Vuslat Dergisi,
Aralık 2005, Sayı: 54
YÖK Denizine Düşen AİHM Yılanına mı
Sarılmalı?
Kasım ayı, Leyla Şahin adlı başörtüsü mağduru bir kızın AİHM’e yaptığı müracaatın son kararıyla ilgili
tartışmaların yoğun şekilde gündemi meşgul etmesine sahne oldu. Bu
karara göre Avrupa’nın en yetkili hukukî kurumu tarafından TC vatandaşlarının
başının zorla açılmasının, insan hakkı ihlâli olmadığı ilan edildi. Bu kararı
insan haklarına saygı duyan ya da İslâmî duyarlılıkları olan birçok kimse
eleştirdi. Bunlardan iki eleştiri, bize göre formalite icabı gibiydi,
sırıtıyordu. Eleştiriye hakları yoktu iki şahsın. Bunlardan biri, bizzat
mahkemeye müracaatta bulunan Layla Şahin. Bu bayan,
mahkemeyi hem karar vermeye yetkili kabul ediyor, hem de hükmüne râzı olduğunu zâhiren kabullendiği kararı haksızlık olarak
ilan ediyor. Sözgelimi olumlu karar çıkmış olsaydı, mahkemeyi âdil ilan edecek,
değişik çıkarımlarda bulunacaktı. Mahkemenin hükmünü kabul eden bir tavır
takınarak mahkemeye müracaatla; istemediği karar çıkınca bunu eleştirmek ne
kadar bağdaşır, onu baştan iyi düşünmeliydi. İkinci olarak hükümetin ve başının
şikâyet ve eleştiriye hakkının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Öyle ya, Leyla
Şahin, TC devletini, hükümetini dâvâ ediyor, onu
suçluyor. Hükümet de tayin ettiği avukat ile Leyla Şahin’in dâvâcı
olduğu tezi, yani rejimin başörtü yasağını (AİHM’de
resmen) savunuyor. Mahkeme de resmî yasağı, TC’yi haklı görüyor. Sonra kendi
icraatlarını haklı gören mahkemenin kararını eleştiriyor hükümetin başı. Tam trajikomik bir olay. Böyle bir acâyiplik
ancak TC gibi ucûbe ülkede olabilir. Sanki seçim öncesi, “başörtüsü bizim
namusumuzdur, bunu halletmezsek, nasıl namuslu olabiliriz?” dememişler gibi.
Halk, sanki anayasayı bile değiştirebilecek şekilde kendilerini iktidara
getirmemiş gibi… Halk onlardan sızlanma ve şikâyet değil; çözüm üretmelerini
(bunca sukut-ı hayâle rağmen) bekliyor. Hükümet bu
yasakları kaldırmak için parmağını bile kıpırdatmıyor, sadece dilini
kıpırdatarak halka şirin gözükmeye çalışıyor, tribünlere oynuyor. Perhiz-lahana
turşusu çelişkisi sırıtıyor.
Adaleti Zulmün Merkezinde Aramak
AİHM, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
demek. Bu ifadenin kelimelerini (makale sınırları içinde kısaca) tek tek tahlil edince olayın içyüzü daha rahat anlaşılacaktır. “Avrupa”yı
bunca kirli geçmişiyle, hâlâ sürdürdüğü İslâm düşmanlığı ve çifte
standartlarıyla tanımayana diyeceğimiz pek bir şey yok. Avrupa demek, iki dünya
savaşı demek, zulüm ve işgal demek, halkları köleleştirmek ve ülkeleri
sömürgeleştirmek demek, tek dişi kalmış canavar demek. Avrupa’ya, Batıya göre müslümanlar, özellikle başörtüsü takan kızlar “insan”
tanımına girmez; hakları savunulacak, mazlumluğu görülecek bir konumda
değerlendirilmez. Dinlerini terk etsinler, başlarını açsınlar, Avrupalı
olsunlar ki “insan” olarak kabul edilsin ve bazı hakları olduğu düşünülsün.
