Vuslat, Sayı 24, Haziran 2003
Ahmed KALKAN
“Vahdet”, “tevhid” kelimesi ile aynı köktendir; ikisi arasında kopmaz
bir bağ vardır. Tevhid, birlemek; vahdet de birleşmek
demektir. Allah’ı birlemeyen kimsenin, tevhide iman edenlerle birleşemeyeceği
gibi; vahdet anlayışından ve ahlâkından mahrum insanın da gerçek muvahhid olması beklenemez.
Kur’an vahdeti emretmektedir. “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a)
sımsıkı yapışın; parçalanmayın...” (3/Âl-i İmrân, 103).“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra
parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek
büyük bir azap vardır.” (3/Âl-i İmrân, 105). “Dinlerini parça parça
edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların
işi ancak Allah'a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”
(6/En’âm, 159). “Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle
çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız
(rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah
sabredenlerle beraberdir.” (8/Enfâl, 46). “...Müşriklerden olmayın;
ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük
olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle
böbürlenmektedir.” (30/Rûm, 31-32). “Mü’minler ancak
kardeştirler.” (49/Hucurât, 10)
Sünnet vahdeti
emretmektedir. “Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” (Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nesâî,
Tahrîm 6). “Cemaat
rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.” (Ahmed bin Hanbel,
4/145, 278). “Bereket, cemaatle
beraberdir.” (İbn Mâce,
Et’ıme 17). “Cemaatten
bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye ölümü
ile (küfür üzere) ölmüş olur.” (Buhârî, Fiten 2). “Cemaatle
kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha
faziletlidir.” (Buhârî, Ezân
30, Salât 87; Müslim, Mesâcid 245)
Akıl vahdeti
emretmektedir. Tek
başımıza kaldıramadığımız ağır bir yükü, elbirliğiyle birleşerek
kaldırabiliriz. Dâvânın hâkim olması, küfre ve zulme
kıyâm edilmesi gibi birkaç kişinin kaldıramayacağı cihad
yükünü de ancak birleşerek yerine getirebiliriz. Tek tek
kolay kırılabilen ok gibi çubukları, büyük bir demet yaptığımızda
kıramayacakları gibi, sürüden ayrılıp tek kalanı kurdun yediği gibi,
bireysellik de cinden ve insandan şeytanların tuzaklarına kolay düşürür,
vahdetten uzak insan, onların kolay avı olur.
Tarih vahdeti
emretmektedir. Başta
Benî İsrâil olmak üzere, nice eski kavimler tefrika
yüzünden acı mağlûbiyetler tatmışlar, niceleri tarihten silinmişlerdir.
Beylikler dönemindeki durum ile Osmanlılar arasındaki fark ve yine ırkçılık,
milliyetçilik gibi ümmetin vahdetini bozan fikirlerle tek ümmet ve büyük tek
devletten küçük küçük 87 ülkeye ayrılmış, ciddî
ağırlıkları olmayan günümüz müslüman dünyasının
durumu, ibret almak için yeterlidir.
Günümüzün/çağımızın
konumu vahdeti emretmektedir. Avrupa ülkeleri, aralarındaki sınırları kaldırıp Avrupa
Birliği adı altında hemen bütün güçlerini birleştirmektedir. Birleşmiş
Milletler, Nato vb. ittifakların konumu ve ağırlığı
göstermektedir ki bugün işbirliği ve ittifak yapan, birleşen uluslar yarınlara
hâkim olabilecektir.
Ekonomi vahdeti
emretmektedir. Müslümanların
kalkınması, sömürü ve kapitalizmin zulüm çarklarından kurtuluşu, kendi ekonomik
güçlerini birleştirip ortaklaşarak ticârî kuruluşlar,
holdingler kurmalarını gerektirmektedir. Devir, bakkal devri olmaktan çıkıp
süper ve hiper marketler devri olmuştur. Bu da
kapitalist vampirlerin mü’min kanı emerek
azgınlaşmaması açısından müslümanların vahdetini
gerektirmektedir.
Mevcut müslümanların konumu, din düşmanlarının tavrı vahdeti
emretmektedir. Kısa bir müddet önce Çeçenistan’ın Ruslar, Bosna Hersek’in
Sırplar, Filistin’in siyonistler Afganistan ve
Irak’ın Amerikalılar tarafından resmen işgali ve bunlardan daha acı olan
kâfirlerin yerli işbirlikçi İslâm düşmanları tarafından müslümanların
devletlerinin işgali, onların yönlendirdiği medyanın, çevre şartlarının, câhilî eğitimin oluşturduğu fitne ve fesadın müslümanların gönüllerini ve kafalarını işgali, mü’minlerin birleşmelerinden başka yollarının olmadığını
haykırıyor. Mü’minler birleşip birer kova su dökseler, İsrail’i sel alıp götürür. Emperyalizmin orta
doğunun kalbine hançer gibi sapladığı kan içici İsrail’in ve dünyaya yayılmış siyonizmin vahşeti, vahdetin hemen ve her yerde
gerçekleşmesini farz-ı ayın kılıyor.
Tecrübe vahdeti
emretmektedir. Yüzlerce
senedir müslüman halk kültürünün ortak ürünü olan
atasözleri, bu deneyimi aktarır: “Nerde birlik, orda dirlik.” “Bir elin nesi var? İki elin sesi var.” “Tek el, kendini yumaz.”
Matematik vahdeti
emretmektedir. Alt
alta dizilen/yazılan meselâ dört tane 1, en fazla 4 ederken; aynı safta
dizilen, yan yana gelen dört tane 1ise, 1111 (bin yüz on bir) edecektir. Dört
tane 1'in yan yana gelip birleşmesi, 1111'in gücüne eşitlenecektir.
Dünya huzuru vahdeti
gerektirmektedir. Fesat
ve kargaşanın, tefrika ve sürtüşmenin gereksiz tartışma ve ihtilâfın, eleştiri
bombardımanının olduğu ve bireyselciliğin öne çıkıp herkesin sadece kendini
düşündüğü yerde huzur olmayacak; kardeşlik ve vahdetin, ittifak ve cemaatin
olduğu yerde ise huzur olacaktır.
Âhiret saâdeti
vahdeti gerektirmektedir. Cennete ancak vahdetle ulaşılabilir. “Mü’min olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe
de iman etmiş olamazsınız.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66). “Sizden biri, kendisi için sevdiği şeyi
kardeşi için de istemedikçe (gerçek) mü’min olamaz.” (Buhârî, İman 6; Müslim, İman 71; Nesâî,
İman 19; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 60; İbn Mâce, Mukaddime 9)
Vahdet, her konuda
aynı olmak, hiç ihtilâf etmemek, standart bir tip, robot adamlar üretmek,
liderlere ve teşkilâtlara mâsum damgası vurmak,
devamlı baş eğmek değildir. Mü’minlerin dinin esas
meselelerinde, Kur’an ve sahih sünnetin kesin olarak
hükme bağladığı temel konularda birleşmesi ve bu doğrultuda işbirliği yapması,
cemaat ve ümmet olmasıdır. Mü’minler arasında vahdete engel durumlar varsa, bu ya iman
sorunundan, ya da ahlâk sorunundan veya her iki sorundan kaynaklanmaktadır.
Vahdet, önce içimizde ve kendimizle olmalıdır. Kendisiyle barışık ve
vahdet/uyum içinde bir kişilik sergileyemeyenler, dışlarında vahdeti hiç
oluşturamazlar. Vahdet, yakından uzağa doğru oluşup adım adım
genişleyebilir. Bütün mü’minlerin kardeş, velî/dost bilinmesi gerekir. Mü’minlerin
birbirlerini, özellikle farklı cemaat mensubu dâvâ
adamlarını topa tutup, dine savaş açanları unutmaları büyük bir cinâyettir.
Düşmanlık için, Kur’an’ın belirttiği İslâm'a savaş
açan tâğut ve zâlimler
yeterlidir.
“Vahdet, kimler arasında gerçekleşir?” Ümmetin tümüyle, ülkedeki hatta
dünyadaki tüm müslümanlarla diyorsanız, kıyâmeti, hatta mahşeri beklersiniz. Gerçekçi ve ayağı yere
basan teklifler sunmalı, gerçekleşebilecek hedefler seçmeliyiz. Hz.
Peygamber’in hayatındaki dönem hâriç, tarihin hiçbir
döneminde bu ideal, tümüyle gerçekleşememiştir. Vahdet, ancak şuurlu müslümanlarla gerçekleşir. Tevhidî
bilince ermemiş insanlarla ittifaklar, saldırmazlık antlaşmaları, ateşkesler ve
takıyye yapılabilir ancak; vahdet değil!
“Vahdet, nasıl
gerçekleşir?” Bütün mü’minlere elimizi, gönlümüzün
tercümanı olarak uzatmalı, gülümseyen yüzümüzü sevgi dolu ifadelerle
zenginleştirip kardeşlerimize ikram etmeliyiz. Mü’min
olan tüm muhâtaplarınıza elinizi uzatırsınız, ama
tokalaşacağı yerde elinizi ısırmaya kalkanlara karşı ne yapacaksınız? Misyonervari şekilde, ısırsın diye diğer elinizi mi
uzatacaksınız? Tabii, sizi kutsayıp toka için uzattığınız elinizi öpmeye
kalkışanların da ısıranlar kadar tehlikeli olabileceğini unutmamalısınız.
