Vuslat Dergisi, Ocak 2006, Sayı: 55
Başkalarına İyiliği Emredip
Kendisini Unutmak
Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin
lafızları, ma’rûf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi
yerine getirmenin vücûbunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin
aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha
ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde Yüce Allah’ın yasaklarını
küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi
bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde azabı insanlar arasında en
çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim
adamı olacaktır.” (İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185)
Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır.
Burada yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken
kötülük yapmaya devam etmektir. Yani,
"siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terk edin,
emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın" denmektedir.
"Siz Kitab'ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara
iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ
akıllanmayacak mısınız?" (2/Bakara, 44) Ayette geçen birr (iyilik) den kasıt, itaat
ve sâlih ameldir. Âyette geçen "kendinizi
unutur musunuz?" buyruğundan
kasıt, "kendinizi terk eder, o halde bırakır mısınız?" demektir.
Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah'ın: "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da
onları unuttu." (9/Tevbe, 68) âyetinde unutmak da hatırlamanın ve
bellemenin zıddı anlamındadır.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde
şunları söyler: Kur'an'ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında
görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle
din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya
bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak
bir ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret
haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları,
inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde
kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar.
İlâhî kelâmın aslını ya da anlamını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i
hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahudi
hahamlarının yaptığı gibi, dıştan İlâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan
devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle
bağdaşmayan fetvâlar verirler.
İyiliğe dâvet edip de iyilikten
kaçınmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe
âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve
kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de
çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte
kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği
nurlar kaybolur. Din dâvetçilerine olan itimatlarını yitirdikten sonra artık
dine de bağlılıkları kalmaz.
Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar
câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten
kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına
tesir edemez. Bir
insan ağzından çıkan sözün canlı bir nümunesi/örneği olmadıkça,
söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz.
Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak,
kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o
zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün
güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz,
canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz
ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay
değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O'ndan medet dilemeyi ve O'nun hidayet
kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok
kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği
yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan
kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti
(Allah'ın yardımı için gerekli sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye
kâfidir." (1)
Başkasına İyilikle Emredip Kendisini
Unutmak Akılla Bağdaşmaz
"... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak
mısınız?" Başkasına
iyiliği emrettiği halde, kendisini unutan kimseyi eleştiren Bakara sûresi 44.
âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan
insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği
emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır.
Halbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten,
irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir
ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders
vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu,
şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer
taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit
karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle
çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen
nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna
emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Halbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini
kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek,
oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i
zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte
budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet,
fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek
şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle
beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince
bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden
kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini
düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok
şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini
unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler
(kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba
çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna
kıyas edilsin!..
Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle
İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık
ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve
hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve
bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve
ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz,
zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki
tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle
bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu
anlatmıştır. (2)
Büyük müfessir Fahreddin Râzî de,
iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği
emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde
etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın
kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle
olduğu aklî ve naklî deliller ile mâlumdur. Başkasına nasihat edip kendisi
nasihat almayan kimse,
sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara
nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati,
insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman
şöyle derler: "O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası
olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi." Onun bu günahı
işlemesi, böylece insanları dinî konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme
hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret
verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu
da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin,
nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise,
kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin maksadı,
sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak,
akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, "Belimi iki
kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil."
der. (3)
Ebû ’l Atahiye bir şiirinde der ki:
“Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Halbuki günahların kokusu
senin elbisenden yayılıyor.” Kendisi
hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedâvi etmeye
kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi
olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın
değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye
ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi
ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin,
buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden
“yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap,
gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle
uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle
yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle
dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar
salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür
davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli
bir soru ortaya çıkabilir: Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle
İslâmî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip
olup kemâl buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı
kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi
kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve
ihsanda kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya
başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete hazırlık
bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir
insanın, âlim bile
olsa, tüm mâruf
ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve
münker/kötü olan şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün
değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini
tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade
etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri
emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını
günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de
yapmamayı gerektirmez. "Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine
ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez." İnsan bir ağaç gibi olmalıdır:
Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her
yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına
müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda da meyve vermeye
devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide
iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye
devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün,
meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz gereken;
başkasına iyiliği emrederken,
kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak
görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla
yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan
farkı olmayacaktır.
İmam Gazâli; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap
gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı
gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir,
fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir,
fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” (4)
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın
çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan münafıklara benzememesi
için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm'a dâvet eden kişi, her
çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü,
mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş
olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak,
canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah
katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve
sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri,
ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak
eyilimindedir.
Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar
namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri
kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: "Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak
istemiyorum." (11/Hûd, 88) Bu âyetin öncesi ve sonrası da dâvetçinin
temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu
bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir:
"Medyen'e de kardeşleri
Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a ibâdet/kulluk edin. Sizin
için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın..." "Dediler ki 'Ey Şuayb! Babalarımızın
taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı
terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok
akıllısın.' Dedi ki: ' Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş)
apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne
dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak
istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği
kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir.
Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim." (11/Hûd, 84, 87-88).
Bu âyetlerde bir peygamberin ve
dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ
konusunda en önemli vasıflarının
sıralandığını görüyoruz: Dâvet ve tebliğde temel, Allah'a kulluğa dâvet ve
başka tüm ilâhları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu dâvetten
sonra bir anlam taşıyacaktır. Son âyetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah
tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar. Peygamberler,
ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde
yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine
tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahat-çıdır,
onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin hâkim olması, insanların
doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir.
Peygamberler, sadece Allah'a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah'tan
geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah'tan başka hiçbir
kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.
Dâvetçilerin kendi nefislerine karşı
sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların
kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları
konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları
toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları
kendisine dâvet ettikleri dâvânın
etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları
prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî
varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ
alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel
tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp
pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm'ın aynası ve tablosu olsun.
Dâvetçiler, hayatlarının her
safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve
genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir
işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde,
sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz.
Ali (r.a.) şöyle der: "Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin
ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye
kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi
kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını
düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır." (5)
Dâvet için gerekli ve geçerli bütün usûl
ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhâtaptan istenen hususlar,
dâvetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır.
“Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için
geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan
dâvetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek, kavilleri ile fiilleri arasında
mutâbakat bulunacak, diliyle yaptığı dâvetten ziyade o, hayatı ile dâvetçi
olacaktır.
Örnek Olmak; Hâl Diliyle Emr-i Bi'l-Ma'rûf
Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten
sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir
esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu
emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine
uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söylediklerinin
doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü'l-Basrî şöyle der: "İnsanlara
uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve
tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir
münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır." (Ahmed
bin Hanbel, Zühd, 273) Yine Hasanü'l-Basrî'ye ait başka bir tavsiye de
şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp
uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda
ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” (6)
Bir müslüman, hakkı tavsiye ve
bâtıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme
getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri
olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını
eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına
kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. (7)
İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj
vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün
desteklemesi; söylenen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle
durmadan namaza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercüman
olur. Bir mü'min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hâl diliyle
durmadan İslâm'a çağırır. Onlara bir şeyler söylediğinde dili hâline tercüman
olmuş olur ve sözü tesir eder. "Eğer biz,
İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda
ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmîyet'e
girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e toptan
gireceklerdir." Biz hep beraber İslâm'a uygun bir hayat sürebilsek, yani
hâl diliyle İslâm'ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice insanların
hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kim bilir kimlerin
dalâletine, İslâm'dan uzaklaşmalarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına
sebep oluyoruz.
"Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma." (60/Mümtehine, 5) Yârabbi, Sen bizi
İslâm'ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası
olmayalım; "bunların elinde de hak mı olurmuş" deyip de Senin
yolundan yüz çevirmesinler.
Haramdan sakınmayanın takvâ dersi
dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de ibâdet teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî
bunalım içinde çırpındığı halde Kur'an'ın kapısını çalmayı akıl edemeyen
insanlık âlemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur'an ahlâkını hayatımıza mal
etmektir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz.
Âişe (r.a.)'nin verdiği cevap ne kadar ibretlidir: "Siz Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur'an idi."
Cenâb-ı Hakk'ın o en son elçisi, O'nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak
bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliyye devrini asr-ı saâdete çevirdi.
Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması
da bizim O Peygamber'e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün
çözülmesi, Kur'an'a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza
bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... (8)
Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman
olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir.
Milyarlarlarca insan, İslâm'dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde
İslâm yaşanamadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj
yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın
en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok
lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis
bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya başınıza fırlatılır gibi
konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir
kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.
Haklı olmak yetmez; hakka sahip
çıkıp, hakkıyla hakkı savunmak da şarttır. Haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak
için iyiliği emretmemiz de yetmez; bâtılı yaşayarak bu görev yerine
getirilirse, yine haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize
haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve
kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara
da haksızlık etmiş oluruz.
En etkili tebliğ yolu, insanın
benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı
içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve
tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve
güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları
Allah’a dâvet eden ve kendisi de sâlih/iyi amel işleyen ve ‘Ben şüphesiz
müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” (41/Fussılet,
33)
Kelâm ile
kemâli birleştirmek gerek. Unutmayalım; verdiği öğüdü kendisi tutmayan, bunu
başkalarına dinletemez.
1-
Seyyid
Kutub, Fi Zılâli'l Kur'an, c. 1, s. 142-143
2-
Elmalılı
H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 1, s. 287-288
3-
Fahreddin
Râzi, Mefâtihu’l-Gayb (T. Kebir), c. 2, s. 44
4-
Gazâlî,
İhyâu Ulûmi’d-Dîn, c. 1, s. 82
5-
Fethi
Yeken, Çağdaş Dâvetin Problemleri, s. 72
6-
Ahmed
bin Hanbel, ez-Zühd, s. 360
7-
Abdülhamid
Bilâli, Münkerden Sakındırma Yolu, s. 44-45
8-
Alâaddin
Başar, Nur'dan Kelimeler, s. 158-160