan değişik sentezlere,
Allah’ın vermediği başka adlandırmalara hiç iltifat etmezler. İslâm’ı farklı
ayrımlara tâbi tutup dini sulandırmaya, suyu ılımlı hale getirmeye tümüyle
karşıdırlar. İslâm, aşırı mıdır? Yani Kur’an’ın ve
sünnetin çizgisindeki İslâm, ölçüsüz müdür? Kime göre, nasıl bir aşırılıktır bu
da, onu ölçülü hale getirmeye yeltenebiliyorlar? Kur’an’ın
sınırlarını çizdiği “İslâm”, kaynar derecede sıcak mıdır ki, “ılımlısı”
istenmektedir? Her konuda ölçü ve “İslâm”ın ölçülü olup olmamasında karar mercii
Allah mıdır, perde arkasına gizlenen ve halka din biçen egemen güçler mi?
“Ilıman İslâm” ifâdesi, Allah’ın dini olan gerçek
İslâm’a iftiradır, ona hakarettir, onu suçlamaktır ve reforma ihtiyacı olduğu
anlayışıyla onu tahrif etme çabasıdır. “Ilımlı İslâm” kavramından ancak bunlar anlaşılır.
Radikal ve ılımlı tâbirleri
bütünüyle Batı kaynaklıdır. Onlar, önce etiketle yaftalamayı, sonra uygun
gördükleri bu yakıştırmayla insanları suçlayıp cezalandırmayı pek severler;
yani hem dâvâcı, hem savcı, hem yargıç ve hem de
gardiyan ya da cellat rolünü. Bununla da yetinmeyip müslümanların
kavramlarının ve dinlerinin içini de kendi bâtıl
zihniyetleri doğrultusunda doldurmaya, insanları da bu yeni şekil verdikleri
kavrama ve dine uydurmaya çalışırlar. Bu, bir anlamda rablik taslama, insanları
ve inançlarını yeniden inşâ etmeye çalışmadır. O
yüzden Kur’an, Batılılara (ehl-i
Kitaba): “Allah’tan başkasına tapmama, O’na hiçbir şeyi şirk koşmama” yanında,
“Allah’ı bırakıp da bazı insanları, birbirlerini rab edinmemeye,
ilâhlaştırmamaya” çağırır ve bu bizim de bu çağrıyı yapmamızı (diyalog değil, dâvet tebliğ) emreder. Bu âyetin
sonunda da bizim halimizle ve dilimizle şöyle dememiz istenir: “…Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o
zaman, ‘bizim müslüman
olduğumuza şâhit olun!’ deyiniz.” (3/Âl-i İmrân,
64)
Ilımlı İslâm tâbiriyle içi
boşaltılmış bir din kastedilmektedir. Tevhidî
içerikten soyutlanmış, cihadı, ahkâm (hükümle ilgili) âyetleri, toplumsal emir
ve yasakları, devlet talebi olmayan, küfre ve şirke karşı hiçbir tavrı olmayan
bir din oluşturulmaya çalışılmaktadır. Çok eski zamanlardan beri bu amaca
yönelik çalışmalar yapılmakla birlikte, İsrail’in sömürgesi konumundaki ABD’nin
başını çektiği Batı, özellikle ikiz kulelere saldırılardan sonra bu yoldaki
çalışmaları yoğunlaştırdı. BOP, Ortadoğu’nun dinini yeniden şekillendirmeyi,
yani ılımlılaştırmayı hedefleyen bir projedir. Türkiye yönetimini de hem
demokrasi ve hem de ılımlı İslâm’ı bir arada yürüttüğü için model ülke kabul
etmekte, yöneticilere “lâ”sı olmayan ılımlılaştırılmış
bu dini (ki, buna “İslâm” demek doğru olmaz) diğer ülkelere de pazarlamasını
istiyor. Türkiye’de devletin dininden ve düzenin öngördüğü din anlayışından
(ulusal Türk dini halini almış özel dinden, ılımlı İslâm’dan) râzı olduğunu ısrarla belirtiyor. Görünen o ki,
yöneticilerin de bu rolden pek şikâyetleri yok. Bu coğrafyadaki düzen ve tâğutlar, bir taraftan kendi ülkelerinde tevhidî
muhtevâdan uzak, demokrat, Atatürkçü, devletçi, ulusalcı, laik, muhâfazakâr
(neyi muhâfaza ediyorsa) bir dini, yani “ılımlı İslâm”ı, dinini yaşamak isteyen
müslüman halk için tek alternatif şeklinde sunuyor.
Diğer yandan bu tahrif edilmiş din anlayışını diğer ülkelere Batı adına ihraç
etmeye, kendilerini örnek almalarını istemeye çalışıyor.
Ilımlı İslâm kavramı, gerçek İslâm’ın zor olduğu, aşırı
olduğu önyargısından yola çıkılarak oluşturulmuş alternatif beşerî bir din
anlamı taşır. İslâm, hiç de zor bir din olmadığı, dünya ve âhiret
saâdetini en kolay, en kestirme ve en doğru yoldan elde etmenin adı olduğu
halde; bazıları onu zor, kaynar derecede sıcak kabul ediyorlar da, kendi
şeytanlarının ve şeytanlaşmış arzularının doğrultusunda hoşlanacakları kolay,
basit ve ılımlı bir din dizayn edip halka “sizin
dininiz bu olmalı” deme gücünü kendilerinde görüyorlar.
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır
bulduğu birtakım güçlüklerin olması doğaldır. Aslında aziz İslâm’ın teklifleri
insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük
yüklemez (2/Bakara, 286). Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini
anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş
kimseler; İslâm’ın tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok
ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler (42/Şûrâ, 13).
İslâm’da
zorluk değil; kolaylık esastır. Allah’ın gönderdiği ölçülere göre yaşayan, yani
İslâm’a uyanlar; hem dünya hayatını düzene koyarlar, hem hayat sınavını
başarırlar, hem de Allah’ın muttakî kullar için
hazırladığı hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar. Kullarının bu
güzelliklere kendi çabalarıyla kavuşmalarını isteyen Rahmân ve Rahîm olan
Rabbimiz, zayıf bir yapıda yaratılmış insan için tekliflerini yumuşatmış,
kolaylaştırmış ve onun sırtındaki ağır yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah size kolaylık (yüsr)
ister, sizin için zorluk (usr) istemez.”
(2/Bakara, 185)
İslâm’ın emir ve yasakları içerisinde insanın fıtratıyla ve
hayatın gerçekleriyle çatışan hiçbir şey yoktur. İslâmî hükümlerin zor ve çağa
uymadığını zannedenler; kendi hevâlarına uyan,
Allah’ı bırakıp tapacakları putlarını elleriyle yapanlar, ya da kendi görüşünü
Allah’ın koyduğu ölçüden daha doğru sanan ahmaklardır. İslâm, insanlara,
altlarından kalkamayacağı hiç bir şeyi teklif etmemiştir. İslâm’ın bütün emir
ve yasakları (hükümleri), insanlara faydalı olan güzel şeyleri kazandırmak,
zararlı olan çirkin şeyleri de onlardan uzaklaştırmak gâyesine
mâtuftur.
Emredilen ibâdetler, bir zorluk,
sıkıntı veya işkence değil; huzur, rahatlık, düzen ve iç ferahlığı ve dengeli
bir yaşayışın plan ve programıdır. Dinimizde nass’la (kesin deliller ile) sâbit
olan şeyleri değiştirmek, zamana ve toplumlara uydurmak mümkün değildir. Ilımlı
İslâm kavramıyla, tek hak din olan İslâm, atmalar ve katmalarla dejenere
edilmek, çağın bâtıl ideolojilerinin ve sapık
insanların güdümünde uyduruk bir din oluşturulmak istenmektedir.
Günümüzde İslâm'ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili
zorluk, dinin ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı
egemen güçlerin ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller
koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin yaşanması
zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet
işaretleriyle topluma dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da
zorlaştırılmış oluyor.
Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak
veya infak, sâlih amel ve takvâ
gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği
kolaylık yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak
kolaydır. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki
güzelliği korumayan bir insana İslâm'ın bazı emir ve yasakları zor
gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip
olamadığı için za'fiyetten dolayı nasıl basit işleri
yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse de mânevî ve
psikolojik za'fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor
olmayan görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.
