Vuslat,
sayı 26; Ağustos 2003
Yamyamlık ve Dille Yapılan Cinâyetler, İntiharlar
Kur’an’ın
Yamyamlık Diye Tanımladığı Gıybet: Birinin, herhangi bir müslüman kardeşinin
arkasından, duyduğu zaman onun hoşuna gitmeyeceği (bedeninde, yaratılışında,
soyunda, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, elbise, ev veya bineğinde ya da
aile fertlerinde bulunan eksiklik veya kusuru belirten) sözler söylemesi
gıybettir. Bu târif, bizzat Peygamberimiz tarafından
yapılmıştır (Müslim,
Birr 23; Ebû Dâvud, Rikak 6; Tirmizî, Birr, 23). Bu
hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister kinâye ve işaretler ile,
isterse yazı vb.
araçlarla yapılsın her şekli ile haramdır. Yine bu davranışın
gıybeti yapılan müslümanın hayatında yapılmasıyla, ölümünden sonra yapılması
arasında da haramlık yönünden bir farklılık yoktur.
“Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.
Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet
etmesin/arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten
hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.” (49/Hucurât, 12).
İnsan onurunun, kişinin kanı ve eti gibi
olduğuna işaret eden bu âyetten anlaşılmaktadır ki,
gıybet eden kimse, bu davranışıyla kardeşini mânen öldürmüş gibidir. Onun
gerçek hayatı olan kişiliğine, onur ve haysiyetine dil uzatarak izzet ve
şerefini yok edip öldürmeye çalışmıştır. Bir müslüman kardeşi hakkındaki bu
suçu diliyle yaptığı ve ağzına haram olan bir şey aldığı için, bu durum “ölü
kardeşinin etini yemek” sayılmıştır. Yamyamlıktır bu. Yamyamlar bile, açlık
gibi bir ihtiyacını gidermek için başvurdukları bu çirkinliği, çevresindeki
yakınlarına, kardeşlerine yapmazlar. Zarûret gibi bir ihtiyaca dayanmadığı ve
kişinin kendi din kardeşine karşı yaptığı bu medeniyetten uzak vahşi tavır,
yamyamların bile tiksindiği
daha büyük bir yamyamlık olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir
vahşete tepki göstermeyip seyirci kalmak, bu cinâyete
ortak olmaktır.
Allah Teâlâ gıybeti "Ölmüş
kardeşinin etini yemeğe" benzetmekle bu hareketin son derece çirkin
olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi nefret ettiricidir. Hele
bu et, bir de, hayvan eti değil, insan eti olursa... Hatta herhangi bir insanın
değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin daha büyük çirkinliği
düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde ortaya koyarak Allah Teâlâ
insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır. Böylece her şahsın kendi
vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini yemeğe râzı
olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl onun tabiatı bu
ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü'min kardeşinin bulunmadığı ve kendini
savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref ve haysiyetiyle oynanmasını
hoş karşılayamaz.
Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram
oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen kişinin kalbinin kırılması, incinmesinden
çok, herhangi bir kişinin yokluğunda çekiştirilmesinin, arkasından
kötülenmesinin bizâtihî haram olduğu anlaşılmaktadır.
Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun veya olmasın ve bundan üzüntü duysun
ya da duymasın önemli değildir. Ölmüş insanın etinin yenmesi, ölüye eziyet
verdiği için haram kılınmadığı meydandadır. Bîçâre
kişi öldükten sonra birinin kendi leşini parçaladığını bilmez, hissetmez. Ama
son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen bunun gibi
gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa ve hayatı boyunca
da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp başkalarının onu
zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve ıstırap
ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir leke
sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini yemekten
farklı değildir.
Küçük insanlar kişilerle, büyük insanlar fikirlerle
uğraşırlar. İman ve kültür yönüyle zayıf insanlar, hayırlı faâliyetlerle
vakitlerini değerlendiremedikleri için böylesine zararlı meşgalelerle,
dillerine doladıklarını ve daha çok da kendilerini yıpratırlar. Konuşulan olumsuz her söz kanatlanır,
dolaşıp durur, bir gün gelir aleyhinde konuştuğuna gelip konar. Gıybetin yaygın
olduğu yerde kardeşlik ilişkileri olmaz. Gıybet ve kovuculuk insanları
birbirinden kaçırır, kalpler arasına bir soğukluk, kızgınlık ve ayrılık sokar.
