Vuslat, Sayı 33, Mart 2004
HİLÂFET
İslâm'ın hiçbir kurumu, sadece
belirli zamanlarda yaşanıp bir daha hayata dönemeyecek ceset değildir. Yine,
hiçbir esası, insanları fikir ve hayal dünyasında gezintiye çıkaran felsefî
ütopya şeklinde kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat nizamıdır.
Evrenseldir, her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek
yapıdadır. "Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve muhteşem olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana
vereceği fazla bir şey yoktur" diyen kimse, İslâm'ı anlamamış demektir.
Hilâfet, Rasûlullah'ın âhirete
irtihâlinden 1924 yılına kadar tam 1293 yıl müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı bir sancak
olmuştur ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca
çöpe atarak mazlumları kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu, modern câhiliyye zulmü altında kıvranan dünya için yegâne
alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki ihtiyar cadının maskesi düşmekte,
sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı, kendi âşıkları tarafından bile
görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu Komünizm karşısında bile kaç defa
köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme sayı saydıran, yapay hormonlarla beslenip
yasak doping ilaçlarıyla maça çıkan bu şikeci boksör,
gerçek rakibiyle karşılaşmaktan korktuğu için, onun ringe çıkamayacağına sarhoş
ettiği seyircileri inandırmak istiyor.
Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış güzelim kumaşın hiç
kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının elbet farkındayız. Ama
ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz yaklaşık bu sayıdaki kumaş parçalarını
birleştirerek nasıl güzel seccâde oluştururdu. Yeter
ki kumaş sağlam olsun, terzi ustaysa, o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin yetişmesinde. Kendi önündeki kesik parçaları,
kullanışlı güzel elbiseye çevirmesini bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da zor değil hani. Üç tane
sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin” yapması gibi bir bereket
görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda. İnleyen nağmeler coşan şarkılara
dönüşecek, işinin ehli orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp seksen senedir
yakılmayan lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta düğmenin yerini
bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte gönül gözü de açık
olanlara iş düşecektir.
Katolikleri papa, Ortodoksları
patrik, Yahûdileri hahambaşı topluyor, temsil ediyor,
yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız! Hem de dinleri “üç kişinin bile,
yolculukta dâhi, içlerinden birini lider seçmelerini” emrettiği halde.
Lidersiz/halifesiz ümmet, başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet eden emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker
yapan özel ümmet çıkmalı (3/Âl-i İmrân, 104) ki, onlar yolu açsın. Sonra ümmet,
ümmet bilinci ve sorumluluğunu kuşansın (3/Âl-i İmrân,
110). Müslümanlar tek ümmet, yani evrensel bir âile
olduklarını, birbirleriyle ilişkilerinde ispatlasın (21/Enbiyâ, 92).
Müslümanlara “böl, parçala, yut” taktiğiyle tavır alanlar, “Birleşmiş
Milletler” şemsiyesine ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek devlet çatısı
haline dönüştürüyor, her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları arıyorlar.
Müslümanların “hilâfet” konusunu gündeme getirmelerine ise “cısss!”
diyorlar. Müslümanlar, dünyaya müslümanca nizam
vermeyi düşünmesinler diye, Amerika’nın başı çekerek Türkiye modelini örnek(!)
göstererek yön verdiği “Büyük Ortadoğu” projeleri gündeme getiriliyor;
“memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz” anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor, “Hasta Adam”ın son
demlerindeki “Jöntürkler”e, yani “Yeni Osmanlılar”a nazîre olarak.
Amerika, 11 Eylül’den
sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi başı Buş oğlu
Buş’un ifâdesiyle “Haçlı
Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni dünya düzen(sizliğ)i”
projesini uygulamak için, Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor.
Bir yandan da stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”,
“yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”, “lâ’sı olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm”
şeklinde içi boşaltılmış ve Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor
kuklaları eliyle. “Paranın dini imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik
ve demokrasi İslâm’la çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu
Allah'ın katında tek gerçek din olan İslâm değildir, muharref
dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için kukla yönetici ve yönlendiricilerini
seferber ediyor. Savaşlardan, işgallerden çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından dinin tahrifi,
hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması.
Halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek. Müslümanların
birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı coğrafyada yaşayan,
aynı ülkenin, aynı mezhebin insanlarının bile bin bir gruba ayrıldığı bir
ortamdan kurtulup tüm dünya müslümanlarının tevhid çizgisinde birleşmesi demek. Irkçılıktan,
ulusçuluk/milliyetçilikten, ulus-devlet anlayışından ümmetçiliğe geçiş,
vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk şuuruna hicret demek. İslâm, sadece
toplumun anladığı anlamda bir din değil; aynı zamanda sosyal ve siyasal
nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam, 1924’lere kadar yaşandı, yine
yaşanabilir. Dünya, teknoloji ve özellikle iletişim araçlarıyla çok küçüldü;
şimdi çok daha kolay uygulanabilir çok uluslu, çok katılımlı, çok ve zengin
kültürlü, tek halifenin (ya da hilâfet komisyonunun) şûrâ
ile ve Allah’ın indirdiği gerçek adâlet ilkeleriyle yönettiği bir Büyük İslâm
Devleti. Düşünebiliyor musunuz iki
milyar nüfuslu, 46 ulus-devletin birleşmesinden oluşmuş, başında halifesi olan
bir Dünya İslâm Devleti... Rüyâsı bile insanı mutlu
ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle bir gücün karşısında kim durabilir?
Global zulüm, ABD adlı vahşi kovboy ve İsrail adlı haydutlar çetesi böyle bir
güç karşısında ne yapabilir? Böyle bir yapının ekonomisini, dünyaya verdiği
huzuru düşünün...
Umudu, hedefi, ideali
olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı
olmayan eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler
arasında kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş
vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar yarışmalarına
katılabilir, biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak takılabilir.
Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim
nesil gibi yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu ülkede
değil; tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm olan şirki) kaldırmaya
çalışmakla yükümlüdür (2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39).
Müslümanların tüm yeryüzünde halife olduğu (2/Bakara, 30) ve hâkimiyet anlamında
bu halifeliği uygulama imkânına kavuşmak için iman ve amel-i sâlihle ilgili tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece
Allah’a kulluk/ibâdet edip O’na hiçbir şeyi şirk
koşmaması gerektiği (24/Nûr, 55) Kur’an’ın mesajıdır.
"Hilâfet"
derken; Emevî, Abbâsî,
Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı ve nâkıs hilâfet değil; hulefâ-i
râşidîn (dosdoğru yolda olan dört halife) tarzı
hilâfeti kast ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği demektir. İdeal olan tek devlet, tek
lider anlayışının hayata geçmesi olmakla birlikte; geçiş döneminde (hatta
kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz değildir. Önemli olan tek güç olmak,
hedef birliği içinde organize olabilmektir. Bu, kolektif şekilde federatif
biçimde de olabilir. Önemli olan bey’at denilen özel
bir seçim usûlüyle işbaşına gelip, şûrâ prensibini
ihmal etmeden, insanlara tek adâlet ölçüsü olan Allah’ın indirdikleriyle
hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi, artık bir daha hayata geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı,
içindekileri ve yaratıkların işleyiş kanunlarını yaratan zâtın kitabı olan Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek projeler,
kurtuluş reçeteleridir. Hiçbiri ütopik ve ayağı yere
basmayan uçuk teori ya da artık devri geçmiş eskinin değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında, medeniyet ve dünyevî etkinlikten uzak
bir yörede yükselen nebevî mesaj, o devirde hemen hiç kimsenin hayal bile
edemeyeceği en büyük devrim ve en güzel toplumsal değişimi çok kısa bir zamanda
gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım vaad
ettiği Kur’anî projelerin hayata geçirilmesini,
kâfirlerin bile planlı ve gayretli çalışmalarıyla 20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi hayal edemediği bir vampir devlet, asrın ilk
yarısı bitmeden Ortadoğunun kalbine saplanmış hançer
şeklinde ortaya çıkmadı mı? Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya
savaşı veren Avrupa ülkeleri, savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek
devlete doğru hızla gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş
sonrasında, yani elli-altmış sene önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi,
çeyrek asır önce İran’da ne oldu, nasıl oldu İslâm Devrimi, bütün dünyaya ve
hatta şiî olmayan müslüman
âleme rağmen?! Kimlerin hayal bile edemediğini, kim
nasıl gerçekleştirdi?
Örneği direkt
konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin kaldırılıp yeni bir
dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini kaç kişi hayal edip
dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz'un
Mısır'a gidip müslümanlarla savaşarak kılıç zoruyla
hilâfeti Osmanlılara getirmesi de, bir Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği
ilk anda, meclisten kanun çıkartarak "dünya müslümanlarının
sosyal ve siyasal liderliği"ni, böylesi önemli bir gücü tarihe gömmesi de
zafer olarak anlatılır. Her ikisi de devrimdir. Her ikisi de yavuzluktur. Peki,
"yavuz hırsız" kimdir, orası meçhul.
Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî
bir gerçekliktir. Kur’an bizim yeryüzünün halifesi
olmak için yaratıldığımızı vurgular (6/En’âm, 165).
Allah’ın takdir ve dilemesi, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup,
onları önderler yapmak, vârisler kılmaktır (28/Kasas,
5). İman edip sâlih ameller işleyenleri, tüm
yeryüzünde güç ve iktidar sahibi olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın
vaadidir (24/Nûr, 55). Hilâfetin gerçekleşeceğine,
Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de Allah’ın vaadine inanmamakla eş
tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere
bir meyvedir hilâfet. Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin her çeşidini terk
edip sadece Allah’a kulluk edenlere Medine’de devlet kapısının kendiliğinden
(Allah’ın lütfu ve meyvesi olarak) açılıverdiği gibi.
Daha beş-on sene önce Yâsir’lere, Sümeyye’lere
sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal edilir, sonra
ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba gösterilirse...
Global/küresel sömürüye,
çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen Bir"leş"miş
Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine ve organize ittifaklara
karşı, müslümanların ayrı ayrı
küçük ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran, kukla yöneticiler de
başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini bile korumaları
mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı? Bosna, Çeçenistan,
Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran... İslâm âlemi için, özellikle
yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı, hilâfetten başka bir çözüm sözkonusu değildir; tabii onların içinde eriyip yok olmayı,
onlardan birine dönüşmeyi çözüm görmüyorsak. Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine
katılmaya ve onların içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman
kaldı, orası da ayrı bir problem.
"Hilâfet"
demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi
tuzaklardan kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek.
Yol uzun, aşılması gereken dağlar yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar,
başarının değerini arttıran süslerdir. Hedefin zorluğudur insanı kahraman
yapan. Sınavın zorlu olmasıdır kişiye dünyada devleti, âhirette
Cenneti armağan ettiren.
"İmkânsız", ancak
inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir kelimedir. İman imkândır, hem de en
büyük imkân. "İmkânsız" kelimesini müslümanın
diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve kulluk
bilincini kuşanarak Allah'a daha yaklaşıp O'nun yardımını kavlî
ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına gelecektir. Başkalarının imkânsız
dediği şey; müslüman için, olsa olsa
"biraz zaman alabilecek şey" anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip Hakk'a ibâdet
ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın sağladığı imkânlarla
Allah'a yaklaşıp O'nun yardımına muhâtap olan kimse için İlâhî emir ve
tavsiyelerin hiçbiri "zor" ve hele "imkânsız"
gelmeyecektir.
En büyük engel, sahte kurtarıcılar,
sahte halifeler. Keşke Almanya’da, işi çocukların evcilik oyununa benzeten
işçilerin kâğıt üzerindeki devleti hiç olmasaydı, hiç İsa ve Mehdi'ler
çıkmasaydı, cihad zannedilen terör olayları
yapılmasaydı, "ihlâs" gibi güzel kelimeler ihlâssız kimselerce
yıpratılmasaydı, Allah adı kullanılarak insanlar kandırılmasa, politikacılar
dini istismara yeltenmeseydi... Sakın bütün bunlar, sırât-ı
müstakîm yolcularının yolunu tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu bulmak
isteyen o yolun yolcularının insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
İmtihan için yaratılan
insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım yükümlülükleri yerine getirecek,
bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin
çok arzu etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden
vazgeçecektir. Kolaylık-zorluk
kavramı, psikolojik ve sübjektif bir kavramdır. Bazen pek basit ve çok kolay
görülen bir şey, bir insan için dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de
çoğu insan açısından çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir.
Bunlar, her şeyden önce kalpleri elinde bulunduran Allah’a âit
bir tasarruftur. Tabii, bu rasgele olmaz. Bunun da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz Allah tarafından konulmuş ölçüsü
vardır: Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır (94/İnşirâh,
5). Kim takvâ sahibi olur, Allah’tan korkarsa, Allah
ona işinde kolaylıklar verir (65/Talâk, 4). İnsanlara emr-i
bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker
yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah,
en kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır (87/A'lâ,
6-9). Bu konudaki İlâhî sünnet, iman-takvâ-infak
konusunda görevini yapanlara kolaylığın ihsân edilmesidir (92/Leyl, 5-7). Kim cimrilik edip
vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, o da
İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir
(92/Leyl, 8-10).
İman cesârettir, takvâ sahibi olmak
güçlü olmaktır. Mü'min inanır ki, Allah zoru
kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların
kolaylaştırılmasının adı İslâm'dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek
için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar ederek
başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin hiç de
zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
Toplumu ve hele koca
bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler, tedrîc
denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini birer ikişer adımlamadan
tümünü birden atlamaya kalkan insan, aceleciliğinin cezâsını
belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları birer birer
bile çıkamayacak hale gelecektir. Konuyla ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken, öncelikle dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına
rağmen Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse
kurmaya çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda hem halkın ve hem de
âlimlerin yararlanacağı dünya müslümanlarının
bilinçlenip birleşmesi için organizeler yapılmalı. Farklı ülkelerdeki müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin arasında
ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin çizdiği coğrafî
sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki mü'minleri,
yani kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış
ticaretten yararlanmalı, farklı ülkelerden gelin ve dâmatlar
edinerek akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı en
az iç politika kadar tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an
kültürü ile birlikte Arapça ve İngilizce’yi çok iyi
öğrenmeli. Müslüman imamlar, hatipler, hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî
hutbe, resmî söylem, resmî program yerine İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî çözümleri gündeme getirmeli. Vatandaşlık yerine
İslâm kardeşliği vurgulanmalı. Vatanın müslüman için
İslâm’ın hâkim olduğu her yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var
olan un, yağ, şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
Mehdi bekleyen
insanlar, çözümü Hz. İsa’nın gökten inip kendilerini kurtarması olarak görüp
görevlerini kuşanmaktan kaçanlar bilsinler ki, kurtuluş, aralarından bir önder
(imam, halife) çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın
emrettiği şekilde cihad etmekle mümkün olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle bir lider, namaz imamı gibi
toplumun önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin en büyüğüne tâlip olacak şekilde ve toplumun kardeşi, içlerinden biri
olacaktır. Hicret örneğindeki Büyük Önder gibi, gemiyi en son terk eden kaptan
olmayı seçecektir. Tek başına ümmet (16/Nahl, 120)
olmakla birlikte, aynı zamanda insanlara imam/önder olan (2/Bakara, 124) İbrâhim gibi putlarla ve putçularla mücâdelenin bedelini
gerekirse ateşe atılarak ödemekten çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye yapması, bazı ruhsatları kullanması câiz olmayan, müslümanların izzet ve
onuruna halel getirmeyen, çok net olarak İlâhî mesajı insanlara ulaştıran örnek
şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne geçip yürüyecek, arkasından ümmet
yürüyecektir.
Halife kelimesi, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe,
geride kaldı, sonradan geldi anlamındadır. "Halife" selefin yerini
alan, sonradan gelen (nesil), istihlâf edilen,
birinin yerine bırakılan demektir. Aynı zamanda bu kelimenin kapsamı içinde
vekâlet ve yöneticilik de vardır. "Hilâfet" halife olmak, halifelik,
reislik, başkanlık, birinin yerine geçmek, onun adına iş yapmak ve onu temsil
etmek anlamına gelir. Istılahta ise; "Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra,
Ona halef olarak mü'minlere emîr
olmak" şeklinde tarif edilmiştir. Bey'at sonucu mü'minler adına tasarruf yetkisine sahip olan ve ahkâmın
tatbikini sağlayan kimseye halife denir. (Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 105-106)
Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini
halife (temsilci/ardçı) kılmak anlamındadır. H-l-f
(halefe) kökünden türeyen kelimeler Kur'an'da çokça
(127 yerde) geçer. Ama konumuzla direkt ilgili olarak halife kelimesi Kur'an'da 2 yerde
(2/Bakara, 30 ve 38/Sâd, 26), halife'nin çoğulu halâif 4 yerde
(6/En'âm, 165; 10/Yûnus, 14,
73; 35/Fâtır, 39), Hulefâ kelimesi de 3 yerde (7/A'râf, 69, 74; 27/Neml, 62)
geçer. İstihlâf kelimesi ise Kur'an'da 4 ayette (6/En'âm, 133;
7/A'râf, 129; 11/Hûd, 57;
24/Nûr, 55) zikredilir. Yine konuyla dolaylı ilgili half kelimesinin de 2 ayette (7/A'râf, 169;
19/Meryem, 59) geçtiği görülmektedir.
Allah, yeryüzünü îmar etmek, insanları Allah'ın kanunlarına
göre yönetmek üzere yarattığı Adem ve neslini halife
olarak yaratacağını belirtiyor. "Yeryüzünde
bir halife yaratacağım" (2/Bakara, 30) ifadesinden Hz. Adem yaratılmadan önce yeryüzünün yaratıldığını öğreniyoruz.
Hz. Adem yeryüzünde halife olarak yaratıldı.
Papazların dediği "Hz. Adem cennette yasak
meyveyi yemeseydi şimdi biz cennetteydik" sözünün yanlış olduğunu Kur'an'dan anlamış oluyoruz.
Allah meleklere yeryüzünde halife var edeceğini bildirmekle,
insanı yeryüzünün hâkimi ve yaratıkları arasında hükmedecek biri yapacağını
belirtmiştir. Ayetteki
"halife" kelimesinde hâkimiyet anlamı vardır. Yeryüzünde halife
olmak, yeryüzünün hâkimi ve yöneticisi olmak demektir. "Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde
insanlar arasında hak ve adâletle hükmet." (38/Sâd, 26). Âyetten de anlaşıldığı
gibi burada "halife" hüküm veren, yöneten anlamında kullanılmıştır.
Bu nedenle insanlar arasında hak ve adâletle
hükmetmesi Hz. Davud'dan istenmektedir. "Yani ey
Dâvud, seni hükümdar yaptık ki iyiliği emredesin ve
kötülükten sakındırasın. Böylece senden önceki peygamber ve salih
önderlere halef olasın" denmiş olmaktadır. "Sonra da, sizin nasıl davranacağınızı görmek için onların
ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık." (10/Yûnus,
14). "Yani onların yerine artık siz hükmedeceksiniz." Halife kelimesiyle, nesil nesil birbirini takip edecek ve nesillerden her birinin
diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir. Yine Hz. Nuh ve kavmi
için de şöyle buyrulur: "Onları
(yeryüzünde) halifeler kıldık; âyetlerimizi
yalanlayanları da (denizde) boğduk." (10/Yûnus,
73)
Bu âyetlerde "halife"
kelimesi, sözlük anlamı olan; başkasının yürüttüğü bir işi, ondan sonra
yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak devralınan iş, hâkimiyetle ilgili bir
iştir. Nitekim Hz. Adem için "halife"
kelimesinin kullanıldığı âyetten hemen önceki âyette: "Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı." (2/Bakara,
29) buyurulmaktadır. Demek ki Hz. Âdem'in halife
kılındığı şey, yeryüzünün hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir.
“Allah’ın Halifesi”
Olur mu?
Kimse Allah'ın halifesi olamaz. Nitekim Hz. Ebu Bekir'e "Ey Allah'ın halifesi!" denildiğinde,
"Ben Allah'ın halifesi değilim; ben ancak Rasûlullah
(s.a.s)'ın halifesiyim ve bu bana yeter" (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/10-11) demiştir. Kur’ân-ı Kerim’in
hiçbir âyetinde halife kelimesi Allah’a nisbet edilmemiştir. Ya müstakil olarak veya arz
kelimesiyle birlikte “yeryüzünde halife” şeklinde kullanılmıştır. Hiçbir
hadiste de “Allah’ın halifesi” tâbiri kullanılmaz.
Buna rağmen, tevhid konusundaki çizgiyi alabildiğine
zorlayan tasavvufun etkisiyle, çok sayıda âlim ve müfessir, bu yanlış ifâdeyi kullanagelmişlerdir. İbn Teymiyye’ye göre, tanım
gereği; ölen, orada hazır bulunmayan, ya da işinde âciz
olan biri için halife söz konusudur. Allah hakkında ise bu tür durumlar mümkün
değildir. Allah’ın ne
bir benzeri, ne de dengi mümkündür. Âlemlerden müstağni olan Allah’ın
halifeye/vekile ihtiyacı yoktur. İbn Teymiyye, vahdet-i vücutçuların insanı ulûhiyet makamına
yükseltmek istediklerini, bu yüzden İbn Arabi’nin “insanın Allah’ın halifesi” olduğunu iddia
ettiğini söyler. Vahdet-i vücutçular, insanın birtakım mertebelerle Allah’la
bütünleşebileceğini iddia ederken, “Allah’ın halifesi” gibi (Kur'an'da olmadığı halde) görünüşte Kur’anî(!)
bir dayanak ileri sürerler (M. Sait Şimşek, Kur’an
Kıssalarına Giriş, s. 168-169).
Oysa Allah’ın temsil edilebilir bir varlık olarak
algılanması, Hz. İsa’yı enkarne olmuş (et giymiş
-Allah’ın oğlu-) biçimi olarak gören Hıristiyanlara ait bir düşünce idi. Kur’an, halife kelimesini açık bir şekilde arza izâfeten kullanıyor; Allah'a nisbet
ederek hiçbir yerde kullanmıyor. Bakara suresi 30. âyetten sonraki âyetlerdeki, meleklerin
yorumlarında ve reel hayatta gördüğümüz gibi, (yaratıcısını överek tesbih edeceğine) yeryüzünde fesat/kargaşa çıkaran, kan
döken biri Allah’ın temsilcisi olabilir
mi? Bir temsilci, temsil ettiğinin dışına çıktığı zaman temsilci olmaktan
çıkacağına göre, belli bir iradî alanda istemlerini gerçekleştirme, tercihte
bulunma yeteneğine sahip insan gerçeği,
“Halifetullah (Allah'ın halifesi)" ile
nasıl uzlaştırılacaktır? (Bkz. 10/Yûnus, 14)
"Allah, içinizden
iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri
halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife
kılacağına, onlar için râzı olup beğendiği dini
temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir.
Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak koşmazlar. Bundan
sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış)
kimselerdir. Namaz kılın, zekât verin, Peygamber'e itaat edin ki, size merhamet
edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz
bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş
yeridir."
(24/Nur, 55-57)
Bu
âyetler,
iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının temel değişkenlerini
açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız Allah'a
ibadet ve hiçbir şeyi O'na şirk koşmama; dinin yerleşmesi, korkuların güvene
dönüşmesi; namaz ve zekâtın yerine getirilmesi, Peygamber'e itaat.
Allah, başta Hz. Adem olmak üzere
bütün insanları kendi hükümlerinin uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün
insanlar doğuştan birer halife adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya
taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir. Allah'ın hükmüne
uymayıp, O'nun dininden yüz çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o
kutsal ve üstün halifelik sıfatını koruyamayanlardır.
Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili
ayetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ, genel
anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır. Yeryüzündeki
bütün yaratıklar, insanoğlu için yaratılmış, onun hizmetine sunulmuştur; insan
yeryüzünün efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün insanlar ilk
plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun hâkimiyetini kabul
etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü halifeliği, onun yönetim ve
davranışlarda Allah’ın hükmünü uygulaması demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın
kanunları mutlak ölçüdür. İnsan, yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün
dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü Allah, yeryüzünde
halife olarak görevlendirdiği insana mutlak bir serbestlik vermiş değildir.
İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine
başkalarını istihlâf etmekle, başkalarını halife
yapmakla tehdit ediyor. Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın
gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin
bu makamda
kalabilmelerine de “hususi
hilâfet” adını veriyoruz.
Tarih boyunca bu
anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş ve halifelik onlar
tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife
yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği kimseler
(24/Nur, 55), O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları tâğutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın
dinini hâkim kılmak” özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da hissedilir
olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir görünüm kazanır. Allah,
Hz. Davud’a kendisini yeryüzünde halife kıldığını
bildirmekle birlikte ona; insanlar
arasında hak ile (Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi (38/Sâd, 260) emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin insanlara
imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan geleceklerin de bu
makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise bu
ahdinin zâlimler hakkında sözkonusu
olmayacağını (2/Bakara, 214) bildirmiştir. Anlaşılmaktadır ki halifelik,
Allah’ın hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir.
Bütün insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha
doğrusu bu makamdan düşmek istemeyen toplum da ona göre davranmak zorundadır.
Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki halifelerin kendi hür
iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife, bu emaneti yüklenebilecek
nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır (Bkz. 4/Nisâ,
58).
Hilâfet, bir şiardır,
bir semboldür müslümanlar için, hatta nâmus ve izzet meselesidir. Tüm işgal altındaki
şehirlerimizin ve tüm müslümanların, hatta tüm
mazlumların kurtuluşu için, dünya ve âhiret nimeti
için paroladır hilâfet.
“Sahi, aslan nerede
düşmüş ve nereden kalkacaktı?” Özellikle, olaya hamâsetle
yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere soruyor ve pratik cevap
istiyorum.
“İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”