Allah'a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar
içinde kıvranıyorlar, farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine şirin, gerçek din de zor geliyor. Kula
kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına boyun eğmek, insan fıtratına ve
onuruna ters nice zorlukları bu insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve
bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar, ahlâkî problemler, maddî kayıplar,
hastalıklar, bitmeyen şikâyetler... hep gayri İslâmî
yönelişlerin ya da dini sulandırıp ılıman İslâm çizgisinin, bu dünyadaki
zorluklarıdır. Şeytan, güzel amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları kolay zannettirir.
Meselâ içki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan
içkiyi güzel ve kolaylık zannettirir. Fâhişelik ve câhiliyyenin “hayat kadını” deyip özendirdiği bayat
kadınlarla zinâ etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve
sıkıntılarıyla hiç de kolay ve güzel bir şey olmasa gerektir.
"Lâ râhate
fi'ddünya." İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak
bir kolaylık ve rahat içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve
her yerdeki tüm insanlar için geçerlidir. Yoksa,
cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın zorluklarını ya Allah için çekecek ve
bu doğal zorlukları kolaylık ve güzelliklere çevirecek ve âhiret
sermayesi yapacak; ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada zor bir
hayat onu bekleyecektir.
Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün
olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz (2/Bakara, 286). Bununla birlikte, kişinin
neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi karar veremeyeceği de açıkça
anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip neyi yapamayacağına karar
verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir şeyin kolay veya zor olduğuna
hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/nefsinin
kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık
istediği için (2/Bakara, 185), Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama, birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan
süslediği (6/En’âm, 43), kolay ve güzel gösterdiği
gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır. Müslümanca
yaşamak, ibâdet ve tâatle
Allah’a teslim olup O’na yönelmek, aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat
insan şeytanla ve günahlarla imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı
ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi gösterir.
Allah’ın râzı olduğu bu tevhid dinini yeniden dizayn edip
reforma tâbi tutmaya, onu tahrif edip yeniden şekillendirmeye kim, hangi hakla cür’et edebilir? Bu yetkiyi onlara kim veriyor? Câmi duvarını pislemeye kalkanların da, onlara seyirci
kalanların da âkıbetleri hiç iyi olmayacaktır. Taşlar (tâğûtî
düzenin yasalarıyla) bağlı ve itler (özgürlük yemiyle) azgın olsa da bu sonuç
değişmeyecektir. Bir kısmını kabul edip bir kısmını da inkâr etmek sûretiyle Allah’ın dinini parça parça
edip gruplara ayrılanlarla müslümanların hiçbir
(olumlu) ilişkileri olamaz (6/En’âm, 59). Bazıları kalkıyor, İslâm’ı ikiye ayırıyor:
Radikal İslâm, ılımlı İslâm diyor. Cici İslâm, ağza biber sürülecek İslâm
şeklinde iki çeşit İslâm ortaya koymaya çalışıyor. Tabii, tercihlerini,
yönlendirme ve dayatmalarını kendilerinin veya kendilerinden daha alçak bazı
insanların içini doldurduğu cici dinden yana koyuyorlar. Allah’ın Kur’an’la tanımlayıp Peygamberiyle örneklendirdiği dini beğenmeyip
değiştirmek isteyen bu tipler, bir anlamda -hâşâ- Allah’a din öğretmeye
kalkıyorlar. “De ki: ‘Siz dininizi
Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde
olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (49/Hucurât,
16). Bu, vahiy dinini akıl dini haline getirmek, İlâhî dini beşerî din
ölçülerine indirmek, yani tahrif etmektir. Bir zamanlar hak din olan hıristiyanlık ve yahûdiliğin
başına gelenlerin aynısını İslâm için de yapmaya çalışıyor ılımlı İslâm
anlayışını dayatan muharrref din sahipleri.
İçinde “hak”dan
bazı unsurlar taşıyan “bâtıl”, en tehlikeli bâtıldır. Bâtıl/küfür, kendi aslî yapısıyla İslâm’ın karşısında
durmayı göze alamadığı için, hak maskesi takarak, hakla koalisyona girerek,
sûret-i hakdan gözükerek kalleşçe, münâfıkça İslâm’ın
karşısına geçiyor. Dine karşı din, İslâm’a karşı ılımlı İslâm yaklaşımıyla
cahil kitleleri safına çekmeye, gerçek İslâm’ı içten yıkmaya çalışıyor. Bu,
modern zamanlarda icat olunan yeni bir keşif değil; kâfirlerin çok eski, ilkel
bir taktiği. Medine münâfıklarından farklı bir şey yok
küfür cephesinde.
Ilımlı İslâm’ı savunmak, insanı
tanrı yerine koymaktır, ilâhlık taslamaktır, İslâm’ı yeniden şekillendirip,
atmalar ve katmalarla onun içeriğini yönlendirmeye kalkmaktır. Tâğut denen bu azgın sapıklar, kendilerinin râzı olacağı bir din istiyorlar. Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu dinden onların râzı olmayacakları belli. “Sen onların dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da
senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak
Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına
uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir
dost ne de bir yardımcı vardır.” (2/Bakara, 120). O yüzden, bu ılımlı İslâm
denen ucûbe, egemen güçlerin, global küfrün râzı
olacağı farklı bir dindir; adına İslâm denilse de hak din olan, Allah’ın
seçtiği ve râzı olduğu İslâm değildir. Kur’ân-ı
Kerim, bunlar hakkında bakın neler diyor?
“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan
ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı
derhal aralarında hüküm verilirdi (işleri bitirilirdi). Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” (42/Şûrâ,
21)
“…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir
kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle davrananların cezâsı,
ancak dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah,
sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 85)
“İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır? Allah, zâlimler
topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” (61/Saff, 7)
“Onların çoğu, ancak şirk/ortak koşarak Allah’a iman ederler.” (12/Yûsuf,
106)
Gerçek mü’minlerin
vasfını ve tavrını da Kur’an şöyle belirtiyor:
“Gerçek mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen,
Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte sâdıklar
(iman iddialarında doğru olanlar) ancak onlardır.” (49/Hucurât,
15)
Her gün, namaz kılarken 40 defa duâ ediyor ve O’nun dosdoğru dinini tâkip edeceğimize dair
bir anlamda Allah’a söz veriyoruz: “(Ey
Allah’ım) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz.
Bize hidâyet ver, dosdoğru yolu göster. Kendilerine
nimet verdiğin, lütufta bulunduğun kimselerin (peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, sâlihlerin) yolunu; gazaba uğramış (yahûdilerin)
ve dalâlette olan sapıkların (hıristiyanların) yolunu
değil!” (1/Fâtiha, 5-7)
Ilımlı İslâm denen bu sahte din,
hakka bâtılın karıştırılması, hakla bâtılın
koalisyonudur. İlâhî dinden bazı hususlarla emperyalist keferenin bazı
prensiplerinin karması olan uydurma bir karışımdan, çirkin bir sentezden başka
bir şey değildir.
İslâm, “lâ (hayır!)” ile başlar. “Lâ
ilâhe illâllah” demeyen insan müslüman kabul edilmez.
Tarihsel ve güncel ilâh yerine konulan her türlü sahte tanrıları, güç
odaklarını, otorite anlayışını, yani tâğutları
reddetmeden müslümanlık olmaz (2/Bakara, 256). Ilımlı
İslâm denilen şey, “lâ”sız bir İslâm anlayışıdır.
Reddedecek, tavır alacak, savaşacak bir düşmanı olmamak; her şeyle ve gayri müslim herkesle diyalog içinde kardeş-kardeş, barış içinde
yaşamak… Kendisine ve her şeyden önce dinine kast eden bunca zâlime karşı nasıl
olacaksa bu!... Aslında bu çirkin kavramla istenen şey
belli: müslümanın iğdiş edilmesi, işgalcilere karşı
direnç ve tavır gösteremeyecek şekilde pasifize
edilmesi, emperyalist zâlimlere kul ve köle edilmesi…
Allah’ın yanında tek hak din olan
İslâm (3/Âl-i İmrân, 19), Allah tarafından tamamlanmış
ve Peygamberimiz tarafından bize sunulmuştur. “...Bugün size dininizi kemâle (olgunluğa )
eriştirdim, üzerinizdeki nimeti tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip
beğendim, ondan râzı oldum...” (5/Mâide, 3).