Bunun için Allah Rasûlü: "Birbirinizi
çekiştirmeyin, Allah'ın kulları kardeşler olunuz." (Buhârî,
Tecrîd-i Sarih Terc. 12/154) buyurmuştur. Gıybet ve
benzeri tavırlar, toplum fertlerinin birbirlerine güven duymasına ve toplum
huzuruna zarar verir. Gıybetin ardında kin, kıskançlık, sûi zan, gurur,
aşağılık duygusu, kendi kusurlarını örtbas etme endişesi gibi mânevî hastalıklar vardır. Psikolojik hastaların başvurduğu
bu saldırgan tavırla insan, muhâtabını hastalıklı ilân
ederken, aslında kendi rûhî hastalığını topluma bulaştırmak istemektedir.
Psikososyal ve bulaşıcı bir âfet olan, giderek toplu
imhâ silâhına dönüşme meyli gösteren gıybet, psikolojik bir savaştır. Ama
mertçe değil, kalleşçe yapılan bir savaştır, daha doğrusu bir saldırganlıktır
bu. Çünkü muhâtapla yüz yüze gelmekten korkan
kimsenin, kardeşinin yokluğunda nâmertçe, alçakça yaptığı bir hücumdur gıybet.
Bu iç savaşta saldırganın da, en az saldırılan kadar hasara uğrayacağı
bilinmelidir. Kardeşin onuru, izzeti nişan alınarak atılan her kurşun, bumerang
gibi mutlaka atan kimseye geri dönecektir. Kısa bir zaman içinde gıybet
kurşunu, dünyada dönüp ateş edeni bazen bulmuyorsa bile, mutlaka âhirette dil
silâhından çıkan bu kurşun, atanın kendi kalbine isâbet
edecektir. “Birbirinizi sevmeden iman
etmiş olamazsınız!” nebevî fermânına rağmen gıybet
eden kimse, din kardeşliğine dayanan sevgiyi öldürmekte, dolayısıyla kendi
imanına zarar vermektedir. Bir yerde gıybet varsa, kardeşlik ve sevgi,
dolayısıyla kâmil iman ve takvâ orada barınamaz.
Müslüman, kendisi için istemediği bir
davranışı, din kardeşi için de istememelidir.
Kendisini, gıybet ettiği kimsenin yerine koyan, onun duyacağı acıyı
kendi benliğinde hisseden kimse, böyle bir yamyamlığın çirkinliğini daha iyi
anlar. İnsan, kendi onuru kadar din kardeşlerinin de şeref ve haysiyetini
önemsemek zorundadır. Bırakın kardeşinin izzetine saldırmayı, başka biri ona
saldırmaya kalksa, aynen kendisine yapılan saldırı gibi görüp kardeşinin
onurunu savunmak zorundadır mü’min. Müslümanlar, bir vücudun organları gibi
uyum içinde ortak davranışlar sergilemeli, birbirlerinin eksiklerini
tamamlamalıdır. İnsandaki bir “el”in, aynı vücudun parçası olan “göz”ü çıkarmak
için şiddetle dürtmesi, aynı vücudu paylaştıkları “kalb”e öldürücü bir âletle
saldırısı ne ise, ümmet adı verilen sosyal vücudun parçaları olan müslüman
bireylerin birbirlerinin gıybetini yapması da odur. Bu tür tavırlar, aynı dinin
fertleri olan bireylerin kardeşlerine karşı cinâyet
işlemesi olduğu gibi, benzer suçu yapmasına muhâtabını bilinçsiz de olsa
kışkırttığı için, aynı zamanda intihardır bu. O yüzden kul hakkının ihlâl
edilmesi demek olan gıybet, ümmet bütünlüğüne ve kardeşlik hukukuna darbe vuran
büyük bir suçtur. Başta gıybet, dedikodu, yalan, iftira, gurur, kin, haset gibi
kötü huylar, hep müslümanların kardeşliğine zarar verdiği için bizi bizden
fazla seven Rabbimiz tarafından bizim iyiliğimiz için yasaklanmıştır.
Haram hükmünün dışında kalan gıybetler
ancak şu şekilde olanlardır: Birinin arkasından veya öldükten sonra onun
kötülüğünü söylemek şeriat nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu
mecburiyet gıybet olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmayınca gıybete
nispetle çok daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı
ortadan kalkar. Gıybet, ancak şer'an doğru bir maksat için gerektiği takdirde
ve o gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir.
