Câhiliyyenin
Felâketlerinden İslâm’ın Kurtarıcılığına
Adam ta Amerika’dan,
İngiltere veya Almanya’dan her türlü rahatını terk edip muharref, hatta
günümüzdeki yapısıyla şirk dinini tebliğ (propaganda demek daha doğru olur)
için Anadolu’nun ücrâ kasabalarına kadar geliyor. Bâtıl dâvâsı için nice
zahmetlere katlanıyor. Zulmü yaymak için Afganistan’a, Irak’a nice ölüler verme
pahasına yerleşiyor. Her çeşit çirkinliği, ahlâksızlığı ve en büyük zulüm olan
şirki tüm insanlığa dayatmak için ne fedâkârlıklar yapıyor. Müslümanlar olarak
biz adâleti yaymak, insanlığı fitne ve fesattan uzaklaştırıp dünya ve âhirette
kurtarmak için bırakın onların memleketine; kendi iş arkadaşımıza, kapı
komşumuza bile hakkıyla İslâm’ı tebliğ etmekten çekiniyorsak, bizim de dünyanın
da kurtuluşu mümkün değildir. Bu tavır, kişiyi mü’min tanımının dışına
çıkarabilir: “Mü’minlerin Allah sevgisi, Allah’a eşler ve benzerler edinip
onları Allah’ı sever gibi sevenlerin sevgisinden daha şiddetli, daha çoktur”
(2/Bakara, 165).
Mü’minler, halife
oldukları tüm yeryüzünden sorumludur. Tüm dünyadan fitneyi, şirki, zulüm ve
sömürüyü kaldırarak dini Allah’a has kılmak için tüm imkânlarını kullanmak
zorundadır. Yeryüzünün imarıyla, mü’minler görevlidir. Dünya halklarına yön verecek,
onları erdemli ve anlamlı bir hayata kavuşturacak tek alternatif, İslâm’dır.
İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe İslâm, herkese tebliğ edilip
ulaştırılmalıdır. Bu dâvet ve tebliğin asıl gâyesi, insanları kula kulluktan
kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten
alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/Âl-i İmrân, 104) âyet-i kerîmesi bu görevi
bildirmektedir. İslâm, herkese, ama özellikle müslüman geçinenlere
götürülmelidir. Çünkü onların çoğunun İslâm diye bildikleri şeylerin çoğu
İslâm’dan değildir. Bu durum mutlaka düzeltilmeye çalışılıp, câhiliyye
düzenlerinin ve câhilî toplumun kurbanı olan İslâm konusunda câhil olan
“müslümanım” diyen halktan başlayarak bütün dünya insanlarına kurtarıcı hakikat
ulaştırılmalıdır. Kulakları mühürlenmemiş kimseler tarafından canhıraş imdat
çığlıkları duyulan dünyadaki bütün insanlara el uzatıp doğru istikamet
gösterecek, onları her yönüyle güzelleştirecek tek seçenek İslâm’dır.
