Karaöz’le Acıvat ve
de Hocayat
Ahmed YATAN
Üç kısım, tekmili
birden. Peşin fiyatına taksitle. Okuduk, okumadık, seyrettik, etmedik demeyin…
Başlıyooor!
Hocayat diyor ki:
“Besmele’yle
başlayalım söze;
O, kimini sevindirip
kimini üze.
Dosta varırız gülle,
Düşmana atarız gülle!”
Ve başlıyor anlatmaya:
Avrupa Kirliliği de denen Haçlı Birliği, Hasta Adam’ın mirası Patagonya’yı
kendilerine benzetmek, kuyruklarına takmak için 15 ilâ 115 yıl arasında bir
tarih verdiklerini sağır sultan bile duyduğuna göre siz de duymuşsunuzdur sayın
kaarîler (“kaarîler”, okuyucular demektir; bu açıklama için alkış gerekmez,
insanlık öldü mü canım? Bakın, sizi sözlüğe bakmaktan kurtarmış oldum; bu
iyiliğimi unutmayın haa. Yazar, “bak ben Osmanlıca, hatta Arapça da biliyorum”
deyip biraz bilgiçlik taslamak için bu kelimeyi kullanmış olmalıdır). Yazılı ve
gizli Kopenhaç kriterlerine ne kadar uyup uymadığı, uymadıysa nasıl iyice bir
uydurulacağına göre bu zaman belli olacaktır. Bu kuyruğa takılma tarihinin
asırları bulmaması için Avrupa Kirliliği, Bay Şeytan’a danışmış ve hazır fırsat
elindeyken, “öteki” durumundaki Patagonya’yı “kendi”lerinin durumuna getirmek
için bir dizi etkinliğe karar vermiştir. Basîret ve Ferâset adındaki iki haber
alma teşkilâtı üyemizin bildirdiğine göre, yakın bir zamanda “light
müslümanlık”, “içi boşaltılmış, etkisiz hale getirilmiş müslümanlık” demeye
gelen muhâfazakârlık artı demokratlık, merkezden çevreye doğru, müslüman
olduğunu söyleyen herkese benimsetilmeye çalışılacaktır; Avrupa artı Amerika,
bu konuda, yazmayanların yazması, yazarların azması ve tuzakçıların kazması
için hiçbir masraftan kaçınmayacaktır. Bu yardımları Patagonya’yı sevdikleri
için fedâkârca yerine getirecekleri, gerektiğinde kendi müttefikleri olan arz-ı
mev’ud rüyası gören yaramaz çocuk (kendileri için yarar, eli öpülesi ihtiyar)
tarafından Gap bölgesindeki yerleri satın alarak herkesin, özellikle
baştakilerin hoşlandığı yeşil parayı (bu, tehlikeli olan yeşil değil, Amerikan
yeşili, muhâfazakâr yeşili), yani dövizleri saçmayı Patagonya’yı iyice bir
kurtarmak, kendi aralarına alıp iyice sevip öpmek… için yapma kararı almışlar,
bunu uygulamaya başlamışlar. “Gap’ı gaptırmam, köprüyü sattırmam” diyenlerin
sırf duygusallık icabı seslerinin çıkmadığını, silâhlı veya bol ilâhlı güçlerin
baş müttefiki olan piyonist çeteleri kendilerinden saydıklarından bu
alışverişten memnun oldukları haber alınmıştır (aslı yoksa, haber verenlerin
günahı, biz sadece Basîret ve Ferâset tarafından derlenen haberi aldık).
Sahnede oynanan oyunu
gören Hocayat sözlerini şöyle sürdürdü: İşte, ülkeyi iktisâden kendilerine
bağımlı, ahlâken ve dinen kendilerinden farksız yapmak için ha bire içten ve
dıştan gösterdikleri sevecen gayretlerin konumuzla ilgili (âferin yazar
efendi, nihayet sadede gelebildin; bu kadar uzun giriş olur mu, sen ne biçim
yazarsın?) (Sus, ey içimdeki ses, bu giriş olmadan yazının mizahı eksilse de
mesajı yeterli olmaz!), hâ ne diyordum, yukarıdaki yardımlar cinsinden her
çeşit gayreti gösterenler var. Seve seve uydurup uyum göstertelim diye çok
sevdikleri paralarını saçmaktan çekinmeyen cömert Batılılar var. Etkili ve
yetkililer tarafından dost ve müttefik kabul edilen bu ülkeler tarafından
tespit edilen, Patagonya’nın en önemli ihtiyaçlarından birinin doğum kontrolü
olduğunu tespit edip meccânen, sevabına prezervatif dağıtacakları, okullarında
(zâten ne olduğu belli olmayan ve laik Kemalist dinin) din dersinin, kafa
kâğıtlarındaki (tabii kafalarındaki) müslümanlık kimliğinin bu çağa ve Avrupalılığa
yakışmadığını bizi sevdikleri için değerlendirmişlerdir. Buna benzer
yardımlardan çekinmeyeceklerini vatanperver şekilde, yılışık tarzda, ama patron
ve büyük birâder tavrıyla göstermişlerdir. Biz sizden daha zenginiz, daha
enginiz ki biz size uymaya değil, siz bize tâ Tanzimat’tan bu yana uymaya
çalışıyorsunuz. Eh şimdi biz de sizi iyi bir uyduralım. (20. asrın yarılarına
kadar süren müstemleke/sömürge ülkeleri nasıl güttüğümüzü biz biliriz; öğrendik
ki, sömürgecilik hem çok pahalıya mal oluyor, hem de oradaki halkı kendinize
dost edemiyorsunuz; darbenin de, işgalin de, sömürgeleştirmenin ve kendine bir
güzel benzetmenin de postmodern olanını icat ettik.) Hâ, bütün bu yardımlar
sırf Allah rızâsı (pardon, sizin hatırınız) için, unutmayın olur mu? Zehirli
yılanın avını sevdiğinden bile çok sevdikleri direkt veya dolaylı işgal
ettikleri Afganistan, Irak gibi, Patagonya’yı da çok sevdiklerini, büyük şeytan
üzerine yemin ederek söylüyorlar, kırmızı başlıklı kız rolündeki ülkelere. Aynı
şekilde yardım cinsinden, Patagonya’nın çevresinde Ortadoğu (ne demek doğu,
Ortadoğu, dünya yuvarlak değil mi, doğu neresi, batı neresi, kime göre doğu,
ortadoğu? Tabii kendilerine göre) doğu, doğunun ortası denilen yerlere de; “bak
ne güzel müslümanlık! Demokrasiyle, putlarla ve Batı çıkarlarıyla uzlaşmış cici
müslümanlık” Gelin siz de Patagonya’ya benzeyin! (Zaten benzemek istemezseniz
ham ederim, İran ve Suriye, sen de duy e mi?) Bu kendilerine benzettiklerine
benzetmek için, yeşilleri renksizleştirmek, ya da çok renkli hale getirmek için
bazı yeşiller saçmaktan çekinmeyen Patagonya ve komşularını candan seviciler
var (sadece seviciler değil, aynı zamanda homolar). İşte bu sevenler (sevsinler
böyle sevmeyi…) ve yardım sevenler Patagonya’yı çevre ülkelere model ve örnek
gösteriyor, etkili ve yetkili olduğunu zanneden, gaza gelen kuklalar, maşa
olmaya bırakın itiraz etmeyi, sevinip övünüyorlar. “Vay be biz neymişiz, falan
lider benim dostum, bana ismimle hitap etti biliyor musunuz? Ben de onun koluna
girdim, yanında bacak bacak üstüne attım. Aslında, biz onları içimizde
eritiriz, biz var ya biz Osmanlı çocuklarıyız, bak bir -28 asır geçsin-, onlar
bizi gâvurlaştıramayacak, onları biz müslüman edeceğiz, kendimize
benzeteceğiz…” Eh, Allah ömür verirse görürüz diyemezsiniz, ama Kur’an’ın;
kendilerine benzemeyi, onlarla uyumu, onları velî/dost/yönetici/yardımcı kabul
etmeyi yasakladığı halde Tanzimat’tan bu yana ülke çıkarı olarak tercihini
Batıdan yana tümüyle duygusalca yapanları ve bu tarihî yanılgıları görmemek
körlük, kalp körlüğü olsa gerek...