Zulme uğrayan kişinin şikâyeti, ıslah edebilecek kişiye o kötülüğe engel olması
için anlatılması, fetvâ almak gâyesiyle, o kimseyle
çok önemli birlikteliği olacak kimselerin uyarılması ya da şerlerinden
başkalarını korumak gâyesiyle bel’amların, tâğutların, müfsid ve zâlimlerin
çeşitli ahlâksızlıkları yayan, takvâ ve hayâ eksikliğiyle insanlardan
çekinmeden açıktan fısk
ve haram işleyenleri, çarpık din anlayışına sahip olanları, başkalarını onların
zararından korumak için anlatmak haram olan gıybet hükmüne girmez.
Bu istisnâî
durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi kesin olarak
haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftirâdır,
iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. Şeriat bu üçünü de
yasaklamıştır. Gıybeti
tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş
olur. İslâm toplumunda bir müslümanın, yanında başka birinin gıybetinin
yapılmasını, yalan yere töhmet altında bırakılmasını sessizce dinlemesi doğru
değildir, onu derhal reddetmesi, gücü yetmiyorsa gıybet edilen yeri terk etmesi
gerekir. Hiçbir şer'î mecbûriyet olmadığı halde
birinin mevcut kusurlarının ortaya dökülmesinin günah olduğunu ve bu hareketi
yapanların Allah'tan korkarak böyle haramlardan uzak kalmalarını telkin ve
tebliğ etmesi gerekir. Gıybet, insanın sevaplarının azalmasına, başkasının
günahlarının kendine verilmesine sebep olur.
Gıybetten kurtulmak için şunları düşünmeli: Gıybetin zararını düşünmeli! Gıybet
sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin günahlarını da
yükleneceğini bilmelidir. Gıybet, dünyada da alında bir kara lekedir! Kendine
dedikoducu dedirtmemelidir. Bir kimse, başka birine kırgınsa, onu kötülemeye
çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da kendini Cehenneme atmanın ahmaklık
olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet etmekle, ona zarar vermiş olmaktan daha
çok zararı kendine veriyor, dünyevî ve uhrevî büyük felâketlere atılıyor.
Üstelik sevmediği kişinin günahlarını alıp, yerine kendi sevaplarını ona
veriyor. Bazen topluluktakileri memnun etmek, onları güldürmek için gıybet
edilir. İnsanları memnun etmek için, Allah Teâlâ’nın gazabına mâruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır. Gıybet eden, övülmeyi,
herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu bakımdan kendini övmek için dolaylı
yolları seçer. Meselâ, kendisinin cömert olduğunu bildirmek için, “falanca çok
cimridir” der. Eğer böyle gıybet edeni dinleyen, akıllı birisi ise, kendini bu
şekilde övene hiç değer vermez, onun değersiz olduğunu anlar. Bunları dinleyen
akıllı değil de, câhil, ahmak birisi ise, gıybet
ettiği için ona değer verse, ne çıkar? Gıybetçinin kazancı ne olur?
Başkalarını gıybet
edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez. Biz, kendi ayıplarımızın
ortaya dökülmesini, rüsvay olmamızı istemediğimiz gibi, başkaları da kendileri
için bunu istemez. Sen arkadaşının ayıbını örtersen, Allah da senin ayıbını
örter. Sen başkasının ayıbını açarsan, senin ayıplarını da açan çıkar, rezil
olursun. Kendi kusurlarını araştıran ve bunların çaresini düşünerek başkasının
kusurlarıyla gereğinden fazla uğraşmayan kişi, sâlih/iyi insandır. Mü’min,
öncelikle kendi hata ve ayıplarını görüp onları düzeltmeye çalışan, böylece
Allah’ın hayır dilediği kimsedir. Münâfık ise, kendi
hata ve ayıplarını görmek istemeyen ya da önemsiz gören kimsedir. Kişi kendi
noksanını bilmek gibi irfan olmaz. Nefsimizi gıybet ve diğer günahlardan
temizlemeye çalışmak cihaddan bir şûbe kabul
edilmiştir. Kıskanç kimse, mal sahiplerini kötüler. Sözgelimi, “filan kimsenin
malı çok, ama yemesini bilmez, cimrinin biridir” der. Böyle söylemekle, gıybet
edilenin malı azalmayacaktır, ama kıskançlık ateşi, gıybetçi yakıp
kavuracaktır. Üstelik, gıybet günahına girdiği için
sevaplarını sevmediği kimseye vermeye mahkûm olacaktır.
Dilin Önemi; Dille
Yapılan İntihar ve Cinâyetler
Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti,
söz ve konuşma anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette
bir kullanılmasından da anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721
yerde geçer. Sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık
düşmanı olan şeytanın insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden
yararlandığını belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar (17/İsrâ, 53). Çirkin ve kötü söz; şirk ve küfür lâfızları
başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma, jurnal etme, yalan,
iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de başkasına
açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına
bir kötülük, bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze
girer; ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da
suçlunun ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecbûriyetindedir
(4/Nisâ, 148).
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir
14/İbrâhim, 24). Çünkü güzel sözün meyvesi güzel amel;
güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu âyetteki
güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min” olduğuna
dâir İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi, dışta
ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur. Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü
söz, pis bir ağaca benzetilir (14/İbrâhim, 26). Çirkin
söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz, hafif, yararsız, hatta zararlı
ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin çoğuna göre, başta Allah’ı
inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram saydığı tüm sözlerdir. Çirkin söz, ruha
zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine
zarar verir, hem de başkalarını incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesâdın, felâket ve musîbetin kaynağıdır. Kötü söz, hem
dünyada hem de âhirette insanın felâketlere sürüklenmesine sebep olur. “Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri
zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size.
Size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.” (28/Kasas,
55).
İnsanların çoğunu güzel söz
söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten alıkoyan
şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten uzaklaştırmaya
çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık sokmak isteyeceğini
haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en
güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın
apaçık düşmanıdır.” (17/İsrâ, 53). Nefsine uyup da şeytanın adımlarını
takip edenler için dünyevî zevkler, her türlü güzel gâyelerin
üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata yapan birine karşı affedici olmayı,
kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele etmeyi bildirse bile, onlar
nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi
tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin konuştuğu, kibir ve hakaret dolu
sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük gibi görülebilmektedir. İşte bu
gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını beğenmeleri, büyüklenmeleri ve
şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez,
kendilerine hatırlatılan güzel söze uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde,
zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların
sonunun nasıl olduğuna bir bak!” (27/Neml, 14)
Eski şeriatlarda “söz orucu”
şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed (s.a.s.)
ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim şeriatımızda
susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î
ölçülere riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü
güzelleştirmek, ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı
verilecektir. Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira,
hakaret, yalan vb. şöyle dursun, boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, geyik
muhabbeti, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da, kul
hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
İnsana konuşma yeteneğinin veriliş
amacı, ibâdet (şükür ve zikir), hakkı söylemek ve
muhâtaba merâmı ifade edebilmektir. Sözü yerinde kullanmak, onu tesirli
kılarken, yerli-yersiz sarf edilen söz de, etkiyi azaltır; anlatılmak istenen mânâyı daha da karmaşık duruma getirdiği gibi, o nisbette
muhâtabı da sıkar. Cevâmiu’l-kelîm, yani az kelime ile
çok mânâ ifade etme, sözün vecîz olması, Kur’an ve hadislerin edebî üslûbundan
birini teşkil etmektedir. Kur’an öğrencisi ve Rasûlullah’ın mirasçısı da bu
özelliklere sahip olmaya çalışır.
Eşyanın, yaratılış gâyesinin dışında kullanılması, onun değerini düşürür.
Bırakın, gıybet gibi haram ve kötü sözü; Kur’an’ın “levhve’l-hadis dediği, faydasız,
boş sözler bile kurtuluşa engel görülmüştür. Mü’min, dini ve dünyası için
lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...”
(23/Mü’minûn, 1-3). Mü’min, dini ve dünyası için
lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. Gıybet gibi zararlı sözler
yanında, hayır yönü ağır basmayan, boş sözler de, hem de “iman”a vurgu
yapılarak yasaklanmıştır: “Kim Allah'a ve
âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” (Buhârî, Tecrid-i
Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981)
Geyik muhabbetleriyle vakit
öldürdüğünü zannederken, kendi mânevî hayatını öldüren
insanların bu davranışı sol omzundaki meleğin devamlı faal olmasına sebep
olacaktır: “Ümmetimin kötüleri,
gevezelerdir, enine boyuna sözü uzatanlardır, sözlerinde büyüklük
taslayanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlardır.”
(Tirmizî, Birr, hadis no: 2019).
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun
her sözü aleyhinedir.” (İbn Mâce, Fiten 12)
Dili, gereksiz ve boş sözlerle
meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan gıybet,
dedikodu, iftira, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha
sevkettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere
sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ
etmek, birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir (60/Mümtehine,
1). Allah, râzı olduğu kullarının vasıflarını sayarken
şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki,
yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’
derler.” (25/Furkan, 63). Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler,
böyle övülürken, bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de
şu ikaz yapılmaktadır: “İnsanlardan kimi
vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay
etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte
onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz
okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış
gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.” (31/Lokman,
6-7)
İnsan, inandığından, düşündüğünden
ve yaptığından başkasını söylememelidir. Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi
olur. Aldatma, ikiyüzlülük, riyâkârlık, münâfıklık
olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve yaldızlı kelime ve
cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse,
edebiyat ve sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur (6/En’âm, 112; 2/Bakara,
204; 63/Münâfikun, 4). Kişi, bilerek söylediğinden sorumludur (2/Bakara, 225;
50/Kaf, 17-18); Dinlediklerinden de (17/İsrâ, 36).
Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir (2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3).
Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira,
yanlış, yalan, çirkin söz söylemek, zaten güzel insanların işi değil. Ancak
bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten de nehyedilmişiz (23/Mü’minûn,
3). Yine, mü’minlerin vasfını Rabbımız şöyle açıklıyor: “Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.” (25/Furkan,
72). Mü’min, ya hayır söylemek, ya da susmak zorundadır (Buhârî,
Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981). Gereksiz
tartışmaları da hoş görmüyor Rabbımız (18/Kehf, 54).
Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır
olmasına da özen gösterilmelidir. Bu konuda Hz. Ali (k.v.): “Çok konuşanın
hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri de önemlidir: “Konuşmadığın
sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra sen, onun mahkûmu olursun.” Çok,
gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak demek, haksızlık karşısında susmak anlamına
gelmez elbet. Yerinde olursa söz altındır. Rabbımızın ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka
bâtılı karıştırmayın. Bile bile hakkı gizlemeyin.” (2/Bakara, 42). Konuşmak
gerektiğinde susmak, susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet eder. Hele zulme ve haksızlıklara
uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için var güçleriyle mücâdele etmeleri
gerekir (27/Neml, 221-227).
Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz
de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete göre, Hz. İsa, bir
gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı tebliğ ediyor.
Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret ediyor İsa
Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa!
Sen de ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar: “Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu
var; onun yanında o.” Kuşkusuz
sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız gerektiği
halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde söylemediklerimizden.
Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda
birer melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.” (50/Kaf, 17-18)
Bu dünya için boş söz ve
gevezeliklerin hoş olmadığını ifade buyuran Rabbımız, Cennette de boş sözün
olmayacağını haber veriyor (56/Vâkıa, 25).
Atasözündeki ölçü de yabana atılır cinsten değil: “Biliyorsan söyle; ibret
alsınlar. Bilmiyorsan, sus da adam sansınlar.” Herkes kendini bir hesaba
çeksin: En doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup
anlamaya çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa,
gazeteler, televizyonlar, radyolar ve başka sözler mi vaktini daha çok alıp
kendisini yönlendiriyor? Konuştuklarının ne kadarı hayır kapsamına giriyor?
Konuyla ilgili bir araştırmaya göre, telefonla, internet aracılığıyla ya da
yüzyüze insanlarının birbirleriyle konuştuklarının % 80’ini gereksiz sözler
kapsıyor, yani söylenmese de olabilecek boş sözler. Dünya ve âhiret hayrı için
söylenen, emr-i bi’l-ma’rûf ve dâvet kapsamına giren sözleri araştırsalar,
şarkı ve eğlence sözlerinden daha çok olacağını herhalde iddiâ edemeyiz.
Kuşkusuz; sözün en güzelini
dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak, dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek
güzelleştirecek, olgunlaştıracaktır bizi. Çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan
koruyacaktır. Fertlerin, ailelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru söz olan reçeteye (Allah sözüne)
yönelmekle mümkündür.
Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”,
iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle, yalan ve iftirâlarıyla,
İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır. “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa
da Allah, nurunu tamamlayacaktır.” (61/Saff, 8) Her müslüman; Kur’an’dan
enerji alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak
için saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında
cehennemi dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır (Âdil Akkoyunlu, Akit, 7 Şubat
1999).
Firavun, onca küfrüne ve isyânına rağmen saltanatını sürdürüp giderken, dünyevî
helâkine bir söz sebep olmuştur: “(Firavun)
adamlarını topladı ve bağırdı; ‘ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi. Bunun
üzerine Allah da onu, ibret-i âlem olacak âhiret ve dünya azâbıyla
yakaladı.” (79/Nâziât, 23-25). Elfâz/sözler çok
önemlidir. Âyette görüldüğü gibi kimi zaman Allah’ın
gazabını küfür ameller ve duygular harekete geçirmezken, tek bir cümle harekete
geçirmektedir. İslâm Akaid âlimleri ve Kelâmcıları, bu yüzden olsa gerek
“ef’âl-i küfür” (küfür eylemleri) ve “efkâr-ı küfür” (küfür düşünceler)
hakkında söz etmezken, yazdıkları Akaid kitaplarında “elfâz-ı küfür” (küfür sözler)
üzerinde fazlaca durmuşlardır.
Söz, kullanmasını bilen insan için
mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar düzene kor. Düzenli bir
yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah etmekle, insanların arasını
düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur. İnsanların arasını ıslah etmek,
yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi
meselelerde güzel söze daha fazla iş düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla,
bu iki konuda doğrudan tâviz vermeye bile müsaade
edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı ümmet
olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel konuşmanın,
tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır. Müslüman
olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet kelimesi getirerek dile
büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm
âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en güzel konuşan, en büyük insan şöyle
buyurmaktadır: “Siz iki et parçanızı
(haramlara karşı muhâfaza etmek için) bana garanti
verin; ben de sizin cennete gitmenize garanti vereyim. O iki et parçanızın
biri, iki dudağınız arasındaki, diğeri ise, iki bacağınız arasındakidir.”
Dinde nice sevaplar dille, dili güzel
kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir. Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak,
emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah'a duâ gibi ibâdetlerin yanında; gıybet, iftira, yalan, kaba
söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek, cemaatleri dağıtmak, fitne
çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/konuşma olmaktadır.
Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek, nerede ne söyleneceğini
bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği günahlardandır.
Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi
Allah’ın halifesi olmak, dille mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek
de dille çok kolay olabilmektedir. Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık
olmak da dile sahip olup olamamaktan geçmektedir.
Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle
katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı bir yemek, kötü sözle yenilmez bir
acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi,
ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini ister; beğenmediği, nefret ettiği bir
misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir. Ezop dil yemeği yapar, getirir.
Efendisi buna pek anlam veremese de sesini çıkarmaz. Bir zaman sonra çok
sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan, Ezop’tan bu sefer bildiği en güzel
yemeği pişirmesini ister. Köşkte her çeşit malzeme olduğu halde Ezop yine dil
pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz, sorar: “En kötü yemek istedim, dil
getirdin; en iyi yemek istedim, yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?” Ezop: “Evet,
dil, hem zehirden acı, hem dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap verir.
Hakikaten çok mükemmel bir sofraya çok acıkmış olarak dâvetli
olsak, yemek esnasında birisi bizim onurumuzu kıracak, bizi yerin dibine
geçirecek lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz konusunda şöyle söyler: “Söz ola kese savaşı, söz
ola kestire başı. Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
Kur’an başta olmak üzere güzel
kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla tecrübemizi
artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz. Odun, yontulunca
kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve samimiyettir, güzel
bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof
sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî
olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden
türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden
edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan
kaynaklanmaktadır.
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert
olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile
söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine
zarar verebilir. (Bkz. 3/Âl-i İmran, 159). Uzun dilin
başı dertli olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini çıkarıp
yalvarır; aynı dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesada, yalana
yani harama uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ
arkadaşlarının yerini haber vermemek için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin
yüzüne tüküren adam, gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
Konuşma
sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa olsun, halifelik
görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır, zavallı insan
durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine zarar verebilir, ifsâda yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü,
konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler için
söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça susmakla
tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Ya susun,
yahut susmaktan iyi şeyler söyleyin. Söylenecek bir sözümüzün bulunması
gerekir; halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak...