Vuslat,
Sayı 25, Temmuz 2003
Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin
Kopmadığını Sanıyorsunuz?
Ahmed KALKAN
Nedir kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek, doğrulmak ve dirilmek
anlamında olan kıyâmet; İslâmî literatürde, evrenin düzeninin bozulması, her
şeyin altüst olarak yok olması ile, ölen tüm
insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına verilen addır. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister
diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir
kaostur, yıkımdır kıyâmet. Mânevî
yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının
hizmetinde bir insan, kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın kıyâmeti,
inancın kıyâmeti, hakikatin kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı,
hem de namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi yerine
getirmeyenlerin âkıbetidir kıyâmet. “Kıyâm et” emrini
uygulamayanların dünyevî cezâsıdır “kıyâmet”.
Hadis rivâyeti olarak
değerlendirildiği halde, hadis olmadığını tesbit
ettiğimiz, ama anlamına katılarak bu konuya uygun yorumladığımız bir söz
vardır: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.” Sanal bir hayatta, yaşadığını
sananların rüyalarıdır bugünün dünyası. İnsan, içinde yaşadığı çevreyi
katletti, mahvetti; kendisi de o çevrenin, o doğanın bir parçası olduğunu
düşünmedi; kendisi de mahvoldu. İçinde yaşadığı toplumu ve kendini (fıtratını, mânevî hayatı) insanın kendi eliyle imhâ etmesi kıyâmet
değil de nedir?
Kur’an’ın kıyâmetin
dehşetinden sık sık bahsetmesinin temel hikmeti,
yaşadığımız hayatı sorgulamak, Allah’ın var ettiği dünya ve içindekilerin
âniden elimizden çıkabileceğini, her nimetin bir sonu olduğunu, ölümün yakın
olduğunu hatırlayıp Allah’a karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır.
Kur'an'a göre, kıyâmetin
ne zaman kopacağını, Allah'tan başka hiç kimse bilemez. Bu bilemeyenlere
Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın kopacaktır. "Sana kıyâmetten
sorarlar: 'Gelip çatması ne zamandır?' derler. Onu zikretmek, ne zaman
geleceğini bilmek nerede, sen nerede?" (79/Nâziât,
42-43).
"Sana Kıyâmet saatinden, onun ne zaman gelip
çatacağından soruyorlar. De ki: 'Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun
vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size
ansızın gelecektir.' Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar.
De ki: 'Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır' ama insanların çoğu (bunu)
bilmezler." (7/A'râf, 187)
Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya
çıkmıştır, ama farkında olmadan kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması
kolay olmayacaktır. Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini
bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler veya bilmek istemeyenlerdir. Kur'an'ı okuyanlar bilirler ki, onun alâmetleri çoktan
gelmiştir. "Onlar, kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi
bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/belirmiştir. Kendilerine gelip
çatınca ibret almaları neye yarar?" (47/Muhammed, 18). Ansızın kopacak
kıyâmetin Kur'an'da
belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen ayın yarılması da
gerçekleşmiştir. Kur'an, kıyâmetin
yaklaştığını ve alâmet olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: "Kıyâmet
yaklaştı ve ay yarıldı." (54/Kamer, 1). Kıyâmetin
kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır, hatta belki bundan
daha da yakındır: "Göklerin ve yerin
gaybı Allah'a âittir. (Kıyâmet)
saatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası
değildir." (16/Nahl, 77).
Bütün bu Kur'ânî hakikatlere
rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den kıyâmetin
alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur.
Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla
reddetmek doğru olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur'an'a
arzedilmesi gerekir. Kur'an'ın
bazı âyetlerinin müteşâbih
olduğunu biliyoruz (3/Âl-i İmrân, 7). Müteşâbih,
anlam yönüyle birbirine benzeyen, mânâsı kapalı,
birçok anlama gelebilen, yorumunda güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur'an'da bahsedilen kıyâmet ve
ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis rivâyetlerinde belirtilen
hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin
tek bir tefsiri olmaz, farklı te'villeri/yorumları
olabilir, esas anlamını da ancak Allah bilir (3/Âl-i
İmrân, 7).
