Vuslat, Sayı 32, Şubat 2004
Toplumun ve içindeki
bireylerin sayılamayacak kadar kapsamlı dertlerine temel çözüm; her iki anlamda
şehâdet kavramının ihyâ
edilmesidir. Tevhid/şehâdet
şuuru olmadan şehidlik bilincinin de olmayacağı,
uzunca zamandır her ikisinden de mahrum bırakılmanın ölümcül acılarıyla
kıvranan toplumun şâhitliğiyle ispat edildi. Şehidlik istek ve arzusunu dirilttiğimiz anda ve o oranda
kendimizin ve içinde yaşadığımız toplumun da dirileceğini, bunun dışındaki
ıslah çabalarının delik kaba su doldurmaya çalışmak cinsinden olduğunu artık
bilmek zorundayız.
Şehid, Tevhid mücâdelesinin ebedî
şâhididir. Hakk’a ve hakikatlere, gözüyle görmüş gibi şâhid
olan şehâdet eridir. Seven, sevdiğinin yolunda,
sevdiğinin isteğini seve seve fedâ
edendir; Şehidlik, bu hükmü kanıyla onaylayan sevdâlı
fedâidir.
Şehid; ne adına,
kime karşı ve niçin mücâdele ettiğini bilen kimsedir. Şehid, tuğyânın kurumlaşıp
otoriteleştiği bir dünyada en güzel dâvânın sevdâsına tutulmuş müslümandır. Şehâdet/şehidlik, şehâdet kelimesini
kuşanmakla, Allah’ın şâhidi olmakla mümkündür. Allah
dışındaki bütün ilâhlara “lâ -hayır!-” demek, şehâdete
giden yola girmektir. Çünkü gerçekten şehâdet
kelimesini haykırmak, bütün dünyaya meydan okumak, bütün küfür dünyasını karşısına
almak, şehidliğe tâlip olmak demektir. Şehidlerin kanları, İslâmî değişim ve dönüşümün
anahtarıdır.
Şehid; kendisinin
yeryüzünde halîfe (2/Bakara, 30) olduğu bilincinde
olan, “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamâmen Allah’ın oluncaya kadar
İslâm düşmanlarıyla mücâdele edilmesi gerektiğini” (8/Enfâl,
39) unutmayan bir dünya vatandaşıdır. İstanbul’u fethetmek için tâ Medine’lerden gelip sur kenarlarında şehid
olanların yolunu sürdüren ve dünyanın en uzak noktasındaki mazlumlara yardım
için kıtalar arası seferleri en güzel seyahat kabul edenlerin yoludur şehidlik.
Şehid; öyle bir
öğretmen ve tebliğcidir ki, yıllarca medreselerde/okullarda verilen derslerin,
ciltlerce yazılan kitapların, belâğatlı dillerle
yapılan tebliğ ve uyarıların sağlayamadığı bir netice ve kazancı sağlar.
Şehid;
yarar-zarar hesaplarına radikalce mükemmel bir ders verir: Tek dünyalı
insanların ölçülerine göre, şehidin yenemeyeceği bir düşmana kendini
öldürteceğine, hayatta kalıp gücünü uygun zamanda kullanmak üzere saklaması
daha faydalıdır. Gâlip gelemeyeceği, sonucunu dünyada
göremeyeceği bir mücâdeleye girmemesi gerekir. Böyle düşünenler şehidi
anlayamazlar. Anlasalar böyle düşünmezler.
Şehidlik; sayıyı,
maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm
ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu
boşuna ölmek”, “kendine yazık etmek”, “kendini tehlikeye atmak”, “siyaset bilmemek...”
gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu, tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının
hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye, küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak,
yönetimi değiştirmek, yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve
yöntemler de ona göre seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz. Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir
ama, amaç değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını
kazanmaktır. Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir
lütuftur. Bu ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli
herhangi bir kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı
bir memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar ise cihadla görevlidir. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının
sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Ancak müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı için cihad eder. Sonunda bu
kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin
o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Allah,
zaferi insanlar arasında evirir çevirir:
“Biz, zafer günlerini insanların arasında çevirir dururuz.
Bazen bir kesimine, bazen diğer kesimine zaferi nasip ederiz. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhidler edinsin. Allah zâlimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri
günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa,
Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden,
sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (3/Âl-i İmrân, 140-142). Zafer, muvaffâkiyet/başarı
yalnızca Allah’ındır, o dilediğini başarılı kılar (3/Âl-i İmrân, 126). Yine unutmamak gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir (30/Rûm, 47; 2/Bakara, 214). “Onlar
ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır.
Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı
bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi?
Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve
canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha
hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn
cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.
Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” (61/Saff,
8-13)
Birçok peygamber
gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda
tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile
oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır?
Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da,
dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik
düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.” (54/Kamer, 10). O Nûh (a.s.) ki,
her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti (71/Nûh, 5-9).
Hem de, dile kolay; tam 950 sene... “Andolsun Biz Nûh’u kendi kavmine
gönderdik de, o, dokuz yüz elli sene onların arasında kaldı.” (29/Ankebût, 14)
Ama, hakikatte ve âhiret
ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne
yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da
kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için (51/Zâriyât,
56), Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için
yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?
Şehid; “Şehidlerin
efendisi, zâlim sultan önünde hakkı haykırandır” (Ebû Dâvud, Melâhim
17; Tirmizî, Fiten 13)
hadisini canıyla tasdik eden kimsedir. Şehid, kendi
ölümüyle sonuçlanan eylemiyle, zâlimin maddî gücüne
hiçbir zarar vermediği gibi İslâm saflarına da maddî açıdan hiçbir katkıda
bulunmamıştır. Aksine; şehâdetiyle, kendi kişisel
varlığını yok ederek İslâm saflarını, bir neferinin güç ve imkânlarından mahrum
bırakmıştır; İslâmî hareketi yarar-zarar hesapları içinde yönlendirmeye çalışan
zihniyete göre bu böyledir. Onlar, görmez veya göremez ki; İslâmî hareketin
esas dinamikleri maddî imkânların ötesinde; ölçülemez, kolay anlaşılamaz mânevî dinamikler ve İlâhî yardımlardır.
Şehid, toplumun
kalbidir. Şehidin kanı, bir uzvu olduğu topluma ulaştığında, toplumun kurumuş
damarlarını harekete geçirir, canlandırır, bir kalp görevi yapar. Toplumu,
içinde bulunduğu bitkisel hayattan (ot gibi yaşamaktan) kurtarır,
canlandırır.
Şehidlik, yaşamak
için her çeşit zillete/şerefsizliğe tâlip olanların
yaşadığı bir dünyada, çok şerefli bir ölümü (ebedî hayatı) seçmektir. Hayat
süren leşlere, canlı cenaze durumunda olanlara en güzel dersi vermek için ölümsüzler
kervanına katılmak demektir.
Ölüm istenmez, ama
ölümden bin beter olan zillet hiç istenmez. Âdî birer
korkak, alçak birer hâin olarak zillet içinde yaşamaktansa, şereflice ölüm
elbette daha iyidir. Hem, şehidlik ölmek de olmadığına
göre, ölüm istenmez, ama şehidlik
istenir/istenmelidir. Şehidin de Rasûl’ün de tekrar tekrar istediği lezzettir şehid
olmak. İnsan, müslümanca yaşayamıyorsa, müslümanca ölmenin yolunu mutlaka bulabilir. Bazen yerin
altı, yerin üstünden daha güzeldir.
Şehidlik; zulme,
fitneye, Hakka isyâna; canla kanla karşı koymak,
neticede kanın kılıca gâlip gelmesini sağlamak demektir. Dünya, şehid olmaya can atanlardan korkuyor. Hiçbir silâh, yerinde
kullanılan şehâdet silâhından daha büyük olamaz. Şehid olmak isteyeni, hiçbir maddî şeyle korkutamazsınız. O
daima gâliptir; ölse de, yaşasa da. Ölümden korkan tüm
materyalistleri, yahûdileri, beşerî ideoloji
mensuplarını ancak ölümden korkmayan şehâdete can
atan yiğitler korkutabilirler. Görmüyor musunuz İsrâil’in
taş atan gençten nasıl korkup üstüne tankla yürüdüğünü... Görmüyor musunuz 15
yaşındaki gencin/çocuğun elindeki taşla dünya ile savaştığını... Çeçenistan destanını... Irak ve Afgan direnişini, Bosna kıyâmını... (Ve Türkiye’nin uykusunu!...
Rejimin, Amerika safında, İsrail ve Amerika hedefleri doğrultusunda müslümanlarla, İslâmî simgelerle bilinçli-bilinçsiz mücâdelesini...)
Şehidler, ölümden
korkmaz; bilirler ki ölüm, daha güzel bir diyara, asıl vatana göç etmektir.
Bilirler ki şehidlik ölümsüzlüktür. Bilirler ki her
şeyin olduğu gibi canın da sahibi Allah’tır (3/Âl-i
İmrân, 26). O istediği zaman zâten emânetini geri
alacaktır. Ama, gönül rızâsıyla seve seve O’nun yolunda canlarını O’na takdim, fazladan ikrâma
sebep olmaktadır. Allah, kendi malını, kulundan, çok büyük bedelle satın almak
istiyor (9/Tevbe, 111). Onlar şehidliğe
tâlip olmakla ölümlerini erkene almış olmadıklarının
(3/Âl-i İmrân, 154), sadece eceli/ölümü güzelleştirdiklerinin bilincindedirler.
"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis
onlar diridirler...” (2/Bakara,
154 ve 3/Âl-i İmrân, 169). Dirilikleri nasıldır?
Nasıl, ne tür bir hayat yaşıyorlar? “Fakat
siz onu hissedemez, anlayamazsınız.” (2/Bakara, 154). Şehidlerin
hayatını tümüyle idrâk edemeyiz; künhüne vâkıf
olamadığımız bir hayattır bu. Ancak, kabul ve tasdik ederiz, inanırız ve onlara
ölü demeyiz. “Cansız” dediğimiz cisimlerin hayatını bilemediğimiz,
atomlarındaki yazıları/şifreleri çözemediğimiz gibi... Tesbih
eden (17/İsrâ, 44), İlâhî emânetin
azametini idrâk eden (33/Ahzâb, 72), Allah
korkusundan yarılıp paramparça olan, yuvarlanan (2/Bakara, 74) taşların,
dağların hayatını bilemediğimiz gibi. Cin ve meleklerin hayatına vâkıf
olamadığımız gibi. Berzah/kabir hayatını tümüyle idrâk
edemediğimiz gibi... Âhireti tümüyle anlayamadığımız,
rüyânın sırlarını, rûhî hayatın gizliliklerini
çözemediğimiz gibi... Şehidlerin hayatını da tümüyle
anlayamayız. Ama tüm sayılanlara iman ettiğimiz gibi, şehidlerin
yaşadığına, hem bizimkinden çok daha güzel bir hayat sürdüklerine de
inanırız.
İnsan nasıl olsa
ölecek, ecel ne bir sâniye önce, ne bir sâniye sonra
değil (7/A’râf, 34), tam vaktinde gelecek. Ama ölümün
şeklini belirlemek biraz da bizim irâdemize bağlı;
kahramanca, şereflice ölmek, yani ölümsüzleşmek veya sıradan biri gibi...
Tevhidin ve Hakkın
düşmanları, İslâmî dâvetin önüne engel koymak üzere
her zaman hile ve tuzak kurmuşlardır. Tevhid tarihi
boyunca bâtıl güçler, dünyevî aşağılık çıkarlarına
engel gördükleri Hakkın hâkimiyetini istemediklerinden, insanları Allah
yolundan alıkoymak için cinâyetlerden, vahşet ve katliâmlardan geri
durmamışlar, sayısız şehidin kanı karşılığında fethedilen İslâm topraklarını
işgal etmişlerdir. Cihad ve şehâdet
rûhundan başka bu zâlim işgalcileri durduracak bir yol
yoktur. Bu şuurdaki mü’minler, tarih boyunca Tevhid bayrağını yere düşürmemişler, saâdet
asrıyla birlikte tâğutlara bütünüyle kulluk yapıldığı
hiçbir devir olmamıştır. Kutsal emânet, şehidler sâyesinde bize sağlamca ulaşmıştır. Şehid kanlarının yeşerttiği engin filizler Hak’tan başkası
karşısında boyun eğmeyerek mukaddes değerleri korumuşlardır. Şehid kanlarının suladığı her toprak parçası, şehidlik mantığını öğretirken, üzerinde dolaşanlara
sorumluluklarını hatırlatmakta ve şöyle haykırmaktalar: “Ey Allah’ın kulları,
her şey Allah yolunda verilmeye lâyıktır; ama hiçbir şey Allah yolunda
harcanmayacak kadar kıymetli değildir!”
Mukaddes tevhid sancağını yere düşürmemek, kutsal emânete
ihânet etmekten kurtulmak için bugün, şehidlik
şuurunu yeniden canlandırmak zorundayız. Unutmamalıyız ki bugün küfür cephesi,
geçmiştekilerden daha mâsum, daha merhametli değildir.
Hak ile bâtıl arasındaki mücâdele, günümüzde de en
şiddetli biçimde sürüyor.
Hz. Hüseyin’in şehâdeti, asırlardır cihad,
inkılâp ve şehâdet rûhunu
nasıl etkilemiştir? Seyyid Kutub
ve onun gibiler hâlâ yaşamıyorlar, yoldaki işaretleri göstermiyorlar mı? Bak,
bu şehid öğretmenler nasıl canlı dersler veriyorlar,
hizmet ve cihad yapıyorlar... Onlar bu hizmetleri
yaparken ölü de, iş-aş-eş uğraşısı içinde kaybolan bizler mi diriyiz?
Her hayırlı sosyal
değişim, şehidlerin kanına ihtiyaç duyar. İslâmî
inkılâbın, İslâmî değişim ve dönüşümün olmazsa olmazlarından biridir şehâdet. En büyük inkılâp, Kur’an’ın
teorisini çizdiği, Hz. Peygamber’in uygulamasını yaptığı devrimdir. O inkılâp
öncesi, nice zahmetlere, fedâkârlığa, şehâdetlere sahne olmuştur Mekke ve Medine. Selâm olsun
Sümeyye’lere, Yâsir’lere, Ammar’lara,
Bilâl’lara, Hamza’lara, Câfer’lere!
Yakın tarihteki
devrimlere bakın. 1979 İran İslâm İnkılâbı yüz bini aşkın şehid
kanının üstüne kurulmuştur. Ama bu rakam, 1789 Fransız Devrimi ve hele hele 1917 Rus İhtilâlinde akan kanlar ve telef olan
canlarla kıyas edilince hiç de çok sayılmamalıdır.
Bir buğday başağını
düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip bize enerji vermesi için hangi
aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi,
karanlık yer altı zindanlarında uzunca çile çekmesi,
yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır. Sonra bu aşamalardan geçen
buğday dânesi, bir ölür, yüz dirilir (48/Fetih, 29). Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir.
Denilebilir ki Deniz
Gezmiş ve iki arkadaşı 1971’de dâvâları için
kendilerini fedâ etmese, komünizm için idam sehpâsına boynunu uzatmasaydı,
belki 70’li yıllarda Türkiye’de bu denli ilerlemeyecekti komünizm. PKK dâvâsı da bâtıl dâvâ uğruna binlerce canın fedâ edilmesiyle
büyümedi mi? Onlar, cenneti olmayan bir dâvâ için, kendilerine göre yokluğu
seçebiliyorlar da, müslüman gerektiğinde cennet
karşılığı fedâi olamayacak mı? Canlı şehidler unutmaz
ki, uğrunda ölünmeye/canlanmaya en lâyık dâvâ İslâm
dâvâsıdır. Bâtıl ideoloji mensupları kadar çalışmayan,
fedâkârlık yapmayan insanlar, sorumluluklarından nasıl kurtulacaklar? “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını
Allah’a eşler, benzerler edinir de onları, Allah’ı sever gibi severler. İman
edenler ise Allah’ı daha çok severler...” (2/Bakara, 165)
Bâtıl dinler, beşerî dâvâlar ve
ideolojiler uğruna, içi boş kavramlar için, ırkçılık, kan dâvâsı, toprak veya
bâtıl simgeler uğrunda eziyet çekenler, ölenler normal görülüyor, hatta bu
kimseler kahraman ilân ediliyorken; Allah yolunda öldürülenlere nasıl
bakılmalı? "Ben de müslümanım el-hamdü lillâh!" diyenler
nasıl bakmalı? Bu bakış, bakanın kendisini iman aynasında görüp, imanının testi
olmaktadır aslında.
İmanın, mü’min olmanın, mü’min kalmanın, müslüman olarak ölmek istemenin bir bedeli vardır. Cennetin
bir bedeli vardır (2/Bakara, 214). Bedeli ödenmeyen inanç, taklitten öte
gidemez. İmanda tahkîke ve yakîne ulaşmak için gereken
bedeli eksiksiz ödemek gerekir. İman sözü, kuru bir iddiâdan
ibâret değildir; "inandım" diyen, en ağır imtihanlara tâlibim
demektedir: “İnsanlar imtihandan
geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi
sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de
imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak,
yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. Cihad eden,
ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah,
âlemlerden müstağnîdir.” (29/Ankebût,
2-3, 6) Nelerle imtihan olacağız? “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık,
mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma ile imtihan eder, deneriz. Sen
sabırlı davrananları müjdele!” (2/Bakara, 155) “Yoksa, Allah içinizden cihad
edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi
sandınız?” (3/Âl-i İmrân, 142) “Sevdiğiniz şeylerden infak edip Allah
yolunda harcamadıkça birre (iyiliğe) eremezsiniz. Her
ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.” (3/Âl-i
İmrân, 92)
Allah yolunda savaş
yapanları, cephede savaşan müslümanları görenler iyi
bilir: Hayatta bu kadar nurlu, candan tebessüm edip gülen, huzur dolu yüzlere
kesinlikle başka bir yerde rastlanamaz. Şehidlik için
gönülden yalvaranları, en güzel duâyı dille ve fiille
yapanları, düğüne gider gibi cepheye koşanları kalemle veya dille anlatmak
mümkün değildir, onu gören ve yaşayan bilir ancak.
Şehid, fânî
varlığını Allah’a sunarak giriştiği alışverişte, kendisi için rızâ ve cennet
satın alırken, geride bıraktığı cemaati için de, bu dinamikleri çağırmış olur. Şehid kanının bereketi ve fazîleti dediğimiz şeydir bu. Şehâdetin işlevi, Allah’ın gaybî
imkânlarını, şehidin içinden çıktığı cemaat üzerine celbetmektir.
Allah’ın rızâsına paraleldir Allah’ın yardımı; sünnetullah budur. Allah’ın rızâsı,
Allah’ın yardımını neticelendirir. Şehidin mesajı, örnekliği, verdiği dersler,
kanı ile kendi zamanında ve gelecekteki dâvâ
kardeşlerine faydası ve Sünnetullah gereği Allah’ın
yardımı ve zaferini dâvet ettirici olduğu gibi; âhirette
de, içinden çıktığı topluma Allah'ın izniyle şefaat edebilecek, dünyada olduğu
gibi âhirette de şehâdette
(şehidlikte/şâhidlikte)
bulunacak, hakkın şâhidi olacaktır.
Her şehid, dünya
âleminde geriye kalanlara kutsal bir mesaj bırakarak gider. Hiçbir ölüm
olayının şehidlik kadar derin muhtevâsı
yoktur. Belki birkaç damla gözyaşı veya dramatik sessizlik... Fakat şehâdet, katiller cephesinde, bir bedenin varlığına karşı
girişilen bir yok etme olayından ibâret olmayıp, hak
ve hakikatin, adâlet ve doğruluğun yok edilmek istenmesine dayanır. Dolayısıyla
ortadan kaldırılmak istenen, şehidin bedeninde sembolleşen hak, hakikat ve tevhid gerçeğidir. Dökülen her şehid
kanı, aynı zamanda İlâhî dâvânın ebediyyen
pâyidar kalması için önden gidenlerin arkada kalanlara sorumluluklarını
hatırlatma sadedinde bir mesajdır. İlâhî dâvâ uğruna
canlarını fedâ edenleri anlayabilmek, ancak onların kaygılarıyla kaygılanıp,
küfre ve zulme karşı onların duyduğu kutsal kini kuşanmakla mümkün
olacaktır.
Şehidler, kendi hayatlarını fedâ etme pahasına kutsal emâneti, tevhid
şiarını, İslâm sancağını bize ulaştırdılar. Bizler, bu bayrağı taşıyabiliyor
muyuz? Bizden sonraki nesillere bayrağı daha yükselterek teslim edebiliyor
muyuz? Cevabımız “evet” ise, şehid olamasak bile şehidlerin şefaatini umabiliriz; “hayır” ise, hesap
meleklerinden önce şehidlerin yakamıza yapışacakları
endişesi taşımamız gerekir.
Şehidin kanı, hak ve bâtılı, adâlet ve zulmü birbirinden ayıran ölçü taşıdır. Şehid, halk kalabalıklarının, sırıtan yüzünü görmesine
engel olan, bâtılın zulmünün maskesini yırtma görevi
üstlenir. Hak yolunun tâvizsiz savunucuları olan canlı
şehidler, başarısızlığın % 99 olduğunda bile bâtılla
tokalaşıp uzlaşmazlar. Ezilir, ama sebat ederler; düşerler, ama dosdoğru
çizgiden yalpalamazlar. Hz. Hüseyin; şehidlerin seyyidi işte böyle
birisidir. "Kahrolsun zillet" diyen, korkusuz peygamberin yiğit
torunu Hüseyin gibi muhteşem mağluplardır asıl gâlipler,
tarihe geçen, tarih yazanlar. Onu dünyevî olarak yenen, şehid
edenlerin durumu mu? Kim, oğluna Yezid ismi koymuş ki
bugüne kadar? Ya Hüseyin’lerin sayısı?! Hz. Hüseyin,
bir destan kahramanı değil, baştan sona bir destandır, canlı destan! Kendisi
için en çok ağlanılan, ama kendisine o oranda özenilen büyük şehid. Dâvâ adamının Hak uğruna
ölebilenine, böylece ölümsüzleşenine Hüseyin’den daha güzel bir örnek mi
aranır?
Şehid Hasan el-Bennâ,
şehâdet ehli mü'minlerin
dünya görüşlerini ve hayata bakışlarını ne güzel özetler: “Gâyemiz
Allah, önderimiz Rasûlullah’tır. Anayasamız Kur’an, yolumuz cihaddır. En yüce
temennîmiz Allah yolunda şehîd
olmaktır.” Bir başka şehidin de şu sözleri dünyaya dört eliyle sarılıp ölümden
korkan insanımızın problemlerini teşhis olduğu gibi, kurtuluşun yolunu da
gösterecek mâhiyettedir: “Biz gönül ehliyiz, akıl ehli
değil. Akıl ehli, hayatta kalmanın bin bir yolunu hesap ederken; gönül ehli, şehâdet için bir yol bulma sevdâsındadır.
Sırf akıl ehli olanlar, dâvâları için sadece tedbir
peşinde koşarlar. Gönül ehli olanlar ise, dâvâları
için önce kendilerini fedâ etmeyi göze alırlar. Her bir müslüman,
inancına gönülle bağlanmalıdır; sadece akılla değil!”
Güzel ölmenin sanatı,
hayatı güzel yaşamaktan geçer. Şehâdet, bir yenilgi,
bir yitiri değil; bir seçimdir. Ölümden korkmayanı, şehâdete susamış olanı korkutabilecek bir silâh icat
edilemedi, edilemeyecektir. Ne zaman müslümanların
kurtuluş gemisi karaya oturmaya yüz tutsa, kanlarını altına pompalayarak onu
yüzdüren ve yüzdürecek olan şehidlerimizdir. Şehidlik konusunda söylenmedik söz kalmamış olabilir; ama bu
konuda yapılmadık henüz pek çok faâliyet, icrâcısını
bekliyor. Esâsen, şehâdet
makamı, “söz”den ziyâde, “hareket”in, “eylem”in meyvesi değil midir? Son sözü
hep şehid söyler. Çünkü o kanıyla konuşur. Fakat onun
sözü, bir bakıma ilk sözdür. Her müslüman mücâhidin ölmeden önce ölüp, şehid
olmadan önce şehid olması gerekir. Canlı şehid olamayana, canını şehid
vermek nasib olmaz. Yenmek başkadır, kazanmak başka.
Yenilmek başkadır, kaybetmek başka. Allah’ın askerleri savaşı kaybetse de,
zaferi kazanırlar.
Bir kimsenin şehid olabilmesi için aranan ilk şart: Mü'min
olmasıdır. Tevhid konusunda problemleri olanların,
İslâm dâvâsına gönül veremeyen her çeşit kâfirin şehid olamayacağı bilinmeli ve bilmeyenlere
bildirilmelidir. Hiçbir beşerî ideoloji mensubu bu makama eremez. Zira, kâfir zulmen öldürülse bile şehid değildir. Bu konuda, Uhud harbinde Peygamberimiz'e
demir zırh ile yüzü örtülü ve silâhlı şekilde gelen kişinin; "hemen savaş
mı edeyim, müslüman mı olayım?" diye sorduğunda,
Efendimiz'in; "önce
müslüman ol, sonra harb
et" buyurması, onun da hemen müslüman olup,
sonra savaşa katılıp şehid olması üzerine Rasûlullah (s.a.s.)'ın "Az işledi, fakat çok kazandı" (Buhârî, Cihad 13; Müslim, İmâre 144) buyurması önemli bir örnektir.
Günümüzde İslâm'a
düşmanlıklarıyla tanınan ideolojiler ve mensupları, şehid
kavramını yozlaştırma gayreti içinde ve materyalist, ateist, ataist, laikçi kimseleri şehid
ilan etme yarışındadırlar. Ancak Allah'ın yolunda öldürülenler şehid olabilirler. İslâm'ın dışında bir şeye itikad eden ve Allah'ın dâvâsının
dışında bir dâvâ için ölenler, sadece ölüdürler. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut
(bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde
şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı
zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Şehid olmak isteyen kimsenin, önce kimin
yolunda olduğunu tespit etmesi gerekir. Şeytanın dostu olduğu halde şehidlik beklemek, şaşkınlıktır. O makam ve mertebeyi
gözleyen ve özleyenlerin, önce Kur’an’ın istediği
şekilde müslüman olmaları ve sadece Allah yolunda ve
O'nun rızâsı için cihad
etmeleri gerekir.
Şehid olabilmek için ikinci şart: Akıl-bâliğ olmak; üçüncü şart da zulmen
öldürülmektir. Şehid olabilmek için, öncelikle müslüman olmak ve Allah'ın yolunda savaşmanın şart olduğunu
tekrar edelim. Müslüman olmayan Allah yolunda olamaz. Allah yolunda olmayan
Allah için savaşamaz. Allah için savaşamayan da şehid
olamaz. Allah nizamının hâkimiyeti dışında başka ideolojiler için ölenler şehid olamazlar. Tâğutî güçlerin
birbirleriyle mücâdelelerinde ve savaşlarında ölen hiç
kimse şehid değildir. Tâğutî
güçlerin emri ile savaşan kimseler de, velev ki müslüman
dahi olsalar, şehid olamazlar. "Kim i'lâ-yı kelimetullah için, Allah kelimesi yüce olsun diye (Allah'ın
hükmünü yüceltip her şeyin üstüne çıkarmak için) savaşırsa, işte o, Azîz ve Celîl olan Allah yolundadır." (Buhârî, İlim 45, Cihad 15; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783)
Tarih boyunca şehidi
olan dâvâlar yükselmiş, şehidden
mahrum olan dâvâlar ise muvaffak olamamıştır. İki güzelden birine (9/Tevbe, 52) tâlip insanlar
çoğaldıkça, canını, malını Allah yolunda fedâ etmeyi ve Allah Teâlâ ile yaptığı antlaşmayla cennet karşılığında canını
satmayı (9/Tevbe, 111) gâye edinmiş Allah erleri çoğaldıkça;
dâvânın hâkimiyeti yakın demektir. Çilesiz, zahmetsiz, sıkıntısız, ihtiyar
kadınlar gibi evlerinin köşesinde oturarak zafer beklemek, ya da dört-beş yılda
bir oy vererek iş yaptığını düşünmek, ancak cihad
kaçkınlarının işidir. Şehâdete, zorluklara,
sıkıntılara tâlip olmak, Allah'ın dinini hâkim kılmak
için çalışmak; gerçek imanın alâmetidir. Ve bu iman sahipleri için neticede iki
güzellikten biri (9/Tevbe, 52) vardır: Ya şehâdet, ya da zafer ve ganîmet;
bir de Allah'ın rızâsı.
"Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse işte onlar,
Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle
beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!" (4/Nisâ, 69). "Şehid" kelimesinin sözlük anlamı, bilindiği gibi bir
şeye şâhit olan "tanık"tır. Hayatının her
yönünde onu uygulayarak imana şâhitlik (tanıklık) eden
kişi şehiddir. Allah yolunda öldürülen kişiye de şehid denir. Çünkü o, Allah için isteyerek ölümü seçer.
Doğru olduğuna inandığı şey için hayatını fedâ etmesi,
kabul ettiği esasa şâhitlik yapacak kadar kesin inanmasının ve imanındaki
ihlâsın bir göstergesidir.
Şehâdet, mutlaka kan ile sonuçlanmaz. Şehid, yatağında bile ölebilir. Nice insan vardır, cephede
öldüğü, hatta şehid zannedildiği halde şehid değildir; nice insan da vardır ki, kendisine şehid denilmediği ve dünya ahkâmı yönünden şehid muâmelesi yapılmadığı ve
yatağında öldüğü halde, âhiret açısından şehid hükmüne sahip olur. Önemli olan kişinin şehid gibi yaşamasıdır. “Allah
Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehidlik
dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allah onu şehidlik
mertebesine ulaştırır.” (Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad
15) “Şehidliği
gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevâbına nâil olur.” (Müslim, İmâre
156).
Bir mü’minin ölüm şekli kadar, belki ondan daha fazla yaşayış
şekli önemlidir. Ama, şu bir gerçek ki, hayata şâhid olmaya ve hayatı Allah’ın istekleri doğrultusunda
düzenlemeye kalktığımızda da büyük bir ihtimalle şehidlik
kapısı açılır. Bu yüzden şehâdeti, şâhid olmak ve şehid olmak
şeklinde çift yönlü, ama bir bütün olarak anlamamız gerekir.
Nasıl öldüğümüz
kadar, nasıl yaşadığımız önemlidir. Biz şuna inanıyoruz ki, şehid
gibi yaşadığımız zaman, yatağımızda ölsek bile ölümümüz en az hayatımız kadar
bu dine hizmet edecektir. Şehidin, sadece savaşta öldürülen olmadığından
dolayı, Allah'ın ahkâmı için, Kur'ân-ı Kerim'in
hâkimiyetini sağlama yolunda cihad/gayret eden, bu
yolda ciddî çabalar harcayan veya en azından bunlara yardım eden müslümanlar, müslümanca bir mücâdele ile geçen hayatları nerede sona ererse ersin şehid sevâbı alacaklardır. Bir hadis-i şerifte de, "İnsanların fesâda
uğradığı zamanda Peygamber'in sünnetine sarılan kişiye de (yüz) şehid sevabı verileceği" bildirilmektedir. Çünkü, şehidin gâyesi ölmek değil; Kur'an'ın
ahkâmına itaat, O'nun hükümlerinin hâkimiyetine çalışmak, Rasûl'ün
sünnetine sarılmaktır. Bunu sağlayınca, savaş alanında ölmese de şehid sevabı alacaktır. "Allah
yolunda hicret edip sonra öldürülen, yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır.
Şüphesiz Allah, evet O, rızık verenlerin en
hayırlısıdır." (22/Hacc, 58)
Şehid, hadis-i şerifte ifâde
edildiğine göre, karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyarsa, şehid olurken ancak o kadar bir acı duyar (Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce,
Cihad 16). Hayran olduğu şarkıcıyı dinlerken
göğüslerini jiletleyenlerin, Yusuf (a.s.)'un güzelliğine bakarken ellerini
kesen kadınların acıyı hissetmedikleri gibi, onlardan dâvâlarına
daha sevdâlı olan şehidler de ölürken acı
hissetmezler. Onun için, biz şehidlerimize
acımıyoruz. Onlara rahmet okuyor ve kendimize acıyoruz. Şehid
olmak (yani cephede düşman tarafından öldürülmek) gâye
değildir; müslümanca yaşayan bir kul olmak, canlı şehid gibi yaşamak, Allah'ı râzı edecek şekilde yaşamak
gâyedir. Allah'ın ahkâmının hâkim olması için kulluk yapmak gâyedir.
“... Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim
ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar cihad edip tekrar öldürülmeyi çok arzu ederdim.” (Müslim, İmâre
103; Buhârî, Cihad 7; Nesâî, İman 24). Rasûlullah’ın
bıraktığı tüm mirasa (ki, içinde yirmiden fazla savaş vardır) ve bu arzuya,
temenniye katılıyor, altına kanımızla imza atacağımız günleri bekliyoruz.
Hazineyi elde etmek için harâbeyi yıktıkları gibi,
öteki dünyayı (hatta her iki dünyayı) güzelleştirmek için şehâdet,
severek tercih edilir. Ama şehâdet/tevhid eri olarak şehâdet yolunda
yürürken önümüze engeller dikilmiş, Mûsâ'nın denizi,
İbrâhim'in ateşi veya Yusuf'un hapishanesi çıkmış, hiç önemli değil; ya geçeriz
ya geçeriz!
“Rabbimiz!
İndirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Şimdi bizi şâhidlerden/şehidlerden yaz!” (3/Âl-i İmrân, 53). Selâm olsun tüm
şehidlere, şehid gibi
yaşayan ve dâvâsını yaşatan canlı şehidlere,
şehâdet duâsı ve hazırlığı yapanlara!