“İnsan”ı, Yaratan’ın ölçüsüyle tanımaya yanaşmayan kimseler, yanlış tanıdıkları
insanın haklarını nasıl doğru kabul edebilirler? Onlara göre insan kimdir,
hakları nelerdir? Bu soruların cevabını aldatıcı sloganlarına bakarak değil;
uygulamalarına bakarak vermek lâzım. Onların insanın tanımı ve hakları
konusundaki yaklaşımını Guantenamo’dakilere sorun,
Bosnalılara, Çeçenlere, Filistinlilere, sömürülüp yağmalanan Asyalılara,
ellerindeki ekmekleri bile çalınan Afrikalılara sorun; Afganlılara ve
Iraklılara sorun. Emperyalizm, savaş, işgal, BOP ve globalizmin
açılımına bakın. Mü’mince ferâsete
bile gerek yok Batının zulmünü görmek için; kalbi mühürlü, gözü perdeli olmamak
yetecek.
Onların insan tanımının, hak-hukuk tanımının doğru olduğu
nasıl zannedilir ve “ötekiler” hakkında, hele müslümanlar
özellikle de İslâm sözkonusu olduğunda nasıl “adâlet”le hükmedeceği düşünülebilir? Saflığın bu kadarı, sadece
psikolojiyi değil; aynı zamanda Akaidi de ilgilendirir. “İnsan hakları”
kavramı, Batılıları “hak” anlayışını bilmeden doğru anlaşılamaz.
Hak ne anlama gelir? Hak,
mutlak doğru; şahsa, zamana ve mekâna göre değişmeyen kesin doğru demektir.
Beşerî doğrular, göreceli yaklaşımlar, teori ve zanlarla; hak/hakikat, farklı
şeylerdir. Allah'tan bize gönderilen kanuna da hak diyoruz. Çünkü Hak olan
Allah'tan geldiği için haktır. ‘el-Hakk’, Rabbimizin
güzel isimlerinden biridir. Hak kelimesinin çoğulu "hukuk"tur. O
yüzden haklar, yani hukuk da, Hakk'a dayanmalı, mutlak doğru hükümler olmalı;
şahsa, zamana ve yere göre başkalaşan, beş on sene içinde eskidiği kabul edilip
değiştirilmek istenen, nice haksızlıklara/zulümlere kılıf olacak tarzda
olmamalıdır. "Kim Allah'ın indirdiği ("hak"la,
"hukuk"la) hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin
ta kendileridir." (5/Mâide, 45).
İslâm hukukunda hak,
"hukukun, bir başka deyişle şeriatın bir yetki veya yükümlülük olmak üzere
benimsediği, kişiye ait olan şeydir." İslâm'a göre hakların kaynağı, bir
ismi de “Hak” olan Cenâb-ı Allah’tır. Haklar, şer’î hükümlerin dayandığı kaynaklardan çıkarılan İlâhî
bağışlardır. İslâm’da delilsiz şer’î bir hak yoktur.
Buna göre hakların kaynağı Allah’tır. Çünkü O’ndan başka mutlak Hâkim ve O’ndan
başka hüküm koyucu olamaz. İslâm'a göre, insanlara veya yaratıklara ait
hakların kaynağı insan irâdesi ve aklı değildir.
Hakların kaynağı İlâhî irâdedir. İnsanlara ve varlıklara ait haklar, bencil,
çıkarcı, unutkan, bazen de zâlim olan insanın eline
verilemez. Üstelik insan kafasına dayalı olan hak
kaynakları, yine insanlar tarafından değiştirilebilir. Zaman geçtikçe
insanların anlayışları da değişiyor. Dolayısıyla onların hak tanımları da
değişikliğe uğruyor. Öyleyse hak gibi önemli bir şey, her şeyi hakkıyla
bilemeyen insanın hükmüne dayanmamalıdır. Haklar, ancak Hak olan Allah’ın hak
hükmüne göre yerine getirilebilir, korunabilir. Hakk’a rağmen konulan bütün
ölçüler, bütün hükümler bâtıldır, temelsizdir, geçersizdir,
boştur. Hak ile bâtıl, doğru ile yanlış, güzel ile
çirkin, ancak vahiy ile bilinir ve vahiyle değer kazanır. Allah'a göre, bu
değerler her zaman sâbittir, değişmezler. Hak ve
hakikat, Allah'a ait olduğuna göre, sürekli hak hukuktan bahseden kimselerin
hakkı Allah'ın Kitabı dışında aramaları selîm aklın
kabul edemeyeceği bir iştir. Yalnız Allah hak olandır. "Allah, hakkın
ta kendisidir, Hak sadece O'dur. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla
kaadirdir." (22/Hacc,
6)
“Mahkeme” de hüküm verilen yer demek, dâvânın
hükme bağlandığı yer. Verilen hüküm, yani kanunların kaynağı Allah’ın indirdiği
ise o adâlet, Allah’ın vahyine/kitabına dayanmayan bir
hüküm ise zulmün ta kendisi olduğu Kur’an’ın
öğretisi. İnsan, hangi hüküm kaynağına inanıyor, onu kabul ve tercih ediyorsa,
onun hükmüne müracaat eder/etmelidir. “Sana indirilene ve senden önce
indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tâğuta küfretmeleri (inkâr edip reddetmeleri) kendilerine emrolunduğu halde tâğutun önünde muhâkemeleşmek istiyorlar. Halbuki
şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4/Nisâ,
60). Bu âyet, tâğutun
huzurunda muhâkeme olmak istemeyi ve tâğuttan adalet
beklemeyi haram kılmıştır. Çünkü tâğutlar, Allah’ın
indirdiği hükümlerle değil; kendi hevâ ve heveslerinden
kaynaklanan kanunlarla hükmederler. Bu ise adalet değil; zulümdür. “Tâğutun mahkemesine müracaat” onun verdiği hükmü kabul
etmeyi, onun adâletle hükmedeceğine inanmayı
içerdiğinden akaidi ilgilendiren bir husustur.
“Tâğut nedir?” diye soranlar
olursa özetin özeti olarak cevaplayalım: Tâğut,
kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve her
sapıklığın başı gibi
anlamlara gelir; Terim anlamı ise; Allah'ın indirdiği hükümlere alternatif
olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya düşünce,
ideoloji ya da düzen olması farketmez. Tâğutun hükümlerine râzı olanlar
ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Tâğutu reddetmeden
iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz (2/Bakara, 256).
İnsan niye bir mahkemeye mürâcaat
ederek, onun kendisi hakkında hüküm vermesini ister? Tabii, hakkını almak, yani
adâlet istemek için. Peki, zulüm ve adalet ne demektir
ve kimler zâlim, kimler âdildir? Zulüm denilince
çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî
yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.”
Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir.
Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına
taşmaktır zulüm. Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû
olan yerinden başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma
esasına dayanır. İslâmî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î
hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir. Küfür ve şirkin zulüm
olduğu, hem de tüm zulüm çeşitlerini içinde barındırdığı nasslardan
açıkça anlaşılmaktadır. Zulüm, hakkı yerli yerine koymamak, yer ve zaman,
nitelik ve nicelik olarak yanlışlık yapmak ve sapkınlığa düşmek, az veya çok
tecavüzde bulunmaktır. Bu anlamda zulmün karşıtı adalettir. Adalet: Bir işi
yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak, hak
sahibine hakkını vermek, hak ve hukuka uygunluk, doğru ve yerinde olmak
anlamlarına gelir. İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan
münasebetlerini ve insanın devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği
hükümlere göre düzenlemeye adalet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini,
emrettiği şekilde yerine getirmektir. Allah’ın indirdikleriyle hükmedilen darü’l-İslam’a “darü’l-adl” de denilir. Çünkü İslâm dini, Allah’ın indirdiği ile
hükmetmektir ki, esasen adalet budur. İmam Şâfii,
er-Risale adlı kitabında “adalet, Allah’ın emrine uygun şekilde amelde
bulunmaktır” diye adaleti tanımlar.
“Şirk en büyük
zulümdür”
(31/Lokman, 13). “Allah’ın koyduğu sınırı (hudûdu)
aşanlar zâlimdir” (2/Bakara, 229).
“Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler de zâlimdir”
(9/Tevbe, 23).
Çünkü “Kâfirler (in tümü) zâlimdir.” (2/Bakara, 254). Tâğûtî
hükümlere ve zulüm yönetimlerine karşı elleriyle, dilleriyle ve kalpleriyle
mücadele vermeyen kimselere de zâlim demek mümkündür. Zâlimlere, zihnen ve kalben meyletmek bile büyük bir tehlikedir.
“Zulmedenlere (az da olsa) meyletmeyin;
sonra size ateş dokunur. Zaten sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra
(zâlimlere meylettiğiniz için) Allah’tan da yardım
göremezsiniz.” (11/Hûd, 113).
Zulmün kaynağından adâlet
beklenebilir, zâlimlerden adâlet dilenilebilir mi? “…Kim Allah’ın indirdiği
ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 45). Allah’ın indirdiğidir adâlet,
ancak onun uygulanmasıyla âdil olunabilir. Öyleyse Kur’an
hükümlerinin uygulanmadığı, o hükümlere hatta düşman olan bir ideolojiden adâlet beklenebilir mi? Böyle bir yerden adâlet beklenirse, Kur’an yalanlanmış olmaz mı?
Kutsal küfür nedir, bilirsiniz herhalde. Her muvahhid mü’minin sahip olması
gereken küfür. Kur’an, tâğutu
reddedip inkâr etmek anlamında “küfür” kelimesini kullanır: “…Kim tâğuta küfreder (tâğutu inkâr
edip onu reddeder) ve Allah’a iman ederse, hiçbir zaman kopmayan sağlam kulpa
yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (2/Bakara, 256)
Tâğutun sahip olduğu olumlu bir şey varsa bile,
onu görmezlikten gelmek, onu inkâr edip yok saymak zorundadır muvahhid. O hakkı, Allah’ı yok saymaya çalışmıştır çünkü.
Sahip olduğu var sayılan bazı doğru ve güzellikler ona ait değildir, ona ait
gözüküyorsa, o doğru ve güzel iş ile kendi elinden çıkan bâtıl
ve çirkin şahsiyet arasında bir bağ yoktur; var kabul edilmemeli, inkâr
edilmelidir: “Münâfıklar Sana geldiklerinde ‘şâhitlik ederiz ki Sen Allah’ın
rasûlüsün’ derler. Allah da bilir ki Sen elbette,
Kendisinin rasûlüsün. Allah hiç şüphesiz münâfıkların yalancı olduklarına şâhitlik eder. Çünkü onlar
yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah’ın yolundan saptırdılar. Gerçekten
onların yaptıkları ne kötüdür! Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra
küfrederek inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar
hiç anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa
sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü
kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin!
Nasıl olup da döndürülüyorlar?” (63/Münâfıkun, 1-4). Bu âyetlerde anlatılan “münâfıklar”la çağdaş “tâğutlar”ın
sıfatları arasında pek bir farkın olmadığı ve hükmün ortak olduğu
değerlendirilebilir.
Mantıksızlığın bu kadarı, psikiyatri kliniklerinde bile
görülmez: Papazdan namazın faziletini onaylamasını beklemek gibi, cehennemden
rahat ve huzur istemek gibi bir şeydir müşrik Avrupalı müstekbirlerden
başörtüsüne destek aramak.
Aslında sadece Leyla Şahin, kendi isteğiyle Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nde yargılanmadı. Aynı zamanda Avrupa da, Avrupa Birliği de,
AİHM de müslümanların vicdanında tekrar yargılandı ve
kesin bir şekilde tekrar mahkûm oldu.
AİHM’in verdiği bu karar, şuurlu müslümanlar tarafından sürpriz olarak değerlendirilmedi.
Batıyı tanıyan, Batının tarihini ve hâlâ sürdürdüğü İslâm düşmanlığını bilen
kimseler onlardan daha başka bir şey beklemiyordu. Ama hâlâ kurtuluşu Batıda
arayanlar, onların mazlumları avlamak için olta yemi olarak kullandıkları
sloganlarını nass gibi ölçü zannedenler bu olayı da
tevil edip kurtuluşu Batıda aramaya devam mı edecekler, yoksa dostu düşmanı Kur’an’ın emrettiği şekilde tâyin
etmeye mi çalışacaklar, göreceğiz.
Batı için İslâm turnusol kâğıdıdır, samimiyet testidir. Ve
Batı bu sınavdan tarih boyunca hemen hiç geçememiştir. Demokrasi, insan
hakları, eşitlik, özgürlük gibi sloganlar Batı için helvadan putlardır. İslâm
düşmanlığını ortaya koyacak fırsat ellerine geçtiğinde bu putlarını
işkembelerine indirmekte hiç tereddüt etmezler. Bu durum, Kur’an
talebesi mü’minler için sürpriz değildir. Sürpriz
olan, “mü’min” olduğunu söyleyenlerin onlardan medet
umması. Kur’an, onları dost kabul etmeyi, hükümlerini
ve mahkemelerini kabul etmeyi yasakladığı halde, onlardan merhamet, adâlet, özgürlük, hak ve kalkınma talep etmeleri.
“Sen onların dinine uyuncaya kadar Yahûdiler
de Hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın
yoludur.’ Sana gelen ilimden/vahiyden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına
uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir
dost, ne de bir yardımcı vardır.” (2/Bakara, 120)
“İnsanların, mü’minlere düşmanlık
bakımından en şiddetlisini, yahûdiler ile şirk
koşanları bulacaksın…” (5/Mâide, 82)
"Müşriklerin
ateşiyle aydınlanmayınız." (Nesâi, Kitab
48, bab 52)
"Ben bir
müşrikten yardım almam!" (S. Müslim)
“El küfrü milletun vâhıdetun. Küfür tek millettir.” YÖK’üyle, AİHM’iyle,
nokta kondu diyen medyasıyla küfür orkestrası, “yasak da yasak, başörtüsü
yasak” diye yırtına yırtına arkalarıyla marş çalıyor.
Yoksa bu kadar gürültü ve koku ortalığı kaplamaz; zaten bu marş da başka türlü
söylenmez.
Bunlar ne ki?! Kâfirler tarih
boyunca ne zulümler yaptı, müslümanlar ne zulümlere
direndi. Zaten neyi, nerede, niçin ve nasıl okuması gerektiğini bilen
kızlarımız bu tavırlara da muhâtap olmaz, onurunu
ayaklar altına alacak yollara girmez.
Müslümanlar, İmam-Hatiplerde ve Üniversitelerde fazla bir
şey değil, sadece başörtüsü istiyor artık. Tesettür anlayışı konusunda İslâm'la
bugünkü müslüman arasında ciddi farklar oluşmuş
durumda. İslâm, sadece üniversitelerde ve yalnız başörtüsünü emretmiyor.
Tesettür sadece başörtüsüyle bitmiyor, tesettürle birlikte başka emir ve
yasaklar da sunuyor Kur’an.
Aman Allah’ım! Başörtüsü hakkı, nasıl, hangi yollarla ve ne
gerekçelerle isteniyor? Kızlarımız bunun yasal ve anayasal hakları olduğunu,
kanunlara ve ilkelere kesinlikle ters düşmediğini, Atatürk’ün eşini ve annesini
örnek göstererek, onlara benzemek istediklerini belirtiyor, tâğutun
hükümlerini ister bir görünüm alıyor, kefere Avrupa'sındaki râhibeleri
ve laik okullarındaki başörtüsü serbestliğinin bir benzerini istiyor. Ve
gelinen son noktada, başörtülülerden biri AİHM adlı kuyuya taş atıyor,
akıllılarımız da başları örtülü kafalara düşen bu taşı “derin” kuyudan
çıkarmaya çalışıyor. Müslümanlar o hale gelmiş ki, Allah’ın düşmanlarından
merhamet ve adâlet bekliyor, onların kurallarından
râzı oluyor, tâğutî kanunların (tarafsızca)
uygulanmasını istiyor. Toptan reddetmiyor başları örtülü de olsa okullarda
beyni yıkanmış gençlerimiz artık düzeni, Batıyı, bâtıl
kurumları, tâğutları. Okul kitaplarından, basit
tartışma ve konuşmalardan, gazete ve dergi sayfalarından vakit bulamadığı için
olacak, okumuyor artık insanımız Kur'an'ı ve şu âyetleri: "Yoksa
siz, Kitab'ın bir kısmına iman edip, diğer kısmını
inkâr mı ediyorsunuz? O halde, sizden bunu yapanların cezâsı,
dünya hayatlarında büyük rüsvaylık ve bayağılıktır
(rezilliktir). Kıyâmet gününde de azâbın en
şiddetlisine itilmektir. Allah, yaptıklarınızdan gâfil
değildir. Bunlar, âhireti dünya karşılığında satmış
kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine yardım da
edilmez." (2/Bakara, 85-86)
Hakkını, hem de müslüman ve insan
olmanın gerektirdiği binlerce haktan küçük bir hakkını, müslüman;
mücâhide has bir üslûpla değil, demokratik yollarla,
daha kötüsü de Avrupa mahkemelerinden dilencilik yaparak istiyor. Kâfirler de
canları isterse, bir lütuf ve bağış olarak, karşılığında, müslümanlardan
nicelerini kendi saflarına çekme ve nice tâvizler
alıp, müslümanları iğdiş etme pahasına lütfen kabul
edecekler. Böyle bir kabul, neticesi açısından belki daha kötü olacak. İyi ki
başörtüsünü suçlu buldu AİHM. Yoksa, inancı zayıf
kişiler kalkıp “Batıyı suçluyorsunuz, Batının önyargılı olduğunu iddiâ
ediyorsunuz, bakın nasıl da adâletli karar veriyorlar ve müslümanlara
da ayrımcılık filan yapmıyorlar” diyebilirdi. O zaman halkın Batıya ve bâtıla meyli daha da artardı. Hakla bâtıl
daha çok karıştırılmış olunurdu.
Müslüman, “nelere rızâ gösteriyor,
neleri savunma durumuna geliyor, ne için çırpınıyor, ne istiyor, kimin rızâsı
için nasıl davranıyor...” Kur'an ışığında bunları iyi
düşünmesi lâzımdır.
Hak Verilmez, Alınır!
Allah, âlemlerin rabbidir; O, rahmân ve rahîmdir. Kullarına büyük merhametinden dolayı,
onlara sayılamayacak kadar nimetler vermiştir. Bu nimetlerin bir kısmına temel
insan hakları denir. Bunlar, din emniyeti, nefis emniyeti/can güvenliği, akıl
emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyetidir. İslâm, her insanın onurunu, nâmusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve
işini garanti altına alır. Bütün insanlar, doğuştan bu haklara sahiptir; bu
hakları yaratıcıları Allah vermiştir, kimsenin bu hakları insanın elinden
almaya hakkı yoktur.
Kâğıt üzerinde kalan, insanları
susturmaya ve kandırmaya yarayan bazı anayasal ve yasal haklar, uluslararası
haklar, insan hakları evrensel bildirileri, insan hakları kurumları... koyunları belirli istikamete sürmek için, çobanın elinde
tutarak sadece göstermekle yetindiği otlara benzemektedir. Medyanın haktan
hukuktan bahsetmesi, bazılarının nutukları, insan hakları savunucuları(!) da
kaval çalan çobanlar, çoban yardımcıları ve işbirlikçileri.
“Avrupa Birliği, mazlum insanın
haklarını verecek, Türkiye AB üyesi olunca müslümanlar
haklarına kavuşacak, başörtüsü gibi zulümler olmayacak. Türkiye özgürlükler
ülkesi olacak…” diye başlayan ninniler hâlâ halkı derin şekilde uyutmaya
yetiyor. Uyanmak isteyenler ise, sadece Leyla Şahin olayından yola çıkarak bile
Batının ne kadar yalancı olduğunu, insan hakları gibi helvadan putlarını müslümanları gördüğünde iştahı kabarıp acıkınca nasıl
işkembesine indirdiğini görüp dirileceklerdir.
Ne durumlara düştü insanımız?
Hakkı, bâtılın elinde/ilinde arıyor. Hakk’a hakkıyla
inanmayanların hak dağıtacağını düşünüyor. Kendisini haklamak isteyenlerin
hakkından geleceği yerde, hakkı onların yanında sanıyor ve hak edip etmediği
tartışılan kendi hakkını haksızlardan, hak-hukuk tanımayanlardan dileniyor. Bu
tavrıyla onları, başkalarına dağıtmaya yetecek kadar hak sahibi, yani “hak”lı,
kendisini hakkı olmayan yani “hak”sız konuma koymuş oluyor. Bir adı da Hak olan
Cenâb-ı Hakk’ın hakkını tanımayan, ona hakkıyla
kulluk yapma ihtiyacı duymayan kimseler, nasıl olur da Allah’ın tüm insanlara
doğuştan verdiği hakları âdilce dağıtır? Hakk’a teslim olmayan insanlardan hak
terazisi kullanıp hakşinaslık yapmaları nasıl beklenebilir? Sadece bu tutarsız
beklenti ve tavır bile haklarımızı ne kadar hak ettiğimizi, Hak dâvâya ne kadar sarıldığımızı hakkıyla göstermeye yeter. Her
hakkı Hakk’ın yanında görmeyip, tüm insanî ve İslâmî haklarını söke söke almak için hakkı haykırıp haklı mücâdeleye
atılmadığı sürece mazlum insan, haklı olduğunu kendisine bile
ispatlayamayacaktır.
Allah'ın verdiği hakları, müslümanlardan ve mazlum tüm insanlardan almaya kimsenin hakkı
yoktur. Ama, mazlumların dilenerek haklarını geri
alabildiklerini tarih kaydetmez. Hakları Allah vermiştir. Beşer, hakkın
tanımında Hakk'ı ölçü kabul etmediği müddetçe hakları hak sahibine
dağıtmaz/dağıtamaz. Haklı isen korkma, hakkını almak için mücâdele
et, Cenâb-ı Hak, haklıyı koruyacaktır. Bir şey,
hakkın ise, verilmesini bekleme, almaya çalış! Çünkü hak verilmez, alınır. Zâlimlerden hakkı, söke söke almak
istiyorsak, Hakk'ın emri doğrultusunda cihad, hem
hakkımız hem görevimizdir.
Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki: Resmî nüfusa göre
çoğunluk olduğu halde müslümanlara azınlıklara
verilen hak kadar olsun hakları verilmeyip en büyük zulümlerle zulmedilirken,
dinimize irtica adı altında alabildiğine hücum edilir, İslâm’ın en basit bir
görüntüsü bile kamusal alanda yasaklanırken, Batılıların, bâtılların
hâkimiyeti, birliği tescil edilirken... insanımız hep
sustu veya susmaya benzer demokratik ve küçük tepkiler gösterdi. Kurtuluş
(nasıl ve hangi zihniyetten kurtulmaysa?!) Savaşında
Fransız askerinin Maraş'ta bir müslüman kadınının
peçesine ve örtüsüne el uzattığından dolayı kıyâma
kalkan müslümanların döktükleri şehid
kanlarının lânetine uğramamak için hangi olay karşısında müslümanca
tavır alacağız?
Allah'ım, bize hakkı hak olarak
göster ve o hakka tâbi olmamız için yardım et! Bâtılı
da bâtıl olarak bize göster ve bâtılın her çeşidinden kaçınmayı nasib et!
Avrupa kapılarından özgürlük, hak ve adâlet bekleyenler!
"Hayır, böyle davranamazsınız, İslâm'ı, tesettürü böyle savunamaz,
dilenerek hakkınızı elde edemezsiniz. İslâm’ın simgelerini bâtılın
çamuruna bulayamazsınız, buna hakkınız yoktur!" diyoruz. Bir lütuf olarak
değil, hakkımızı (hayır, sadece üniversitelerde ve yalnızca başörtüsü hakkını
değil; tüm insanî ve İslâmî haklarımızı) söke söke
alacağız.