Hadis rivâyetlerinin zâhirine
takılıp kalan ve Kur'an'ın kıyâmet konusundaki
mesajını göz ardı eden Osmanlı'nın son devir mollaları, olanca zulüm ve
tuğyânı, sadece "kıyâmet alâmeti" olarak değerlendirmiş, son
alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla "başımıza taş yağması yakındır"
diyerek eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Halbuki,
kıyâmetin çok yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur'an çok önceden belirtmişti. Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını
tartışmak yerine, kıyâmet kopmadan, -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını
hiçbir Kur'an talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur'an'ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi yerine
getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre
değerlendirerek, büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla kıyâmeti çok
uzaklara ertelemek, "kalplerinde eğriliğin bulunması" ve "fitne
çıkarma" (3/Âl-i İmrân, 7) riski ile karşı karşıya gelmek demektir.
Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu
fekad kamet kıyâmetuhû;
İnsan öldüğü zaman, onun kıyâmeti kopmuştur."
Diğer insanların kıyâmeti artık onu
ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her an gelebileceğine göre, kıyâmetin
zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını sanıp kıyâmetin daha kopmayacağını
düşünmek, şeytanın vesvesesine kapılmaktır. Zâten
ölüm, küçük bir kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük bir ölümdür: Kur'an'da uyku,
ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
kerimede, "Allah ölümleri ânında
nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü
verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için
bunda âyetler vardır." (39/Zümer, 42) buyurulmaktadır. Demek
ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh,
bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir.
Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, "uyku, ölümün
yarısıdır." Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki
sürenin dolması ve rûhun bedenden sıyrılmasıdır.
Hayatın aslı, rûhun
hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama
bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir. Bu
ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle
mümkün olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca
dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve
hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve
eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık
seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için
ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur'ân-ı Kerim'de, "Ey
iman edenler! (Rasûlullah,) sizi, size hayat verecek
şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Rasûlü'nün
çağrısına koşun..." (8/Enfâl, 24) buyurulur. Âyette, iman edenlere
seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın
"rûhun ve kalbin hayat derecesi" olduğunu, buna ulaşmanın ise iman
içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
Hayat,
asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu
gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız
şekilde "ölmek" değil; gerçekte "dirilme"dir,
hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra,
insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici
ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibârettir.
Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve
"sıla"sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar,
özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği
tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık
yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir.
Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba,
ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel,
sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur'an
bunu, "Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer
bilselerdi." (29/Ankebût, 94) şeklinde ifade
etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur'an'ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler (kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur'an'da:
"Sen ölülere duyuramazsın!"
(30/Rûm, 52); "Sen
kabirdekilere duyuracak değilsin!" (35/Fâtır,
20) buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla
kalplerinin duyma (sem'a) ve görme (basar) güçleri
yok olmuştur. Peygamber (s.a.s.)'in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak
gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de
görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan
nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları
konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey
ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için
son dirilme çaresi, artık ölümdür (Ali Ünal, Kur'an'da
Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237).
Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze
olmak, hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması
değil, sahibini ve toplumu diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır. Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde
hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile hissetmeyecek kaosu, kıyâmeti
yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler, öldüklerinin, yani kendi kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama mânen ölmüş, kendi kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli
bir kıyâmet içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî kıyâmeti, o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o,
içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini perişan
eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25)
İnsan, bazı ölüleri yaşıyor
zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği gibi. "Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) 'ölüler' demeyin. Bilâkis
onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız.."
(2/Bakara, 154). "Bil ki sen,
ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın." (27/Neml,
80)
Hadis külliyâtları, Kıyâmet'ten
önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ
eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi
donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara
gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması
biçiminde kendini gösteren kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu,
çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde
kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları
görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü
temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük
İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması,
cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün
eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı
ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur
etmesi, yahûdilerle müslümanların
savaşmaları (Filistin'de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın
açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin
azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak'a olduğundan yola çıkarak kıyâmetin
de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir.
Bu problemler, toplumların kıyâmetidir. Bu özellikler,
huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun
belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, kıyâmet
dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere
ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne
zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile kıyâmetin
kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun kıyâmetini çok belîğ bir
şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki
"hasta adam"a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan
olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, "kıyâmet
alâmeti" olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten
dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç
diye sarıldığı için kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal kıyâmet, her an
dehşet saçmaktadır.
Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul
edilenler de, Kur'an'a arzedilerek,
müteşâbih olduğu unutulmadan te'vil
edilebilir. Bu, Kur'an mesajına daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine
göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı
başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur. Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar,
O’ndan ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri,
âhad haberlere dayanarak te’vil
etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha
doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilebilir:
İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha
yaşayacaktır. Fakat kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa
ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların
bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi bu kanaattedir (Bkz.
Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem'alar,
s. 112). Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da
yaklaşık bunu söylemektedir (Bkz. Hak Dini Kur’an
Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114). Yalnız, kıyâmet alâmetleri konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu
ve benzeri her çeşit yorumların da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma
ihtimalinin bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin
Allah olduğu ve gayb bilgisinin ve özellikle kıyâmet ilminin sadece O'na âit olduğu unutulmamalıdır.
Bir peygamberin dini (O'nun tebliğ ettiği esaslar)
yaşadıkça, kendisi mânen yaşamaktadır. İsa (a.s.)’nın fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir. Bilâkis
onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur.
Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa
bile, mânen Hz. Muhammed (s.a.s.)’in fikriyâtını benimseyecek, onları
uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar
bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Bu, "güneşin batıdan doğması"dır.
Nitekim, giderek ivme kazanan bir hızla Avrupa ve
Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika ve Amerika’da
İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon
deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman
avına çıkmasının asıl sebebi budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek
olacak şekilde yaşandığı takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin
hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine
tâbi olması (hizmet etmesi), haçın
kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, kıyâmete
kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman,
İsa’dır, Mesih'tir, Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların
hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da
Deccâl ve onun silâhlarıdır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle
oyalanmayı. "Kıyâmet ne zaman kopacak? Onun
alâmetleri nelerdir?" diye sormak yerine; "ölüme, kıyâmete,
ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı" kendi kendimize sormamız gerekmez
mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız
olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu
gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
İsa veya Mehdi bekleyerek kendi
üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip
ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya
çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah da zâten
bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın
hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük "mehdî" olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de,
mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret
etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya
çalışmalı, böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O
zaman "deccal"lar da bize
zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler!
Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda
olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” (5/Mâide,
105)
Kıyâmetin ikinci aşaması; ölen tüm insanların
yeniden dirilerek ayağa kalkması, kıyâm etmesidir. "Emr-i
bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker"
adındaki kalk borusunu, "kıyâm et" emrini
veren dâvetçi İsrâfiller, inşâAllah toplumu İsa
nefesleriyle yeniden diriltecek ve Allah'ın izni ve yardımıyla topluma ba'su ba'de'l-mevti
yaşatacaklardır.
Hz. İsa, rûha önem verilmeyen yahûdileşmiş bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme
yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Bazı ölüleri Allah’ın izniyle diriltme,
hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte
günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden
İsa nefesli müslümanlara ihtiyaç var. Böylece
emperyalistlerin katı kapitalist etkileriyle ruhları, rûhî/mânevî
özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin;
ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve mânevi/rûhî hastalıklar iyileşsin. Hakkı göremeyen gözler
açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar
eşyaya Allah’ın nûruyla bakabilsin. Sadece görünenleri değil, perdenin
arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi
şakısın. Bunların yerine gelmesi için
Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Kur’an’ına
mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan, kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni
yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
Son söz: Her şeyin en doğrusunu bilen yalnız Allah'tır.