Müslümanın
görevlerinden biri de, Allah’a giden yolda engel olanlara karşı cihaddır. Ta
ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanıyıp öğrensin ve
onu kabullensin veya bilerek reddetsin. Beşerî ideolojilerin insanlara vereceği
hiçbir güzellik yoktur. İki dünya savaşı, emperyalizm, köleleştirilip aç
bırakılan insanlar, yağma edilen ülkeler, Afrika’nın kanının emilmesi,
Ortadoğunun silâhla veya kuklalar eliyle işgali, İsrail adlı vampire destek,
bunca tuğyân, Hakk’a isyan, bunca vahşet ve ahlâksızlık üzerinde yükselen
(alçalan) mimsiz medeniyet uzun süre ayakta kalabilir mi? İnsanlık tarihi ve
bunca acı tecrübe bunu öğretmediyse insanın hiçbir şey öğrenmesi mümkün
değildir. Komünizm ve sosyalizm nasıl kısa bir sürede hızla çöktüyse,
kapitalizmin bayraktarı Batı uygarlığı denen tek dişi kalmış canavarın da
tarihin çöplüğüne atılması uzak değildir. Her şeye, her zillete rağmen Avrupa
Birliği safına katılma isteği, gelecek açısından çok kötü bir tercihtir. Bu
tavır, hak ettiği mağlûbiyet kesin olan tarafta yer almak demektir. Öncelikle
bâtılla, fitneyle, zulümle, İslâm düşmanlarıyla birlikteliktelik demektir. Yani
dünyada zilleti, âhirette azâbı istemektir. Halbuki müslümanın tercihi
câhiliyyeden değil; İslâm’dan, Kur’an’ın uygulanmasından yana olmak zorundadır
(33/Ahzâb, 36; 5/Mâide, 44). Batı söyleyeceğini fazlasıyla söyledi,
yapabileceğini yaptı; işte global fitne ve sefâlet, dayatılan sömürü ve vahşet
bu uygarlığın, bu yaşam biçiminin eseri. Gelecek, İslâm’a gebedir. Müslümanlar kötü
örnek olmasa ve tâğutların egemenliğinde Batılı tarzda yaşamak zorunda
bırakılmasa, yeni bir çıkış arayan insanlığa doğru alternatifi yaşayarak
gösterilebilseydi dünya çoktan İslâm’laşacaktı. Müslümanların bunca
tembelliklerine rağmen yine de, Allah nûrunu tamamlayacak (61/Saff, 8),
zulmetmekte olanlar nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında
bileceklerdir (26/Şuarâ, 227).
Gâlibiyet ve
mağlûbiyetleri Allah, insanlar arasında döndürüp değiştirir (3/Âl-i İmrân,
140). Oyun ve eğlenceden ibâret bu dünya (6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64)
tahteravallidir; yükselenler, bir gün inerler. Ülkeler de insan gibi doğar,
büyür ve ölür. Her ümmet için bir ecel vardır (10/Yunus, 49).
İnsanları, insanların
hâkimiyet ve sultasından, aşırı değer verdikleri şeylerden, câhiliyye
düzenlerinden ve bağlanıp kaldıkları câhilî âdet ve yaşam biçimlerinden
kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hâkimiyeti olan dosdoğru
dine, en güzel dünya görüşüne ve en iyi yaşayışa ulaştırmak... İşte, İslâm
budur, bütün peygamberler bunun için gönderilmişlerdir. Bütün müslümanlar da
söz ve eylemleriyle, dâvet ve çabalarıyla bu yolu sürdürmek zorundadırlar.
Bir anlamı “selâmet,
esenlik ve barış” olan “İslâm”ın olmadığı yerde, bu değerlerin tam zıddı
olacaktır. İslâm’ın diğer mânâsı, “teslim olmak”tır; Allah’ın emir ve
yasaklarına teslimiyet. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz (Bk.
6/En’âm, 162; 4/Nisâ, 65). İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her
şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim
olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü
bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
İslâm’ın zıddı,
câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç ve yaşama biçimi olarak
İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. İslâm’ın her parçasının
karşısında mutlaka câhiliyye vardır. Hz.
Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslâm’ın
düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin
karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin
eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü
o, sınırlı insan bilgisinin ve zannının eseridir. Üstelik insanın hevâ ve
arzuları kendisine gâlip gelebilir;
güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir.
Câhiliyye; sözlükte
“bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Beyinsizliği ve ahmaklığı da
içine alır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayatı içine alır.
İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır.
Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip
bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere, ideolojilere
ve düzenlere inanmak ve bu şekilde yaşamaktır.”
Kur’an’da genellikle
bu anlamda yer almıştır. Nitekim; “Onlar
hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü, yönetimini mi istiyorlar? İyi/doğru anlayışlı bir toplum için, hükmü
Allah’tan daha güzel olan kim olabilir?” (5/Mâide, 50) buyrulmuştur. Dikkat
edilirse bu âyette iki hüküm ve bu hükümlerin mâhiyetleri ifade edilmektedir.
İnsanlar ya câhiliyye kurallarına; ya da Allah’ın hükmüne boyun eğeceklerdir.
Allah’ın koyduğu hükmü, hudûdu dikkate almayan bütün sistemler, câhiliyyeye
dayanmaktadır. Helâl ve haram hudutlarını önemsemeyen bütün ekonomik yapılar ve
kuruluşlar, câhilî sermayeye yaslanmaktadır. İnsanları Allah’ın dinine göre
eğitmeyen bütün eğitim sistemleri de câhilî eğitim durumundadır. Câhiliyye
kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları
içine alan bir kavramdır.
Câhiliyye, “bilgisiz
olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde bir düşünme biçimi, bir sistem,
bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum,
davranış, yaşantı ve kurdukları sistemi tanımlamak için kullandığı bir
kavramdır. Değer yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış
biçimlerini bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına yön
veren iki sistemden biri “İslâm”; diğeri hangi ad altında olursa olsun
“câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad yönüyle ad olurken;
câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları ve davranış biçimleri, yani
sosyolojik yönüyle ad olur.
Câhiliyye, “bilgisiz
olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış bilgi sahibi olup
bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi
gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir, câhiliyye.
Câhiliyye, belli bir
döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan
bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi;
günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir. Câhiliyyenin,
kendine göre (Allah'a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı
ve devlet görüşü vardır.
Câhiliyye Demek…
Câhiliyye: Hakkı örtüp
inkâr etmek, Allah hakkında kötü zan, yani her çeşit şirk demektir. Câhiliyye, gayr-ı İslâmî düzen ve toplum
yapısı demek olduğu gibi; aynı zamanda saâdetin, huzur ve mutluluğun zıddı olan
huzursuzluk, fitne, kargaşa, fesat, sıkıntı, stres ve bunalım demektir.
Câhiliyye, vahye dayanmayan, akıl ve
ilim gibi araçları uygun biçimde kullanmayan insanların oluşturduğu uydurmalara,
arzulara dayanan bir dünya görüşüdür. Bilgisizlik, özü ve lâzım olanı
bilmemektir; bilinçsizlik, zanna ve hevâya, kalabalığa (asabiyeye, kabileye,
topluma, ırka, atalara) dayanmaktır. Câhiliyye siyasal düzendir,
düzensizlik/nizamsızlıktır, hükümdür, bâtıl dindir, şirktir, ahlâk(sızlık)tır, çıplaklıktır,
ırkçılıktır, bağnazlıktır, saplantıdır, uydurmadır, hevâdır, zandır,
bilgisizliktir.
Câhiliyyenin kendine
göre ilimden/vahiyden kaynaklanmayan, hevâya dayanan ahlâk anlayışı vardır.
Özellikle kadınların toplumu ifsad edecek şekilde açılıp saçılması şeklinde
kendini gösteren, kadınları orta malı olarak değer(siz)lendiren, kadınları hor
gördükleri için kız çocuklarını küçükken toprağa diri diri gömmekten çekinmeyen
bir yaklaşım sergileyebilirler (Bk. 33/Ahzâb, 33; 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvîr, 8-9,
14).
Câhiliyyenin temel
özelliklerinden biri de yönetim şekliyle, düzenle ilgilidir. Her dönem
câhiliyyesi, Allah’ın indirdikleriyle değil, kendi hevâlarından kaynaklanan
câhiliyye idaresini ister, bunun en iyi yönetim biçimi olduğunu iddiâ ederek insanları
onunla idare edip zulmetmekten vazgeçmez (5/Mâide, 44, 45, 47, 50).
