İsmâillerimizden Allah İçin Vazgeçebilmenin Adıdır
Hicret
Hicret kelimesi;
sözlükte, kişi veya kişilerin bulundukları yerden göç yoluyla ayrılmaları
anlamına gelir. Bu ayrılma beden ile olabileceği gibi, dil veya kalp ile de
olabilir (73/Müzzemmil 10; 4/Nisâ, 34). Bir âyette ise kalbi Allah’ın dışındaki
şeylerden ayırıp yine O’na yönelmek anlamında kullanılmaktadır ki bu, Allah’a
hicret (yönelme) ibâdetidir (29/Ankebût, 26). Lugatta göç etmek anlamına gelen hicret, şer’î ıstılahda; bir mü’minin,
fitne beldesinden ve dini husûsunda korkuda olduğu bir yerden, dini husûsunda
emniyette olacağı bir beldeye göç etmesidir. Dünyada büyük
değişikliklere yol açan, yeni bir çağın başlangıcı olan en büyük ve en önemli
hicret, Peygamberimiz zamanında Mekke’de yaşayan Müslümanların Medine’ye
hicretidir.
Müslümanlar İslâm’ı
yaşama konusunda baskıya, işkenceye, dayatmaya uğradıkları zaman, Allah’ın
geniş arzında İslâm’ı yaşayabilecekleri bir yere göç edeceklerdir. Kendi
içlerinde, gönüllerde sürekli bir şekilde kötüden iyiye doğru, eksiklikten
tekâmüle doğru mânevî hicreti sürekli yaşayacaklardır.
Kutsal değerlerin
tehlikeye düştüğü sırada, sırf bedensel gâyelerle toprağa bağlılığı sürdürmek
Kur'an'ın tâlimatına aykırıdır. Vatan, ancak insanî/İslâmî değerlerle birlikte
kutsaldır. Diğer bir deyişle, bu değerlerden koparılmış kuru bir toprak parçası
saygın belde anlamında vatan değildir. Toprağın kutsal belde olmaktan çıkışı
halinde Kur'an, "Allah'ın geniş yeryüzünün" herhangi bir yerini Allah
erleri için barınmaya daha müsait görmektedir. Bunun aksini savunarak süflî
veya fânî birtakım çıkarlar için belirli bir toprak üzerinde ısrar edenler,
Kur'an tarafından kınanmaktadırlar. Böyle bir ısrar, yani hicretten kaçış,
kötülüklerde ısrara benzer.
Mü'min her an hicret
halindedir, daha doğruya, daha güzele doğru yürüyüş, daha ileri menzillere
ulaşmak için sefer halindedir. Bu bazen beldeden beldeye doğru mekân
değişikliği, bazen iç âlemin bir menzilinden öteki menziline doğru hal
değişikliğidir. Bütün hayat, bir yolculuktur, insan da yolcu. Önemli olan bu
yolculuğu hayırlı bir kulvarda (sırât-ı müstakîmde) ve hep hayra doğru
sürdürmektir. O yüzden hicret, sadece sosyolojik değil; aynı zamanda psikolojik
imkân değişikliğidir. İç âlemde yapılacak hicretlere engel hale gelen
topraklarda yapılacak tek hicret, oraları terk etmektir.
Hicret, son çare olsa
da, onu ümitsizlik halinde başvurulan bir hareket olarak görmek doğru olmaz.
Çünkü hicrette aynı zamanda kuvvetli bir ümit, vaziyetin başka bir yerde daha
iyi olacağına duyulan bir temenni ve beklenti vardır. Özellikle toplu halde
yapıldığında, savaşta planlı geri çekilmeye benzemektedir. Ancak, hepsinden
önemlisi, hicret, bir kişinin itikadı uğrunda malını-mülkünü fedâ etmesini ve
sevdikleriyle yakınlarını terk etmesini ifade eder. Pek çok peygamber, imanları
uğrunda hicret etmek zorunda kalmıştır. Hicretin hakikî ruh ve biçiminin
temsilcisi olarak Kur’an’da Hz. İbrâhim zikredilmektedir (19/Meryem, 47-49;
60/Mümtehıne, 4).
Kur'ân-ı Kerim'de Hicret: Kur’ân-ı Kerim’de “hicret” kelimesi geçmez. Ama,
hicret kelimesinin türediği kök olan “hecr” kökünden gelen çeşitli türevler,
-ki bunların tümü hicret/göç, ayrılmak, terk etmek anlamındadır- Kur'ân-ı Kerim’de toplam 31
yerde geçer. Allah yolunda hicret edenlere, hem dünyada güzel bir yer, hem de
âhirette ecir vardır (16/Nahl, 41). Hicret eden, sonra öldürülen veya ölenlere
Allah güzel rızık verecek, hoşnut olacakları bir yere yerleştirecektir
(22/Hacc, 58-59). Zulüm ve kötülük diyarından
başka bir diyara hicret, ya gönüllü olur, veya zorla yaptırılır. Allah, hicret
edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, kendi yolunda ezâya uğratılanların,
savaşan ve öldürülenlerin günahlarını elbette örtecektir (3/Âl-i İmrân, 195).
Öz diyarını zorla terk, yurttan sürülmek veya çıkarılmakla gerçekleşir. Bu
durumda, zulme uğrayanların kendilerini savunma hakları da doğar (Bkz. 3/Âl-i
İmrân, 195; 17/İsrâ, 76-77; 59/Haşr, 8).
Kur'an'ın hicretle
kast ettiği göç, sadece bedensel olmayıp, kalbi Allah dışındaki şeylerden
ayırıp Allah'a yönelmek anlamında da kullanılmaktadır. Kur'an buna Allah'a
hicret veya Allah yolunda hicret demektedir (bkz. 29/Ankebût, 26).
Müslüman bir toplumun
bir beldede hayatta kalma ve İslâmî olarak gelişme mücâdelesinde son alternatif
hicrettir. Belli bir ortamda İslâm’ın gelişmesi ya da hayatta kalması ihtimali
ortadan kalktığında ve bu yolda gösterilecek çabaların sonuçsuz kalacağı
anlaşıldığında, bir kişi ya da grup o ortamı terk etmeye karar verebilir. Bir
kişi, şayet düzenli olarak teşekkül etmiş bir topluluğun üyesiyse ve topluluk
hicret etmeye karar vermişse, o kişinin de toplulukla birlikte hicret etmesi
gerekir. Kendi elinde olmayan şartlar dolayısıyla bunu yapamaması ayrı bir
konudur (4/Nisâ, 98). Böylece hicret, bir iman imtihanı haline gelir (4/nisâ,
88-89; 8/Enfâl, 74).
Hicret eden, hakiki
bir mü’min olduğunu ispatlar (8/Enfâl, 74-75). Allah’ın rahmetine mazhar olur
(2/Bakara, 218), günahları affolunur (3/Âl-i İmrân, 195) ve hem bu dünyada, hem
de âhirette büyük mükâfât kazanır (9/Tevbe, 20; 16/Nahl, 41; 22/Hacc, 58;
4/Nisâ, 100).
Hicret, Allah’ın
mükâfât vaad edip övdüğü bir fiil olduğu gibi, hukukî haklar da getiren bir
eylemdir. Başka bir müslüman topluluğun yanına hicret edenler, o topluluktan
ekonomik yardım almaya hak kazanırlar (59/Haşr, 8). Hicret etmeyenler İslâmî
devlettekilerden velâyet haklarını talep edemez (4/Nisâ, 89).
Mü’min, yaşadığı
ülkesinde yeterli şekilde inanç ve ibâdet hürriyetinden mahrum ise, inancına
göre yaşayabileceği özgürlük ülkelerine hicret etmelidir. İmkân bulanların
zulüm ülkesinden özgürlük ülkesine hicret etmeleri farzdır. İmkânları varken
bunu yapmayanlar Allah katında sorumlu düşerler (29/Ankebût, 56; 4/Nisâ, 97)
Bütün insanlar
Allah'ın kuludur ve yeryüzü de Allah'ındır, bütün genişliğiyle yalnız onundur.
Arz bütün insanları içine alacak kadar geniştir. O halde insan bulunduğu yerde
dininî, bütünüyle Allah'ın emirlerini yaşayamıyor, bu konuda zorluklarla karşı
karşıya bırakılıyor, Allah'tan başka her şeye ve herkese kul olması için
zorlanıyor ve bu telkin yapılıyorsa orası müslümanın yaşayabileceği yer
değildir. Yaşayabileceği yeri aramalı ve bulmalıdır. Bütün yeryüzü Allah'ın
olduktan sonra, onun Allah indinde en çok sevileni kullarının yalnız Kendisine
ibâdet ettikleri yerdir.
İslâm, hiçbir şeyin
putlaştırılmasına müsaade etmez; isterse bu, içinde doğup büyüdüğümüz,
yakınlarımızın malımızın, ticaretimizin, acı tatlı her türlü hâtıralarımızın ve
daha nice güzel şeylerimizin bulunduğu yer olsun. Müslüman nerede inancını
yaşayabiliyorsa, vatanı orasıdır. "Kişinin bulunduğu memlekette yalnız
Allah'a ibadet etmek kolay olmaz; dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır,
daralırsa, orada bağlanıp kalmamalı, ibadetlerini serbest yapabileceği yere
gitmelidir. Hicret edip o darlıktan genişliğe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak
ve Allah'a kulluk etmek mü'minin prensibi olmalıdır"
Bütün bâtıl
ideolojileri, tâğutî düzenleri, câhiliyye âdet ve anlayışlarını, İslâm dışı tüm
dünya görüşlerinden ayrılan, onları terk eden, tâğuttan kaçınan kimsedir
muhâcir ve bu eylemlerdir hicret. Rasûlullah (s.a.s.) da İslâm’ın ibâdet
ilkelerini yerine getiren kimsenin Allah yolunda hicret etmiş gibi olacağını,
fizikî (ülke değişikliği) anlamında göç etmemiş de olsa Allah’ın onu bağışlayacağını
haber vermiştir (Tirmizî, Sıfatu’l-Cenneh
4, hadis no: 2650). İmanlara ve İslâmî yaşayışa çok yönlü saldırıların
gözlendiği modern câhiliyyenin hortlatıldığı günümüz ortamında mü’minlerin
imanlarını koruyup gereği gibi ibâdetlere sarılmaları hicrettir. Büyük Muhâcir,
bu konuda şöyle buyuruyor: “Fitne
zamanında ibâdet, bana hicret etmek gibidir.” (Müslim, Fiten 26, hadis no:
130; Tirmizî, Fiten 28, hd.: 2297)
İnsanın dünyaya gelişi
de, ölümü de bir hicrettir. Cennete yaratılan insan dünyaya hicret etmiş, esas
hicreti de Cenneti hak eden bir hayattan sonra O’na döndürülerek yapacaktır.
"Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde bir
yaratılıştan sonra öbür yaratılışlara (geçirerek) yaratıp duruyor." (39/Zümer, 6). Dokuz ay konuk olduğu annesinin karnından hicret edip dünyaya
gelen bebek, çocukluğa, gençlik ve ihtiyarlığa doğru hicretini yapacak,
misafiri olduğu dünyadan, sonunda anne karnı gibi daracık ve karanlık kabre
göçecek. Orada da hicret bitmeyecek, âhiret denilen son(suz) hayatla hicreti
tamamlayacaktır. Topraktan Yaratan’a doğru hicrettir aslında tüm dünya hayatı.
Cennette yaratılan insan yine cennete dönecek. Daha doğrusu, insan O’ndan
geldi, O’na dönecektir; hicret bu şekilde sona erecektir.
İnsan her an hicreti
yaşamaktadır, farkında olmasa da. Kalbi/gönlü, hayali, düşünceleri, psikolojisi
her an hicreti yaşamaktadır. Aynen bazı hücrelerinin ölüp bazılarının
yaratılmasındaki hicret gibi; kanının devamlı hicreti gibi. Bu yazıyı okurken
kaç organımız hicreti yaşıyor, düşündük mü?
Yaratanın yarattığı
kanundur, sünnetullahtır hicret. O
yüzden sadece insan değildir hep hicreti yaşayan. Bulutların oradan oraya
hicreti olmasaydı yağmur yağmaz, yağmur bulutlardan yere hicret etmeseydi
rahmetsiz kalırdı tüm varlıklar, hicret edecek yer de bulamazdı. “De ki:
‘Suyunuz çekilecek olsa, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?” (67/Mülk,
30). Bir adı da yağmur olan rahmet hicrettir, hicretin rahmet olduğu gibi.
Hareketsiz/hicretsiz
su bile kokuşacak, sinek yuvası ve pislik adası olacaktır.
Güneş, ay ve
yıldızlar, aynen yerküremiz gibi her an hicret etmekte, belirli yörünge
üzerinde hep muhâcir olarak gezmektedir (36/Yâsin, 38-40).
Canlılar âlemini bir
an düşünürsek, her gün milyarlarca canlı yokluk âleminden varlık âlemine hicret
etmekte, doğup vücuda gelmekte, bir nicesi de hayatı terk ederek bilinmeyen
âleme doğru hicretini sürdürmektedir. Bunlar, her gün gözlerimizle gördüğümüz,
yüce Allah'ın her gün, ölümü ve hayatı yaratışından, devamlı hicret kanununun
işleyişinden başka bir şey değildir. "Ve
daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yaratıyor." (16/Nahl, 8)
Arı, kovanında hapis
hayatı yaşarsa, çiçek çiçek hicret etmese nasıl bal yapacaktır? Demek ki bal
(gibi tatlı gelen şeyler) için hicret şarttır. Leylekler kış gelince hac
yolculuğuna çıkıp hicret etmese hayatlarını nasıl devam ettirecekler? Kuşlar
yuvalarından hicret etmese, kendilerinin ve yavrularının karınları nasıl doyar?