İçimdeki ses (eh,
okuyucuyu temsil eden sese de “içimdeki” dedi ya yazar, aşk olsun!) lâfa
balıklama dalarak diyor ki: “Eee, nerede
kaldı, bizim Karagözümüz, Hacıvatımız, Başlığın dediği gibi Karaözümüz? Yazar,
şimdi sayıları pek kalmadı ya, eski Eminönü işportacılarının bir zamanlar bir
jilet satmak için küçük bir yılanı kavanoz içine koyup, “az sonra bu yılanı
oynatacağım, şarkı söylettireceğim” deyip önce jiletleri pazarladıkları, yılanı
da ağız kalabalığıyla unutturmaya çalıştıkları gibi, yazar da sağ gösterip sol
vuruyor, kaptırdı kendini, (H)acıvat yazıya girmek için sabırsızca sıra
bekliyor.”
Geliyorum, geliyorum
oraya, ama trafik çok sıkışık; biraz geç oldu, ama giriş köprüsünde tıkanıp
kaldım. Valla billâ birkaç cümle sonra oraya geliyorum, az daha sabredin. Zâten
ben yatağa bağlı “Bay Yatan” olduğum sürece ciddi yazı yazamayacağımdan (eh,
ciddi değil mi bu anlattıkların, ha itiraf et! Ciddi değil mi?) ikincisi,
üçüncüsü gelebilir Karaöz oyununun, Karaöz’ün bizlerle oynaması mâcerâsının.
“Yazar Efendi, hâlâ
kendini savunuyor, bizi câhil yerine koyuyorsun; bak kızdırma biz okuyucuları,
ne yapacağımızı biliriz ha… Ne mi yaparız? Yazıyı okumaktan vazgeçeriz! Nerede
bizim Karaöz’le Acıvat’ımız? Bu yazıyı kaleme (pardon, bilgisayara) alan yazar
A. Yatan beyle, sahnelenen oyunun geri planını anlatan Hocayat’ın aynı kişi
olduğu ortaya çıktı. Bak, yukarıdaki ifadede ‘Bay Yatan olduğum sürece’ dedi.
Asrın en büyük keşfi olan bir icatta bulundum saygıdeğer seyirciler, pardon
okuyucular!”
Hocayat: Efendim,
“dost ve müttefik” ve dahi cömert ve de yardım sever ve ve bizi benzeterek,
uydurarak kendi aralarına almayı lütfen kabul eden Batı cenapları, Kopenhaç’ta
kararlaştırdıkları gizli kriterlere göre, halkında çok sayıda müslüman olan
ülkeler için bir büyük iyilik düşünmüşler. Mecelletü’l-Bayan, Mercek ve ahîsi
Filimsel Araştırma ve nahvuhû’ye göre yakında bir beklenen Mehdî ve yolu
gözlenen Hz. İsa gelecek. Tüm işaret fişekleri gözükmüş; gelmek üzere, gelecek,
geliyor, gel…(di) denildiğine göre, öbür taraftan İsa’yı tanıtan İnciller ve
misyonerler, bu taraftan “diyalog da diyalog, hoşgörü de hoşgörü!” diyenler,
mümkün ki, bilmeden bu rolleri üstleniyorlar. Hangi rolleri mi? Hâlâ sezemiyor
musunuz? Sevgili dost ve müttefik(!) Batı hazretleri, tek tek ülkelerin yetkili
ve etkililerini kendine bağlamakla işi tümden halledemedi. Radikaller başta
olmak üzere halk, bu sefer Batı dostu yöneticilerden soğuyup kendi liderleri
etrafında kenetlenmeye başladı. Öyleyse Patagonya başta olmak üzere bütün Ortadoğuya
uzlaşabileceği ve bu muhâfazâr demokratlığı beğenmeyenleri de uyum için
uyduracağı böyyük bir lidere, uluslar arası, yani ümmetçi halifelere, mehdi ve
İsa’lara ihtiyaç var. Her türlü fedâkârlıktan ve maddî finansından çekinmeyen
sevgili Batı, müslüman ümmetin ihtiyacı varsa, onu da biz hallederiz deyü,
Halife ya da Mehdî çıkaracak. Artık gökten uçakla mı iner, paraşütle ak
minarenin şerefesine mi indirilir, Patagonya’dan mı çıkar, Mekke’den mi, son
rötuşlar yapılıyor. Papa’yı vuran kahraman Ağca İsa’yım dedi, olmadı; olmaz
tabii, Ağca rolünü tam beceremedi, halk da henüz hazır değildi, ama böylece
halkın nabzı da ölçüldü. İtalya’dan olmadıysa Almanya’dan ithal edelim de
halkın son nabzını görelim dendi, Sarı elbiseli Kabirci çıkarıldı. Halk ve
hatta biraz (biraz ne kelime) yazarlar, âlimler bile tevillerle geçiştirdiler.
