Vuslat, Sayı 41, Kasım 2004
Allah’ın
Yardımı, Felâh ve Gâlibiyet
Allah, yarattığı her
şeyi güzel yapmıştır (32/Secde, 7). O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır
(95/Tîn, 4). İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve
onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır (40/Mü’min, 64). Allah,
insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş,
yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır (17/İsrâ, 70). Gökleri ve yeri
yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran,
izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de
bize akıtan ancak Allah’tır (14/İbrâhim, 32). Âdetleri
üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır (14/İbrâhim, 33). O, yerde
ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır (2/Bakara, 29). O bize istediğimiz her
şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız (14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18).
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine
ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır (51/Zâriyât, 56). Kur’an’ın nazarında,
hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın
yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi
tutulmasıdır (11/Hûd, 7). Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi
taşır (67/Mülk, 2). Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti
kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî
yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır (2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186;
23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3). Bu imtihanlar,
gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır (3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31).
Allah’ın Yardımını
Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmek Zorundadır!
İnsandan kendine doğru
adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret
ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca
nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini dener. Onun için kul ile
Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz
Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a
iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan,
içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır (4/Nisâ,
13). Kul şükredecek, Allah da (nimetlerini) arttıracaktır (14/İbrâhim, 7). Kul ihsân edecek,
Allah da ihsân eden kulu sevecek, ihsâna ihsanla, iyilik ve güzellikle karşılık
verecektir (2/Bakara, 195; 55/Rahmân, 60). Kul, Allah uğrunda cihad edecek,
Allah da kendi yollarına eriştirecektir (29/Ankebût, 69). Kul, duâ edecek, Rabbi de duâsına icâbet edecektir (40/Mü’min,
60). Kul Allah’ı zikredecek ki, Allah da kulunu zikretsin (2/Bakara, 152). Kul
Allah’a bir adım yaklaşacak, Allah da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul
yürüyerek O’na doğru giderse Allah da koşarak cevap verecektir (Buhârî). Allah,
iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi,
yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet
nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir
şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar (24/Nûr, 55).
“Zahmetsiz rahmet
olmaz.” Allah sebeplerin mahkûm değildir ama, dünyayı
bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey
ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya
tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin
Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın
evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
Aynen böyle; kul,
Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin
(47/Muhammed, 7). İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah
gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?”
diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın
yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur
(11/Hûd, 88). Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır (3/Âl-i İmrân, 126). Allah dilediğine yardım edip zafer verir
(30/Rûm, 5). Allah dilediğini yardımı ile destekler.
Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret
vardır (3/Âl-i İmrân, 13). Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak
almıştır (30/Rûm, 47). İman edip mallarıyla ve
canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları
cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad
eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih (61/Saf, 10-13).
Bir kısmının adı
“ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa
bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip
olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte
yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara
yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da
onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler,
Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa,
görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup
sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi
Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden
korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da
gelmemektedir.
Allah’ın yardımı hangi
şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı birçok âyette
belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip
geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi
sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle
sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet
‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz
Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” (2/Bakara, 214). Bu âyette
eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlar için dünyada ve dolayısıyla
âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah
yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve
sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından,
şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden,
kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların
çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre,
Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre
ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara
katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.
Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız
öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri
değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi,
artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka
yardımcıları da yoktur.” (13/Ra’d, 11). Allah âdildir, zerre kadar
zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak
etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla
muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk
bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak,
dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.
Felâh: Arapça'da "yarmak, tarlayı
sürmek" manasına gelen "f-l-h" kökünden türeyen felâh, zafer, necât, halâs ve fevz kelimeleriyle eş anlamlı kabul edilir.
Sözlükte "yarmak, arzu edilen şeyleri elde etme, istenmeyen şeylerden
kurtulma, gâyeye ulaşma, hayır, nimet, refah ve saâdet
içinde bulunma" gibi mânâlar taşır. Felâh kelimesinin yarmak anlamından
dolayı, çiftçiye fellâh; alt dudağı yarık olan kimseye de eflâh adı
verilmiştir. Felâh, bir terim olarak; kişinin dinî ve ahlâkî yükümlülüklerini
yerine getirmesinin sonucunda dünyada elde edeceği başarı ve mutlulukla,
âhirette ulaşacağı ebedî kurtuluş ve saâdeti ifade
eder.
İnsanın böyle bir
sonuca ulaşabilmesinin, karşısına çıkan bütün engelleri aşması şartına bağlı
olduğu dikkate alınırsa, felâhın sözlük anlamı ile terim anlamı arasındaki
bağlantı anlaşılır. Felâh; önündeki engeli yarıp, kendini kurtarmak ve
istediğine ermek, yani zafer bulmaya denir. Para, kadın, makam, şöhret gibi
engelleri aşanlar, dünyada devlete; âhirette cennete ulaşırlar. Ezanda geçen "hayye ale'l-felâh"
(Haydi kurtuluşa!) ifadesindeki felâh, kurtuluşa yönelmek anlamındadır. Aynı
kökten gelen iflâh, bir şeyi elde etmek, arzu edilen şeye ulaşmak, çalışmada
başarılı olmak gibi anlamlar ifade eder.
Râgıb El-İsfahanî,
felâhı, dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra, birincisini dünya
hayatını güzelleştiren uzun ömür, zenginlik, şeref ve bunların kazandırdığı
mutluluk olarak yorumlamış, uhrevî saâdeti de şu dört
şeyle özetlemiştir: Ölümsüz bir ömür, hiçbir ihtiyaç unsuru taşımayan
zenginlik, zillet şâibesinden arınmış bir şeref ve cehil karanlıkla-rından
kurtulmuş bir ilim.
Orucun gün boyu rahat
bir şekilde tutulmasını sağladığı için sahur yemeğine (Müsned, IV/ 272); ayrıca
ezan ve kamette geçtiği üzere hayrın bekasına ve ebedî kurtuluşa vesile olması
dolayısıyla cemaatle kılınan namaza da felâh denmiştir (Müslim, Salât 6, 12;
Tirmizî, Salât 149; Nesâî, Ezan 3, 5).
Firavun, komutanlarına
ve ilim adamlarına "bütün tuzaklarınızı,
planlarınızı toplayın, sonra saf saf gelin. Bugün yüce olan, felâha (kurtuluşa)
erecektir" (20/Tâhâ, 64), diyerek o da Mûsâ
(a.s.) engelini aşmak ister, ama aşamaz ve denizin derinliklerinde
boğulur.
Kur'an'da Felâh: Felâh ve türevleri, Kur'an'da kırk yerde geçer. Felâhın
zıddı olan hüsran ve türevleri ise 65 yerde tekrar edilir. Felâhtan türetilen
ve "felâha ulaşan, ebedî saâdete eren"
anlamına gelen "müflih" kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de çoğul şekliyle
"müflihûn" bir övgü ifâdesi olarak sadece mü'minler hakkında
kullanılmaktadır. Kur'an terminolojisinde genellikle, âhiret hayatında
cehennemden kurtulup cennete girmeyi ve Allah'ın rızâsını elde etmeyi ifâde
eden felâh (23/Mü'minûn, 1; 58/Mücâdele,
22), 2/Bakara sûresi 2-5. âyetlerinde, dünya hayatını
gayba iman edip namaz kılmak, kendilerine ihsan edilen nimetlerden başkalarını
da faydalandırmak, peygamberlere gönderilen kitaplara ve âhiret gününe
kesinlikle inanmak sûretiyle geçirenlere vaad edilmektedir. Kur'ân-ı Kerim,
Allah'a iftira edenlerin, kâfirlerin, zâlimlerin, mücrimlerin, sihirbazların felâha kavuşamayacaklarını beyan eder (bkz. 6/En'âm,
21, 131; 10/Yûnus, 77; 12/Yusuf, 23; 20/Tâhâ, 69; 40/Mü'minûn, 117; 28/Kasas,
37, 82; 10/Yûnus, 69; 16/Nahl, 116). Buna karşılık Kur'ân-ı Kerim, mü'minlerin,
namazlarını huşû ile kılanların, sabırlı olanların,
takvâ sahibi kimselerin, cimrilikten sakınanların, nefislerini tezkiye
edenlerin, Allah'ı samimiyetle ananların felâha (kurtuluşa) ereceklerini de
açıklar (bkz. 23/Mü'minûn, 1; 87/A'lâ, 14;
91/Şems, 9; 2/Bakara, 189; 5/Mâide, 100;
22/Hacc, 77; 62/Cum'a, 10; 59/Haşir, 9; 64/Teğâbün, 16).
Gerçekten mü'minler felâha (kurtuluşa) ermiştir; Onlar ki,
namazlarında huşû içindedirler; Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz
çevirirler; Onlar ki, zekâtı verirler; Ve onlar ki,
iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri)
hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun
ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o
mü'minler) ki, emânetlerine ve ahidlerine riâyet ederler;
Ve onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır;
Firdevs (cennetin)e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar." (23/Mü'minûn, 1-11)
"Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun
-babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da
olsa- Allah'a ve Rasülü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte
onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları
desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî
kalacaklardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da
Allah'tan râzı olmuşlardır. İşte onlar, hizbullah (Allah'ın tarafında olanlar)dır. İyi bilin ki, felâha (kurtuluşa) erecekler de sadece
hizbullah (Allah'ın tarafında olanlar)dır." (58/Mücâdele,
22)
Felâhın Yolu: İman
ve Sâlih Amel:
Bakara sûresi, 1-5. âyetlerde hidâyet ve ona bağlı
olarak felah (kurtuluş), gaybe iman, namazı ikame ve her imkânla infak etme
şartlarına bağlanmıştır. Dolayısıyla, iman ve sâlih amel olmaksızın kurtuluş
mümkün değildir. İman ve sâlih amel olmadan kurtuluşun olmadığı gerçeği, felâh
kelimesinin zıddı olan “husran”la ifâde edilerek Asr
sûresinde de belirtilir: “Asra yemin
olsun ki, insan gerçekten husran (ziyan) içindedir. Bundan, ancak iman edip
sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (103/Asr, 1-3)
İman etmek, felâha ermektir. İmansız insan, cehennemde rahat arayan gibi
kurtuluşu boşuna aramaktadır. İman, fıtratımızda olduğu için, onu sahip olduğu
yere yerleştirmeyen insan, önce kendine zulmetmektedir. Huzursuz gönlünü boş şeylerle
avutmaya çalışmakta, ama gerçek felâhı ve mutluluğu bir türlü
yakalayamamaktadır.
Namaza Çağrı: “Haydin Felâha!” Namaza dâvet edilirken, günde beş kez “haydin felâha!” diye
çağrılıyoruz. Yine
kamet getirirken, cemaatle namazın felâh olduğunu tekrar vurguluyoruz. Cemaat, kardeşlik bağlarını güçlendirerek
huzur ve felâhı İslâm toplumuna yayar. Felâh’ın dünya ve âhireti kapsayan
kurtuluş anlamına geldiğini bilen namaz düşmanları, ezanı Türkçeleştirirken
“felâh” kelimesini niye Türkçeye tercüme
edip “haydin kurtuluşa!” dedirtmediler de “haydin felâha!” dedirttiler?
İnsanımız, oynanan oyunun arka planını felâh kavramından yola çıkarak bile
anlayabilir.
Evet, namazı ikame felâhtır, kurtuluştur. Namazda en büyük felâh, gönle
gelmektedir. Evrenin sonsuz güzelliklerine açıldığı halde, dünyanın kısır
çekişmeleri ve bitmeyen bunalımları arasında daralan gönül, ancak namazda
Allah’ın huzurunda felâh bulur. Dünya telaşları, hele yaşanan yer İslâm yurdu
değil, tâğûtî düzenlerin ve onların sürüleştirdiği kalabalıkların oluşturduğu
çevre ise, kalbi öyle yıpratır ki; her şey onu mutsuz
kılar, fıtratındaki güzellikleri aynalarda göremeyince devamlı
olarak sıkılır. Birçoklarının farkında olmadan
“içim sıkılıyor”, “beni hiçbir
şey sevindirmiyor” diye ifâde ettiği sıkıntı ve huzursuzlukların tümü, gönlün sonu
gelmez mutsuzluklarıdır. İnsan, namaz kılarak Rabbına hamd ü senâ
ve zikir ettikçe, gönül İlâhî güzelliği hisseder, sonsuz bir mutluluğa kavuşur.
“Dikkat edin, bilin ki, ancak Allah’ın
zikriyle kalpler mutmain olur, (tatmin olup, huzura kavuşur).” (13/Ra’d,
28)
İnsanın yapısını
teşkil eden temel unsurlar vardır: Nefs, beden, ruh ve kalp (gönül). Birçok
konuya yaklaşmak için, onun zıddını bilmek de bir metoddur. Felâhın tersi
hüsrandır. Özellikle, felâh yoksa mutlaka az çok hüsran vardır. Şimdi,
insanlara, topluma bakalım; hüsran manzarasından başka ne görebiliriz? Asr sûresinde ifâde edildiği gibi, tüm insanlar hüsrandadır.
İman edenler, sâlih amel işleyenler (namaz kılan ve infak edenler), hakkı ve
sabrı tavsiye edenler (özellikle sözleriyle infak edenler) hüsranda
değillerdir; çünkü onlar felâh bulmuşlardır. İnsanın önünde iki seçenek vardır:
Ya bu üç ilkeye uyar ve felâha (kurtuluşa) erer; ya da hüsranın pençesinde
perişan olur.
Bilindiği gibi
“ğâlib”; yenen, üstün gelen anlamına gelir. “...
Öyle ya, Allah emrine gâliptir. Fakat insanların çoğu
(bunu) bilmezler.” (12/Yûsuf, 21). Bu âyette görüldüğü gibi, Kur’an gâlib sıfatını Allah’a izâfe
etmiştir. “Eğer Allah size yardım ederse,
artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size
yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak
Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” (3/Âl-i İmrân, 160). Bu âyette
gâlibiyetin ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olduğu açıklanmış, O’nun
yardımını kestiği durumda gâlibiyetin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Görüldüğü
gibi, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Allah’ı gâlib sıfatıyla tanımak ve hem de gâlibiyeti Allah’tan bilmek gereği açık ifâdelerle yer
almıştır.
Gâlibiyet ve mağlûbiyetleri Allah, insanlar
arasında döndürüp değiştirir (3/Âl-i İmrân, 140). Oyun ve eğlenceden ibâret bu dünya (6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64)
tahteravallidir; yükselenler, bir gün inerler. Ülkeler de insan gibi doğar,
büyür ve ölür. Her ümmet için bir ecel vardır (10/Yunus, 49). Allah, kullarını
varlıkla da yoklukla da imtihan ettiği gibi; gâlibiyet
de mağlûbiyet gibi bir sınavdır. Müslümanların Bedir’leri gibi Uhud’ları da
olacaktır. Gâlibiyet sonrası zafer sarhoşluğunun
şımarıklığa ve gurura yol açan tehlikeleri yanında, mağlûbiyetin de insanın
kendine ve dâvâsına güveni sarsan yıkıcı etkileri söz konusu olabilir. Uhud,
ders alındığı müddetçe gâlibiyetin veremediği güzel
dersler verir. Gâliptir bu yolda mağlûp. Bâtıl dâvâ için ve nice zulümlerle kazanılan zaferlerin
aslında büyük bir mağlûbiyet olduğu gibi...
Şehidlik; sayıyı,
maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm
ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu
boşuna ölmek”, “kendine yazık etmek”, “kendini tehlikeye atmak”, “siyaset
bilmemek...” gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu, tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen
veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye,
küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak, yönetimi değiştirmek,
yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve yöntemler de ona göre
seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz.
Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir ama, amaç
değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını kazanmaktır.
Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir lütuftur. Bu
ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli herhangi bir
kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı bir
memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar ise cihadla
görevlidir. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Ancak
müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı
için cihad eder. Sonunda bu kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci
derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti
odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Unutmamak
gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir (30/Rûm,
47; 2/Bakara, 214). “Onlar ağızlarıyla
Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu
tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak
için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur.
Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti
size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla
Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte
bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden
ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en
büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan
yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” (61/Saff, 8-13)
Birçok peygamber
gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda
tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile
oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da,
dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye
yalvardı.” (54/Kamer, 10). O Nûh (a.s.) ki, her
türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) ‘Rabbim! dedi,
doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim,
ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece)
günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet
ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine
büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine
haykırarak dâvette bulundum. Üstelik,
onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.” (71/Nûh, 5-9). Hem de, dile kolay; tam 950 sene... (29/Ankebût, 14)
Ama, hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar
başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan,
sadece kulluk yapmak için (51/Zâriyât, 56), Allah’ın emir ve yasaklarına uyup
O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha
başarılı kimse olur mu?
Başarı ve zafer
Allah’ın yanındadır. O dilemeden hiç kimse gâlip
gelemez. Mağlûbiyet ihtimali var diye savaştan kaçan insan, gâlibiyeti
hak etmeyen bir korkak olduğu için, o, hiçbir zaman gâlip gelemeyecektir.
İnsan, dâvâsının savaşçısıdır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut yolunda
savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın
hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Bu hak-bâtıl savaşında savaşçı olarak yer al(a)mayan kimseler,
kâfirlerle mü’minlerin arasında tercih yapamayan münâfıklardır ki, onlar da bu
tavırlarıyla kâfirlerin cephesinde kabul edilirler.
“Zafer sabra bağlıdır;
Müslüman için kaygının sonu sevinç, zorluğun sonu kolaylıktır." Zaferin büyüklüğü, belânın büyüklüğü
nispetindedir. Hiç kimse, gâlibiyet ve başarı
merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır. Güçlükler, gâlibiyet
ve başarının değerini artıran süslerdir. Bazı yıkılışlar, daha parlak
kalkışların teşvikçisidir. Bir şeyi yapabileceğinize kendinizi inandırırsanız,
ne kadar güç olursa olsun onu başarırsınız. Fakat,
dünyada en basit işi yapamayacağınız kuruntusuna kapılırsanız, onu yapmanıza
imkân kalmaz. Tepecikleriyle karşınıza aşılmaz dağlar gibi dikilir. Başarmak
için tehlikeye atılmadıkça yarışı kazanmak, mücâdeleyi
göze almadıkça da zaferi elde etmek mümkün değildir. Büyük başarıların ve gâlibiyetlerin sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme
sabrını gösteren kişilerdir. Ve… Yenileceğinden korkan daima yenilir.”
Uhud Savaşından mağlûp
çıkan müslümanlara verilen mesaj, içinde yaşadığımız dünyada uzun zamandır
siyasî ve sosyal alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve
mazlum müslümanların mağlûp kabul edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için
de geçerlidir: “(Ey mü’minler!)
Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” (3/Âl-i İmrân, 139). İnsan, savaşı önce içinde kazanır ya da
kaybeder. Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini,
kendi inancımız belirler. Mü’min, Allah’ın, Rasûlünün ve O’nun hizbinin (safını
ve nihâî tercihini Allah’tan yana yapanların) gâlip
olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet,
iç dünyamızdakine paralel olarak ebedî hayatta felâh olarak ortaya
çıkacaktır.