Câhiliyyenin bir diğer temel özelliği gayr-ı İslâmî (câhilî) yaşayış biçimi,
değer yargıları ve dünya görüşüdür. Bu, daha çok câhiliyye taassubu,
barbarlığı, ataların yolunu körü körüne sürdürmek isteyen taklitçik şeklinde
ortaya çıkar (48/Fetih, 26). Her dönem câhiliyyesi ilme/vahye dayanmadığı,
câhilliğe, zanna dayandığı için toplum, esas bilinmesi gerekeni bilmeyen, esas
inanması gerekene gerektiği gibi inanmayan, özden ve özünden kopan, bilgi
kirliliği içinde kaybolup Haktan uzaklaşan insanat bahçesidir. Onun için
câhiliyyede putlara tapma, sömürü, fâizcilik, ırkçılık, kan dâvâsı, câhilliğin
temel görüntüsü olan Kitapsızlık, zulüm, şiddet ve zorbalık, (fallar, burçlar,
astroloji, yıldızların kader belirlediği, burçların karakter oluşturduğu
anlayışı gibi) bâtıl inanç ve hurâfeler, tahrifatçı din anlayışı, geleneğin din
yerine geçmesi gibi hususlar sözkonusudur.
Allah Teâlâ İslâm’ı
bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun
bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi, hakla bâtılı
birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir
kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay
olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine
atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.” (2/Bakara,
85). Her müslümanın, câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve
İslâm’ın bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel
bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
İslâm devlet
düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muâmelâta dair ahkâmının
kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu.
“İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek
ve en sonunda da namaz halkası sökülecektir.”
Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden söküp atmak, fitneyi kaldırmak
için hücum edenin İslâm olması gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu.
Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma çabasındadır. Globalleşme, yeni dünya
düzeni, BOP bu çabanın ürünüdür. Bugün İslâm topraklarında ne kadar çok
câhiliyye idareleri var ve bu câhiliyyelere
uyan ne kadar çok müslüman, ya da
kendini müslüman sayan insan var! Her biri birer bâtıl din olan câhiliyye
düzenlerinin ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.
İslam’ın hedefi,
câhiliyyeyi ortadan kaldırarak insanları her çeşit tutsaklıktan, câhilce
düşünceden ve çirkin yaşayıştan kurtarmaktır. Bunun için de yeni ve faal/aktif
bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, düşünce yapısıyla, yaşama
tarzıyla, sosyal düzeniyle (cemaat yapısıyla), değer yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle
İslâm metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, ancak böyle bir kadro,
yeniden İslâm ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu övgüsüne mazhar olur: “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en
hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a
inanırsınız.” (3/Âl-i İmrân, 110).
“İşte böylece sizleri mûtedil (orta, âdil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara
şâhid (örnek) olasınız ve Peygamber de size şâhid/örnek olsun diye...” (2/Bakara,
143).
Câhiliyye, Tarihte
Olduğu Gibi, Yine Kur’an’
Bütün mûcizelerinin
yanında Kur'an, tarihin akışını değiştirmiş, en köklü dönüşümleri
gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin
görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere
sırlarını açan, hazinelerini saçan, gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere
doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah'ın uzattığı kopmaz bir iptir.
Tarihin şâhit olduğu en büyük devrim, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılâbdır.
Kur'an, kişileri kısa zamanda, tepeden
tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nûruyla ihyâ edip diriltmiş,
değiştirip dönüştürmüştür.
Fert planında
sözgelimi, Ebû Cehil'in samimi arkadaşı, eli silahlı katil adayı Ömer,
Peygamber'i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur'an onu bir anda
değiştirivermişti. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur'an sâyesinde
insanları ihyâ eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve
adâlet timsâli Hz. Ömer oluvermişti. Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi
sayısız örnekler yanında, Kur'an, toplumu da, düzeni de kökten değiştirmiştir.
Kabile halinde yaşayıp sık sık birbirlerine saldıran, o güne kadar tarihte
ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak
çöl insanları, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılâb sâyesinde çok kısa bir zaman
içinde üç kıtada at koşturdular, en büyük devlet ve medeniyet oluşturdular.
Kur'an'la câhiliyye
çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur'an'la birlikte Kur'an'ın
oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da müslüman'dır
artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek basit, sınırlı, sahte,
avutucu değişimlerdir; daha doğrusu zindanları değiştirmenin adı olmuştur
devrimler.
İnsanlık, bugün bilmem
kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor. Câhiliyye, İslâm'a zıt,
putçu bir inanç sistemidir (3/Âl-i İmran, 154). Câhiliyye bir hayat felsefesi,
taassup içeren bir yaşam biçimidir (48/Fetih, 26). Câhiliyye ahlâksızlık,
hayâsızlıktır (33/Ahzâb, 33). Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim
biçimidir (5/Mâide, 50). Câhiliyyenin temel vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü
sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede şeytanın, nefislerinin,
hevâ ve heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir yandan da kullara
kulluk/kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler modern
köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını
diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını yok ediyorlardı.
Günümüzdeki modern câhiliyyede kız - erkek bütün çocuklar, öldürülmelerin en
kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu ve mü'mince
yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayâtları mahvediliyor (Tabii kürtaj,
intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum). Kısaca, Kur'an
gelip câhiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de, buralarda
da arz-ı endam etmektedir.
Peki, Kur'an, aynı Kur'an olduğuna göre,
bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur'an okudukları
halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik güzel bir kimliğe bürünemiyor?
Yani Kur'an, niye artık inkılâb yapamıyor?
Kur'an değişmemiştir,
ama Kur'an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur'an anlayışı, Kur'an'a bakış, Kur'an'a
yaklaşım değişmiştir. Kur'an, aynı Kur'an'dır, ama Kur'an'a yönelmesi gereken
insan, Kur'an'a sahâbe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır.
Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip
dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama
biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç
elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu
unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken
büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden
itfaiyeci (dâvet ve tebliğci), görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak
yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, görev
kaçkını olarak o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek
isteyenlere Kur'an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim
ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye,
yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya
vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa
beklenemez. "Kur'an şifâdır." (10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82;
41/Fussılet, 44). Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlara; hem de
sosyal kargaşaya. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına
şifadır. Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve
güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından açılmadan
tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
Kur'an'ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
tatbik etmek için olacaktır. Mü'minin Kur'an'a imanı, zaten onu yaşamak içindir. "İşte bu Kur'an, indirdiğimiz mübârek
bir Kitabdır. Artık Kur'an'a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı
davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız." (6/En'âm, 155). Mü'min,
Kur'an'ı, sadece rûhu coşturan âhenginden, musikisinden yararlanmak ve
kültürünü artırmak için okumayacaktır. Esas onu yaşamak için öğrenecek,
okuyacak ve dinleyecektir. "Allah,
şu Kur'an'la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de
alçaltır." (Riyâzü's-Sâlihîn ve
Terc. II, 341).
Tatbik olunmayan
bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan, okunan, anlaşılan,
fakat yaşanmayan Kur'an'dan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. "Benim zikrimden (Kur'an'ımdan) yüz
çeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı
vardır." (20/Tâhâ, 124)
Kur’an gölgesinde
hayatını sürdüren canlı Kur’an adayı müslümanlar, câhiliyyenin önce kendi
içlerindeki etkilerinden arınarak görevlerine başlamalıdır. Tüm câhiliyyeye
karşı Kur’an’ın aldığı tavrı alan hamele-i Kur’an olan mü’minler, câhiliyye ile
tüm bağlarını koparmalı, onun her çeşidi ve görüntüsüyle ölünceye kadar
mücâdelelerini sürdürmelidirler. O zaman Kur’an’ın gerçekleştirdiği o en büyük
inkılâbı, câhiliyyeyi yerle bir edip saâdeti asra taşımayı çevrelerinde değilse
bile, mutlaka kendi içlerinde gerçekleştirmiş olacaklar, âhiretteki bitmeyen saâdete
ulaşacaklardır.
Seyyid Kutub’un dediği
gibi; şimdi tam bir yol ayrımındayız. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini
yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm, ya câhiliyye! Ya iman, ya
küfür. Ya Allah'ın hükmü ya câhiliyye düzeni.
Câhiliyyenin açtığı ve
kıyâmete kadar sürdüreceği savaşın bilincinde olup her çeşit câhiliyyeyi terk
eden, safını Allah’tan yana seçip İslâm’a teslim olanlara selâm olsun!