İslâm, tarih boyunca Allah’ın insanlara gönderdiği dinin genel adıdır. Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanan ve
olgunluğa ulaşan bu din, aslî kaynakları yönüyle kıyâmete
kadar bozulmadan devam edecektir. Bu dinin Kitabı olan Kur’ân-ı
Kerim, Allah’ın koruması altındadır ve asla değişmeyecek, tahrif olmayacaktır.
İnsanların din hakkındaki görüşleri ve değerlendirmeleri değişse bile, İslâm,
Allah’ın dini olarak devam edecektir.
İslâm kelimesi sözlükte; teslim
olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup
itaat etmeye dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
“İslâm”ın terim anlamı ise: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla
insanlara bildirilen, dünyada ve âhirette insanları
mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî
bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı
olan şeylere götüren İlâhî bir kanundur. Dünya hayatını düzene koyan İlâhî
sistemin özel ismidir İslâm. İnsanla Allah’ın arasındaki ilâhî bağdır.
Mutluluğun, barışın, şeref ve izzetin sağlandığı yaşama biçimidir. Allah’ın
insanlara, onları mutluluğa ve yüceliklere yükseltmek için gönderdiği İlâhî
kanun ve ilkeler bütünüdür.
İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve
kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle
Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini
ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm, bütün
peygamberlere gönderilen semâvî (İlâhî) dinin adıdır.
Çünkü İlâhî vahyin kaynağı birdir ve O da Allah’tır. Allah’ın ‘İslâm’ adını
verdiği bu İlâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olgunluğa ulaşmış, bütün
hükümler açısından tamamlanmış, bütün ilkeleri Peygamber tarafından açıklanmış
bir hidâyet yoludur. Allah katında geçerli din,
yalnızca İslâm'dır (3/Âl-i İmrân, 19). Bu dine
inananlara ‘müslüman’ adını Allah vermiştir (22/Hacc, 78). Geçmiş peygamberler de müslümandı,
onlara inanan insanlar da. O peygamberler de insanları yalnızca İslâm'a dâvet
ettiler (2/Bakara, 128, 131-133, 135-136; 3/Âl-i
İmrân, 20, 67 vd.).
Müslüman, kalbiyle, diliyle
davranışlarıyla İslâm’a teslim olduğunu, Allah’a itaat ettiğini gösterir. Hz.
Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan
kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa
ona kul olmuş demektir. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min
bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah
ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa
düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36). Allah’ı hakem kabul
etmeyen, O’nun hükmüne râzı olmayan, O’nu her konuda tek ölçü kabul etmeyen
kimse müslüman olabilir mi? Allah’ın dinini
beğenmeyen, O’nun dininde bazı eksiltmeler veya artırmalar yapan, o dindeki
bazı hükümleri yok sayan veya başka görüşlerle sentezleyen kimseden daha sapık
kim olabilir?! Ilımlı İslâm denilen şey, işte böyle
bir sapıklıktır.
İslâm tevhid
dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir. Allah’tan başka ilâh, yani mutlak
otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete lâyık zât yoktur;
En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur.
Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve
düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır.
Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak,
O'na karşı din üretmek anlamına gelir (Bak. 42/Şûrâ,
21)
İslâm’ın hâkim olmadığı sistemlerde,
din devletsiz; devlet de dinsiz konumdadır. İslâm’ın istediği gibi bir din
topluma ve sisteme hâkim değilse, devletin istediği bir din (dinin tahrif
edilen şekli) ortaya çıkacaktır. Değişik ifadeyle, bir ülkede ya dinin devleti,
ya da devletin dini vardır. Ilımlı İslâm, zâlim
devletlerin, işgalci ve emperyalist güçlerin toplumları kendilerine kul etmek
için prensiplerini belirledikleri kuşa benzetilmiş bir din anlayışıdır.
Hak dâvânın
mensuplarından Cenâb-ı Hakk'ın istediği şeyler: Hakkı eğip bükmeden söylemek, Allah'ın
hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket etmek, bâtıla
karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır
silâhlarını kuşanmak, tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın
vahiyle belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda pazarlık yapması, inancıyla bağdaşacak
bir tavır değildir. Allah'ın emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı,
önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek olanı-olmayanı
olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere
İslâmî hareket mensupları, Allah'ın rızâsından başka
beklentileri olmayan, âhireti dünyaya tercih eden
dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin tehdit ve zulümlerinden
korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana
Allah'ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icat edilememiştir,
edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini
Allah verecektir.
Abese sûresinin
nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah
tarafından bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir
davranış onaylanmaz; nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm'ı rencide edecek bir tavır,
yani tâviz Kur'an'dan destek ve cevaz bulsun!
Ilımlı İslâm’ı savunan ve dinini
yaşamak isteyen müslümanlara tek alternatif olarak
dayatan çıkar gruplarının esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya satın
almak ya da boğmaya çalışmaktır. "(Sana şu tâlimatı
verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.
Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat
et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının
bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan
çıkmışlardır." (5/Mâide, 49). Allah Teâlâ, müşriklerin arzularına, hevâ
ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden bir kısmının bile
uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında mü’minlere emretmektedir.
“Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete erenleri de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati)
yalan sayanlara boyun eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar
da sana yumuşak davransınlar.” (68/Kalem, 7-9).
“Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki
onlarla eşit olasınız.” (4/Nisâ, 89)
“(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir
şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden
saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni
sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O
takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı
da bulamazdın.” (17/İsrâ, 73-75)
“De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/kulluk
etmem… Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” (109/Kâfirûn,
1, 2, 6)
Zamanımızda olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in indiği devirde de kendi kafalarına göre
din icat edenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve heveslerine göre
değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an
belli dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için
değil; Kıyâmete kadar bütün insanlığın rûhî, ahlâkî ve
mânevî ihtiyaçlarını karşılamak, dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek
için indirilmiştir. Bu sebepledir ki, âyette
belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme veya onları tâviz
pazarlığına koyma yetkisi yoktur.
Konuyla İlgili Birkaç Hadis-i Şerif
"Benden sonra birtakım emîrler
(yöneticiler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları
zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O
kimse benim 'havz'ımın etrafına yaklaşamayacaktır.
Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse
bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın
kenarında bana ulaşacaktır." (Tirmizî, 121, hadis no: 2360)
"Ben, sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan içer,
ondan içen de ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim
yanıma birtakım kavimler gelecek ki, ben onları tanırım, onlar da beni
tanırlar. Sonra benimle onların arasına bir perde konur. Ben, 'onlar bendendir'
derim. Bana: 'Sen onların, senin ardından neler ortaya çıkardıklarını
bilmezsin' denilir. Ben de: 'Benden sonra
dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzan olsunlar' derim." (Buhârî, Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32)
"Kitab ve Sünnet'ten başka uyulması
gerekli üçüncü bir yol yoktur. Sözlerin en güzeli Allah'ın kelâmı ve yolların
en güzeli, Muhammed'in yolu, sîrettir. Dikkat!
(Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen
şeylerden sakının. Çünkü şer işlerden birisi de, ihdas edilen şeylerdir.
(Dinde) icat edilen her şey bid'attir. Bid'atler dalâlettir." (İbn Mâce, Mukaddime 46)
"Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya
çıkmadan amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) Kişi mü'min olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacak. Veya
mü'min olarak akşamlayacak, kâfir olarak
sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı karşılığında
satacaktır." (Müslim,
İman 118, hadis no: 186)
"Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi aydınlık olan (en küçük şüpheyi
barındırmayan, gayet açık) bir din üzerine bıraktım. Benden sonra ancak helâk
olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar. Sizden kim çok yaşarsa, çokça ihtilâfa
şâhit olacaktır. Onun için Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-yı râşidîn'in sünnetine/yoluna
yapışın..." (İbn Mâce, Mukaddime 6; Ebû Dâvud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 16)
“…Bu din garip olarak başladı, tekrar garipliğe dönecektir. Gariplere ne
mutlu! O garipler ki, benden sonra, insanların sünnetimden bozdukları şeyi
ıslah edecekler." (Tirmizî, İman 13, hadis no: 2632)
"İnsanlar arasında Allah'ın en çok buğzettiği
üç kişi vardır. …(Bunlardan biri:) İslâm'a girdiği halde câhiliyye
sünnetini (yol, âdet ve tatbikatlarını) arayan." (Buhârî, Diyât 9)
"İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin gereklerini yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren,
avucunun içinde ateş parçası tutan gibidir." (Tirmizî, Fiten 61, hadis no: 2361; Ahmed
bin Hanbel, 2/390-391)
"Ben bir müşrikten yardım almam!" (S. Müslim, hadis no: 151)
"Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız." (Nesâî, Kitab: 48, bab 52)
Günümüzde gerek sıcak, gerek soğuk
savaş şeklinde nice coğrafyalarda tüm şiddetiyle sürmekte olan hak-bâtıl mücâdelesi, aslında ilk insandan başlayıp son insana,
yani Kıyâmete kadar sürecek olan İlâhî bir kanun, Rabbânî bir cilvedir.
Yeryüzünü ıslah edecek halife olarak yaratılan insan, çok kısa bir zaman sonra bâtıl savaşçısı Şeytanın hileli savaşıyla karşılaşmış ve
halife olmanın, hak cephesinde Allah'ın askeri olarak savaşta yer almanın
eğitim ve imtihanından geçmiştir. İnsanlık (ve İslâmlık) tarihi, peygamberlerin
veya vârislerinin komutanlığındaki "hak"la, tâğutların
komutanlığındaki "bâtıl" savaşının
görüntüleri, teferruâtı farklı; cephe ve asılları aynı olan bu mücâdele
olaylarından başka bir şey değildir.
Bir müslüman
için, bu savaşta tarafsız kalma, savaşın zorluklarından kaçarak sulhu isteme,
barışçı ve insancıl(!) olma tercihi sözkonusu
değildir. O, şeytanın askerleriyle, tüm hayatı boyunca savaş içinde olacaktır. Tâ ki, fitne yeryüzünden tümüyle kalksın ve din tümüyle
Allah'ın olsun (8/Enfâl, 39; 2/Bakara, 193).
Mü'min bu savaşta mutlaka safını seçmek
zorundadır. Çünkü hakkın safında yer almayan, bu tavrıyla bâtılın
safını seçmiş kabul edilecektir. "İman
edenler, Allah yolunda savaşır, kâfirler de tâğut
yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın dostları ile (kâfirlerle) savaşın.
Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır." (4/Nisâ,
76)
Sıcak savaşın (canla cihadın) terk
edildiği, bununla birlikte "ben de müslümanım"
diyen insanların resmî nüfusa göre çoğunlukta olduğu topraklarda soğuk ve sıcak
şekilde süren hak ve bâtıl savaşı, günümüzde “hakiki
İslâm” ile “ılımlı ve sahte İslâm” arasındaki savaşa dönüştü. Evet, müslümanların yaşadığı tüm ülkelerde Kur'an
ve Sünnet çizgisindeki muvahhid müslümanların
karşısında, yine kendisini müslüman; savunduğu ve
koruduğu şeyleri de İslâm diye takdim eden zihniyet vardır. İslâm'ın ve müslümanların karşısına erkekçe çıkılmıyor. Müslümanın eğer birazcık ferâseti,
azıcık basîreti varsa, hemen sahteliğini teşhis edebileceği şekilde İslâm
maskesi takarak bâtıl, hak adı ve görünümüyle hakkın karşısına olanca zulüm ve
istibdâdıyla çıkıyor. Bu maske yırtılmadan, altındaki iğrenç yüz teşhir
edilmeden, halkın Allah’ın râzı olacağı hakiki İslâm
safında yer almasına imkân ve ihtimal yoktur. Barışın, huzurun, müslümanca güzelliklerin önündeki en önemli engel, bu sahte
müslümanlar ve bu sahte İslâmlardır, yani ılımlı
İslâm anlayışıdır.
Nâsır'lar, Kaddâfi'ler,
Ziyaülhak'lar, devleti ele geçirinceye kadar hep bu
maskeyi takmışlar, durumlarını kuvvetlendirinceye kadar tâvizsiz İslâm
inkılâpçısı geçinmişler, oyunlarını sürdürebilmek için zaman zaman kullanmak üzere bu maskeyi yanlarında hazır
bulundurmayı ihmal etmemişlerdir. Müslümanların yaşadığı hemen her ülkede lider
ve önder kabul edilenlerin tavrı da çok farklı olmamıştır. Bu oyunun,
yaşadığımız topraklarda daha zengin mizansenlerle oynandığını görmemek için kör
olmak gerekmektedir.
Bugün din, din adına tahrip
ediliyor. Din adına, ehl-i sünnet adına İslâm'ın
devlet ve şeriat anlayışına en büyük düşmanlıklar yapılıyor. Çoğu radyo ve
TV’deki din programlarıyla hakiki İslâm'a en büyük iftiralar atılıyor. Din,
önce câmilerde sonra dinin öğretildiği okullarda ve
din dersi ve dinle ilgili programlarda kâfirlerin ve düzenlerinin hizmetine
sunuluyor.
Din dersleriyle putlar ve putçu
düzenler gençlere sevdirilmeye çalışılıyor. Din öğreten kurs, okul ve
fakültelerde bu uzlaşmacı, tâvizci, Amerikancı
İslâm'ın askerleri yetiştirilmek isteniyor. İslâmî değişim ve dönüşüme, tâğutlarla mücâdeleye, câhil
halktan önce resmî din teşkilâtları karşı çıkıyor. Küfre ve küfrün tüm
kurumlarına, dinî kurumlarla yardım ediliyor.
Allah'la harbetme
kabul edilen fâiz, hac için Diyanetin
mecbûriyetlerinden biri haline getiriliyor. “Câmi,
siyasete âlet edilmemeli” diyen egemen güçler, câmileri ve tüm dinî kurumları
kendi devlet siyasetine istediği doz ve şekilde âlet ediyor ve kullanıyor.
Vaazlarla, dinî konuşma ve din
dersleriyle tâğutlara ve onların düzen ve
uygulamalarına saygılı, putlara hürmetkâr veya en azından müsâmahakâr,
düzene ayarlanmış vatandaş yetiştiriliyor. Allah'ın evi olması, sadece Allah'a
çağrı yapılması gereken yerler olan câmiler (72/Cinn, 18), devlet dairesi; Peygamber'in vârisi ve Allah'ın
memuru olması gerekenler de zâlim bir düzenin memuru haline geliyor. Câmiler bile Allah'ın değil, tâğûtî
yasaların hâkimiyeti altına giriyor.
Bu insan eliyle değiştirilerek kuşa
benzetilmiş muharref müslümanlığa
hizmet etmek amacıyla din öğretecek öğretmenler putlara saygı duruşunda
bulunabiliyor. Din kurumlarında görev almak veya öğrencilere din anlatmak
isteyenler, hangi dine hizmet edeceklerini karıştırmasınlar diye, ılımlı İslâm
ilkeleriyle ancak bağdaşabilecek sözler söylüyor, daha işe başlarken nasıl bir
din tercihi yaptığını zâhiren deklare etmiş oluyorlar.
Tâğûtî düzene ve tâğutların
yoluna bağlı kalacaklarına dâir taahhüde giriyor,
belge imzalamakta tereddüt etmiyorlar. Din eğitimi almak isteyen bir kız,
İmam-Hatip ve İlâhiyat Fakültelerinde yine bazı din hocalarının teşvik ve
zorlamasıyla, en azından rızâsıyla başını açmak
zorunda bırakılıyor. Bazıları da başörtü farîzasını
teferruat, böyle bir din tercihini de büyük hizmet diye sunuyor.
Resmî kurumlar böyle de, bazı
gönüllü teşkilatlar farklı mı? Subay ve astsubayların askerî gazinolarda içki
içebileceklerine, oralardaki her çeşit haram eğlencelere katılabileceklerine
dair bazı hoca efendiler fetvâlar verebiliyorlar.
Üniversitelerdeki kızların ılımlı bir dine hizmet için başlarını açabileceğini,
açmaları gerektiğini tavsiyeden de öte emredebiliyorlar. Bazıları köşelerine
çekilmiş, sadece tesbih çekmekle işin hallolacağını
düşünüyor. Havadan sudan konuşmayı tercih edip, suya sabuna dokunmamaya özen
gösteriyor. Hâlbuki suya sabuna dokunmadan temizliğin ve temiz kalmanın mümkün
olmadığını çocuklar bile bilmektedir.
Televizyon
müftüleri zaten malûm. Çoğu TV. ve gazetelerin bütün imkân ve
fırsatları kullanarak zaten gerçek İslâm’la savaştığını bilmeyen yok. Onların
birkaç kuşu birden vurmak için atmak istediği taş olarak programlarında yer
verdiği yeşil rengin ne derece ılımlı tonları olduğunu, yeşilden başka her
renge benzediğini görmeyen, bilmeyen yok. Bu program ve köşelerin Allah’ın
dinine değil de; ulusal muharref Türk dinine hizmet
etmeyi amaçladığını, bu çerçeveye uymayan basit ve etkisiz bireysel tavırların
bu çorbaya çeşni katsın diye dozu ayarlı acı biber şeklinde kabul edildiğini
görmek gerekir.
Uslandırma ve sulandırma: Ilımlı İslâm anlayışının dış kaynaklı olduğunda şüphe yok.
Zaten tek millet olan küfür cephesi, yerlisi ve yabancısıyla işbirliği yaparak
İslâm’ın rengini değiştirmeye çalışıyorlar. Allah’ın râzı
olduğu dinden ve onu yaşayanlardan râzı olmayacak olan Batılılar (2/Bakara,
120), Müslümanları hak dinden uzaklaştırmak için silâhlı ve silâhsız her çeşit
mücâdele ve fitneden çekinmediklerini tarih boyunca ve güncel nice örneklerle
ortaya koyarlar. BOP (Büyük Ortadoğu
Politikası), müslümanların kökünü kazıyamayacağını ve
çok pahalıya mal olan işgallerle işi halledemeyeceğini anlayan büyük şeytan
Amerika’nın kendilerine göre doğunun ortasında, Ortadoğu’da radikal diye
tanımladığı kaynağa bağlı gerçek İslâm’ı terörize
edip suçlamak, yasakla(t)mak ve ılımlı İslâm
anlayışını daha bir yayıp dayatmaktır. Böylece uslandırılmış ve sulandırılmış
bir dini İslâm diye takdim edip sadece adı ve kâfirleri rahatsız etmeyecek
özellikleri kalan din anlayışı ile yetinen sözde müslümanları
emperyalist hedefleri istikametinde köleleştirmektir.
Halk ne yapsın; artık halk Peygamber
denilince sadece gülü aklına getirmektedir. İbâdet
denilince sadece cuma ve teravih namazını, Allah’a yaklaşma denilince kandil
gecelerindeki bid’atleri, kabirleri yüceltmeyi,
evliyâyı uçurtmayı, mevlitleri, içinde bol bol aşk,
sevda kelimeleri geçen ezgi ve ilâhîleri gündemine alıyor. Allah’tan değil;
türbelerden ve Hızır’dan medet umuyor, Allah’a (bilinçsizce şirk karıştırarak)
iman edip tâğutlara kulluk yapıyor, “Allah
devletimize zeval vermesin!” duâlarını dilinden eksik
etmiyor.
Küfre isyânı
emreden din, kâfirlerin ve küfrün koltuk değneği, düzenin destek ve dayanağı
haline gelmiş durumda. Laiklik ve demokrasi, düzen ve kurucusu dinle ilgili
konuşma ve derslerle sevdirilirken, Allah ve Rasûlü'nün
istediği hakiki dine giden yollar din adına tıkanıyor. Müslümanların kestiği
kurbanların derileriyle gerçek dine düşman kurumlar biraz daha güçleniyor. Kur'an'ı seçim nutuklarında öpüp alnına koyanlar Kur'an'ı mahkûm ediyor, ahkâmına düşmanlık yapıyor.
İnsanlar, Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini değil; câhiliyye
hükümlerinin namaz kılanlar tarafından yürütülmesini istiyor.
Özetin özeti olarak kısa ve basit
bir çerçevesini çizdiğimiz Atatürk ilkelerine ters düşmeyen, tâğûtî ilke ve yasalara uygun ve saygılı bu İslâm, Amerika
ve Avrupa’nın da râzı olduğu İslâm'dır. Hâlbuki Kur'an, hıristiyan ve yahûdilerin, kendi milletine (dinine) tâbi olmadıkça Rasûl-i Ekrem'in şahsında müslümanlardan
kesinlikle râzı olmayacaklarını beyan ediyor
(2/Bakara, 120). Nasıl, onlar Allah’ın dininden ve ona uyan dindardan râzı değillerse, onların râzı olduğu bir dinden ve
dindarlıktan da Allah’ın (ve muvahhid mü’minlerin) râzı olması beklenemez.
Yine, laikliğe aykırı olup olmadığı
hiç tartışılmadan, cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana müftü, vâiz ve imamlara, din öğretmenlerine maaş, makam ve imkânlar
veriyorlar. Tabii, Allah'ın hükmüyle hükmedilmesine en büyük irtica damgası
vuran bir düzen, bu maaşları Allah rızâsı için
vermeyeceğine göre, niçin veriyor dersiniz? Elbette ılımlı İslâm için ve bu tür
İslâm’a katkı sağlayanları ödüllendirmek için.
Bütün bunlar, yaşanılan, anlatılan,
serbest olan, teşvik gören dinin, adına İslâm denilse de gerçek İslâm'la öz
yönüyle alâkası olmayan tahrif edilmiş sahte bir din olduğudur. Aslında, tek
hak din olan İslâm'ın o devirdeki şekli olan gerçek hıristiyanlık
nasıl tahrif edilmiştir? Müslümanlar bu
hususu tekrar düşünmeli ve ona göre tedbir almalıdır. Çünkü aynı oyun günümüzde
İslâm'a karşı da oynanmaktadır. Müslümanların da bu oyuna gelmediklerini
maalesef söyleyemiyoruz. Onları uyaracak olanların kendi horlamaları, şeytanî
bir müzik gibi ruhlara dinî(!) gıda ve heyecan vermekte, uyarıcılar icrâ ettikleri mûsikîye ninnileri de güfte ve nağme olarak
katmakta, bu sanatlarının karşılığı olarak ücretlerini de efendilerinden
almaktadırlar.
Önceleri örf-âdet dini haline
getirilmiş, pasifize edilerek uyuşturulmuş şekliyle, bid'at ve efsânelerle, Kesikbaş hikâyeleri, Bektaşî fıkraları, uydurma kerâmet ve
evliya menkabeleleriyle, gâfil veya hâin, câhil veya
yobaz, yarım veya çeyrek hocalar vâsıtasıyla yarı yarıya tahrif edilmiş ve
sultanların emrine, sarayların yönlendirmesine çoktandır girmiş bir İslâm'ı
devralan Kemalizm, hiç de güçlük çekmedi dini bugünkü sulandırılmış haline
getirmek için. İnkılâplarla, zorlamalarla, karşı çıkan üç-beş hocayı
darağaçlarında sallandırma, diğerlerine maaş ve makamlar dağıtarak avlamayla,
devletin tahakkümü ve değişik yönlendirmeleriyle, küfür rejiminin kurumlarıyla,
özellikle kurs, okul, din teşkilatı ve demokrat/muhâfazakâr/sağcı
partiler aracılığıyla vatancılık, milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
ilâvesiyle, atalar mirası olan din anlayışını bugünkü ulusal Türk dini haline
kolaylıkla getirdi. Ve bugün İslâm, aslî hüviyetini halk yığınlarının zihninde
ve yaşayışında kaybederek şu çizgilere geldi:
Putlara ve putçulara (isteyerek veya
istemeyerek) yardım eden,
Mü'min-kâfir ayrımı değil; Türk-yabancı,
devletçi ve bölücü diye insanları ayıran,
Tüm kâfirlere değil; sadece
komünizme, biraz da Ermenilere ve Yunanistan’a düşman olan,
Düzeni veya düzenin bazı kurumlarını
savunan,
Dini siyasetten ayrı kabul edip
devleti dinden, dini de devletten ayıran,
Grupçu, partici, ağabeyci, üstadcı olan, sahte kahraman ve sahte şeyhlerin izinden
gitmeyi şeref sayan,
Dâvâ için her yolu meşrû gören, hizmet
için her tavizci fetvâya uyan,
Müslümanım demek yerine; Türküm, milliyetçiyim,
mukaddesatçıyım, demokratım, filan partiliyim, falan tarikattanım demeyi tercih
eden,
Doğduğu veya doyduğu yeri
putlaştıran, ümmetçi değil; ırkçı olan,
Ulusal simgelerle, ulusal sınır ve
ulusal tarihiyle gurur duyan,
Cihad denilince ürken; korkak, uyuşuk,
mıymıntı ve pasif yaşayıp dünyevîleşen,
Namaz ve tesbihle,
virdlerle yetinen; mukaddesâta
ve farzlara hücum edilir, haramlar şiirleşip süslenirken, nâfilelerle uğraşıp
kapısına ve kalbine kadar gelen tehlikeden haberdar olmayan,
Yöneticilerinin Allah’ın
indirdiğiyle hükmedip etmemesini önemsemeyen, düzenin İslâmî olup olmadığını cehâlet veya ihânetinden ötürü tespit edemeyen,
Bildiği hakikatleri ketmedip gizleyerek lânete uğrayan ve dilsiz şeytanlığa rızâ gösteren,
Rızık endişesiyle Allah'ın dinini ve âyetlerini satan, âyet ve hadisleri kâfirlerin istediği
şekilde te'vil ve tefsir eden,
İslâm’a düşman bir düzen ve devletin
sanayileşip zenginleşmesini, kalkınmasını İslâmlaşmasından önce isteyen,
Ülkenin daha bir Batılı olmasını,
AB’nin, Avrupa’nın (gazab edilmiş ve sapıtmışların)
yoluna uymayı fazilet gibi gören,
Bazı küçük tamir ve ıslahatlarla
yetinen, düzenin her şeyiyle baştan aşağı değişmesi gerektiğini düşünmeyen,
Uzlaşmacı ve tâvizci;
biraz Allah'ı, biraz da tâğutları memnun etmeye
çalışan,
Yaşadığı ülkede iki kişinin öldüğü
bir âfete üzüldüğü kadar Filistin'deki vahşete,
Irak’taki işgale vb. üzülmeyen, onlara duâlarıyla bile destek olmayan,
Amerika'nın çıkarları doğrultusunda
Kore'de savaşmayı normal gördüğü halde, meselâ Filistin, ya da sözgelimi
Lübnan'da siyonist yahûdilere
karşı müslümanlarla beraber savaşmayı aklının ucundan
geçirmeyen,
İslâm devleti, imamet, bey'at, çocuklarının müslümanca
yetişmesi gibi konulara ehemmiyet vermeyen ya da önem verdiğini düşünse de
takınılacak tavrı belirleyemeyen,
Hafta sonu müslümanı,
Cuma ve Bayram müslümanı haline gelen... müslüman tipi sadece yetişmedi, tümüyle kökleşti; Halkın
çoğunluğunu teşkil etti. Ve o noktaya gelindi ki, gerçek İslâm’ın topluma ve
düzene hâkimiyeti konusunda, kâfirlerden önce; müslümanım
diyen halk, hatta câmi cemaati, belki başlarında da
namaz kıldırma görevlisi olmak üzere karşı çıkmakta tereddüt etmeyecek bir halk
oluştu. Bütün bunlar ılımlı İslâm’ın hânesine
yazılabilir.
Kur'an, tahrif edilmekten Allah tarafından
korunacak, ümmetin tümü dalâlette birleşmeyecek, az sayıda da olsa, daima
hakkın müdâfiîleri her devirde mevcut olacaktır. "Şüphe yok ki Kur'an'ı
Biz indirdik ve muhakkak onu (tahrif ile tebdilden, değişikliğe uğramaktan) Biz
koruyacağız." (15/Hıcr, 9). "(Kâfirler)
istiyorlar ki, Allah'ın nûrunu (İslâm Dinini),
ağızlarıyla (kötü söz ve iftirâlarıyla) söndürsünler. Allah ise nûrunu tamamlayacaktır; isterse kâfirler
hoşlanmasınlar." (61/Saf, 8)
Ama Allah bunu kullarının eliyle
yapmak istiyor. Sünnetullah bunu gerektirir.
Halifeliğin anlamı budur. Tüm tarih boyunca peygamberler ve mü'minlerin,
Efendimiz ve ashâbının çile çekmesinin sebebi budur. "Yoksa, siz ey
mü'minler, kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç
başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici
sıkıntılar, kımıldatmaz zarûretler dokundu ve öylesine
sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler; 'Allah'ın yardımı ne
zaman gelecek?' diyesiye kadar. Bilin ki Allah'ın yardımı muhakkak
yakındır." (2/Bakara, 214)
Evet, Allah (c.c.) Kur'an'ı ve İslâm'ı koruyacak, ama sadece müslümanım demekle yetinerek Allah için fedâkârlık
yapıp çileye katlanmayanları, müttakî olmayanları
koruyacağına dâir, onların fikir ve İslâm anlayışlarını tahrifattan muhâfaza
edeceğine dâir bir vaadi yoktur. Aksine, Kıyâmete
yakın müslümanların bu sapmalarının vuku bulacağını,
âhir zaman fitnelerini, müslümanların inanç, fikir ve
amellerinin müthiş bozulmaya uğrayacağını anlatan, kurtuluş için Kur'an ve Sünnete yapışmayı salık veren yüzlerce hadis
rivâyeti vardır.
Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
Müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin
kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının
inşâsı ile nasıl basit çıkarlarına uyan uydurma bir din çıkarmış iseler,
onların tâkipçileri de Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra aynı yolu izliyorlar.
Tarihî süreç içerisinde İslâm toplumunun içinde bulunan münâfıklar,
İslâm kisvesi altında müslümanların kafasına şüpheler
sokmaya çalışmış; hadisler uydurarak ikinci kaynağın duruluğuna halel getirmeye
gayret etmişler, hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir
İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır. Halkın hikâye ve hurâfelere
düşkünlüğü, bid’atlere din diye yapışmaları, İslâm’a
vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Müslüman olduğunu söyleyen halkın
çoğunluğu, önem vermediği için vahyi hiç anlamıyor veya yanlış anlıyor. Bu
konuda suçun büyüğü, halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın
yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan,
ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
Bütün bu mirasın yanında, yerel ve global
küfrün çok çirkin tavırlarına muhâtap oldu modern çağın Müslümanları. Bugünkü
iletişim akışı içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu
gösteren, hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak
tanıtan konkav ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak, gerçek dini
öğrenip yaşamak kahramanlık istemektedir. İslâm’a düşman düzenlerin, resmî
kurumların, okulların ve çevre şartlarının gerçek İslâm’a giden yolu nasıl
tıkayıp uzlaşmacı bir yolu din diye sundukları ortadadır.
Kalabalıklar, yaşayışlarını dinleri olduğunu söyledikleri
İslâm’a göre yön vermek yerine; hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri
için din haline getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına
demokrasi, İslâm adına sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm,
İslâm adına laiklik... İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise
Allah’ın rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve
din çağın icaplarına göre te’vil edilmek sûretiyle
sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Modernizm, Batı tarzı hayat biçimi,
kapitalizm ve ne olduğu belli olmayan demokrasi ve bu çerçevede egemen güçlerce
oluşturulmuş konjonktür asıl kabul edilmiştir. Ve
merkezdeki bu yapı doğrultusunda İslâm te’vil
edilmeye, kuşa benzetilmeye, moda akımlarla sentez edilmeye çalışılmaktadır.
İslâm’ı ırkla, ulusalcılıkla, resmî dayatma ve kabullerle, vatan anlayışıyla,
şahsî kanaatlerle, lider ve örgütlerle, çağdaş felsefî akımlarla, moda
ideolojilerle, kavramlarla sentez etme gayretleri gözükmektedir.
İslâm’ı sadece vicdan özgürlüğü olarak görenler mi
ararsınız, sadece Allah’la kul arasındaki ilişki olarak anlayanlar mı?
Dünyamızı düzenlemek için gelen İslâm’ın dünya hayatına, kamusal alana
karışmasını istemeyenlerden tutun da, İslâm’a şeytanlarının söylediği şekilde
bir içerik kazandırmaya çalışanlara kadar ne ararsanız bulursunuz müslümanlık adına, Kur’an’ın
anlattığı ve Peygamber’in yaşadığı gerçek İslâm dışında.
Bugün okullarda öğretilen mecburî din, câmilerden
halka empoze edilmeye çalışılan din, medyanın % 90’ında gündeme getirilen din,
İslâm’ın sahtesidir, ılımlısıdır; aslı değil. TV’den, kimi bürokratların,
particilerin, yöneticilerin, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın
tebliğ etmeye çalıştığı bu ılımlı ve sahte dindir.
Amaç, Dili pak bir ifadeyle; devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni Türk müslümanının
standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu
standartların dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası
vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini
benimsemiş, Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye
(tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara)
karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek.
İncil’e benzer bir Kur’an, kiliseye benzer bir câmi, papaza benzer bir imam ve hıristiyana
benzer bir müslüman oluşturmak.
Halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini
öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize
etmek. Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din
devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın
papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e
benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Ortadan kaldıramayacaklarını
anladıkları İslâm isim olarak var olmalıydı ancak, hüküm ve uygulama alanından
kaldırıldığı gibi, pratik hayattan da uzaklaştırılmalı ve özellikle kamusal
alanlardan tümüyle kaldırılmalıydı. Bunun en kolay yolu, müslümanlık
adına müslümanlığa cephe açmak, din adına gerçek dini
dışlamaktı. Açık cephe alarak fertlerin içinden sökemedikleri Allah inancını
köreltip etkisiz hale getirmenin, müslümanlığı tahrif
etmeye çalışıp İslâm inanç ve yaşayışını saptırmanın, “müslümanım”
dediği halde kâfir gibi yaşamanın adını “ılımlı İslâm” koymuşlar. Bu tanımlarla
uyuşmayan Kur’an’ın istediği İslâm ise, “radikallik, fundamentalizm, köktendincilik, terör, bölücülük, taassup,
bağnazlık, yobazlık, irtica” gibi yaftalarla çirkin gösterilmeye çalışılmış ve
belirli mesafeler alınmıştır. Halk sadece ismen müslüman
kalsın, ama müslümanlığın içini İslâm düşmanları
doldursun ve “ancak şu şekildeki bir müslümanlığı
yaşayabilirsin” diye halkın dinini yönlendirsinler; yerlisiyle yabancısıyla
egemen küfrün zorba güçleri tarafından istenenleri ve yapılanları böyle
değerlendirmek gerekiyor.
Ilımlı İslâm anlayışı, zıtları birleştirme çabasıdır;
hâlbuki zıtlar birleşmez. İki ayrı şeyin sentezinden farklı yeni bir şey ortaya
çıkar. İslâm'la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması
mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip
bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren
ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir
mücâdele söz konusudur. Uzlaşma ve sentezi, kesin nasslara
rağmen kabul edenler, neticede Allah'ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye,
beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik
İslâm'dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm'ı, Atatürk tipi,
onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta.
Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm'ların elbette Allah'ın
dini olan İslâm'la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
Mevcut ortama boyun eğip bâtılla
uzlaşan ılımlı İslâm anlayışına sahip kimse, gücünü kabul ettiği çevre ve
zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın kâfirlerin
şekil ve rengine girmesi mümkün müdür? "Ey
mü'minler, deyiniz ki: 'Biz Allah'ın boyasına
(dinine) girmişiz. Allah'ın boyasından daha güzel ne olabilir? İşte biz O'na ibâdet edenleriz." (2/Bakara, 138)
Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın
katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım, Allah’ın insana fıtrat boyasıyla
sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle karıştırarak alaca bulaca olmak, çok
renkli olacağım diye renksizleşmektir. Bukalemun bir hayvandır, düşmanından
korunmak için renk değiştirmesi onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellîsidir. Ama, insan için
bulunduğu ortama göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz münâfığın karakteridir.
Ilımlı İslâm anlayışı, her şeyden önce, Allah’ın dininden tâviz vererek egemen küfür dünyasıyla uzlaşma çabasıdır. Müslümanın İslâm'dan tâviz
vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm'ın bazı cüzlerini, bazı
esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Bu uzlaşma neticesinde
kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur
ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah'a
teslim olmak ve O'nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun
her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah'a iman ve O'nun tek İlâh olduğunu kabul
etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm'ın dışındaki
bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen "tâğut"u reddetmek; Allah'a imandan da önce gelir ki;
kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri
öncelikle "lâ = hayır" süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan
yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin. "Kim
tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah'a
iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
Allah kemâliyle işiten ve bilendir."
(2/Bakara, 256)
İslâm, "lâ (hayır)" kılıcıyla tâğutla
işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi,
onunla uzlaşmayı, onun dünya görüşüyle sentez oluşturmayı kesip atar. Bir tevhid eri için "lâ" ile isyan bayrağını çektiği
küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Tevhidin bu esasını en iyi
anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah'ın
dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun,
Nemrut ve Ebû Cehillerle pazarlığa oturmamışlar,
mutlak otorite olarak sadece Allah'ı kabul etmeyen tâğutlarla
savaşmışlardır.
İçi suyla dolu bir kova taşımak, iki dolu kovayı taşımaktan daha zordur. Dünya
ve âhireti beraber dengeli şekilde yürütmek, fıtrata
en uygunu ve en kolayıdır. Sadece dünyayı zihninde, gönlünde ve yaşayışında
taşımak aslında çok daha zor, meşakkatli ve streslidir.
Dindeki kolaylığın ölçüsü, Allah'ın hudûdudur.
Allah'ın göstermediği kolaylıkları Allah adına, din adına göstermek dini tahrîf etmeye kalkmaktır. Sözgelimi, halka kolay cennet vaadleri yapılmakta, bol keseden sevap dağıtılmaktadır.
Meselâ, şuna benzer ifâdeler çok duyulmuş ve
yazılmıştır: "Filan kandil gecesinde şu şekilde, şu rekâtta nâfile namaz
bir yıl boyunca bütün günahların silinmesine sebep olur." (Hâlbuki, Peygamber sünnetinde ne kandil gecesi kutlamak, ne
de anlatılan rekât ve şekilde namaz vardır, ne de bol keseden vaatler.)
"Namaz kılmayan bir erkek, başını örtmeyen bir kadın, bu davranışlarla
nasıl olsa kâfir olmaz, Allah affeder, o yüzden bu insanların davranışları
eleştirilmemeli, din zorlaştırılmamalıdır; zaman sana uymazsa sen zamana
uyarsın, sen Kitaba uymuyorsan, Kitabına uydurursun, tâviz
vermeden yaşanmaz, devlete karşı tavır alınmaz, herkesle iyi geçinmeli,
kâfirlere karşı da hoşgörülü olunmalıdır..." gibi yaklaşımlar, dini
kolaylaştırmak adına tahrîf etmek demektir. Dine ilâveler (bid'atler)
ve bu şekilde dini zorlaştırmalar ne kadar büyük suçsa, dinden eksiltmeler,
dini insanların arzu ve hevesine uygun hale getirecek tâvizler
de o oranda cinâyettir. "Yoksa
onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden
kendilerine şeriat kıldılar?" (42/Şûrâ, 21)
Ilımlı İslâm düdüğü çalanların maksadı, nefislerine zor
gelen dini kolaylaştırmak adına sulandırmak, kendi hevâlarından
bir din oluşturmaktır. Müslüman, Allah’a teslim olan demektir. Aklını, hevâsını, çevresini, insanların isteklerini değil; Allah’ın
hükmünü ölçü alan kimse... Onun kolay-zor ölçüsü de, İslâm’dır; Allah’ın
hükmüdür. “Allah ve Rasûlü
bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi
isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah
ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa
düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)
“Bunlar, Allah’ın
(koyduğu) hudutları/sınırlarıdır. Kim Allah’a ve peygamberi’ne itaat ederse
Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı
kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve Peygamberine karşı
isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve
onun için alçaltıcı bir azâp vardır.” (4/Nisâ,
13- 14)
"...De ki: 'Doğru
yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur.’ Sana gelen
ilimden sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve
keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan
sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." (2/Bakara, 120).
"(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet
ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana
indirdiği hükümlerin bir kısmından seni fitneye düşürüp ondan
saptırmamalarından sakın, buna dikkat et. Eğer yüz çevirirlerse bil ki
(bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek
ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır." (5/Mâide, 49).
"... Doğrusu
birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü
arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi
bilir." (6/En'âm,119)
“Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve
bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda
(bozulmaya) uğrardı…”
(23/Mü’minûn, 71)
“Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı
haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (25/Furkan, 43)
“Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini
saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde
çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet
verecektir? Siz hâlâ öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” (45/Câsiye,
23)
"Sonra da seni
din konusunda şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma." (45/Câsiye,
18)
“Yüce Allah’ın yanında
gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” (Taberânî;
İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70)
Dini, Allah'ın koyduğu ölçüleri hiçe sayarak kendi kafasına
göre kolaylaştırmak, Allah'ın göstermediği kolaylıklara müsâade
etmek, -hâşâ- Allah'tan fazla merhametli olmaya kalkmak demektir ki, bu Allah'a
karşı isyan, dine karşı da zulümdür. Bu ifrâtın
yanında, Allah'ın mubah kıldığı şeyleri haram kılan tefrît çizgisi de aynı
oranda sakattır/bâtıldır. Eski kavimlerde bu tefrît
çizgisi, dinde tahrîfi ortaya çıkarmıştır.
Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş
dinler demektir. Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla
değiştirilmiş şeklidir. Yahudilik ve Hıristiyanlık muharref
dinlerdir. Ilımlı İslâm anlayışı da Allah’ın değişmez tek ölçüsü olan İslâm gibi
tek hak dini tahrif etmeye, onu da muharref yapmaya
çalışmanın adıdır.
İnsanlar tarih boyunca niye dinleri bozup tahrip etmeye
çalışmışlar, günümüzde de ılımlı İslâm gibi çalışmalarla niye bu tahrife
ihtiyaç duymuşlardır? Bu sorunun cevabını arayalım: İnsanlar zamanla Allah’ın
yolundan sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek
isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için
gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de
iki seçenek vardır: a) Allah düşüncesini ve inancını
reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak, b) Allah’ın
gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen, kendi çıkarlarına müsaade
etmeyen kurallarını değiştirmek.
Din
düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin mümkün
olmadığını görenler, dinin kendi işlerine gelmeyen yönlerini basit çıkarları
doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem câhil ve
gâfil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri
kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merâsim ve törenlere
katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını söyleyerek
dindar ama câhil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır. Allah’ın düşmanları
tarafından tarih boyunca ortaya konmaya çalışılan bu tavır, bugün de ılımlı
İslâm şeklinde kendini göstermektedir.
Tavuklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen
tilkilerin rejimi diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak
için münâfıklar tarafından kurulmuş sihirbaz göz
boyamaları ve soytarı sahneleri iletişim kolaylıklarıyla her tarafa etki
edebilmektedir. Özellikle seçim zamanlarında veya iş başındaki aktörlerce
sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta, oyunlar ve hilelerle toplum
uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları,
maskelerinin düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır. Bunun için de
gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını savunur gözükmekte ve
ılımlı İslâm’ın bazı prensiplerini uygulamaya çalışmaktadırlar. Politika,
günümüzde nifakın en etkin alanlarından biridir. Düzen de her zaman açık bir
şekilde putçu değildir; bazen cahil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon
oyunları, verilen tavizler, nifak düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri
başarılı birer aktör olan münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık
oyunu, cahil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar,
diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları
baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek
temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla
suçlanmaktadır.
"Mü'min, bir delikten iki defa ısırılmaz." Müslümanlar, üç buçuk münâfığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar
topluluğu değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın en sinsi ve en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları
tanımak ve onların oyununu bozmak zorundayız. Müslümanların hâlâ birtakım canbazlık ve
sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı olmaya hakkı yoktur. Müslüman, her
şeyden evvel ferâset sahibidir. Herkesin ve her şeyin
yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî sezgi
gücüne, yani ferâset ve basîrete erdirecek, furkan
verip hakkı bâtıldan ayırt ettirecek Kur'an'a
sarılmalıyız.
Bütün bu tahrifatçı ve ılımlı İslâm anlayışı, Amerikancı,
düzenci İslâm tavrı şu sebeplerden dolayı ortaya çıkmaktadır:
a- Kaynağın karışık, bulanık
olmasından: Tarihî mirasın bozuk ve muharreflerinin
ayıklanmadan, eski yanlışlıkların, eski kitapların, eski fetvâların, eski
tarikat anlayışlarının aynen esas kaynak kabul edilerek okunması, anlatılması,
kutsanması ve yaşanmasından; Modern Batılı ve bâtıl kültür, resmî eğitim,
kalabalıkların görüşü, ataların dini (taklitçilik anlayışı), (nakil süzgecinden
geçmemiş) salt kuru mantık ve yarım bilgi vb. sebeplerden,
b- Devletin, düzenin İslâm
olmadığından, otoritenin İslâm'a dayanmadığından (Devlet İslâm'ı ve ulusal din
diyebileceğimiz şekilde düzenlerin yönlendirdiği İslâm anlayışından) dolayı.
Yine dünya çapında global olarak küfrün (ABD ve AB
örneğinde) süper ve karşı konulmaz güç kabul edilip ona tavır alınamamasından,
onlara kulluğu Allah’a kulluğa tercih eden zillete râzı kukla yönetici ve
onlara körü körüne uyan kalabalıklar sebebiyle,
c- Tüm müslümanların
ihtilâf ve tartışmalarını çözümleyip hükme bağlayacak, evrensel İslâm âilesinin
reisi olan imamın, şer'î bir otoritenin, müctehid
âlimlerin yokluğundan ötürü,
d- Mü'minlerin
yeterli samimiyete sahip olmaması, eylemlerinin söylemlerini yalanlaması, nefsî
arzularını dizginleyememeleri, hevâlarını ilâh haline
getirenlerin ayıklanıp temizlenememesinden; yani özellikle öne çıkan
cemaatlerin, lider, hoca ve şeyhlerin ihlâs, ihsân ve takvâ bilincine sahip
olmamasından dolayı, bu sapmalar bütün azgınlığıyla ortadadır.
O yüzden hakiki İslâm'ın tüm kesimleri kuşatabilmesi için şu
unsurların halledilmesi şarttır: Kur'an ve sahih
sünnetin aslî kaynak olarak müslümanlar için esas mürâcaat ve hüküm kaynağı olarak yeniden ihyâsı, hüküm ve
otoritenin İslâm'da olması, bütün öncü ve dâvetçi müslümanların
üzerlerine düşen görevi yapmaları.
Kurtuluş, hakiki İslâm'ı bilmek ve ona tâbi olmakta. O safta
yerimizi alarak sahte müslümanlarla, modern münâfıklarla savaşmaktadır. Yalancı peygamberlere ve Mescid-i dırara Asr-ı saâdette ne yapıldı, nasıl
tavır alındıysa, tavrımız bugün de aynı olmalıdır. Konumuzu birkaç âyet meâliyle noktalayalım:
"Ey Peygamber (ve
onun şahsında, ey mü'minler)! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara
karşı çetin ol." (9/Tevbe, 73)
"Kâfirlere ve münâfıklara boyun eğme (itaat etme)." (33/Ahzâb,
48)
"Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla 'inandık'
diyen kimselerden ve yahûdilerden küfür içinde
koşuşanlar (ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan
yalana kulak verirler, sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler;
kelimeleri yerlerinden başkasına kaydırıp değiştirirler. 'Eğer size şu
verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!' derler. Allah bir kimseyi
şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse Allah'a karşı sen, onun lehine hiçbir şey
yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar
için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara
mahsus büyük bir azap vardır.” (5/Mâide, 41)