Bu ülke, yüzlerce senedir “ben Hakk’ım, Tanrıyım” diyeni dışlamadı, bağrına
bastı ve teville kabullendiğine göre, “peygamberim, mehdiyim!” diyeni haydi
haydi tevil edebileceğini göstermiş oldu. Figüranların işi bitti; sıra, artık
başrol oyuncusuna geldi.
“Eee, hâlâ mı trafik
açılmadı, Kara(g)öz yolda kaldı? Yazıyı Kara(g)öz’süz bir-iki cümle daha uzat,
okumayı bırakıyorum valla…”
Hocayat: İşte, bu
başrol oyuncusundan önce, sahneye eğlendirici küçük sanatçıların gelmesi ve
halkı sahne alacak büyük sanatçıya hazırlaması ve halkın gazını alması için,
hemen herkesin sevip kabullendiği Nasreddin Hoca’lar, Kara(g)özler gelmeliydi.
“Oh be! Rahatladım,
nihayet Karagöz’ün ismi çıktı, ama ben olmasaydım, sık sık araya girmeseydim,
yazarı tehditlerle mecbur etmeseydim, siz bu sayıda Karagöz’ün K’sını bile
göremezdiniz. İyi de neredeyse sayfalar dolmak üzere. Valla, bu yazıda Batı
var, İsa, Mehdi var, Kabirci’si, Ağca’sı, akçası ve akçesi var da Kara’sı
Karagöz’ü hâlâ yok, sadece “geliyor, gelecek” diye bir-iki ilân, hepsi bu.
Yazar bizi kandırıyor mu yoksa? Yazar efendi, jilet mi satacaksın yoksa?”
Yine sözüne kaldığı
yerden devam eden Hocayat dedi/yazdı ki: Karagözler gelmeliydi de, öyle Orhan
Gâzi veya Yıldırım Bayezid zamanında Bursa’da yaşayan Orhan Câmi veya Ulu Câmi
inşaatında çalışan, dolayısıyla kılık-kıyafeti, sakalı, câmi inşaatında
çalışmasından dolayı câmiyle, müslümanlıkla ilgili kültürü ile gelmesi, kaş
yaparken göz çıkartabilirdi. Onların nasıl getirileceği çok zor değildi Batı
için, ama hangi kimlikle getirileceği önemliydi. İşin ikinci basamağını
halletmeden birinci basamağına başlamak riskli olduğu için, Patagonya’da son
yıllar Ramazan’larda halkı terâvihten, Ramazan’ı ibâdet ve takvâ ayı olmaktan
çıkaran bir rol üstlendirmekte ustalık gösteren medya ve bağlı bulundukları
holdingler ve onların da arkalarındaki etkili ve yetkili ve derin güçlere
yasalar ve yasaklar çıkarttırmalarına, uydurulmak istenen ülkenin, Karagöz’ü
modern yasalara uydurmaları gerektiğine karar verdiler. Bu hinliği, pardon
cinliği akıllarına getiren büyük şeytanın da yardımı unutulmamalıdır.
Karagöz’ün ülkeye geleceğini, işbirliği içinde bulunduğu müttefik Si a ey
tarafından haber alan bakanların ve bakmayanların üstündeki yasa yapan derin
güçler, Yök ya, anamasa ve sargıtay ve o biçim medya tarafından aldığı güç ve
rüzgârla kılık-kıyâfet ve devrimleri ihyâ yasaları çıkardı. Böylece ülke,
böyyük dost ve müttefik Yu Es Ay’daki (USA demek istiyor, ama diyemiyor -mu-
yazar) Demokratlar ve Cumhuriyetçiler şeklinde uygulandığı gibi, ülke biri
kara, diğeri ak iki güç, birbirlerini dengeleyerek halkın sırtına oturtulmuş
tahteravalliye binip inecekler, demokrasi oyunu, kukla oyunu olan Karagözle
Hacıvat’a benzeyecekti. İsimler ve kıyâfetler önemliydi, devir zaten imaj
devri, çağ modern çağ, zaman Avrupa treninin arka vagonuna nasıl edip yapışmak
zamanıydı. Demokrasinin ve uyumun ihtiyaç duyduğu canbaz olsun diye bir yasa
tasarısı hazırlanıp kaşla göz arasında “kabul edenler, etmeyenler? Edilmiştir”
el çabukluğuyla kabul edilivermişti. Ne, bu yasadan haberiniz mi yok? Zaten
sizin neyden haberiniz var ki?! ‘Siz vitrine, oyuna bakın durun, biz içine ve
oyuncuyu yönlendirmeye çalışalım!’ diyen yetkili şahıs, müslüman halkın anasının
ağlayacağını şimdiden görüp kıs kıs gülüyordu. Ve böylece ülkeyi yönetecek
kuklalar olarak meşhur kukla oyuncuları dinsel (pardon siyasal) simgeyi
çağrıştıran giysileri çıkartılacak, başlıkları atılacak, medeniyet yuları
takılacak, sakalları tıraş edilecekti. Bu operasyon yumuşak biçimde yavaş yavaş
uygulanacak ve sıra isimlerinin değiştirilmesine gelecekti. Tahteravallideki
oyunculardan birinin adı Hacı İvaz/d’dan galat “Hacıvat”ın Hacı’sı dinsel (yine
pardon; istismar, kutsal dini siyasete âlet etme) probleminden dolayı Acıvat,
diğeri ak’ı temsil etmediğinden, kimse kimsenin kara gözüne, kara kaşına hayran
olmadığından ve arkadaşının ismi değiştirilirken bak, diğer meslek liselerini
de (pardon kere pardon, bu okullar da nereden çıktı?) Karagöz ismini de
değiştirmek gerekiyordu, oyun böyle oynanır, kuklalar böyle oynatılırdı.
Bu alt yapı
oluşturulduktan sonra, teknolojik ve iletişim aygıt ve eğlenceleriyle,
özellikle de kitle imhâ silâhı ve Batının içimizdeki ajanı olan Hollywood
filmleri ve TV programlarıyla Batılılar gençlerimizi ve her yaştan insanımızı
kendilerine bağımlı hale getirdi. Play station, internet, sinema, VCD ve
benzerleri, bir yandan afyon, bir yandan da oltadaki yem görevi yaptı.
İnsanımız mı oyuncakları, oyuncaklar mı onları oynuyor, tartışılacak şekilde
hayatı oyuna çevirdi. Bu oyunun arkasında başka oyunlar vardı. Planın ikinci
aşamasına geçilebilir artık denildi. Sahte kahramanlardan, gerçek kahramanların
sahtelerini piyasaya çıkarma aşamasına gelindi. Halk arasındaki popla, topla,
filmle, diziyle düş(ün)en, yani gözüyle düşündüğünü sananların anlattığına göre
“Batı bu beyim, yapar; sanal bir dünya yaratır. Adamlar zaman tüneli icat
etmiş, 500-600 yıl önce yaşamış Karagöz ve Hacıvat’ı bu zamana ışınlamış ve
iyilik olsun diye modern ülkemize armağan etmiş.” Ama araştırmacı yazar (öhö,
öhö; kendimi övmek gibi olacak ama, ne yapalım gerçek böyle) Ortadoğunun ve
Balkanların en büyük mizah yazarı (henüz mizah yazdığı yok, ama bakın deniyor,
o da olacak) A. Yatan, hastalığından dolayı, yattığı yerde yaptığı büyük
araştırma neticesinde bunun böyle olmadığını oyunun oynandığı yerde (yatağında
kurduğu hayal yerinde olacak, ama çaktırmayın!) Vuslat için keşfetti. Aslında
keşfetmenin yolu, ona göre zor değildi. Sanal dünyadan sıyrılıp (bunun için
Matrix olmaya gerek yok, zâten o da sanal ve hayal!) gerçek dünyada yaşadığını
fark etmek, kullara kulluk yapanların oyunlarının, yalanlarının arkasında ne
yattığını görmeye çalışmak oyunu görmeye ve hatta bozmaya yeterdi. Bay Yatan’ın
sizler için her türlü fedâkârlığı göze alarak (göze nasıl alınır, göze
fedâkârlık nasıl konur, onu bilmiyor ama, olsun!) yaptığı araştırmaya göre,
Batılılar hep yalan söylüyor. Hem, bu zaman makinesini de, bundan en az 10 asır
önce bu ülkenin mutasavvıf evliyâsı icad etti, bilmiyorlar mı? Bu makinenin
adına “tayy-i zaman” deniyordu. İlk füzeden hızlı uçağı da; ona da “tayy-i
mekân” adı verilmişti. Denizde ilk yürüyen, havada ilk uçan da bu toprakların
evliyâsıydı, Batılılar nâber? Ama bu müthiş buluşları, mûcitleri müslüman sayıldığı
için icatlar tarihine ve de Guinnes rekorlarına geçirmiyor kefereler, yaa;
dudaklarınız uçukladı değil mi Batılılar ve bâtıllar?!
Batılıların bu iki
perde kahramanını zaman tüneliyle ülkemize getirdiği katmerli yalandır, yalan!
Kara(g)öz’le (H)Acıvat, aslında bir kukla oyunudur; canlı değillerdir ki, zaman
tüneline konulup 5-6 asır öncesinden zamanımıza getirsinler (Evet, kimsenin
akledemediği bu müthiş buluşumun, benim zekâmı ortaya koyduğunu lütfen takdir
et sayın okuyucu. Etmezsen küserim bil). Her Ramazan’da işi oruç, ibâdet, takvâ
gibi hususlardan eğlenceye döndürmek için her çeşit tv. ve de Acıvat partili
belediyeler, kurdukları çadır tiyatrolarında teravih vakti bu kuklaları (ve de
kuklaya bakanları) oynatırlar. Gerçekle hayal ve sanal’ın arasındaki farkı
göremeyen “banal”lar (âdi ve saf adamlar; ferâseti olmayanlar demek istiyor
yazar bu kelimeyle, hâlâ mı anlamadınız? En azından anlamış gözükün, halkın
yaptığı gibi). Batının cafcaflı yalanlarına, filmlerine inandıkları gibi
“âmentü” diyor, Batılılar tarafından pop ve top kafalı yapılan, uyuşturulan
insanımız. “İyi de başkaları niye göremiyor?” diyecek olursanız, kimse işten,
maçtan, diziden, yani oyundan gözlerini ve akıllarını ayıramıyor ki, baksın.
Baksa onlar da görecek. “Yazar Yatan nasıl gördü?” mü diyorsunuz? “Yattığı için
mi?” Belki de. Bazı şeyler bakılan yere göre değişir, küçük açılar bile önemli
olur bazen diyor, büyük bir filozof, pardon o, filozofluktan nefret eder;
hikmet erbâbı olarak. “Onun ölümsüz mizahî eser(ler)i Türkçe, başka dillere
tercüme bile edilmedi” diye onun şimdilik tek mizahî eseri olan bu satırları
sakın ha küçük görmeyin (Zâten bu yazıları, gözünüz, olduğundan küçük görürse,
okuyamazsınız). Çünkü o biliyor ki 20. asırda yaşamış üstad kabul edilen bir
âlimin eserleri sadeleştirme bile yapılamıyor; çünkü üslûp bozulur, yazarın
eserine gölge düşebilir. Onu kıskandığı için kendi mizahî eser(ler)inin üslûbu
bozulmasın diye, başka dillere tercümesini câiz görmüyor; diyor ki (yani diyen
ben oluyorum, övünmek gibi olsun): Benim yatakta sağ elimi sol kulağımın
hizasında tutarak yazdığım bu müthiş yazıları okumak isteyen yabancılar
Türkçe’yi öğrenip yazarı kendi dilinden okuma zahmetine katlansınlar; okumanın
da bir bedeli olmalı değil mi canım!? Her tercüme ve sadeleştirme üslûp
özelliğinden çok şeyler kaybettirir değil mi ya! Bay Yatan’ı okumak ise daha
çok bedel/zahmet ister. Haydi, siz Türkçe’yi bilen Vuslat’çılar çok
şanslısınız, şükredin; Yatan gibi yazarlarınız var ve siz onu kendi dilinden
okuyup anlayabiliyorsunuz.
Aslında Bay Yatan, bu
memleketin (yani, bizim mahallenin) ikinci büyük mizahçısıdır. Şampiyonlar
şampiyonu ise, (şimdilik) üstâd-ı muhterem Sedat Beyefendi’dir. Muhtaç
olmadığından onun eline kimse su dökemez. (“Peki, sayın A. Yatan, sizin elinize
kimse su dökebiliyor mu?”) Yazar (yani ben oluyorum burada): Bu soruyu kim
sordu, önce bilelim (bahâneyle zamandan kazanıp o arada düşünelim). Cevap yok
mu? Öyleyse bu soru yine içimdeki ses’den geldi. Cevabı açıklıyorum, bu müthiş
açıklama dünyayı sarsacak, yer yerinden oynayacak, her ülkede sekiz nokta
beş’ten aşağı olmamak üzere depremler ve son moda tsunamiler olacak.
Açıklıyorum, tüm dünya önlem tedbirlerini (ne demekse?) alsın; aldı mı? Her şey
ve bütün kameralar hazır mı? Peki, benden günah gitti (“ne kolay günahın
gitmesi, tevbesiz filan?!” mı diyorsunuz; doğrudur, deyin). Açıklıyorum: Benim
elime, hatta ayaklarıma son günlerde su döken var. Hasta Yatan olduğum için
abdest alırken yardıma ihtiyaç duyuyorum zaman zaman. İşte o sırada abdest için
elime su döken biri oluyor. Bu açıklamanın nasıl sarsıntıya sebep olacağını
belki bir dahaki ay görmüş olacağız sayın okuyucular. Bütün bunlarla birlikte,
Sedat Efendi’yle benim lehime olarak aramızdaki en büyük fark, onun mizah u
şaka vu esprileri ya otururken veya ayakta icrâ ettiği, yatarken mizah
yaptığına kimsenin şâhit olmadığı; benimse tam tersine yattığım yerden (ve ilk
defa) bu tür mizahî yazıları yazdığımdır. Jüri üyesi okuyucularımın bunu
dikkate almasını önemle rica ediyor, bütün jürilere bu iyiliklerini
unutmayacağımı (rüşvet değil, hediye cinsinden) vaat ediyorum.
Ve sahneye çıktılar
Karaöz’le Acıvat. Karaöz’ün anlamı kolaydı. Özü, vicdanı, imanı kara olan.
Acıvat ismindeki acı’lığın, tatlı olmayıp biber gibi acı olan anlamına geldiği
gibi, halka çektirdiği mânevî acılardan, “ver oyunu, gör oyunu” şeklinde
oynanan demokrasi oyununun cilvesi olarak oy aldığı kimseleri oyaladığından
dolayı verildiği söyleniyor. Oy aldıkları kimselerin analarını ağlatıp
babalarını para peşinde koşturan ve arada bir ağabeyleri tarafından “uyumsuz,
yerginlik çıkarıcı yerici!’ adı takarım haa!” diye uysallaştırılıp
ürkekleştirilen, lâ’sı olmayan bir inancın temsilcisi yapılan ve esas olarak
başörtülü “bacı” ve onların babaları “hacı” ların “acı”ların insanı olmasına
sebep olması sebebiyle “Acı”vat denildiği rivâyet olunuyor. Bu konuda Doğu ve
Batı kaynaklı çeşitli rivâyetler var, ama çok önemli değil. İsmi Acıvat oldu
ki, halk bir harf değişikliğini çok önemsemez, geri tepebilecek oyun tutsun,
değiş(tir)im yavaş yavaş yapılsın. Hâsıl-ı kelâm kravatı ve takım elbisesiyle
sahneye çıktı Karaöz ve Acıvat. Haydi, alkış… (Ulan sakallı radikal, sen niye
alkışlamıyorsun? Sahnede oyun mu sergileniyor? ‘Tabii oyun sergiliyor’ mu dedin?
Ulan sus, tıkarım hal! Her ikisini de alkışlaman gerekmiyor, ülkede demokrasi
var, biz karışmayız; ister onu alkışlarsın, ister diğerini. Oyun bozup hiç
birini alkışlamamak diye bir hak olmaz, bu olsa olsa irticâ olur.)
Sergilenen Karaöz
oyunu bir dahaki sayıda… “Karaöz ve Acıvat’ı bu sayıda Bay Yatan tarafından
tanımış olduk. Ama Hocayat da kim? Onu da tanıtsanız” mı diyorsunuz? İyi
diyorsunuz da, bu konuda, fıkhî mezhepler arasındaki ihtilâflardan daha çok
rivâyetler var. Ama, siz sevgili kaarîler için bu zorluğa da (b)alıklama
atlayalım. Fakat sayın seyirciler, bizden hatırlatması; Üsküdar ve Ümraniye’de
oturmuyor ve hele de Sayın Yatan’ın yakın çevresinde bulunmuyor iseniz,
yandınız. Boşuna bundan sonraki açıklamayı okumayın. Bizden söylemesi, okusanız
da bir şey anlamazsınız. Hâlâ söz dinlemiyorsanız, eh siz bilirsiniz; çözün
bakalım aşağıda şifreleri verilmiş beş bilinmeyenli denklemi:
Hocayat’ın kimliği
husûsunda ittifak yoktur; herkes kendi mezhep ve anlayışına göre farklı
rivâyetleri sahih kabul eder. Bu mevzûda, Eskidâr ulemâsından Mâverâu’n-Nehir
Gemisinin kaptanı Ebû Ukbâ hazretlerinden şöyle rivâyet olunur. Bu zât der ki:
“Adı geçen şahıs, benim tarikdaşımdır. 8-10 senedir tanıdığım halde ne Hâricî,
ne Dâhilî ne Selefî ve ne de Halefî olduğuna dair bir izlenim edindim. O da
bizim gibi insan oğlu insandır. Bazı örneklerinde çelişkiler olsa da, o
kadarcık kusur kadı kızında da olur. Olumsuz değişime ayak uydurmadığı için
(bunları uydurmadığından) onu sevmeyenler tarafından Hocayat adı verildi.
Aslında onun Hocayat değil, Hocakalk olduğunu ben onun kavram notlarına ayak
(pardon) el basarak yemin bile edebilirim.” Bununla da iktifâ etmez Hz. Ebû
Ukbâ. Ona göre; Sayın ve bay A. Yatan Efendi’nin de aslında A. Yatmayan olduğu,
namazdaki kıyâma ve namaz gibi olan kıyâma kalkan anlamı taşıdığı, onun fem-i
saâdet ve çene-i şerifinden rivâyet edilmiştir.
Belde-i Ümran’ın
şimdilerde imdat, (pardon ümded) seslinden başka içerisinden başka ses
gelmeyen, voleybol takımlarının ve de gezip tozmaların en bi kocaman
şampiyonunun teknik traktörü (baş antrenörü) Baş(ı kab)akzâde Ebû Yûsuf u Ebû
Hanife radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre; Hocayat isimli zât-ı
muhterem, leyle-i Cum’aları kendi voleybol sahası büyüklüğündeki salon-ı
kebirlerinde muhteşem kalabalık önünde; neresi ne kadar açık olduğu bilinemeyen
“açıkoturum”larda açıkça oturum (hop sayın Ebû Hanife Efendi, ben hiçbir
açıkoturuma açıkça oturmadım, hep giysili oturdum!) ile oturduğunu, binâen
aleyh mezkür şahsın fizikî yapısıyla değilse de kimyasal, yani ruhsal
mâneviyâtıyla destek olarak kendi voleybol ve yürüyüş takımlarının oyuncusu
olduğunu bildirir. Hocayat isminin verilme sebebini de şöyle izah buyururlar:
Mezkür zât, düz olduğu halde yuvarlaklaştırılmış (nasıl oluyorsa) yuvarlak masa
programlarında sözlerinin hemen hemen nısfına itiraz edildiği ve “senin sözüne
katılmıyorum, ya da katıla katıla gülüyor, öyle katılıyorum” diye atılımcı
katılımcılar tarafından itiraz edildiği için bu kişinin asıl adının bizim
mecliste “hoca atma” olduğu, sonradan bu ismin halk arasında önce “hoca at”,
sonra da “Hocayat”a dönüştüğünü bilimsel ifâdelerle zikreder. Biz, rivâyet
edenin yalancısıyız. (“Ne, yalancısı mısınız?”) Yok canım, lâf icabı; yani
böyle rivâyet ediliyor, her rivâyet gibi bu da iki ihtimallidir; ya doğrudur,
ya da yanlış.
Beyne’l-Eskidâr
ve’l-Umrân (hangi tarafa daha yakın olduğu tespit edilemediği için yazı-tura
atılarak karar verilmesine karar verilen zaman-ı kadîmde kendilerine cem’iyet-i
tevhid denilen mezheb-i yekderiyye (yekşahsiyye diyenler de var) baş müctehidi
Malazgirt kahramanı Kral Durmuşzâde Ebû Edam & Eva’ya göre Hocayat, tam
isnâ aşera senevât kendi içlerinde bulunduğu halde, şimdi esen rüzgâr gereği
dışlanarak dışlarında bulunduğu için
asıl isminin “Hocayı at” olduğu, sonra galat-ı meşhurlaşarak “Hocayat”a
dönüştüğünü söylediği, ama bu rivâyetin sahibi olan râvîlerin sika olmayıp
çimento olduğu için kavl-i zaîf olduğu kaynaklarda belirtilmiştir.
Dâru’l-İzâati
EfEm’il-Hâs ve Mecelletu’l-Vuslat antitarikatinden rivâyet olunduğuna göre ise
Hocayat ismi, aslında müstear bir isimdir. Aynen izâalarında hatiplik ve
mecellelerinde muharrirlik yapan Dâvetçi Abdullah Efendi (r.a.) gibi. Bu zât-ı
muhteremin de kendi saflarında (sen kime saf diyorsun kardeşim?) yer aldığı
belirtilir. Hatta bu yazıyı kaleme (pardon bilgisayara) alan A. Yatan’
Hocayat hakkındaki bu
açıklama, kavram notlarına benzedi kardeşim. Yattığı yerden yazdığı belli olan
yazar, yine kaptırıp gidiyor. Hocayat kimse kim? Kimin ne kadar umurunda? Biri
şu yazara “yeter” desin! Yoksa “yeter!” diyenler çıkar. Bu, dergi Mart ayında
çıktığına göre, şunun şurasında kaç gün geçti Şubat’ın 28’i üzerinden? Ve
böylece memleket sıkı fıkı yönetime mecbur kalır, ona göre.
Netice-i kelâm ve
hulâsa-i merâm; (“oh be! Bak sitemimiz fayda etti. Zaten yazarlara da birileri
“dur!” demeli; gerçi boyalı basın da denilen cerîde-i holdingiyelerdeki
yazarlara dur denilince onlar “vur!” anlıyorlar, vur abalıya diyorlar, örtülü
ve lıhyelinin hedef gösterildiğini düşünüyorlar”) Son söz olarak (dergi
editörü: Haydi haydi bitir, sayfada yer kalmadı; bitir de hoca, yat (hocayat)
yerine.) bu rivâyetlere göre Hocayat’ın isminin aslında “Hocakalk, Hocaat,
Hocayı at ve Hoca çat” olup sonradan kendisine yatmak yakıştırılamadığı, ama
hastalık tarafından yatağa yapıştırıldığı için Hocayat olduğu, hatta A. Yatan
adlı yazarın da Hocayat’ın kendisi olduğu değerlendirilebilir. Ama, bütün
bunlar rivâyet, kimi rivâyetlere İsrail’in (İsrâiliyat mı olacak? Olur mu,
İsrâil’in sonunda da mı yat var? Ne bu çektiğimiz yat’lardan kardeşim,
Hortumcular bile gündeme yat’larıyla gelir, tersinden okuruz tay olur;
sargıtay, yayıştay…) karıştığı yine rivâyet edilir.
Bütün bu rivâyetlerin
mizah ve hiciv gereği övgü veya yergi olma ihtimâlinden dolayı siz tüm bu
rivâyetleri pek ciddiye almayın, olur mu? (Olur, olur!) Karagöz piyeslerinde
perde kapanırken, eğlence olsun diye bazı sözlerin dostları incitmesinden
endişe edilip özür dileme sadedinde ve sırf latîfe (yok, filan kimsenin 2
yıllık karısı latife değil) olsun diye söylenip fazla ciddiye alınmasın, hoş
görülsün diye; “her ne kadar sürç-i lisan ettiysek affola!” denir. Özellikle
Hocayat’ın kimliğiyle ilgili açıklamaların bağcı dövmek için söylendiği
anlaşılmamalıdır. Bilindiği gibi hicivsiz mizah olmaz. O yüzden bu tür yazılar
kalemle değil, iğne ve taşla yazılır; Dostları iğnelemek, düşmanları taşlamak
için. Yazar iğneyi kendine batırmaktan bile çekinmez (‘of, iğne yarasından her
yanım delik deşik oldu!’ Çaktırma yazar, biz biliyoruz bu iğne yaralarının çoğu
içi ağrı kesici dolu şırınga cinsinden iğneler…) Sözün girişinde Hocayat,
böyyük şiirlerinden birini inşâd ederek ne demişti, haa ne demişti? “Dosta
varırız gülle / Düşmana atarız gülle” dememiş miydi? Ne çabuk unuttunuz? Belki
içinizde bilmeyenler vardır; insanlık ve öğretmenlik icabı öğretmiş olayım; ben
çok gül gördüm, bilirim: Gül dikensiz olmaz, gerçekten olmaz. Gülü seven
dikenine katlanacak. Buna rağmen hâlâ “her şakanın altında küçük de olsa bir
ciddiyet yatar” diyorsanız; biz de “eh o kadar da olsun!” deriz. Ya da, hâlâ
kızmaya kalkıyorsanız, “bir hastanın hezeyanları” der, işin altından
kalkarsınız. Kalkarsınız da, bu iğnelemelerin hayal ürünü olduğunu
söyleyemezsiniz. Bak Hocayat veya A. Yatan denilen şahıs, kendini de ti’ye
alıyor, kendi tavrını, özellikle de karpuz gibi yattığını kendine
yakıştıramayıp çatarak kendini bile hicvediyor. Eee, yazar kendine çatan
kendine darılıyor mu? Siz ne hakla darılabilirsiniz? Darılmaya hakkınız yok.
Hani Hakkı’nız? Hanginizin çevresinde Hakkı isimli biri var, gösterin.
Bu rivâyetlere ilâve
olarak sizler için büyük fedâkârlıklara katlanarak evdeki küçük çocuklar dâhil
tam dört kişiyle (yatağa bağlı olduğumuz için, bu kadarla yetindik) yüz yüze
görüşüp halkımızın bu konudaki görüşlerini aldık, alırken nasıl zorlandık
bilemezsiniz. Teşekküre değmez, insanlık/yazarlık icabı. Gerçekten ne o öyle
canım; o kadar abartmayın! Nereden çıktı heykelimin dikilmesini teklif etmek?
Benim heykelleri sevmediğimi bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa bilsinler!
Evet, ne diyordum?
(“Kime soruyorsun?”) Bu anketlerden anlaşıldığına göre halk, Hocayat hakkında yukarıda
anlatılan bilimsel rivâyetlere hiç yüz vermemekte, doğru bulmamaktadır.
Kamuoyuna göre, Hocayat, aslında bir aydır hasta yatağında yatan aslan bilekli
(kalem ve bilgisayar tuşuna bilek hükmediyor ya, yazısı çok kuvvetli, kükrer
gibi olduğundan bu lakap verilmiş) şahsa, kavram ve makale gibi ciddi yazı için
veya başka zarûri işler için kalkmak istese de, doktorların tavsiyesi icabı
oturan, kalkan durumu sana yasak; “Hoca, yat” denilmiş, kahramanlık
yaparak sık sık konuşmak ve yazmak istediğinde evdeki koro “Hocayat” sözünü
nefretî makamda tekrarlamışlar. İşte “Hocayat” sözü buradan kalmış…
Şimdi, kahramanların
(kahraman dediysek, biri hâriç; yiğit ve cesur anlamına değil canım; film
kahramanı gibi kukla kahramanı. Esas ve gerçek kahraman, en azından bu yazı
dizisinde tektir; o da Hocayat’tır) tanıtmış olduk. Bundan sonra bu
kahramanların diyaloglarını dinleyecek ve uykudakileri hoplatıp yerinden
kaldıracak sahneleri izleyeceğiz. Bu diyaloglar, hıristiyanla müslüman
diyaloguna tam benzemez, ama yarım porsiyon benzer.
Hocayat der ki: Söze Besmele’yle başlayalım. Filistin’deki
genç mazlumlar gibi, biz de zâlimleri, tâğutları taşlayalım…
Acıvat: Aaa, sen de
kimsin?
Karaöz: Ben asırlardır
baş kukla kahramanı Karagöz, şimdiki adım ve versiyonumla Karaöz. Beni
tanımayanı ben hiç tanımıyorum! Ya sen kimsin? Bu sahnede işin ne?
Acıvat: Aşk olsun
dostum! Altı asırlık arkadaşını tanıyamadın mı? Ben Acıvat, eski meşhur adımla
Hacıvat. Ne olmuş sana? Böyle Frenk elbiseleri içinde, boynuna bağladığın bir
yular ve sakalsız suratınla ben seni yabancı biri sandım.
Karaöz: Ben aslıma
döndüm. Olduğum gibi görünüyorum. Ama asıl sen kendine bak, taklitçi!
A: Ne olmuş bana, ben
kendime niye ve nasıl bakayım?
K: Ben senleşmedim;
ama sen benleştin. Kılık-kıyafetinle, davranış ve icraatlarınla benim bir
kopyem gibi olmuşsun.
(Perdenin arkasında
konuşmaları dinleyen Hocayat burada bir açıklama gereği duyarak seyircilere şu
bilgileri verir:) Her dönemde beyazları temsilen sahnede başrollerden birini
oynadığını sanan kuklacı, tam zıt karakter olan siyahlar gibi davranır, zift
gibi karalara boyanır. Bunun yanında her tarafı aydınlattığını savunur. Artık
referansı Kur’an değildir; kutsal kitapları eline tutuşturulan Kırmızı Kitap,
Nutuk, Anamasa, Patırtılar Kanunu ve de Kopenhaç kriterleridir. Bu kuklayı
oynatanlar; Derin devlet denilen silahlı ve silahsız güçler, para babaları,
medya babaları, bürokratlar, İsrail ve onun sömürgesi Amerika’dır.)
A: Efendim, bendeniz…
K: “Ben Deniz” mi,
öyle benleşmişsin ki, benim ismimi bile kendi ismin sanıyorsun, hah hah haaa…
A: Yanlış anladın
Karaöz’üm, ben kendimden bahsederken, kibarlık olsun, yerginlik olmasın diye
“bendeniz” diyerek sözüme başlamıştım ve diyecektim ki…
K: Peki “bendeniz” ne
demekmiş a Acıvat?
A: Efendim, “bende”
Farsça bir kelimedir. Aslında bağlı demektir. Esir ve kölelerin bağlarından
dolayı köle anlamında kullanılır. Kibar insanlar muhâtaplarına “köleniz, âciz
hizmetçiniz, bağlı kulunuz” anlamında kendilerinden “bendeniz” diye söz
ederler.
K: Şimdi oldu. İtiraf
ettin ki sen benim kölemsin, bağlı hizmetçimsin. Unutma bunu. Az önce “sen
benleştin” derken bunu söylüyordum. Sana başrol oyunculuğu verseler de bu
sahnede sen bana bağlısın, benim hizmetimdesin. Kibar oğlan, benim sana bir
usta nasihatim olsun, sen bana da, yukarıda Hocayat’ın saydığı güçlere de hep
“bendeniz” diyecek ve “bende” olacaksın. Yoksa yerginlik çıkarıyor, kibarlık
yapmıyor diye velveleyi kopartırım ona göre…
A: Aman dur, bağırma,
ne istersen söylerim, ne dersen yaparım, yeter ki yerginlik çıkmasın.
Hacıyat, sözün
burasında balıklama dalarak açıklamalarda bulunur: Bir boksör temsil ettiği
kitlenin önünde ringe çıkıyor. Rakip, hakemin de çaktırmadan desteğiyle
sağlı-sollu yumrukları diğer boksörün suratına indiriyor. Ringdeki bu boksör
de, “aman kavga çıkmasın, yerginlik olmasın, kibarlık bende kalsın” diye hiç
yumruk vurmuyor. Sadece kendisinin değil, kendini savunup destekleyen büyük
kitlenin de dövülüp yenilmesini “yerginlik çıkarmamak” olarak değerlendiriyor.
E sormazlar mı bu boksöre, dövüşü göze almadıysan ringe niye çıktın, niye
boksörlüğe soyundun? Madem maça çıktın ve halkın gözünde şampiyonsun, öyle ise,
muhâlif boksör ve taraflı basın ve hakemin sana “bırak sen vurma” sözüne niye
itibar ediyorsun, diye sormazlar mı? Sormazlar, burası Patagonya.
A: (Sözüne devam
ederek, ama sözü değiştirmeyi de tercih ederek:) Ama unutma, benim patırtım
Ak’dır. Karalarla, karalamalarla bir işim olmaz.
K: Öyle mi? Sen
Patagonya’nın zencilerini temsil ettiğine göre, onlardan oy alıyor, onları
oyalıyor olduğun müddetçe sen ap ak kalacağını san. Hem, sahi, sen Karadenizli
değil misin?
A: Tencere dibin kara,
seninki benden kara. Senin adın da Karaöz olduğu halde, sen de Akdenizlisin.
Hocayat: Karaöz’e niye
kara denmiştir, herhalde bilirsiniz. Hep karayı temsil etmiştir de ondan. Tek
patırtı dönemlerindeki onun yaptığı halka zulüm ve baskılar Kara Kitap adıyla
kitaplaşmıştı. Şimdiki koltuğun halefi olan ihtiyara da eskiden Kapkara Oğlan
diyorlardı. Ama o da aklığa soyunuyor, “ak günler” diye türkü tutturuyor, beyaz
güvercinler uçuruyordu. Beyaz Oğlanlarınsa kerâmeti de kendinden menkul, ismi
de. Sadece bir ad ve iddia. Amerika denen karanlıklar ülkesi, Cumhuriyetçiler
ve Demokratlar adı verilen iki partiden birisi ile yönetiliyor. Tahteravalliye
binenler gibi, sırayla halkın sırtına bir biri biniyor, bir diğeri. Uydu gibi
gördüğü ülkelerde kuklaları da böyle olsun istiyorlar ve oluyor. Adında veya
söyleminde Cumhuriyet ve Demokrasi olan iki binici…
K: Benim unvanım olan
“kara” güzel bir renktir. Yâ Şer Nârî bile halka açık bir kukla gösterisinde
bana “Karayağız delikanlı” demişti. O günler yediğimiz içtiğimiz ayrı
gitmediğinden olsa gerek; “boğazında haram lokma olmayan” diye de eklemişti.
Hem, vatan toprağı da kara topraktır, ak toprak değil; biz bu vatanın kara
sevdâlısıyız, ak sevdâlısı olmaz zâten. Futbolcular bile karambolden gol
atarlar, akımbolden değil. Çocuklar karamelayı çok severler, akmelâyı değil.
Sevgililer birbirine karanfil verirler, akanfil değil. Halkımız ulaşımı
çoğunlukla kara yoluyla yapıyor, ak yolla değil. Ülke kararnâmelerle
yönetiliyor, akarnâmelerle değil. Halk hangi kuklayı seçecek, ona karar verir,
akar değil. Karadenizli halkımız kara lahanayı çok sever, ak lahanayı değil. Hem…
A: Yeter, Karaöz
yeter. Devamını ben sayayım: Sende, senin anlayışında karakol var, akkol yok;
karamsarlık var, akımsarlık yok; karabasan var, akbasan yok; karavana var,
akvana yok; karabaş var, akbaş yok; karanlık var, akanlık yok; karaborsa var,
akborsa yok, karalama var, aklama yok. Bütün bunlara ne diyeceksin? Haydi şimdi
sen söyle bakalım: Niye hareketli kimseye aktif denilir de karatif denilmez?
Aktualite var, karatualite yok; akupunktur var, karapunktur yok; akvaryum var
da karavaryum yok; akademi var, karademi yok, akarsu var, kara arsu yok; akasya
var, karaasya yok; akıl var da, karaıl yok, akrabâ var, kararabâ yok; akrobat
var, kararobat yok; akşam var da karaşam niye yok? Aksırık denilir de kara
sırık niye denilmez? Aktör bilinir de karatör niye bilinmez? Hem…
K: Devamını da ben
sayayım: Sana aksi denilir, ama karasi denilmez. Hareket anlamında (özellikle
Ortadoğuda) aksiyon var da, kara siyon niye yok? Akrep var, kararep niye yok?
Yankı anlamında akis denilir de kara is denilmez. Akbaba var da karababa niye
yok, değil mi canım? Aksak var da, karasak niye yok? Hem kefen rengi olduğundan
beyaz bana ölümü hatırlatıyor. Beyaz, teslim bayrağının da rengi değil mi ha,
söyle değil mi?
Hocayat: Demek ki
Patagonya Kara ile Ak’ın kıskacında ezilip gidiyor. Üstünde/kuzeyde Karadeniz,
güneyinde de Akdeniz. Ne yeşil deniz var, ne de yeşili savunan. Kimin neyi
savunduğu, ak ve karanın ne olduğu pek belli bile değil. İşte böyle; bu
kuklalar böyle basit konularla uğraşırlar. O Kitab’ı yok sayarak bâtılı hâkim
kılıp beşerî ilkelerle yönetme konusunda birbirlerinden pek farkı olmadıkları
halde seyircilere “tartışıyor” havası estirirler. Akla karayı ayırt edememekten
daha kötüsü, bile bile gerçek ak’a kara karıştırıp gerçekleri gizleyen, daha
kötüsü kapkara ile hükmeden ak insanlar, seyirciler tarafından alkışlanır.
Alkışlayanlar, öylesine kendilerini oyuna kaptırmışlardır ki, Allah’ın
indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutları desteklediklerini düşünmezler bile.
A: Bırak bu lafları.
Biz var ya biz, muhâfazakârız, bunu böyle bilin; siz değilsiniz.
K: Olmayan şey
muhâfaza edilmez. Demek ki siz mevcûdu muhâfaza etmek istiyorsunuz.
A: Yani ne demek?
K: Muhâfaza; saklayıp
koruma, değiştirmeme, olduğu gibi bırakma, yürürlükte tutma demektir. Demek ki
siz mevcut yapıyı, her şeyi aynen koruyacaksınız. Öyleyse bizim açımızdan
mesele yok; sözün başındaki ifademi tekrarlayayım: “Sen benleştin.”
Hocayat: Patagonya’da
düzeni kim kurdu, kim koruyup muhâfaza ediyor, kim de niçin muhâlefet ediyor?
Bütün bu sorular üzerinde düşünmek; oynanan oyunu, kuklaları ve onları oynatan
kuklacıları teşhis için çok önemlidir.
Yıktın memleketi
eyledin viran. Gideyim sahibine haber vereyim heman. (Sahi, sahibi kimdi bu
memleketin?) Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola.