Vuslat, Sayı 21; Mart 2003
Kur’an-ı Kerim, sadece teorik
bilgiler veren bir kitap olmadığı için, insanlık tarihi ile birlikte var olan
savaş gerçeğini de gözardı etmez. Bu bakımdan istenmeyen bir şey olmakla
birlikte, hayatın önemli olaylarından biri olan savaş keyfiyetini Kur’an, inkâr
ve ihmâl etmemiş, onunla ilgili ayrıntılı hükümler ve düzenlemeler getirmiştir.
Aslında, ismi bile “barış”tan türemiş olan bir dinin, savaştan söz etmesi
garipsenecek bir olay değildir. Çünkü Kur’an’ın söz ettiği bütün hususlar,
varlığını benimsediği hususlar değildir. Dolayısıyla savaş da vâkıa olarak hoş
karşılanmasa bile, insanlar arasında nerede ise kaçınılmaz nitelikte bir
olgudur.
Kur’an, insanlar arasındaki
ilişkilerin barış esasına dayandığını, savaşın ise ârızî bir durum olduğunu
değerlendirir. Ancak bu, savaşa hiç yer vermediği veya savaş için her türlü
hazırlığı gözardı ettiği anlamına gelmez. Bilakis Kur’an, savaş için hazır
olmayı bir ilke olarak benimser. Bu da, silâhlı barış diye nitelenebilecek bir
durumdur. Kur’an’ın nüzûlü sürecinde savaşı irdelediğimizde, Mekke döneminde
inen âyet ve sûrelerde daha çok bağışlama ve müsâmaha emri göze çarptığı halde;
Medine’de inen âyet ve sûrelerde ise müsâmaha tamamen reddedilmese bile savaşa
izin verildiği, hatta emredildiği görülmektedir. Bu iki farklı durumun da
çeşitli nedenleri vardır. Diğer taraftan Kur’an, savaşı ifâde etmek üzere
cihâd, kıtâl ve harb terimlerini kullanmakta; cihâd, Mekkî âyetlerde her türlü
çalışma ve gayreti ifâde ederken, Medenî âyetlerde bunun yanısıra sıcak çatışma
anlamında da kullanılmakta; kıtâl sadece silâhlı çatışma anlamında ve sadece
Medenî âyetlerde geçmektedir. Harb ise, hem düşünce alanındaki çatışmaları, hem
de silâhlı çatışmayı ifâde eder biçimde sadece Medenî âyetlerde
kullanılmaktadır.
Kur’an, hem müslümanların
birbirleriyle olan ilişkilerini, hem de müslüman olmayanlarla ilişkilerini
düzenleyen birtakım hükümler getirmiştir. Hz. Peygamber’in hayatta olduğu
dönemlerde bu ilişkilerin tespitinde zorlanmayan müslümanlar, sonraki
dönemlerde Kur’an’a farklı yaklaşımlarının sonucu olarak değişik görüşlere
sahip olmuşlar ve bir kısmı bu ilişkilerin barış esasına dayalı olduğunu
savunurken, bir kısmı da savaş esasına dayalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Konu
ile ilgili Kur’an âyetlerini incelediğimizde, ilk bakışta her iki kesimin
kendine göre haklı taraflarının bulunduğunu görürüz. Çünkü bir taraftan “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna
çağır ve onlarla en güzel biçimde mücâdele et...” (16/Nahl, 125); “İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü)
en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık
bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur.” (41/Fussılet, 34); “Ey iman edenler, hepiniz birlikte ‘silm’e
(İslâm’a veya barışa) girin...”(2/Bakara, 208) gibi âyetlerle, ilişkilerin
dayandığı esasın barış olduğu iddia edilirken; diğer taraftan da “Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah
işitendir, bilendir.” (2/Bakara, 244); “Fitne
kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” (8/Enfâl,
39; Benzer bir âyet için bkz. 2/Bakara, 193); “Haram aylar çıkınca (Allah’a) şirk/ortak koşanları nerede bulursanız
öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları
bekleyin...” (9/Tevbe, 5); “Ey iman
edenler, yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın, (onlar) sizde bir katılık
bulsunlar. Bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.” (9/Tevbe, 123) gibi
âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın savaş olduğu iddiâ edilmektedir.
İslâm, hiçbir zaman savaşı başlatan taraf olmayı müslümanlara tavsiye
etmediği gibi, insanları İslâm’a dâvet amacıyla savaşılmasından da söz
etmemiştir. Kin ve nefrete yol açan savaşı bir tebliğ vâsıtası olarak düşünmek
mümkün değildir. Ayrıca, iman etmeyen kimselerin, hayatlarının sonuna kadar her
an iman etmeleri ihtimali vardır. İmana girmeleri için onlarla savaşmak, savaş
sırasında öldürülenler için bu imkânı ortadan kaldırmaktadır.
İnsaflı ve önyargısız olarak Kur’an’ı
ve Hz. Peygamber’in uygulamalarını inceleyen herkes savaşın dine zorlamak için
meşrû kılınmadığını görecektir. Kur’an’ın savaşı meşrû kılma nedeni, yapılan
saldırılara karşılık vermek, sadece inandıklarından dolayı insanlara yapılan
baskılara ve yurtlarından çıkarma girişimlerine engel olmaktır. Savaşın amacı
da, her türlü baskı anlamına gelen “fitne”yi ortadan kaldırmak, insanlar ile
Allah’ın dini arasına girenlerin bu tutumlarına son vermek ve özgür bir şekilde
inanmanın önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır. Savaşın amacı, asla
insanların zorla müslüman olmasını sağlamak değildir. İslâm’ın savaş sâyesinde
yayılmış olduğuna dâir iddiâlara gelince; bugün dünya müslümanlarının en yoğun
olduğu yerlerden olan uzak doğu ülkelerinde (Endonezya, Malezya gibi) İslâm’ın
savaş olmadan, tâcirler vâsıtasıyla yayılmış olmasından hareketle bu iddiâların
tutarsız olduğunu söyleyebiliriz.
Kur’an’ın savaş ile
ilgili düzenlemelerini ve Hz. Peygamber’in uygulamalarını bir bütün halinde
dikkate almadan, İslâm’ın öngördüğü savaşın türünü, günümüz dünyasında yapılan
savaşlarla mukayese ederek saldırı veya savunma şeklinde belirlemek doğrusu
isâbetli görünmemektedir. İslâm’ın öngördüğü savaşın, hem sebep, hem sonuç, hem
de amaç itibarıyla günümüz savaşlarından farklı olması, türünün de farklı
olmasını beraberinde getirir. Bu itibarla İslâm’daki savaşın,
koruma-savunma/koruyucu savunma türü bir savaş olduğunu söyleyebiliriz. (1)
Fiilen hayata kasdetmiş zâlimlere
karşı savaşa başvurulur ve tebliğe mâni olanlara, Allah'ın dininin hâkim olup
yayılmasının önündeki engellere karşı çıkılır. Bu karşı çıkmanın götüreceği
sonuç bir savaş oluyorsa, o da göğüslenir. Zâlim
olmayanlara, başkalarının canına ve temel haklarına saldırmayanlara ve İslâmî
tebliğin önünde engel olmayanlara karşı savaş meşrû değildir. İnsanları
savaş korkusunda bırakarak, silâh zoruyla, ya da değişik baskı ve zorlamayla
İslâm'a sokma yönüne gidilemez (2/Bakara, 256). Tebliğin boyutları ve şartları
bellidir. Tebliğ kendisine ulaşan bunu kabul eder veya etmez. Ancak, tebliğin
yapılmasını ve kitlelere ulaştırılmasını engelleyenlere, engellemedeki
tavırları cinsinden karşılık verilir. Bu, savaş da olabilir. Bu yüzden biz
savaşı, hayata ve hürriyete, insanın temel haklarına kastedenlere karşı çıkmak
esasına oturtmayı, Kur'an'ın temel tavrı diye anlıyoruz. Şu âyetler, bu
tesbitin Kur'anî dayanağını vermektedir: “Kendileriyle
savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda)
izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir.
Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere
yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir
kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan
manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine
(kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz
Allah, güçlüdür, gâliptir.” (22/Hacc 39-40)
Tespit edilen bu ölçüler içinde bir
savaşın, çok yönlü bir hareketler serisine vücut vereceği açıktır. Başlangıcı
meşrû bir kıtâl devresine girildiğinde bunun içinde saldırılar ve savunmalar
ardarda gelir. Bunları birbirinden ayrı düşünemeyiz. Kur'an'ın "müşrikleri yakaladığınız yerde öldürün,
küfrün önderlerini öldürün, şeytanın dostlarını öldürün" (9/Tevbe, 36,
12; 4/Nisâ, 76, 82; 2/Bakara, 191) âyetleri, işte böyle bir süreç içindeki
hareketlerden bazılarıdır. Konuya başlangıcı itibarıyla ışık tutan âyetler: "Eğer sizi öldürürlerse siz de onları
öldürün, onların sizi toptan öldürdükleri gibi siz de onları topyekün
öldürün." (2/Bakara, 191; 9/Tevbe, 36) şeklinde müslümanın savaş
tavrını bir cevap-hareket olarak belirlemiştir.
Şurası kesindir ki; Kur'an,
bağlılarının silâhsızlanmasına gidecek bir yola onay vermez. Böyle bir şey,
Kur'an'ın insanını, korumak ve yüceltmek zorunda olduğu değerleri savunmada
yetersiz bırakır. Kur'an'ın insanı Allah yolunda savaşacak, ezilip itilen,
yurtlarından edilen çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar için didinecektir. Böyle bir
mukatelede/savaşta yer almak Allah'ın sevgisini kazandırır (4/Nisâ, 75-76;
61/Saff, 4). Böyle olunca, Kur'an bağlısı, her an kıtâle girebilecek halde
olmak zorundadır. Çünkü onun görevi evrensel bir görevdir. O, kendi nefsinin
keyfini yerine getirmekle işini bitirmiş olmuyor. Sırtında bir büyük emânet
vardır.
Anılan değerler uğruna savaşa
katılıp da can verenler, yani karşı-savaş ile öldürülenler, Kur'an diliyle,
"ölümsüz" ilân edilmişlerdir. Bu şehîdlere "ölü" demek bile
yanlış ve yasaktır (2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmrân, 169).
İman, bir anlamda Allah uğrunda
hayır ve güzellikler için sürekli savaş halinde olmaktır (9/Tevbe, 111). Çünkü
hayat, Allah yolunda hayır savaşçılarıyla, karanlık kuvvet olan şeytanî güçler
(tâğut) uğruna savaşanların bir çarpışma alanıdır (4/Nisâ, 76). Şeytanî
güçler/zâlim ve fesatçılar sürekli tetikte ve hazır beklerken, Allah'ın
askerleri aydınlık kuvvetin pasifliği seçmesi hayata hizmet değil; ihânet olur.
Bu hak savaşçıları, yaradılış dininin egemen olduğunu, tüm dünyada İslâm'ın
hâkim olduğunu görünceye kadar hazır ve faal olmak zorundadır (2/Bakara, 193;
8/Enfâl, 39). Çünkü ona kıtâl iznini veren kudret bunu, zulme bir karşı çıkış
için vermiştir (22/Hacc, 39). O halde bu hayırlı kuvvetin pasifliğe mahkûm olması
veya bahane bulmaya çalışması, zulme destek vermek olur. Emâneti omuzlayan ve
yeryüzünün halîfesi unvanını almış bulunan (2/Bakara, 30; 33/Ahzâb, 72) bir
varlığın böyle bir yola gitmesi beklenemez. O, emâneti taşıma uğruna savaşmak
zorundadır. Bu ona, ağır gelecektir (4/Nisâ, 77), ama mutlu bir gelecek ve
ölümsüz bir hâtıra bırakmak için başka yol yoktur. Bu yüzden, Kur'an'ın
insanına kıtâl/savaş, nefsi onu sevmese de bir güzel kader olarak yazılmıştır
(2/Bakara, 216). Ve Peygamberin görevlerinden biri de büyük emanetin sahibi
olan iman adamını kıtâli göğüsleyecek bir coşku içine çekmek ve onu kıtâl
ruhuyla diri tutmaktır (8/Enfâl, 65). Allah yolunda seferber olun dendiğinde,
iğreti hayatın zebûnu olarak olduğu yere çakılıp kalmak iman adamına yakışmaz. Bu
yolu seçenler, rezil ve zelil olurlar ve nihayet Allah onları siler süpürür ve
yerlerine, emâneti yüklenebilecek cihad eri başka topluluklar getirir (9/Tevbe,
38-39).
Allah yolunda savaşı sevmeyen ve onu
çirkin görenler bilmelidirler ki zulme karşı mücâdele ve gerektiğinde savaştan
kaçış, fitneyi kökleştirir, yani insanlığın dirlik ve düzenini bozar. İşte bu,
kıtâlden çok daha beter bir sonuçtur. Yani, fitne, kıtâlden daha kötü ve
yıkıcıdır (2/Bakara, 119, 217). (2)
İslâm’da savaş, zorla insanları dine sokmak için değil; savunma ya da düşmana
misliyle mukabele için yapılır. Kur’an’ın genel içeriğinden anlaşılan budur.
Cihad; cehdin, yani hayırlı hedefe
ulaşmak için tüm gayretin seferber edilmesinin belirişi, insanı insan yapan
değerlerin çiğnenmesi durumunda başvurulan her türlü kavga ve savaşın adıdır.
Şartları doğmuş bir savaş, insanın yolunu tıkayan engelleri aşmanın olmazsa
olmaz şartıdır. Bütün mesele, savaşın şartlarının doğup doğmadığının iyi belirlenmesi
ve seyrinin Kur'anî ruha uygun biçimde ayarlanmasıdır.
Cihad ve savaşta birinci gâye,
âhiretimiz için bir ticâret yapmaktır (61/Saff, 10-11). Cihadın ve savaşın bazı
külfet ve meşakkatleri olsa da, bunlar, insanın acıklı azaptan kurtulması
yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, cehennemde
yanmamak için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak
gerek. Dolayısıyla canla cihad, yani
Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi
ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan
hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir?
Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer birtakım insanların
hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş yapmak da
cihaddır.
Savaşta maksat ne olmalıdır? Bu
sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: "Bize saldıran yahut
saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdâfaa etmek" ve "zâlim
devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidâyet yolunu açmak." "Dinde zorlama yoktur." (2/Bakara,
256). Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaştan başka çare
yoktur. Bu savaşta başarı sağlandıktan sonra kişi inancında serbest bırakılır.
Dilerse İslâm'ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder. İkinci
yolu tercih ederse cizye verir. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm
ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.
Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil; diriltmek
olmalıdır. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk
hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet
yurdunu kazandırmak olmalı. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş
olurlar. Çokların
hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da
"evet" dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Elmalılı
Hamdi Yazır, savaşı, ıslah harbi ve ifsâd harbi diye ikiye ayırır ve mü'minlere
emredilen savaşın ıslah harbi olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü'minleri de
"azâba hak kazanmış bir kavme Hakk'ın azâbını tatbik etmeye memur bir
el" olarak görür. O halde, savaşı bir ibâdet anlayışıyla yapmak ve bu
ibâdetin kurallarına en ince ayrıntılarına kadar uymak gerekiyor.
"Antlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin." (16/Nahl, 91) emrine uyulacaktır. "Size savaş açanlarla Allah yolunda
çarpışın. (Allah'ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları
sevmez." (2/Bakara, 190) fermânına kulak verilecek, his ve hevese
kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır. Kadın, çocuk, ihtiyar gibi savaşa
iştirak etmeyenlere ilişilmeyecektir. Ve böyle nice kurallara aynen
uyulacaktır. Aksine hareket edenler sorumlu olurlar; tıpkı diğer ibâdetlerde
olduğu gibi. (3)
Barış; İslâm’ın Temel
Hedefi ve İnsanlararası İlişkilerin Temelidir: Barış, müslümanlarla diğer
milletler arasındaki ilişkilerin temelidir. Müslümanlar ancak bir saldırıyla
karşılaşırlarsa, o zaman savaş kaçınılmaz olur. Bilindiği gibi, İslâm’da
savaşın sebebi, saldırıyı önlemektir. Yoksa, özel bir inancı empoze edip
dayatmak değildir. Saldırı durumlarında kötülüğü ya misliyle ezmek veya erdemi
savunmak gerekir. Bu prensip, Kur’an âyetleri esas alınarak hükme bağlanmış ve
Peygamber devrinde cereyan etmiş olan tarihî olaylarla da desteklenmiştir.
Kur’an’da şöyle buyurulur: “Ey iman
edenler! Hep birden barışa girin (barışçı olun). Sakın şeytanın peşinden
gitmeyin. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.” (2/Bakara, 208), “Eğer onlar (düşmanlar) barışa yanaşırlarsa
sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir." (8/Enfâl,
60-61), "Ey iman edenler! Allah
yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya
hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'sen mü'min değilsin' demeyin.” (4/Nisâ,
94-96), “... Sulh (dâima) hayırlıdır...” (4/Nisâ,
128)
Bütün bu âyetler tanıklık etmektedir ki, bir saldırı
ortaya çıkıncaya kadar barış, insanî ilişkilerin esasını oluşturur. İlk âyete
göre, hakka inananlar, her şekliyle barıştan yararlanmaya dâvet edilmişlerdir.
Eğer ilişkilerin temeli düşmanlık ve savaş olsaydı, onlar hiçbir zaman barışa
çağrılmazlardı. İkinci âyet, yine barışa çağırmaktadır. Düşmanlar bu barış
çağrısına olumlu şekilde cevap verebilirler. Eğer savaşın sebebi inançsızlık
olsaydı, İslâm’a girmedikçe kâfirlerle barış yapılamayacaktı. Fakat âyet sadece
barışa çağırmaktadır. Düşmanların bu çağrıya sempati duymaları yeterlidir.
Kendilerinden mutlak sûrette imana yönelmeleri istenmemektedir. Üçüncü âyet
ise, müslümanlara teslim olan düşmanlarla savaşmayı yasaklamaktadır. Son âyette
de, hem günlük beşerî hayatta, hem de genel olarak insanlar arası ilişkilerde
sulhun/barışın daha hayırlı olduğu net bir şekilde ifâde edilmektedir.
İslâm’ın temel hedefi barıştır.
Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın
bütün insanlara tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar,
bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah Teâlâ, İlâhî
temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün İlâhî dinlerin aslı ve
temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman
ve takvâya bağlamıştır (49/Hucurât, 13). İslâm dışındaki tüm dinler, haktan
uzak olduğu veya tahrif edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu
temel hakları gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler,
ideolojiler ve dünya görüşleri, dün
olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde tanımadıkları için insan hakları
konusunda da aşırılıklardan, istismar ve zulümlerden, oyalama ve
kandırmacalardan kurtulamamışlardır.
Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.” (4/Nisâ,
128). Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği,
şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında
fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın emirlerinin dışına
çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman
edenler! Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin
apaçık düşmanınızdır.” (2/Bakara, 208). Âyette geçen “silm” kelimesi, hem
İslâm, hem de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları
incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin kaldırılması
amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği taşıdığını, savaşa mecbur
kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu görürüz. Bu savaşların birtakım
haklı gerekçeleri vardır. Geçerli meşrû
sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler şunlardır:
a- Haksızlığa, zulme uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine
savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara
yardım etmeye elbette kadirdir.” (22/Hacc, 39).
b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak: “Onlarla
savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer onlar
(fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına düşmanlık
yoktur.” (2/Bakara, 193). Burada fitne kavramı, başta “Allah'a şirk koşmak, başkalarına kulluk, fesat/anarşi, öldürme,
zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı
olmadığı dinlerin ve hayat görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Kur’an, fitnenin sonuç olarak herkesi
etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden
sakının ki, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize
zararı erişir). Bilin ki Allah’ın azâbı çetindir.” (8/Enfâl, 25)
Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir?
Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp
kâfirleri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her durumda
ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyilik
esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok
etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak istemeyen o
zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek şartıyla meşrû görülür.
İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan
insanlarla müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar
arasında barışın temini, bir müslüman için öncelikle başka müslümanlarla, daha
sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
Dünyada her insanın müslüman olması
beklenilemez; bu, Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin
hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları için insanları
zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, murdarlık
(azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.” (10/Yûnus, 99-100). İnanmayanlarla,
iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir. Hz.
Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap
bütün insanlarla savunma anlaşması yapmıştır. (4)
Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler
kurulabilecek, anlaşma yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken,
temel özellik; İslâm’a ve müslümanlara
düşman olmamalarıdır. Kendi inanç, düşünce ve yaşantıları doğrultusunda
hareket edip mü’minlere düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım
etmeyenlerle dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere
girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah
sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik
yapmanızı ve âdil davranmanızı yasak etmez. Allah adâletli olanları sever.
Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları
ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost
olursa, işte zâlimler onlardır.” (60/Mümtehine, 8-9)
Alım ve satımda, hediyeleşmede
kâfirlerle muâmelede bulunmak gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme
kapsamına girmez. Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda
kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta
yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından
sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.
Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (5/Mâide, 2).
Peygamberimiz (s.a.s.) de zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur
(Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409).
Ancak, kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler
konusunda çok titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara
düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir. Her türlü
kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar, sanat etkinlikleri,
eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı, toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı
(haram-helâlı) ilgilendiren konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır.
Unutmayalım ki zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek
sunulur.
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir
ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları
derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir
akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik
propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik,
özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim
alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden
sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu
kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi
kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah'a dostluğa giden yolu
bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
Lâ ilâhe illâllah diyen bir
müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması,
Allah’ın indirdiğine aykırı tüm kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve
düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği
gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş
açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek
müslümanlara saldırırken, müslümanın sadece gündelik işlerle uğraşıp savaşçı
olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler
Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda
savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Çağdaş müslümanın öyle bir derdi
yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok,
itler salıverilmiş, ama taşlar bağlı...”
Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu,
imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin destansı
direnişini...
Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi
olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost
kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette
cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın
askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
davranışlarda bulunmaktır.
Peygamberimizin çağında cereyan
etmiş olan tarihî olaylar, İslâmî savaşın tek sebebinin meşrû müdâfaa olduğunu
ve müslümanlarla kâfirler arasındaki ilişkilerin barış esasına dayandığını
açıkça doğrulamaktadır. Rasûlullah’ın, düşmanlarına karşı, onlar bir saldırıya
kalkışmadıkça veya böyle bir hazırlığa girişmedikçe, kılıç çekmemiş olması bu
fikri destekler.
Tarihî olaylar açıkça göstermektedir
ki, Peygamberimiz (s.a.s.), yalnız ve yalnız kendisine veya İslâm’a saldıran,
kendisine karşı komplo düzenleyen veya İslâm düşmanlarıyla gizli anlaşmalar
yaparak onlarla suç ortaklığı eden, el altından onlara yardımda bulunan
kimselere karşı savaşmıştır. Çünkü O, İslâm’ın gerçeklerini evrensel bir
şekilde çizip belirleyen, müslümanların kendileriyle barış içinde yaşayan
kimselerle savaşamayacaklarını açıklayan eşsiz bir şahsiyettir, o âlemlere
rahmet olarak gönderilen merhamet peygamberidir. İslâm da bir anlamı barış olan
dinin adıdır. (5)
"İslâm" kelimesi, anlamı
barış demek olan "silm" kökünden türemiştir. Barış kökeninden ismi
türetilmiş olan bir dinin kitabında savaştan söz edilmesi derinlemesine
akletmeyen kimseler tarafından yadırganabilir. Ancak Kur'ân-ı Kerim, hayaller
ve ütopyalar üzere kurulu bir kitap değildir. Bir şeyin olmamasını istemek
başka, onun varlığını kabul etmek başka bir şeydir. Savaş, insanlık tarihiyle
birlikte var olmuş ve var olmaya devam edecektir. Henüz insan yaratılmazdan
önce melekler, insanın yeryüzünde kan döken ve fesat çıkaran bir varlık olacağını
söylemiş, Yüce Allah da, bu iddialarının gerçekleşmeyeceğini belirtmemiştir.
Tarih de bunu ispat etmektedir.
Din karşıtı tavır takınanların ileri
sürdükleri hususlardan biri de, dinlerin savaşlara sebep olduğudur. Ama hiç
kimse, dinlerin yönetimler üzerinde etkisinin bulunmadığı günümüzde ortaya
çıkan savaşların, hem yoğunluk, hem de tahribatları bakımından dinlerin
yönetimler üzerinde etkili oldukları dönemlerden daha az olduğunu söyleyemez.
Aslında dinler, insanların mutluluğunu ve barış içerisinde yaşamalarını hedef
edinirler. Özellikle İslâm dini açısından meseleye baktığımızda sırf inançtan
kaynaklanan savaşların varlığını iddia edebilmek için, bunun, Kur'an'a
dayandırılması gerekir. Din inancı ve dinî ilimler sâfiyetlerini korudukları
müddetçe dinin savaşlara sebep olduğu söylenemez.
İslâm düşmanları, İslâm'ın silâh zoruyla yayıldığı iddiasını ortaya
atmaktadır. Bu, ya gaflet ve cehâletle veya kasıt ve ihânetle yapılan bir
değerlendirmedir ve tümüyle yanlıştır. Kur'an'da saldırı savaşına işaret
edebilecek bir husus bulunmamaktadır. Bilakis, müslümanlara savaş açmış yahut müslümanları
yurtlarından çıkarmış kimselerle savaşılması ve onların bu yaptıklarından
vazgeçmeleri durumunda da savaşa son verilmesi istenmekte, hatta müslümanlara
savaş açmamış kimselere iyilik yapılmasında bir sakınca bulunmadığı
belirtilmektedir (2/Bakara, 190-194; 60/Mümtehıni, 8-9).
Savaşın sebebi, bütünüyle
müslümanlara ve hangi inançtan olursa olsun ezilip zayıf bırakılmış mazlumlara
yapılan haksızlıklardan kaynaklanmaktadır. İslâm hukukçularının çoğunluğuna
göre, İslâm dininin, insanlara tebliğ edilmesine engel olanlarla savaşılabilir.
İslâm dini, insanlara zorla dayatılamaz, “ya kılıç, ya İslâm!” sloganı,
müslümanların şiarı değil; İslâm düşmanlarının attığı iftirâdan ibârettir.
İnsanlara hak din sunulur, bu dâvetin önüne engel konulamaz; bundan sonra insan
ister inanır, ister inanmaz. İnanç konusunda bir dayatma olamaz. “Dinde zorlama yoktur” (2/Bakara, 256).
Her insanın din özgürlüğünü en gerçekçi şekilde ve hiçbir çifte standarda yer
vermeden İslâm savunur. Cennetin yolu, kendisine gösterildiği halde, her
insanın Cehenneme gitme hakkı ve özgürlüğü de vardır. İnançların ifade
edilmesine ve insanların inandıkları gibi yaşamalarına engel olmak, savaş
sebebidir. Ancak bunun fiilen ispatlanmış olması gerekir.
“İslâm’ın kılıç zoruyla yayıldığı”
tezi kesinlikle iftirâdan ibârettir. Bugün dünya müslümanlarının çoğunluğunu
teşkil eden ülkelere baktığımızda, hemen hepsinin tarihinde müslümanlarla hiç
savaşa girmediği gerçeği ortaya çıkar. Örneğin Malezya'ya, Endonezya'ya,
Hindistan'a, Çin ortalarındaki bölgelere ve daha başka uluslara, müslüman
tüccarlar kanalıyla İslâm yayılmıştır. Ayrıca tarih boyunca müslümanların hiç
savaşmadıkları bölgelerde yaşayan müslümanların nüfus miktarının, savaş yapılan
bölgelerde yaşayanların nüfus miktarından çok daha fazla olduğunu burada
belirtmeliyiz. Gerçi müslümanların savaştıkları bölgelerde de, sözkonusu
savaşların, durup dururken yapılmadığı, bilakis karşı tarafın savaşa sebep
olacak davranışlarda bulunduğu bir vâkıadır. Elbette tarih boyunca
müslümanların bu konuda hiçbir hata işlemediklerini söylemek istemiyoruz.
Yapılan savaşların genelde savunma savaşı olduklarını anlatmak istiyoruz. Herhalde
hiçbir dinin veya düşüncenin tarihi, bu konuda müslümanların tarihi kadar temiz
değildir. (6)
İslâm savaşları, suçsuz halka saldıran, malları yok
eden, atom bombalarıyla her şeyi harap eden, binaları yıkan, tabiatı bile
kemiren yirminci yüzyılın savaşlarına, toplu kıyımlarına bütünüyle zıttır.
Müslümanlar, ne orman kanunlarından, ne de güçsüzü ezen güçlünün zorbalığından
ilham almışlardır. İslâm savaşçılarının uymak zorunda olduğu kanunlar, İlâhî
bir kaynaktan gelmektedir. Bu kanunlar, ezilenlerin zorbalara karşı
savunmasının hiçbir yerde rastlanmayan muhteşem örneğini vermek ve
müstaz’afların zâlim müstekbirlerden hakkını en güzel bir yolla alma
mücâdelesini gerçekleştirmek ve hakkı hâkim kılmak için gönderilmişlerdir.
(bkz. 28/Kasas, 5). İslâmî savaş; sebebi, başlayışı, cereyanı, bitişi ve
yenilenlere yapılacak işlemler açısından tamâmen âdil ve bâtıla karşı hakkı
savunan, gerçekten İlâhî bir savaştır.
Savaştan korkanların her şeye rağmen
bir barış sağlanması dileği, bir bakıma emperyalizme boyun eğmek anlamına
gelir. İslâm barış dinidir. Ve biz onu cihadla koruyacağız. "Cihad"
ve "barış", birbirine karşıt değil; özdeş kavramlardır. Çünkü bu,
barışı yok eden saldırılara karşı bir barış savunusu, barışı hâkim kılma
mücâdelesinin adıdır.
Barış güzeldir, ancak barış için
savaşılabilir. İslâm, lügat ve terim anlamı olarak gerçek barıştır. Barışı tüm
dünyada gerçekleştirmek için İslâm'ı tüm dünyaya hâkim kılma gayreti
gerekmektedir. Evet, biz barış savaşçılarıyız. Ne zulmederiz ve ne de zulme
boyun eğeriz. İnsanlar inandıkları gibi yaşasınlar ve düşündüklerini özgürce
ifade etsinler istiyoruz. Biz Hakk'a tâbîyiz ve hak sahiplerinin hakkını
savunuruz.
Barış kula, ya da devlete, ya da
servete boyun eğme; onun rabliğini ve hükümranlığını kabul etme olayı değildir.
Nefsinin esiri olanlar da aslında kaybedilmiş bir savaşı ifâde eder. Barış, bir
esâret stratejisi değildir. İslâm'da barışın teminatı, insanların birbirlerinin
hak ve hukukuna riâyet etmesidir. Dinde zorlama olmaması ve herkesin dininin kendine
âit olması ve müslümanların tek yanlı bir deklarasyonla, başkaları kendilerinin
bu haklarını korumasalar bile, meşrû zeminde bütün insanların mallarını,
canlarını, nâmuslarını, akıl ve inançlarını, bütün canlıların nesil
emniyetlerini koruması yönünde bir taahhüde sahip bulunması ile aktif bir barış
politikası üretmektedir. İslâm âdil ve kalıcı bir barışın teminatıdır ve barışa
yönelik tecâvüzlere karşı da insanları kışkırtır. Onun içindir ki, İslâm
peygamberi hem savaş, hem de barış peygamberidir (Câmiu's-Sağîr, 1/108).
Fuhşun, alkolün, uyuşturucuların,
işretin, kumar ve öteki ahlâksızlıkların zebûnu olmuş boş vermiş insanların
gerçek anlamda inanç ve ideolojileri yoktur. Bu yozlaşmaya karşı ise inanca
dayalı çözüm yolları üretmek zorundayız. Belki insanları uyuşturarak barışçı,
edilgen topluluklar üretilebilir; ama böyle bir yaklaşımla barış toplumuna
ulaşılamaz. Bu, gizli ve sessiz bir terör yöntemi olarak değerlendirilebilir.
İnsanların kendi ideolojilerini dayatmaları ve başkalarını bu dine ya da ideolojiye
boyun eğmeye zorlamaları bir başka savaş türü olacaktır ki, bu tür dayatmalara
karşı biz savaşa hazır olmalıyız. (7)
Kur'an'da savaşın ahlâkî kuralları ihmal edilmez.
Düşmanca tutum içine girmeyenlere karşı savaşılmaz, iyilikle ve adâletli davranılır
(60/Mümtehıne, 8). Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. Savaştan vazgeçip
barışa yanaşanların taleplerine uyulur (2/Bakara, 192-193; 8/Enfâl, 60-61).
Amacına ulaşmış savaşa son verilir (9/Tevbe, 29). Savaşta saldıranlara karşı
aynı ölçüde karşılık verilir, aşırı gitmek yasaktır (2/Bakara, 190, 194;
16/Nahl, 126; 42/Şûrâ, 40-41). Cihadda temel şart, amacının çağrı, savunma ve
uygulama açısından, din ve onun yüksek değerleri olmasıdır.
İslâm’da Savaşın Sebebi; Kurtarıcı, Aktif Merhamettir: Allah'ın temel sıfatları merhamet
ağırlıklıdır. O, kendisini Kur'an'da öncelikle Rahmân ve Rahîm isimleriyle
tanıtmaktadır. O "Kendi üzerine
rahmeti yazdı." (6/En'âm, 12) "Rahmetim
her şeyi kuşatmıştır." (7/A'râf, 156). Hz. Muhammed (s.a.s.) de her
şeyden önce rahmet peygamberidir. "O, ancak âlemlere rahmet olarak
gönderilmiştir" (21/Enbiyâ, 107).
İslâm’ın sözünü ettiği merhamet, bir
yaralı veya bir zavallı karşısında duyulan acıma duygusu, basit bir duygulanma
veya şefkat şeklinde basite indirgenemez. İslâm’ın sözünü ettiği merhamet, ilk
olarak toplum, ikinci olarak da haklı ve âdil kimselere karşı gösterilmesi
gereken merhamettir. İslâm’ın merhamet anlayışı, hiçbir zaman olumsuz/pasif
değil; aksine, tamamen olumlu/aktiftir. Ezilip büzülmeyen, uyuşup kapaklanmayan,
bunun yanında daima kendi şuuruna, müslümanlık onuruna hâkim bir karakter...
Pasif merhamet çeşitleri arasında öyleleri vardır ki, topluma karşı
göğüslerinde tam bir merhametsizlik ve zulüm taşırlar. Suçlulara, cânîlere
karşı gereğinden fazla yumuşak davranmak ve acımak gibi. Halbuki bu tür bir
merhamet, öyle bir sevgi düzeni doğurur ki, topluma ve dürüst kimselere karşı
yapılabilecek en büyük haksızlık ve en amansız zulüm ortaya çıkar. Çünkü halkın
güven ve huzuru tamamen tehlikeye atılmış olmaktadır. Bunun için Yüce
Peygamberimiz (s.a.s.): "İnsanlara
merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez" (Müslim, Fezâil 66)
buyurmuştur. Kur’an, bu hakikati şu vecîz ifâdeyle dillendirir: “Kısasta sizin için hayat vardır.” (2/Bakara,
179).
İslâm’da savaş hukuku, kaynağını
merhamet hukukundan almaktadır. Kıtâli doğuran ve zorunlu kılan, o kurtarıcı
merhamettir. Çünkü İslâm’da kıtâl/savaş, saldırıyı püskürtmek, gerçeği
yerleştirmek, hakkın ışığını yükseltmek, zulmü ve ahlâkî çöküntüyü söküp atmaktan
ibârettir. İnsanlığa karşı duyulan gerçek merhamet, saldırıyı durdurmayı,
zâlimi zulüm yapmaktan alıkoymayı, böylelikle ahlâkî çöküntünün yeryüzünü
sarmasına engel olup gerçeğin direklerini sağlamlaştırmayı gerektirir. O halde
bu durum, bu gerçek merhamet, ancak, saldırgana ve zâlime karşı “Dur! Ateş
etme!”, mazluma ise “Sen yalnız değilsin! Yanında seni koruyan, zorbanın
eziyetini önleyen, senden biri var!” denildiği zaman gerçekleştirilmiş
olur.
Savaş, elbette öldürmeden olmaz. Ama
onu başlatanlar dürüst kimselerse, bu savaş, kan akıtmadan veya çok az kan
dökerek de yapılabilir. İyilikle kötülük, her kişinin ve her toplumun rûhunda
devamlı bir savaşa ve bitmez bir kavgaya girmiştir. Kötülük, saldırıyla yoluna
devam ederken; iyilik, ona direniş ordusuyla karşı koymaya çalışır. Kötülük
saldırıya geçerse, iyilik buna direnişle cevap vermek zorundadır. Dünyanın
huzurunu isteyenlerin; fesat denilen itikadî ve ahlâkî bozukluklarla
savaşmaları başlıca görevleridir. Erdemler çiğnenmiş, yüce değerler ayaklar
altına alınmışsa eğer, erdemli kimselerin yapacakları ve yapmak zorunda
oldukları tek şey, kötülük ve mânevî çöküntünün büyüyüp yayılmasına engel
olmaktır. İşte bu nedenledir ki, cihad ve kıtâl, kıyâmete kadar sürüp
gidecektir. Peygamberimiz (s.a.s.) bunu açıkça ilân etmiştir: “Cihad, kıyâmete kadar devam edecek bir
farzdır.” (Ebû Davûd, Cihad, 33). Çünkü
iyilik ile kötülük arasındaki savaş, o zamana kadar hiçbir an durmayacaktır. O
halde kötülüğün egemen olmasına meydan vermemek ve iyiliğin başarı kazanmasını
sağlamak için cihad, kesintisiz bir şekilde devam etmelidir. Aksi takdirde
iyilik her yerde ezilip çiğnenirken zulüm yaygınlaşacak ve psikolojik çöküntü,
iyilikle dengelenmeyen bu koca evrende, karşı durulmaz bir hâkimiyet kurmaya
başlayacaktır. (8) “Eğer Allah insanların
bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesâda
uğrardı. Fakat Allah, âlemlere/bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele
etmiştir.” (2/Bakara, 251)
Dinimizde savaş, başkalarının
haklarını ellerinden almak için değil; müslümanların ve tüm mazlumların
gasbedilmiş haklarını geri almak için ve fitneyi ortadan kaldırmak,
saldırganlığı püskürtmek için yapılır. Savaş, başka türlü çözüm şansının
kalmadığı durumda en son çaredir. Ve savaşta her şey meşrû görülmemiş, niçin ve
kimlere karşı yapılacağı belirtildiği gibi, nasıl yapılacağı ve hangi esaslara
riâyet edileceği de hükme bağlanmıştır.
Hevâ ve heveslerini ilah edinen zümreler, yeryüzünde fesadın iktidarını
sağlamış ve bunun devamı için kurumlar kurmuş, kurallar oluşturmuştur.
Müslümanlara düşen görev, fitne ve fesat yeryüzünden kaldırılıncaya, din sadece
Allah'ın oluncaya kadar bütün gücüyle mücâhede, mücâdele ve mukatele etmektir.
İslâm
barışı hedefler, müslümanların savaşmak zorunda kalışı, barışı insanlara
ulaştırmak içindir. Barışı korumanın en iyi yolu savaşa hazır olmaktır. Çünkü,
unutmamak gerekir ki, barış bile, büyük ücretlerle satın alınır. Bir farklı
açıdan şöyle de değerlendirilebilir: Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz.
Lüks ve dünyevîleşme kılıçtan beter eziyor bizi.
Zâlime merhamet, mazluma zulümdür. Aç canavara karşı sevgi,
merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.
Kendi içinde ve çevresinde
barışı/İslâm'ı hâkim kılan ve tüm yeryüzüne bunu yayma gayretinde bulunan barış
elçisi İslâm erlerine, mücâhidlere selâm olsun!
1- Abdurrahman Ateş, Kur’an’a Göre
Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Beyan Y. İst. 2002, s. 306-307
2- Kur’an’ın Temel Kavramları, s.
296 vd.
3- Alâaddin Başar, Nur’dan
Kelimeler, Zafer Y. 2/161-162
4- Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk
İlişkileri, Ayışığı Kitapları, Kitabevi Y. s. 226-228
5- Muhammed Ebû Zehre, İslâm’da
Savaş Kavramı, Fikir Y. s. 53
6- M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Ana
Konuları, Beyan Y. s. 282-286
7- Abdurrahman Dilipak, Savaş,
Barış, İktidar, Ferşat Y.
8- Muhammed Ebû Zehre, a.g.e. s. 10
vd.