Vahdetin hemen
gerçekleşecek kısa vâdeli bir çözüm olmadığını
bilerek, bunun alt yapısı için mü’minlerin adım atmaları,
farklı cemaat mensuplarına gönül ve kucak açmalı, ziyâret etmeli, onları
sevdiğimizi ispat edecek yaklaşımlarda bulunmalı, hor görüyü sadece kâfirlere,
hoşgörüyü ise hangi gruptan olursa olsun tüm müslümanlara
gösterebilmeliyiz.
“Filan memleketten adam
çıkmaz!”, “falan mezhep bâtıldır, mensupları
kâfirdir”, “ben falan cemaatle veya filanlarla bir araya gelmem!”, “onun olduğu
yerde ben yokum!”, “şu kitabı (gazeteyi, dergiyi, yazarı) okuyanlar şucudur, bunları okuyanlarla işbirliği yapılamaz” gibi örneklerini
çoğaltabileceğimiz anlayışla vahdet değil, ancak tefrika ve fitne üretilir.
Nisbî/göreceli doğruları, beşerî
yorumları, din ve mutlak hakikat gibi değerlendirmemeli, insanları kendi
doğrularımıza, kendi mezhep, meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize
dâvet etmek yerine, İslâm’ın mutlak doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla
ihtilâf edeceğimiz konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak
asgari müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin giderek
samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir. Müslüman cemaatlerle
ittifak ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda
birbirimizi mâzur görmeliyiz. Sadece benim mezhep,
cemaat, teşkilât, metot, lider ve görüşüm hak, diğerleri bâtıl demekten sakınıp
kendi doğrularımızın "yanlış ihtimali olan göreceli doğru" olduğunu,
muhâtap mü’minlerin de "doğru ihtimali olan
yanlış" görüşleri olduğunu, empati ile ve
göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
Bir cemaat mensubu,
bir meşrep ve mezhep mensubu olmakla; hizipçi, mezhepçi, bağnaz olmak arasında
cennetle cehennem kadar farkın olduğu unutulmamalıdır. Dinin temel esasları
dışında, meşrû özgürlük alanlarında ve yasaklanmamış
çalışma metotlarında farklılık bir zenginliktir; tefrika ise tüm zenginliğin
kaybı, ölümcül fakirlik. Allah’ın ve Rasûlü’nün
farklı anlaşılmayacak şekilde hükme bağladığı mutlak hakikatlerin dışında
beşerî doğruların ortaya çıkması için uygun zaman ve zeminlerde ve de âdâbına uyularak tartışılması gerekmektedir. “Bârika-i hakîkat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” Yani, hakikat
şimşeği, farklı fikirlerin çarpışmasıyla meydana gelir.
İhtilâf konusunu
birkaç cümleyle özetler mâhiyette, ihtilâfın hükmünü
şöyle değerlendirebiliriz: İhtilâfın meşrû veya yasak olması, ihtilâfın cinsi,
konusu, sebep ve gâyesi, metodu, uyulması gereken ahlâkî hususlar, savunulup tartışılan konunun
taassupla/bağnazlıkla ilgisi, şahsî görüş ve beşerî yorumların mutlak hakikat
gibi kabulünün değerlendirilmesiyle ortaya çıkacaktır. İhtilâf konusunda
unutulmaması ve karıştırılmaması gereken durum, ihtilâfla tefrika arasında
farkın olduğudur. Hangi konuda ihtilâfın yapıldığı da meşrûluk
için şarttır. İhtilâf edilecek konunun dinin usûlünden,
yani temel esaslarından olmaması ihtilâfın meşrû olup olmaması için şart olduğu
gibi, ihtilâf usûl ve ahlâkı da cevaz ve haram hükmü için bir ölçüdür. Yine,
ihtilâfın sebep ve gâyesi de günah-sevap açısından
değerlendirilmelidir: Allah için ihtilâf başkadır; nefis/hevâ
için, enâniyet için ihtilâf başka.
Bir Allah’ın bir tek olan hak
yolundan giderek birr’e ulaşmak için muvahhid/birleyici müslümanların
birbirini sevmeleri ve ittifak ettikleri konularda birleşip işbirliğine
gitmeleri, ihtilâf ettikleri konularda birbirlerini mâzur
görerek ihtilâf âdâbına riâyet etmeleri ve adım adım
ümmet birliğine doğru yol almaları gerekmektedir. “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barışa, birlik ve dirliğe (Silm’e, İslâm’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin.
Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (2/Bakara, 208)