Hicret Batıdan Doğuya,
dalâlet ehlini taklitten sırât-ı müstakîme yolculuktur.
Sıçramak için geril(e)mek
gerekir. Aynen bunun gibidir hicret; kaçmak, geriye dönmek değil;
mevzî/strateji değişikliğidir.
Tebdîl-i mekânda
ferahlık vardır. Hicret, haramlardan helâlarla, zulümden adâlete, isyandan
tâate, atâletten faâliyete yönelmektir.
Kelime-i Tevhid, her
çeşit bâtıl tanrı anlayışından Allah’a şirk/ortak koşulan her inanç ve
düşünceden Allah’a hicrettir. Tâğutları, sahte tanrıları “lâ” kılıcıyla kesip
“illâ” ile Allah’a yönelip hicret etmektir. Şirk pisliğinden tevhidin
güzelliğine, küfrün karanlıklarından imanın nûruna, haramların zararlarından
helâl nimetlerin faydalarına hicrettir.
Tüm ibâdetler de
hicret fonksiyonuna sahiptir. Namaz hicrettir, hem de göklere/yücelere
miractır, yukarılara yolculuktur, kaldıraçtır. Zekât, cimrilikten cömertliğe,
sahiplik iddiâsından emânetçilik bilincine hicrettir. Hac, doğduğu veya doyduğu
yerden ayrılmak, vahyin indiği yerlere beden ve gönülle hicret değil midir?
Oruç, hayvanlarla ortak olan yemeyi içmeyi terk edip, yiyip içmeyen meleklere
benzeyip melekleşmeye hicrettir.
Tefrikadan vahdete,
bireysellikten cemâate, ilgisizlikten kardeşliğe göç etmektir hicret.
Tâğutların çürük ipinden kopması mümkün olmayan Allah’ın gökten uzattığı ipine
(Kur’an’a) sarılmaktır hicret.
İbrâhim (a.s.) gibi “Yuh
olsun size de, Allah’ı bırakıp taptığınız şeylere de. Siz aklınızı hiç
kullanmaz mısınız?” (21/Enbiyâ, 67) deyip, İbrâhimî hicreti yaşamaktır: “… (İbrâhim): ‘Doğrusu ben Rabbim (in
emrettiği yer)e hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir’ dedi.”
(29/Ankebût, 26)
Gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü altında ezilip
kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok kötü bir
başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan kaçınmamak nefse
bir zulümdür.
İlim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dinî
amaçla Allah rızâsı için yapılan her hicretin Allah ve Rasûlüne yapılmış bir
hicret olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ve… Mekke’den
Medine’ye hicret olmasaydı? Düşünmek bile istemez insan…
Hayat, baştan sona
yüzlerce, binlerce ayrılıkla doludur. Mü’min de kâfir de nice ayrılıklar tadar.
Niçin sen Allah için her sevdiğinden seve seve hicreti/ayrılmayı zor
görüyorsun? Bilmez misin Kur’an’da belirtilen şu sünnetullahı: “Sevdiklerinizden
infak etmeden, onlardan ayrılmadan iyiliğe/cennete kavuşamazsınız.” (3/Âl-i
İmrân, 92)
Nihâî tercihini
Allah’tan yana, O’na doğru yapan, hicretin her çeşit kötülükten uzaklaşmak
olduğunu kabul eden ve vuslatı Allah’ın rızâsında arayanlara selâm olsun!
Hicret Çeşitleri
Hicret kelimesi;
sözlükte, kişi veya kişilerin bulundukları yerden göç yoluyla ayrılmaları
anlamına gelir. Bu ayrılma beden ile olabileceği gibi, dil veya kalp ile de
olabilir (73/Müzzemmil 10; 4/Nisâ, 34). Bir âyette ise kalbi Allah’ın dışındaki
şeylerden ayırıp yine O’na yönelmek anlamında kullanılmaktadır ki bu, Allah’a
hicret (yönelme) ibâdetidir (29/Ankebût, 26). Lugatta göç etmek anlamına gelen hicret, şer’î ıstılahda; bir mü’minin,
fitne beldesinden ve dini husûsunda korkuda olduğu bir yerden, dini husûsunda
emniyette olacağı bir beldeye göç etmesidir.
Müslümanlar İslâm’ı
yaşama konusunda baskıya, işkenceye, dayatmaya uğradıkları zaman, Allah’ın
geniş arzında İslâm’ı yaşayabilecekleri bir yere göç edeceklerdir. Kendi
içlerinde, gönüllerde sürekli bir şekilde kötüden iyiye doğru, eksiklikten
tekâmüle doğru mânevî hicreti sürekli yaşayacaklardır.
Kur’an ve Hadislere
Göre Hicret Çeşitleri
Hecr veya
hecrân/hicrân; insanın başkasından (bedenen, kalben veya dille) ayrılması
demektir. Hicret; ayrılma, terk etme ve göç etme mânâlarına gelir. Seyyid Şerif
Cürcanî hicreti şöyle tanımlar: "Küfür ahkâmının tatbik edildiği beldeden,
dâru’l-İslâm'a intikâl etmeye hicret denilir." (Cürcânî, et-Ta'rifat,
İstanbul ty, Kaynak Yay., sh. 256). Râğıb el-İsfahanî, Müfredât isimli eserinde
şu noktalar üzerinde durur: "Hecr veya hicran; insanın başkasından
ayrılmasıdır. Bu bedenle, kalple veya dille olabilir. Allah Teâlâ: "Şerlerinden, serkeşliklerinden
yıldığınız kadınlara gelince; onlara öğüt verin (vazgeçmezlerse), kendilerini
yataklarında yalnız bırakın (ve’hcurûhunne)" (4/Nisâ, 34) buyurmuştur.
Burada kullanılan “ve’hcurûhunne”
ifadesi, onlara yaklaşmamaktan kinâyedir. Furkan sûresindeki "Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim
Kur'ân'ı mehcûr bir şey edindiler/terkettiler." (25/Furkan, 30)
mealindeki âyette, kalp ile hecr veya hem kalp, hem lisan ile hecr/ayrılık
sözkonusudur. "Onlardan güzel bir
şekilde ayrıl." (73/Müzzemmil, 10) mealindeki âyette, üç türlü hecr
(ayrılma) muhtemeldir. Bununla beraber; müşriklere iyi davranmakla birlikte
mümkün olursa her üç şekilde de (beden, kalp ve dil) ayrılmanın (hecr etmenin)
yollarını aramaya Peygamber ve O’na tâbi olanlar dâvet edilmektedir. "Uzun bir müddet benden ayrıl
(ve’hcurnî), git!" (19/Meryem, 47) mealindeki âyette de böyledir. "Kötü şeyleri (azâba götürecek şeyleri)
terket (fe’hcur)!" (74/Müddessir, 5). Burada da bütün şekilleriyle
ayrı kalmaya teşvik vardır. Muhâceret, başkasıyla ilişkiyi kesip, onu terk
etmektir. Şehvetlerden, kötü huylardan ve günahlardan uzaklaşmak, olanları terk
ve reddetmek de, hicretin gereğidir.” (Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi
Garibi'l-Kur'an, İst., 1986, Kahraman Y., s. 782).
a) Allah’a Hicret
İnsanın şeytandan ve
her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arınıp Allah'a hicreti, ana yurdu maddî
anlamda mutlaka terk etmeyi gerektirmez. Böylece hicret kavramı, daha geniş bir
dinî ve ahlâkî anlam kazanır. Böyle bir hicret, kesintisiz sürer. Şeytandan
Allah'a hicret etmeyen bir kişi, gerçek mü'min olamaz: "Allah yolunda hicret eden, çok bereketli yer ve genişlik bulur.
Evinden Allah'a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun
ecrini vermek Allah'a aittir. Allah, bağışlar ve merhamet eder." (4/Nisâ,
100). Hz. İbrâhim, kavmine Allah'a iman çağrısı yaptığında ona inanmamışlar ve
tehditte bulunmuşlardı. Ancak Hz. Lût, O'na inanmıştı. Kavminin bu tutumu
karşısında Hz. İbrâhim, onlara şöyle dedi: "Doğrusu
ben Rabbime (Rabbimin dilediği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, azîz/güçlü ve
hakîmdir/bilgedir, hikmet sahibidir." (29/Ankebût, 26). Bu âyette
hicret sözcüğü, açıkça hem maddî, hem de mânevî anlamda kullanılmıştır.
b) Müşrikleri Terk Edip Onlardan Hicret
“Onların (müşriklerin) söylediklerine sabret/katlan ve
onları güzel bir şekilde terk et (ve’hcür).” (73/Müzzemmil, 10). Bu ilâhî sözdeki "hecr-i cemîl" terkibi,
"insanın kalben ve fikren kötülerden, kötülüklerden uzak durması, iyi
ahlâkla donanıp kötülüklere karşı güzel ve etkili bir muhâlefet ortaya koyması"
anlamına gelmektedir (bk. Zemahşerî, Keşşâf, IV/177).
c) Kötülükleri ve Haramları Terk Etmek
“Kötü şeyleri terk et (fe’hcür).” (74/Müddessir, 5). "Müslüman, dilinden ve elinden
müslümanların selâmette kaldığı kimsedir. Muhâcir de, Allah'ın nehyettiği
şeyleri terk edendir." (Buhârî, Rikak 71; Müslim, İman , 4, 64, 65,
66; Ebû Dâvud, Cihad 2, hadis no: 2481, Cihad 4, Vitr 11; Tirmizî, İman 2762,
2763; Nesâî, İman, hds no: 4963; İbn Mâce, Fiten, hds. 2934; Dârimî, Rikak, hds. 2715). “Muhâcir, Allah’ın yasakladığı şeylerden
uzaklaşan ve onları terk eden kimsedir.” (Buhârî, İman 4, Rikak 26). Bir
adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a sordu: “Yâ Rasûlallah, hangi hicret daha
fazîletlidir?” Allah’ın elçisi buyurdu ki: “...
Allah’ın yasakladığı/haram kıldığı şeyleri terk etmendir.” (Nesâî, Biat 12,
hadis no: 4148; Ebû Dâvud, Vitr 12, hds. 1449, Dârimî, Salât 135, hds. 1431)
Abdullah bin Amr
(r.a.) anlatıyor: "Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)'a: 'Yâ Rasûlallah, hangi
hicret daha fazîletlidir?' diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) da: "Allah'ın yasakladığı (haram kıldığı)
şeyleri terk etmendir" buyurdu. Ve devamla: "Hicret, iki kısımdır: Şehirlilerin hicreti ve çölde yaşayanların
hicreti. Çölde yaşayanın hicreti, vazifeye çağrıldığında gelmesi, emrolunduğu
şeyi yapmasıdır. Şehirlilerinki ise, çölde yaşayanınkinden daha ağırdır. Ecir
ve sevâbı da daha çoktur." (Nesâî, Bey'at, hadis no: 4148, Zekât hds.
2516; Ebû Dâvud, Vitr, 1449; Dârimî, Salât, hds. 1431)
d) Fitne Zamanında İbâdet, Bir Çeşit Hicrettir
"Ortalık kargaşa içindeyken ibâdet etmek, bana hicret
etmek gibidir." (Müslim,
Fiten 130; Tirmizî, Fiten 31; İbn Mâce, Fiten 14)
e) Olumsuz Hicret: Bir de olumsuz hicretler vardır; Peygamberimizin ümmetinden bazılarını
Allah’a şikâyet edeceğini ifâde eden âyette olduğu gibi: “Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı mehcûr
(hicret edilip terk edilen bir şey yerinde) tuttular.” (25/Furkan, 30). Bu
âyette geçen hicret (mehcûr) kelimesi, terkedilmiş, dinlenilmeyen veya hakkında
saçma sapan şeyler söylenen demektir.
Kur’an’dan, Allah’tan
uzaklaşmak, önceliği başka şeylere vermek, hayatın merkezine başka şeyleri
yerleştirmek, tersine bir hicrettir. Hicrandır, sürgündür olumsuz hicretler.
Peygamber tâbiriyle "…Kim elde etmek
istediği dünya malı, ya da evleneceği kadın için hicret ederse onun hicretinin
karşılığı da hicret ettiği şey olur." (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim,
İmâret 33)
Doğudan/doğrudan
Batıya/bâtıla yapılan hicret; “hicret”i ters çevirip yanlış bir “tercih”tir. “Allah
ve Rasûlünün koyduğu hükme karşı mü’min bir kadın ve erkeğin o işi kendi
isteklerine göre seçme/tercih hakkı yoktur…” (33/Ahzâb, 36)
Temel tevhidî
sâbiteleri terk edip olumsuz anlamda değişim ve dönüşüm yaşayanlar, muhâcir
değil; olsa olsa tükürdüğünü yalayan döneklerdir. “Ey insanlar! Siz Allah’a
muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık ancak O’dur. Allah, dilerse sizi yok eder
ve yerinize yeni bir mahlûk getirir.” (35/Fâtır, 15-16) “Ey iman
edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini
seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve
zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir
kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur.
Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” (5/Mâide, 54)
Kur’an’da hicret, şu
anlamlarda da kullanılır: Kur’an’dan, hakdan ayrılıp uzaklaşmak (23/Mü’minûn,
67); terk etmek, irtibatını kesmek, uzaklaşmak (19/Meryem, 46); terk etmek,
ayrılmak, kötülükle mukabele etmemek (73/Müzzemmil, 10); ayrılmak, yaklaşmamak,
yalnız bırakmak (4/Nisâ, 34).
İlim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dinî
amaçla Allah rızâsı için yapılan her hicretin Allah ve Rasûlüne yapılmış bir
hicret olduğu da değerlendirilir.
Gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır.
Kâfirlerin zulmü altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet
edememek, neticede çok kötü bir başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü
varken bundan kaçınmamak nefse bir zulümdür.
Ahlâkî anlamda hicret
devam etmektedir. Çünkü müslümanlar, her zaman günah ortamından ve şeytanın
egemenlik alanından İslâm'ın hâkimiyet alanına göç etmekle yükümlüdürler. Bunun
için kötülük yurdundan iyilik yurduna hicret, kıyâmete kadar geçerlidir.
Hicret gerekli,
imkânlar da yeterli iken kötülük yurdunda oturmak, hem büyük bir günah, hem de
nefse zulümdür. Çünkü mâzeretsiz olarak hicreti terk edenlerin varacağı yer,
cehennem olacaktır (bk. 4/Nisâ, 97). Allah yolunda hicret edenler, dünyada
güzel mekân ve bol imkânlara kavuşur, âhirette de en yüksek onur pâyesini ve
Allah'ın rızâsını kazanırlar (bk. 4/Nisâ, 100; 22/Hacc, 58; 9/Tevbe, 20, 100
vd.)
Hicretin Sonuçları
Hicret ve cihad, Allah’ın rahmetine ulaştırır: "İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya,
işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir." (2/Bakara, 218). Dolayısıyla, hicret
ve cihad konusunda görevlerini yapmayanların Allah’ın rahmetini umma hakları
yoktur.
Hicret ve cihad, kötülükleri örter ve cennet gibi en güzel mükâfatlara
ulaştırır: “Rableri, onların duâlarını kabul
etti (Dedi ki:) ‘Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz-
içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret
ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, Benim yolumda eziyete uğradılar,
çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, Ben de onların kötülüklerini örteceğim
ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfât, Allah
tarafındandır. Allah, mükâfâtın en güzeli kendi nezdinde olandır.” (3/Âl-i İmrân, 195)
Gerektiği halde hicret yapmayanlarla mü’minler dost olamaz: “(Münâfıklar) Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki,
onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan
hiçbirini velî/dost edinmeyin…” 4/Nisâ, 89) âyetindeki hicret kelimesi iki şekilde
yorumlanmıştır. 1- Zâhirî anlam, küfür diyarından iman diyarına göç ediş, 2-
Şehvetlerin, kötü ahlâkın ve günahların terki ve reddi.
“İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla,
canlarıyla cihad edenler ve (mücâhidleri) barındırıp yardım edenler var ya,
işte onların bir kısmı diğer bir kısmının velîleridirler. İman edip de hicret
etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların velâyetinden/dostluğundan
hiçbir şey yoktur.(Bununla beraber) Eğer onlar din husûsunda sizden yardım
isterlerse, sizinle aralarında sözleşme/anlaşma bulunan bir kavim aleyhine
olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah,
yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” (8/Enfâl, 72)
Allah’ın geniş arzında hicret etmekten kaçınan, böylece kendilerine
yazık eden müstaz’af kimselerin cezâsı cehennemdir: “Kendilerine yazık eden (nefislerine zulmeden) kimselere melekler,
canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde
müstaz’af/çaresiz idik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş
değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir.
Orası ne kötü bir gidiş (yeri)dir. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan
(gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar
müstesnâdır. İşte bunları, umulur ki Allah affeder. Allah affedicidir,
bağışlayıcıdır. Allah yolunda hicret eden kimse, gidecek çok yer ve
bolluk/genişlik bulur. Kim Allah ve Rasûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar
da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfâtı Allah’a âittir. Allah çok
bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (4/Nisâ, 97-100)
Gerçek
mü’minler, imanlarını hicret ve cihadla isbat edenlerdir: “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhâcirleri)
barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için
mağfiret ve bol rızık vardır. Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle
beraber cihad edenler de sizdendir. Allah’ın kitabına göre rahim sahipleri
(akrabâlar) birbirlerine (vâris olmaya) daha uygundurlar. Şüphesiz ki Allah her
şeyi hakkıyla bilendir.” (8/Enfâl, 74-75)
Allah katında derece/rütbe yönüyle üstün olan kimseler; iman, hicret ve
cihad edenlerdir: “İman edip de hicret edenler ve
Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler derece/rütbe bakımından
Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. Rableri,
onlara kendinden bir rahmet ve rızâ ile, onlar için içinde ebedî tükenmez bir
nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki
Allah katında büyük mükâfât vardır.” (9/Tevbe, 20-22)
Allah’ın rızâsı hicret eden ve muhâcirlere yardım eden öncülere ve
onlara uyanlaradır: “(İslâm dinine girme husûsunda) Öne
geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan
râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedî
kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük
kurtuluş ve mutluluk budur.” (9/Tevbe, 100) ve yine bk. 9/Tevbe, 117.
“Eğer hicret şerefi olmasaydı, ben muhakkak ensârdan bir
fert olmak isterdim.” (Ahmed bin Hanbel, II/315; Müslim, Zekât 139)
"İslâm, şüphesiz garip olarak başladı ve (günün
birinde) garip hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!" "Garipler kimlerdir?" diye
soruldu. Rasûlullah (s.a.s.): Kabilelerinden
(İslâmiyet için) uzaklaşanlardır." (İbn Mâce, Fiten 15, hadis no:
3988)
Hicret, âhiretle birlikte dünyada da güzellik kapılarının açılmasına
sebeptir: “Zulme uğradıktan sonra Allah
yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde
yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse âhiretin mükâfâtı elbette daha büyüktür.
(Onlar,) Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.” (16/Nahl, 41-42) ve yine bk. 16/Nahl, 110.
Mü’minler, geniş
yeryüzünde Allah’a kulluk etmek için mutlaka uygun bir yer bulabilir: “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O
halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız Bana kulluk edin (Eğer bir
ülkede Bana kulluk etmeniz mümkün değilse, Bana rahatça kulluk edeceğiniz başka
bir yere hicret edin).” (29/Ankebût, 56) Yine bk. 39/Zümer, 10; 4//Nisâ, 97-100.
Bir mü’min, kâfir topluluktan ayrılıp Müslümanlarla birlikte
yaşamalıdır: "(Allah'a) Şirk/ortak koşan bir
müşrik müslüman olduktan sonra, kâfirlerden ayrılıp müslümanlar arasına
katılmadıkça Allah, onun hiçbir amelini kabul etmez." (İbn Mâce, Hudûd 2, hadis no: 2536;
Nesâî, Zekât 73, hds. 2558). "Ben,
müşriklerle beraber yaşayan müslümanlardan berîyim/uzağım. Müslümanlarla
müşriklerin ateşleri birbirini görmesin." (Nesâî, Kasâme 25, hadis no:
4753; Tirmizî, Siyer 41, 42, hds. 1654; Ebû Dâvud, Cihad 105, hds. 2645). “Müşriklerle beraber oturmayın, onların
içine girip onlara karışmayın; kim onlarla birlikte oturur veya onların içine
karışırsa onlar gibidir.” (Tirmizî, Siyer 42)
Ashâbdan biri sordu:
'İslâm'ın alâmetleri nelerdir?' Rasûlullah buyurdu: "Azîz ve Celîl olan Allah rızâsı için müslüman oldum, küfrü,
isyanı bıraktım demen, namazı kılman, zekâtı vermen, müslümanların malı, can ve
ırzlarının birbirlerine haram olduğunu, müslümanların birbirlerine yardım eden
kardeşler olduklarını kabul etmen ve Aziz ve Celîl olan Allah'ın, müşrikler
arasında iken İslâm'ı kabul ettiği halde onları bırakıp müslümanların içine
gelmeyen kimsenin hiçbir amelini kabul etmeyeceğini bilmendir." (Nesâî,
Zekât 73, hadis no: 2558; İbn Mâce, Hudûd 2, hds. 2536)
Hicret, belli şahıslara, belli bir mekâna ve belirli bir yere âit
değil; şartların oluştuğu bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda geçerlidir. “Tevbe sona ermedikçe hicret sona ermez; güneş batıdan doğuncaya kadar
da tevbe son bulmaz.” (Dârimî, Siyer 70). "Kâfirlerle savaş devam ettikçe,
düşmanla çarpışıldığı sürece hicret devam eder." (Nesâî, Bey'at 15,
hadis no: 4156; Ahmed bin Hanbel, V/270).
"Memleketler, Allah'ın memleketleridir. Kullar da Allah'ın kullarıdır.
Nerede hayır bulursan orada yerleş." (İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l
Azim, II/14)
Hicret, hangi mekân ve
hangi zamanda olursa olsun, şartları oluştuğunda gündeme gelen bir ibâdet ve
şartlar çerçevesinde işlenen bir eylemdir. Hadis-i şerifte (Buhârî, Cihad ve's-Siyer 2; Müslim, İmâre 85-86) Mekke'den
Medine’ye hicretin kaldırmış olduğu belirtilmişse de, müslümanlara baskı
yapılan her küfür diyarından İslâm yurduna hicret, farz olarak sürmektedir.
Her an Allah’a doğru hicretini gerçekleştirme gayretinde olan tevhid eri
mü’minlere selâm olsun!