Vuslat,
Nisan 2006, sayı 58
Laik Devletlerin Din Adamı Sınıfı Oluşturmasındaki
Hedefleri
İslâm’ın hâkim olmadığı sistemlerde, din devletsiz;
devlet de dinsiz konumdadır. İslâm’ın istediği gibi bir din topluma ve sisteme
hâkim değilse, devletin istediği bir din (dinin tahrif edilen şekli) ortaya
çıkacaktır. Değişik ifadeyle ya dinin devleti, ya da devletin dini.
Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin
içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla insanları
dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine Bel’amlar bulmak zorunda
hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden itibaren, Kur’an’ın
bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ döneminden bu yana, küfürle hükmeden
düzenler, edindikleri bu yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun
önüne sürmüşlerdir. Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili
olduklarını yaymaya ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya çalıştılar.
Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi
egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Bu, son yüzyılda farklı coğrafyalarda
da böyle olmuştur. Dünyadaki tüm küfür sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü,
vâiz ve namaz memurları sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler
içinden birkaçına değinelim:
Sovyetler Birliği adlı komünist sistemin hâlâ
dünyanın ikinci süper gücü kabul edildiği 1980’li yıllara göz atalım: Dini
afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek için elinden geleni ardına
koymayan Rusya’daki sosyalist düzen, diğer taraftan resmî müftüler atayarak,
yıllarca insanları bu müftüler vâsıtasıyla saptırmaya çalışmıştır. Hac
mevsimlerinde, bu kiralık müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi
propagandasını yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki muvahhid
mü’minleri kurşuna dizmeye devam etmiştir. Bu yaptıklarıyla komünist rejimin,
müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte ve asıl amacının ne olduğu
ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca tüm dünyanın gözleri önünde cereyan
etmiştir.
Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir
ülke, sömürgesi altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum, (sanki kendisi
farklı bir tavır takınıyormuş gibi) laik bir ülke olan Türkiye tarafından
eleştirilmiş, İslâm düşmanı medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı
çıkılmıştır. Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın? Niçin müftü
seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı gayet açıktır. Hıristiyan
Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi;
diğer küfür rejimlerinde olduğu gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman
halkı kendisine boyun eğdirmek, itaat ettirmek için bunu yapmaktadır.
Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı
değildir. Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri halklara müftü,
vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık görevliler de, ücret
aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet telakki ederek görevlerini lâyıkıyla
yapmışlar, halklarını din adına aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de
bunu yapmaları için kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan
birçoğu da toplum içinde oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak
ortaya çıkarlar. İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı
rejimlerin uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
Bir başka ülke için de benzer durumdan söz
edilebilir. Orada müslümanlara rağmen kendi ilkelerinden hiç tâviz vermeyen
laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel kaldırılmalı, ama,
çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü böyle bir çatışma laik rejimin
sonu demekti. O halde, laikliğe zarar verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi.
Ve formül bulundu: İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama
olarak kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı, bu
kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine getirmeliydi.
Dinle ilgili teşkilat böylece kuruldu. Herkes dininin adamı olması gerekirken,
bazılarına “din adamı” unvanı ve dinle ilgili “resmî” makamlar verildi.
İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerin hemen
hepsinde görülen dinle ilgili bu teşkilatların görevi, dünya ve âhiret nizamı
olan İslâm nizamının, devletle ve dünya ile ilgili olan kurallarını gizleyerek
onu ruhbanlık dini haline getirmeye ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye
çalışmaktır. Bunun için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek,
bunların nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik vb. sistemlere uygun konuşup
konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek bu
teşkilatların temel görevidir.
Laik sistemler, kendi emniyetleri için kurduğu ve emniyet
sibopluğu yaptırdığı Diyanet örgütlerine yalnızca eleman yetiştirmekle
kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri dinî
cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında, bütçesinden
her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimlerin birçok bakanlığının
bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak vermekten çekinmemiştir.
Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse
de; aslında, Diyanet teşkilatlarının işlediği dinî katliamlar karşılığında az
bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca imkânına rağmen, bir
avuç Çeçen’in ve Kafkasya müslümanlarının kafasından din duygusunu, gönlünden
cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye rağmen kaldırmayı
başaramazken; kimliklerinde müslüman yazan insanların büyük çoğunluğu teşkil
ettiği ülkelerdeki Diyanet teşkilatları, hiç kan dökmeden ve zorlayıcı
yöntemler kullanmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla, dini
toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak devlete tâbi kılma
açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak büyük başarı elde etmişlerdir. Konuyu
bir de nüfus açısından ele alacak olursak, sonuç daha büyük boyutlara
ulaşmaktadır. Yani Rusya, 250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve mâlî gücü,
sosyalist ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve
kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; meselâ bir ülkedeki diyanet
örgütü, 90 bin çalışanı ile sözgelimi 70 milyon insanın kalbindeki ve
kafasındaki imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline
getirebilmiştir. Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını, filan
ülkedeki Diyanet örgütü 90 bin çalışanıyla 70 milyona başarıyla(!)
yapabilmektedir. Bu nedenle, bu resmî din örgütlerinin aldığı ücret/rüşvet az
bile kalmaktadır.
İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru
değiştirip dönüştürmesinin önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik
İslamizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da diyanet
kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün İslâm dünyasında
büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır. İslâm dışı düzenler
açısından ise, bir koltuk değneği, bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır.
Diyanet görevlilerine “Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den
İslâm kast ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği emretmek,
kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına yaşatmak için dinin
kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır. Onun için her müslüman,
dininin vazifelisi, din görevlisidir. Ama, bu “din görevlisi” tâbiriyle düzenin
resmî dini kast ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli
olarak resmî din teşkilatı üyelerine, yani Diyânet görevlilerine bu
ismin/ünvanın verilmesinde sakınca yoktur. Kendilerine görev veren, nerede,
hangi câmide ve hangi türde, hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev
yapacağını bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden önce
devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet dininin
görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm dışı güçlerin
desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu grup, çoğu zaman kendilerini
hak dinin temsilcileri olarak görürler. Bu da müslümanların cezası olarak
yetmektedir.
İslâm’ın hâkim olmadığı hemen her ülkede bulunan bu
Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul ettirmek için,
Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen tâğûtî devletlerin istediği tarzda
hutbeler hazırlar ve namaz kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okuturlar. Bu
hutbeleri okumayanları uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son
verirler. Resmî din teşkilatının bağlı bulunduğu yasalar, dinin bir bölümünü
anlatmaya, bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasalar,
laiklikle çatışan ve Kur’an’ın
devletle, egemenlikle ilgili
hükümlerini gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
verileceğini de ortaya koymaktadır.
İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk
plana almaktadır. “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir.
Hz. Âdem (a.s.)’den Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar süregelen risâlet zinciri,
sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi: “Andolsun
Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri için) her
ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmına hidâyet
edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak/gerekli
oldu. Yeryüzünde gezin de görün; inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (16/Nahl,
36). Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet konusunu sürekli olarak işlemekte, baştan sona
kadar bu konuya işaret etmektedir. “Hüküm,
yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir.
İşte dosdoğru din budur. Ama insanların çoğu bilmezler.” (12/Yûsuf, 40)
Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren
Yüce Allah, indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık
olduklarını, hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve
onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın
indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların
hevâlarına/keyiflerine/arzularına uyma...
Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
dikkat et.” (5/Mâide, 48-49)
Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını
gizleyerek saklayanların ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir: “Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi
istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm koyan, hüküm
veren kim olabilir?” (5/Mâide, 50). Yüce Allah’ın indirdiği hükümleri
gizlemek ve bunlarla hükmetmemek, ya da bazı İslâmî esasların günümüzde geçerli
olmadığını düşünmek ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra hangi şey, sana dini
yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni değil mi?” (95/Tîn,
7-8)
Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri
örtbas edenler, aslında İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya
koymaktadırlar. Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten geçer. Bunun için
hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk,
sapıklık ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka
hüküm koyanları) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” (2/Bakara, 256)
Müslümanların yaşadığı ülkelerdeki Diyanet
teşkilatlarının başına, dinin bir vicdan işi olduğu felsefesini kabul etmiş ve
bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine dair güvence vermiş başkanlar
getirilmektedir. Bu başkanlar, görevlerini laik düzenlerin emirleri
doğrultusunda yapmaktadırlar. Bunların emrindeki câmi görevlileri de
kendilerine tâğûtî yasalarla emredilenleri yerine getirmektedir. Bu görevliler,
kendilerine verilen görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları
halde, bir kısmını gizleyerek, sakıncalı görülmeyen kalan diğer kısımlarının
anlamını halka ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını
bildikleri söylenemez. Çünkü, bir âyeti okuyup onun altındaki veya üstündeki
âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’deki iyilik, güzellik, yardım
severlik konularındaki âyetleri sürekli okuyarak; başta şirk ve puta tapma gibi
tevhidî iman ve ona zarar veren temel konular olmak üzere içki, kumar, zinâ,
fâiz ve hâkimiyetin Allah’a ait olduğuyla ilgili âyetleri, tâğutlarla ve itaat
edilmemesi gerekenlerle ilgili emirleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak kendilerine
verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin böyle yapmasını
isteyen, resmî Diyanet teşkilatlarını kuran laik veya İslâm dışı benzer
düzenlerdir. Ancak şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık delillerin
tümünün açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere lânet edileceğini
bildirmektedir:
“İndirdiğimiz
açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça belirttikten sonra,
gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet
edebilenler lânet eder.” (2/Bakara,
159). “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir
şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten
başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyâmet günü
Allah onlarla
ne konuşacak
ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar için acı bir azap vardır.
Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete karşılık olarak da azâbı
satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!” (2/Bakara, 174-175)
Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar,
onu açıklamakla mükellef tutulmuşlardır. Resmî Diyanet teşkilatlarının maaşlı
elemanlarının çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlemekte,
hükümlerini saptırmakta ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına
atmaktadırlar. “Allah, kendilerine Kitap
verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!’
diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü kulak ardı ettiler, onu az bir
dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!” (3/Âl-i İmrân,
187)
İslâmî olmayan rejimlerin “memuru” kabul edilen
Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin sosyal ve
siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle mücâdele etmenin her
müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak, kötülüklerin toplum hayatına egemen
olmasına (susarak ve pasif davranarak) destek oldular. Bu görevliler,
kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması için, elbette ki kötülüğü övüp halkı
teşvik etmediler; zaten onlara bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları,
rejimin bizzat kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan kalkmadıkça
kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı, ya da vicdanlara
hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta
özgürce işlenebilsin. Kötülüklerin en büyüğünün, zulmün en fecîsisin, anaç ve
doğurgan fesâdın şirk olduğunu, bunu önlemenin de öncelikle yönetimle ilgili
olduğunu bilmemek bir müslüman için mümkün müdür? “Muhakkak şirk büyük bir
zulümdür.” (31/Lokman, 13). Tevhidî iman verilmeyen kimselere ahlâkî
öğütler delik kaba su doldurma çabasına benzeyecek, Kur’an’ın kötülük dediği
şeyler şirk bataklığı kurutulmadıkça devamlı artacaktır. Şirk virüsü yayan
bataklık üzerinde saltanat sürenler, dini vicdanlara itebilme işini, toplum
içinden çıkan, toplumun güveneceği kişilere vermeliydi ki, toplum uyanıp laik
ve benzeri rejimlere, şerlerin egemen olduğu düzene ve yapıya karşı
gelmesin.
Evet, halkının önemli bir kesimi müslüman olan ülkelerdeki
Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri
gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bu ise,
yapılabilecek en kötü işti: “Onlar,
işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Andolsun
yaptıkları ne kötüdür!” (5/Mâide, 79) “Allah’ın
âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların
yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!” (9/Tevbe, 9). Bu görevliler, bunu ister
bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü,
hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden (Benim
azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.” (2/Bakara,
41-42). Atasözünde denildiği gibi;
"Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da." Paradan olmasa
ne çıkar, paralandıkça paramparça âhireti paralanır.
Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek
sadece belli konuları işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir
delilidir. Bunun hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz
onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi
açıkça söyle ve müşriklere aldırma!” (15/Hicr, 91-94). Kur’an’ı parça parça
ederek bir bölümü ile hareket edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya
hayatında tâğûtî düzenlerin isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı
rezillik; rezillerin âhiret cezâsı ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp
bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezâsı, dünya hayatında
rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine
itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” (2/Bakara, 85)
Ülkelerdeki Diyânet örgütlerinin memurları, bu
itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla
laik düzenlerin emir ve yasaklarını Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının
üstüne çıkarmış oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey
ifade etmeyebiliyor. Bunun açık örneklerinden biri, cenaze namazları ile ilgili
tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden
hoşlanmayanların, fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını,
mezarları başında durulmamasını isterken; bu namaz memurları, bırakın
münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin (daha
doğrusu, farklı din mensubu müşriklerin) bile namazlarını kılmakta, onlar için
duâ etmektedirler. Namazdan sonra da bu
müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun şeriat!” diye
İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.” (9/Tevbe,
84). Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet teşkilatları
ve laik sistemlerin emri var. Namaz memurları tâğûtî düzenlerin emrine tâbi
olduklarını ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket ediyorlar.
Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına atmış oluyorlar.
Resmî din teşkilatlarına, daha doğrusu tâğûtî ve
laik düzenlere hizmeti ibâdet kabul eden memurlardan oluşan bu grup, tevbe
ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve Kur’ânî gerçekleri
insanlara olduğu gibi anlatmadıkları sürece, ne müslümanlarla beraber
olabilirler ve ne de Yüce Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.
Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” (2/Bakara,
86) “Ancak, tevbe edip kendini
düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi
çok kabul eden ve merhametli olanım.” (2/Bakara, 160)
Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler,
günden güne çoğalmakta ve birçok resmî din görevlisi, yalnızca Yüce Allah’a kul
olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, müslümanların yaşadığı
ülkelerde rızık endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen resmî Diyanet görevlisi
büyük bir grup bulunmaktadır. (1)
Diyanet Teşkilatlarının Konumu
Müslümanların yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i
kendi kontrolleri altına almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini
soyutlamak; devletin dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât
kurdular. Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken,
“hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
Müslümanları yöneten laik yetkililer, Diyânet
teşkilatlarını devlete, meselâ başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine uygun
gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle ve dolayısıyla hayatla
ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular. İşi daha da sağlama almak için
imamların, müezzinlerin, vâiz ve müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden
ödemeye başladılar. Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine
hesap sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
oyuncak haline gelmiş oluyordu.
Kim başa gelirse gelsin, ister solcu, ister sağcı,
ister sözde dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet
eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din, yani
diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Bu durum,
müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün İslâm topraklarında, her ülkede devletin
kontrolünde olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumları, devletin dini
kendi emelleri için kullanmasına destek veren kuruluşlardır. Diyânet için dinin
tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir. Çünkü devlet ne derse diyânet
yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul ederek öyle hareket etmek zorunda
hissederler.
Diyanet teşkilatlarının kuruluş amacı, tamamıyla
mevcut devletlerin hizmetinde olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma
için kurulmuş bir teşkilât olmasıdır. Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun
prensiplerine göre çalışan her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet
etmek zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet örgütlerinden bir
beklentileri olamaz, olmamalıdır. Bu kurumlar, hem İslâm’ın anlaşılmasına, hem
de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil edebilmektedir. Bu
teşkilatların hazırladığı hutbelerin kalitesi; çiçeklerden, böceklerden,
veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta bazen verginin faydalarından,
kalkınmak için verginin kutsallığından bahsedilmektedir. Çünkü bu
teşkilatlarda, her şeyin Allah için yapılmasından önce, her şeyin devlet için
yapılması önceliklidir. Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi
insanların, dinini devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri bastırmaktadır.
Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu
Diyanet’in esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç) herhangi bir
rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman hasbel-kader oralarda şu veya bu
sebeple görev almış tevhid eri müslümanlar bulunabilmektedir.
Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak
sûretiyle O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir. Bu
metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde etmek için sadece
insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu yapan nice insan vardır ki,
namazın ne anlama geldiğinden bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle
birlikte Kur’an’ı baştan sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Resmî
din kurumlarının memuru çok sayıda namaz kıldıran sözde imam vardır ki,
endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin ayarladığı sihirli değnek hükmündedir.
Zira maaş adlı sihirli değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi
lehine çalıştırabilmektedir. Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini
anlatmaktan korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Halbuki aynı imamlar,
insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte
olan baskılara, müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, çeşitli
ülkelerdeki Diyânet teşkilatları resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir.
Haksızlığa, dinsizliğe ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi
dinden aldıklarını sormak lâzım.
Bizim için, resmî din kuruluşlarının karşı olunacak
en önemli tarafı, onların kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve
tahribatlardır. Çünkü bu teşkilatlar, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik
ve gayri İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için
kurulmuştur. Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat, mevcut
potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır.
Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne
kadar her şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak üzere,
onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir. Devletin uygun
görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır, zararlıdır. Bu inançla
hareket eden Diyanet personeli, devlete ve onun yanlış icraatlarına tepki
gösteren kimselere bölücü ve hâin demekten çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini
ve kalplerini düzene kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına
da olsa devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı istisnâlar
olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan yanadır. Her
personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır. Bir karın tokluğuyla ya
da bir maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki mevcut
komünist rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist, bölücü olarak
câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde de olmasına şaşmamak lâzım.
Bilindiği üzere Afganistan’da Allah için kıyam eden mücâhidler Ruslara bağlı
Diyanet personeli tarafından halka bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu.
Demek ki Rus keferesi bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından
memnunluk duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde bir Diyanet
teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili
çevrelerin İslâm’a saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması,
üzerinde düşünülmesi gereken husustur. Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane ederek
İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması, görmemeyi, duymamayı,
söylememeyi tercih etmesi başka neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek
İslâm’a ve müslümanlara olmadık iftiralar atan Hak Dini karalayan ve onunla en
çirkin yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak Dini
müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü
üstlenmektedir.
Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu
sessizliğe/tepkisizliğe kılıf uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!)
idare edilen bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal
değerleri bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri
tartışılamaz. Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine göre câiz
değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir. (2)
"Ben,
sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan içer, ondan içen de
ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım kavimler gelecek ki, ben
onları tanırım, onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onların arasına bir perde
konur. Ben, 'onlar bendendir' derim. Bana: 'Sen onların, senin ardından neler
ortaya çıkardıklarını bilmezsin' denilir. Ben de: 'Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak
olsunlar, uzan olsunlar' derim." (Buhârî,
Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32)
"Kitab ve
Sünnet'ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur. Sözlerin en güzeli
Allah'ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed'in yolu, sîrettir. Dikkat!
(Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen
şeylerden sakının. Çünkü şer işlerden birisi de, ihdas edilen şeylerdir.
(Dinde) icat edilen her şey bid'attir. Bid'atler dalâlettir." (İbn Mâce, Mukaddime, 46)
"Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına
benzeyen fitneler ortaya çıkmadan amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur
ettiği zaman) Kişi mü'min olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacak. Veya
mü'min olarak akşamlayacak, kâfir olarak sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı
karşılığında satacaktır." (Müslim,
İman, 118, hadis no: 186)
İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah”
ifâdesiyle özetlenir. Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik
kaynağı, ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve
kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür;
İslâm’dır. Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O'na karşı din
üretmek anlamına gelir: "Yoksa,
Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı var?
(Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?) Eğer (azâbı
erteleme sözü) kesin hüküm bulunmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.
Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır." (42/Şûrâ, 21)
Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve
O’nun şeriatına tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında
kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve
değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından
kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya imkân yoktur. Ancak böyle bir
tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a iman edilmiş, tâğut, ve tâğutî
düzenler inkâr edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna,
imanın aydınlığına çıkılmış olur: “Artık
hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse
kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işitendir,
her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan
aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları aydınlıktan
karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli
kalacaklardır.” (2Bakara, 256 , 257)
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din
biçmelerine, kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak ve
boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz; onların
tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları avlamak için oltalarına
taktıkları “din”i yutmayacağız.
Beş çeşit devlet sisteminde din-devlet ilişkisi
İslâmî Devlet
Saltanat Sistemi Komünist Sistem Batı Tipi Laiklik TC Tipi Laiklik

1- Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika,
Mücahede Y., s. 155-171; (küçük tasarruflarla özetlenerek)
2- Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının
Önündeki Engeller, İhtar Y., s. 55-69; (küçük tasarruflarla ve özetlenerek)