Ahmed KALKAN
Terör: Silâh Olarak Kullanılan
Kaypak Bir Kavram:
Filmlerde işlenen cinâyetler, öldürme işine göre değil de; bu cinâyetleri kimin
işlediğine göre değerlendirilir; birçok insan öldüren kişi, eğer filmin jönü,
başrol oyuncusu ise, bu kahramanlıktır; yok, kötü adam ise, bu vahşettir,
terördür. Film de zaten bu şekilde kurgulanmış, izleyenlere de bazı cinâyetleri
alkışlarken, bazılarını lânetlemek rolü düşmüştür. Seyirci buna hem
alıştırılmış, hem de şartlandırılmıştır. Artık, sinema dışında oynanan oyunda
da izleyici aynı tavrını kuşanacaktır.
Kediyi
köşe sıkıştıran, ona veya yavrusuna can güvenliğini çok gören kimseye bir şey
demeyeceksiniz; kedinin kendisini ya da yavrusunu korumak için tek alternatifi
olan aslanlaşıp kurtulma mücâdelesine terör diyecek ve onu terörist bir tavırla
cezâlandırmadan yana olacaksınız. Bu ne kadar adâlet ölçüleriyle bağdaşır?
Olayı empatiyle değerlendirip bir de kedi gözüyle bakmayı düşünemeseniz bile,
objektif olmak, kendi hakkın kadar muhâtaplarının da hakkını yüce bilmek erdemi
olmadan insanlığın ne oranda korunabileceğini de mi düşünmezsiniz?
Kendileri
fesatçı/terörist birer zâlim olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı
olarak görüyorlar, toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ (a.s.)'ya
fesatçı/bozguncu/terörist damgası vuruyorlar ve halkı onun aleyhine
kışkırtıyorlardı. Derin devletin yetkilileri Firavun’a şöyle baskı yapıyordu: "Mûsâ'yı ve milletini, seni ve
tanrılarını terk edip yeryüzünde bozgunculuk/terörizm yapsınlar diye bırakacak
mısın?" (7/A'râf, 127). Firavun da şöyle demişti: "Bana izin verin de Mûsâ'yı öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun.
Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesat çıkaracağından
(terör uygulayacağından) korkuyorum." (40/Mü'min, 26)
Her
farklı inanç mensubu, kendisine göre bir “terör” tanımı yapar; her görüşün
farklı bir “terörist”i, daha doğrusu bu damgayla yaftalandırdığı farklı
kimseler vardır. “Öteki” kavramı, bazı saldırgan düşüncelere sahip
müstekbirlerde “terörist” demektir. Yani ya dostları, kendi çıkarlarına ters
düşmeyen yardakçıları vardır; ya da teröristler. Her çeşit terör eylemleri
yapan bir kimse, kendi çıkarlarına ters düşmüyor, hele hele kendi düşmanlarına
karşı bu eylemleri sürdürüyorsa, o terörist değildir; o bir “özgürlük
savaşçısı”dır. Ama, terör saldırılarına karşı kendini savunan “öteki” hemen
damgayı yer: Terörist! Nelson Mandela, Usâme bin Lâdin, Yaser Arafat, Ariel
Şaron, Che Guevara, Deniz Gezmiş,
Abdullah Öcalan, Şâmil Basayev, Şeyh Yasin, Saddam Hüseyin, İran Şâhı ve benzerlerinin farklı kesimler tarafından
değerlendirilmesini örnek olarak sayabiliriz. Ülkeler için de damgalandırma
bundan farklı değildir: Terörist ülkeler ya da teröre destek veren ülkeler diye
listeye alınanlar, emperyalist ABD’nin çıkarlarına ters düşen ülkelerdir daha
çok. Ve hiçbir zaman en büyük terörist devlet İsrail nedense bu listede yer almaz.
Tâliban, Hizbullah, Filistin’deki İntifâda hareketi, istişhâdî (gönüllü
şehidlikle ilgili) eylemler kesin bir şekilde terörist ilân edilirken BBC, CNN
ve her ülkedeki kukla medya tarafından; İsrail’in yaptıkları terör filân değil;
meşrû müdâfâdır, terörist avıdır, savaştır. Amerika’nın Irak’taki,
Afganistan’daki, Afrika’daki sivil halka bombalar yağdırması hiç de terör diye
damgalanmaz. Çıkarlarına uygunsa Apo ve benzerleri bir özgürlük gerillası;
değilse, terörist oluverir. Kimlerin planlayıp icrâ ettiği hâlâ netlik
kazanmayan 11 Eylül 2001 saldırısının terörist eylem olduğu konusunda kimsenin
şüphesi yoktur ama; bu olay bahanesiyle Afganistan'ın yerle bir edilmesi ve söz
konusu eylemle hiç ilgisi olmayan binlerce sivilin savaş, intikam, suçluların
cezalandırılması gibi sloganlarla vahşîce öldürülmesinin terörizm kavramıyla
ilişkisi sorgulanmaz.
Ve
birey ve gruplar terörist kabul edilirken, devletler çoğunlukla bu tanımın
dışında tutulur. Halkın zâlim devlete karşı tavrı terördür de, devletin kendi
halkına her türlü zulmü revâ görmesi veya başka ülkelerdeki halkları toplu
kıyımlara uğratması terör kabul edilmez. Halbuki fesat anlamındaki terör, en
büyük çapta ve en yoğun şekilde devletler tarafından sürdürülmektedir. İki
dünya savaşında mâsum halkların acımasızca öldürülmesi, atom bombalarıyla iki
şehrin yerle bir edilmesi ve hemen devamlı olarak sürdürülen müslüman halklara
karşı katliâmlar, haksız saldırı ve savaşlar, terör örgütü diye tanımlanan
dünyanın tüm bireysel ve grupsal eylemleriyle kıyaslanamayacak kapsamdadır. İsrail ve onun müstemlekesi durumundaki ABD
ve onlara destek veren ülkelerin yönetimindeki zihniyet ortada durduğu müddetçe
dünyada haksız savaşlar, yani terör ve fesat ortadan kalkmayacaktır. Haksız
savaş en büyük bir terör şekli olduğu gibi, terör de bir savaş şeklidir. Terör,
daha çok; askersiz ve toprak sınırı olmayan bir savaştır. Günümüzde en etkili
ve önemli terör, emperyalist devletlerin yapmış oldukları terördür.
Devlet
erki, askerî saldırganlığa karşı yapılan direnişe terörizm adını vermektedir.
Sözgelimi, İsrail, BM tarafından Lübnan ve Filistin bölgelerini yasadışı bir
şekilde işgal ettiği için sürekli kınanmasına rağmen, İsrail devleti bu işgale
direnenlerin eylemlerini terörizm olarak tanımlamaktadır. Şartları ne olursa
olsun Lübnanlı ve Filistinlilerin direnişleri istisnâsız terörist hareketler
olarak isimlendirilmektedir. Bunun sebebi şudur: Onlar hem insanlık dışı olarak
gösterilirler, hem de onlara karşı kullanılan keyfî devlet gücü
meşrûlaştırılır. Siyonistler İsrail’in yasadışı askerî işgaline karşı yapılan
her Filistin direnişini ısrarlı bir şekilde terörizm olarak nitelendirirler.
Batı medyaları ve yorumcular için bir İsrail kasabasındaki bir kahvenin
bombalanmasında terörizm kelimesini kullanmak tam uygun gelebilir, fakat
İsrail’in askerî hedeflerine yapılan bir saldırıda terörizm kelimesini
kullanmak güçleşir. Dahası Filistinlilerin evlerinin tank ve buldozerlerle
İsrail tarafından yıkılmasına karşı, onların yaptıkları direnişte terörizm
kavramını kullanmalarının pek inandırıcı olmadığının farkındadırlar.
Filistinliler,
evlerinin yıkılmasına ve siyonist işgale karşı direniş yapma hususunda
uluslararası tanınmış bir hakka sahiptirler. Batı medyası hiçbir zaman dile
getirmese de İsrail bir devlet terörü uygulamaktadır. Bu şekliyle terörizm,
siyasi olarak kendisine anlam yüklenen bir terimdir. Batı medyası, terörizm
kelimesini müttefiklerinin ve yandaşlarının muhâliflerine karşı kullandığı
zaman adâletsiz davranmakta ve haksızlığın en büyüğünü de direnişin kendisine
yapmaktadır. Medya kurbanları, akı kara ve karayı ak gösterme konusunda büyülü
güç olan medyanın yönlendirdikleri, Filistinlilere karşı saldırganlıklarla dolu
bir tarihe sahip olan İsrail’in nasıl oluyor da terörizmin ana kurbanı olarak
gösterilebildiğini eleştirel bir şekilde düşünemezler. Bu tarz bir düşünce,
neyin terörizm neyin de terörizm olmadığını söyleyenlerin amaçlarının da
irdelenmesini gerekli kılmaktadır. Terörizm kelimesi kullanılarak genellikle
siyasî bir hedefe ulaşılmak istenir ve bu siyasî kullanım gizlenmeye çalışılır.
1970’lerde İsrail ve ABD, üçüncü dünya milliyetçiliğinin çeşitli şekillerini
tanımlamak için terörizm kelimesini kullanıyordu. Sonra, ABD destekli teröristler de özgürlük savaşçısı olarak isimlendirilmeye
başlandı. Sözde bilgi(!) çağında güç, kelime ve imajlardadır. Bugünün savaşları
daha çok kelimeler ve kavramlarla yapılıyor. Silâh yerine medya bombardımanı
kullanılıyor. Bütün olay, saldırganların kurbanlarını terörist olarak
tanımlamasıdır. Fiilî olarak uzlaşılmayan tanımlamaların propaganda yoluyla
normalleşmiş tanımlar ve kavramlar olmasına, eleştirel düşünceye sahip olamayan
ve düşünme yerine seyretmeyi seçen medya yönlendirmesine açık izleyicilerin
çoğunun katkıda bulunduğunu görüyoruz.
Aynen laiklik ve demokrasi gibi
batının çoğu kavramları kaypaktır. İçlerini işlerine geldiği gibi doldurdukları
yetmez, istedikleri zaman bunların içini boşaltır, farklı şekillerde de
doldurmaya başlarlar. Helvadan putlarıdır bu kaypak kavramlar modern
putperestlerin, aynı zamanda da Truva atı. Terörizm tanımlaması üzerinde genel
bir uzlaşı olmadığı için, her türlü amaç için kullanılmaktadır bu kavram da.
İhtiyaca göre de anlamı değişmektedir. Bazen “hayat tarzımızı etkileyen şey”,
bazen de sömürgeleştirmeye ve işgalin diğer çeşitlerine karşı yapılan
direniştir terörizm. Yaser Arafat’ın imajı buna güzel bir örnektir. Amerikalılar ve İsrailliler
yıllarca onu terörist olarak isimlendirdiler. Oslo’dan sonra o, devlet adamı
oluverdi. Devlet başkanı unvanı İslâmcı ve solcu eylemcilere terör uygulasın
diye verildi. İsrail bu amaç için FKÖ’ye silâhlar verdi ve onların cezaevleri
ve sığınaklar yapmasına izin verdi. Fakat bu plan işlemedi. Gerçek düşman
olarak işgalciler ve saldırganlar bu kadar belliyken, bir kişinin kardeşini
vurması mümkün değildi. Dolayısıyla Arafat’ın devlet adamı elbisesi çıkartıldı
ve kendisine yeniden terörist statüsü verildi. Bütün bunlara rağmen Arafat’ın
polis gücüne, ya da göstermelik barış masasına oturtulmasına ihtiyaç
duyulduğunda medya onu terörist olarak tanımlamaya ara verir. O halde nedir bu
terörizm?
Terörizm,
devlet erkinin saldırgan eylemlerini ve kendi çıkarlarına uygun politikaları
meşrûlaştırıcı bir değer olmakla birlikte, birçok yönde de gerekli bir
kelimedir. ABD kendi haklılığını göstermek için daima “kötü”, “öteki”
karşıtlığına ihtiyaç duymuştur. “Kötü”, “öteki” tarih boyunca şekilden şekle
girmiştir; Kimi zaman despot, kimi zaman korsan, kimi zaman eşkıya, kimi zaman
da anarşist ve komünist ve şimdi de “radikal müslüman.” Batı medeniyetinde kendini
muhâlifiyle tanımlamak her zaman bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla gerçek ya da hayalî terörist ve diğer kötü karakterler Batının
kendi imajını devam ettirmek için fiilî olarak zorunlu olmuşlardır. Bu tespit,
Haçlılar’a kadar götürülebilir. Dolayısıyla müslümanlar, terörist olarak
tanımlanma hususunda tek değillerdir; diğer zamanlarda diğer insanlar da büyük
güçlerin çıkarlarına hizmet etme amacıyla bu tarz isimlendirmelere mâruz
kalmışlardır. İnsanların müslüman terörist imajını bu kadar kolay
kabullenmelerinin sebepleri şunlardır: Haçlılar’ın Hıristiyan Batıdaki
meşrûiyetleri ve onlarca yıldan beri ABD ve diğer yerlerde İsrail yararına
yapılan Arap karşıtı propaganda. İRA’yı veya Batıdaki bir terör hareketini
“Hıristiyan terörizmi” diye adlandırmazlar. Hiç “yahûdi terörizmi” “siyonist
terörist” yoktur; ama “müslüman terörizm”, “İslâmî terör örgütleri” vardır bu
yaftalamada.
ABD,
komünizmin çöküşünden sonra dünya egemenliğini sağlamak için etki alanına
çeşitli dayanaklar getirmeye çalışmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü ve diğer malî
yapılar tam da bu görevi yerine getirmeye çalışmaktadırlar. 2. Dünya Savaşından
sonra Marshall planıyla da aynı şey hedeflenmişti. Batı, terörizm ve
fundamentalizmden korktuğundan daha çok İslâm’dan korkmakta ve dünyayı
korkutmaktadır. Çünkü Batı bu iki özelliği de kendi bünyesinde
barındırmaktadır. Batıyı asıl korkutan İslâm’ın kendine has bir dünya görüşüne
sahip olması ve bu dünya görüşünün Amerika tarafından propagandası yapılan
liberal batılı bakış açısından temel olarak farklılık arzetmesidir.
Tema
her zaman aynıdır: Batı medeniyeti karşıt İslâm aynasını kullanarak kendi
imajını inşa etmiştir. Batının bu aynayı algılaması İslâm’ın hiçbir gerçekliği
ve müslümanların yaşam tarzı üzerine kurulmamıştır. Bütün bunlar alâkasız
şeylerdir. Aslında olan biten şuydu; orada diğer bir medeniyet vardı, birçok
insan bunun ne olduğunu bilmiyordu, çok az kişi merak ediyordu. Dolayısıyla bu
medeniyet, siyasal ve kültürel hedefler için kullanılabilirdi. Bir kişi Batı tarihini
eleştirel bir şekilde incelediğinde İslâm’ın her yerde karşısına çıktığını
görecektir. Batının kendini tanımlamasında şiddet, merkezî bir rol
oynamaktadır. Batı inanılmaz derecede şiddet mirasına sahiptir. Batılılar
tarafından yalnızca 20. y.y.da bir milyondan fazla insan öldürülmüştür. Bu
şiddetin meşrûluğu ciddiyetle ele alınıp tartışılmadığı için Batı, suçlarını ve
güvensizliğini diğerlerine yansıtmaktadır. Müslümanların terörist olarak
gösterilmesi örnek olarak zikredilebilir.
Bazı insanlar terörizmin daha az
çelişkili ve daha belirgin tanımlarını yapmaktadırlar. Bu tanımlamalardan bir
tanesi şudur: Terörizm birtakım siyasî ve askerî kazanımlar elde etmek için
sivillerin öldürülmesi ya da sindirilmesidir. Fakat bu tarz bir tanımlama Batı
için tehlikelidir. Çünkü bu tanımı duyan birisi kalkar, Hiroşima’daki,
Nagazaki’deki sivillerin bombalanmasını, ya da Dresden, Kamboçya, Vietnam,
Irak, Afganistan... bombalamalarını tartışmaya açar ve bu bombalamaların
hepsini terörizm olarak isimlendiriverir. Bir başkası ABD’nin üçüncü dünyadaki
rejimleri desteklemesini ve bu destekleme sonucunda bu rejimlerin kendi
halklarını ilerleme ve gelişme adı altında sindirmesini terörizm olarak
tanımlayıverir. O yüzden böyle bir tanımlama medyada kullanılmaz. Egemenler için
belirsiz, kesin olmayan, sık sık değişen kavramlar daha faydalıdır. Ve bu
tanımlamalar Batı yanlısı düzenler ve medya aracılığıyla günlük olarak
satılırlar. Alternatif sesler tamamen devre dışı bırakılır.
“Terörizm”,
bu geç modernite döneminde Batı dünyası için gerekliliktir. Teröristler “kötü
öteki”yi temsil etmektedirler. Onlar bitmez tükenmez kötü kişilerdir.
Teröristler soğuk savaş dönemi savaşçılarının mesleklerini kaybetmemelerini
sağlarlar ve hatta millî güvenlik organlarına, silâh ve mühimmat sanayilerine
canlılık getirirler. Herkesi etkileyen global ekonomik durgunluk ve iklim
sorunları ve hepsinden önemlisi, inanç ve buna dayalı ahlâk konuları gibi
gerçek dünya problemlerinin insanların gündeminden uzak tutulmasını sağlarlar.
Batı
medyasının kasıtlı ve yoğun kampanyalarının ve İslâm düşmanı egemen çevrelerin
beyin yıkama etkisiyle İslâm ve müslüman terimlerinin terör, anarşi, savaş,
kan, intikam ve şiddet kavramları yan yana kullanılmaya ve biri söylenince
diğeri çağrışım yapacak şekilde şuuraltına yerleştirilmeye başlandı. 20.
yüzyılın son yarısından itibaren, çeşitli vesilelerle insanların bilinçaltına
yerleştirilmeye çalışılan İslâm’ın şiddet üreten bir din olduğu yargısı,
müslüman halklara yönelik şiddet eylemlerine meşrûiyet kazandıracak şekilde
kullanıldı. Afganistan’a yerleşen ve olası (değil, olmayası) Irak Savaşı adlı
büyük terörizmden sonra orayı işgal edecek olan terörist Amerika, oradan
Ortadoğuyu tümüyle kontrol etmeyi ve kendine göre terörist kabul ettiği İslâmî
hareketlere müdâhale edip, Amerikancı İslâm(!) anlayışını, o ülkelerdeki kendi
piyonu konumundaki yöneticilerin de yardımıyla halka dayatmak
istemektedir.
11
Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezinin ikiz kulelerine yapılan
saldırılardan sonra, Batı dünyasında, başta ABD başkanı Bush ve İtalya
başbakanı Berlusconi olmak üzere çeşitli devlet adamları, bu olayların medenî
Batının ulaştığı insanî ve üstün değerlere karşı bir savaş olduğunu ve
dolayısıyla Batının, sahip olduğu bu üstün değerleri savunmasının en doğal
hakkı olduğunu vurguladılar. Benzer şekilde Batı dünyasında kilise çevreleri ve
bazı kilise dışı çevreler, Batının dinsel geleneğini ifâde eden
Hıristiyanlığın, sevgi, barış ve hoşgörü temeline dayalı üstün değerleri temel
alan bir inanç sistemi olduğunu, buna karşı özellikle İslâm’ın özünde ise
şiddet ve anarşinin bulunduğunu ileri sürdüler. Hatta, İtalya’da olduğu gibi,
bazı yüksek rütbeli kilise görevlileri, Batının sahip olduğu insanî üstün
değerlerin korunması için Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların sınır dışı
edilmelerini ve onlardan boşalan işgücünün Doğu Avrupadan getirilecek
hristiyanlarla doldurulmasını önerdiler.
Bu
tartışmalarda temel varsayımlardan birisi, şiddet ve anarşi üreten bir din
olarak İslâm’ın geçmişte ve günümüzde anarşist ve terörist karakterli insanlar
yetiştirdiğiydi. Diğeri ise, buna karşılık Hıristiyanlığın sevgi, barış ve
hoşgörü dini olarak günümüzde Batı uluslarının sahip olduğu şekilde üstün
insanî/medenî değerler üreten bir gelenek olduğu varsayımıydı. Hıristiyanların
kendi geleneklerine ilişkin bu yargıları ne kadar doğrudur? Kendisini “sevgi ve
barış” sloganıyla takdim eden bir din, nasıl olur da gerek içe dönük, gerekse
dışa dönük şiddet eylemi üretebilir? En basitinden tarihte gerek Müslümanlara
gerekse sapkın olarak görülen çeşitli sekteryan akımlara karşı Haçlı
Seferlerini icat eden, iki büyük Dünya Savaşının tarafları olarak karşı karşıya
gelip milyonlarca kişinin katledilmesine neden olan, sömürge dönemi ve
sonrasında Amerika, Okyanusya, Afrika ve Asya kıtalarında birçok yerli kültürü
ve halkı katleden, yakın zamanlarda Ön Asya’da ve Balkanlarda ölüm tarlaları
oluşturan ve günümüzde İsrail’in işlediği soykırıma arka çıkan Hıristayan
uluslar ve kilise çevreleri, bu tutumlarını “sevgi ve barış” ilkesiyle nasıl
örtüştürebilmektedirler? ABD başkanı G. W. Bush’un dile getirdiği şekilde ABD
ve doğal müttefikleri olan Batı dünyasının “şer güçlerle mücâdele” diye
adlandırdıkları müslüman halklara karşı topyekün savaş, “iyinin kötüye karşı
savaşı” ve daha belirgin olarak “yeni bir Haçlı Seferi” gibi dinsel motifler
taşımaktaydı. (1)
İslâm’ın cihad anlayışı ise bambaşka
bir şeydir. Cihad; cehdin, yani hayırlı hedefe ulaşmak için tüm gayretin
seferber edilmesinin belirişi, insanı insan yapan değerlerin çiğnenmesi
durumunda başvurulan her türlü kavga ve savaşın adıdır. Şartları doğmuş bir
savaş, insanın yolunu tıkayan engelleri aşmanın olmazsa olmaz şartıdır. Bütün
mesele, savaşın şartlarının doğup doğmadığının iyi belirlenmesi ve seyrinin
Kur'anî ruha uygun biçimde ayarlanmasıdır.
Cihad ve savaşta birinci gâye,
âhiretimiz için bir ticâret yapmaktır (61/Saff, 10-11). Cihadın ve savaşın bazı
külfet ve meşakkatleri olsa da, bunlar, insanın acıklı azaptan kurtulması
yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, cehennemde
yanmamak için gerekirse İbrâhim gibi dünya ateşlerine atılmak, dinimizin izzeti
için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek.
Dolayısıyla canla cihad, yani Allah için
savaş, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer
nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli
insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu
yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve
hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş yapmak da
cihaddır. Yeryüzünü sadece Allah’a kulluk yapılan bir mescid haline getirmek
için tüm coğrafyalarda zulmün her çeşidine dur demek, globalleşen küfre karşı intifâdayı
küreselleştirmektir.
Savaşta maksat ne olmalıdır? Bu
sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: "Bize saldıran yahut
saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdâfâ etmek" ve "zâlim
devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidâyet yolunu açmak." "Dinde zorlama yoktur." (2/Bakara,
256). Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlere karşı da cihaddan,
kıyâmdan başka çare yoktur.
Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil;
diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk
hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet
yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar
ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna
da "evet" dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz.
Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, ıslah harbi ve ifsâd harbi diye ikiye ayırır ve
mü'minlere emredilen savaşın ıslah harbi olduğunu beyan eder. Cihada çıkan
mü'minleri de "azâba hak kazanmış bir kavme Hakk'ın azâbını tatbik etmeye
memur bir el" olarak görür. O halde, savaşı bir ibâdet anlayışıyla yapmak
ve bu ibâdetin kurallarına en ince ayrıntılarına kadar uymak gerekiyor. "Antlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini
yerine getirin." (16/Nahl, 91) emrine uyulacaktır. "Size savaş açanlarla Allah yolunda
çarpışın. (Allah'ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları
sevmez." (2/Bakara, 190) fermânına kulak verilecek, his ve hevese
kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır. (2)
Terör ile Cihadın Birbirine
Karıştırılması: Birbirinden
çok farklı şeyler olan, biri beşerî biri Rahmânî, biri yıkma biri yapma, biri
ifsâd biri ıslah anlamında biri cehennemi biri cenneti çağrıştıran çok farklı
iki kavramı bile maalesef birbirine karıştırma becerisini(!) gösteren insanlar
çıkabiliyor. Terör ve cihad/kıtâl kavramları biri İslâm'ın düşmanları, diğeri
İslâm’ın akılsız dostları tarafından olmak üzere iki şekilde
karıştırılmaktadır. İslâm ve hak düşmanları, müslümanların saldırgan ve işgalci
düşmanlara karşı kendilerini ve dinlerini savunmalarını terör diye damgalarken,
cihadla terörü karıştırmış veya kasden birbirine tümüyle zıt iki şeyi aynı
göstermeye çalışmaktalar. Akılsız dostların iyi niyetle de olsa cihad zannıyla
bazı terör olaylarına bulaştıklarını veya bu iki farklı konuyu zihinlerinde
kesin hatlarla tam ayıramadıkları da görülen bir vâkıadır. Bir müslüman; terör,
fesat, anarşi ile cihad ve kıtâli karıştırmaz, karıştırmamalıdır. Günümüzde
İslâm’ın cihad hükümlerini de, ülkenin durumunu da, “savaşçı” ve “savaş alanı”
konusunu da doğru ve yeterli şekilde yorumlayamayan çok az sayıdaki bazı
gençler, cihad eylemi diye iyi niyetle terör eylemlerine girişebiliyorlar. Bu,
hem kendilerinin vebali, hem de İslâm’ı itham altına bırakıcı, tebliğin önünü
tıkayıcı işlevleri yönüyle büyük yanlışlara imza atmak demektir.
Haklarına,
hürriyet ve canlarına kastedildiği her yer ve zamanda müslümanların cihad
halinde olmaları en doğal hakları ve hatta görevleridir. Bu bakımdan İslâmî
kurtuluş hareketi ve mücâdelelerini terörizm olarak değerlendirmek, gerçek
terörizmi ve teröristleri himâye etmektir.
İslâmî
ıstılahta ve Kur’an’da terör kelimesi “fesad” ve “ifsâd” kavramıyla
karşılanır.
Fesâd, "fe-se-de" fiil kökünden
gelir; bir şeyi îtidal (denge) dairesinden az veya çok çıkarmak demektir. Bu
fiil, yiyecek ve içecekler için bozulma, kokma; ameller için geçersiz olma,
hükmü olmama; bunların dışındaysa gerek nefis, gerekse bedende meydana gelen
maddî-manevî bozulma; toplumda ortaya çıkan kokuşma ve dengeden sapma
durumlarını ifâde etmek için kullanılır. İfsad: Bozmak, fesat çıkarmak, ifsat
etmek, îtidalden (dengeden, faydalı ve âdil olmaktan) çıkarmak, kokuşturmak
demektir. Fesat kelimesi, Kur'an'da çeşitli âyetlerde genellikle “yeryüzünde
fitne uyandırıp, insanların durumunu ve yaşama yollarını doğruluktan saptırıp,
dünyevî ve uhrevî çıkarları zedelemek” anlamında kullanılır. Müfsid; bu fiilin
ism-i fâili olup, bozan, bozgunculuk yapan demektir. Fesâdın zıddı salâh;
ifsâdın zıddı ıslah; müfsidin zıddı muslih ve fâsidin zıddı da sâlihtir.
Hevâlarını ilâh edinen insanlar, ya
da böylesi hevâdan ilâhlar birbirleriyle çatışacaklarından yeryüzündeki fesadın
başlıca etkeni, yeryüzünün müfsitleridir. Kur'an, evrende egemen olan birliğin,
düzenin ve dengenin, yani sulhun tevhidden, yani İlâh'ın bir olmasından
kaynaklandığını, eğer göklerde ve yerde birden fazla ilâh olsaydı, sulhun
bozulup, yerine fesadın hâkim olacağını belirtir: "Eğer o ikisinde (göklerde ve yerde) Allah'tan başka ilâhlar
olsaydı muhakkak fesada uğrarlardı." (21/Enbiyâ, 22)
Göklerde yalnızca Allah'ın ilâhlığı
egemendir; yeryüzünde de insan elinin ulaşamadığı yerlerde yine Allah'ın
ilâhlığı mutlak egemen olup, buralarda fesat yerine sulh vardır. Fakat, yeryüzünde
bazı insanlar Allah'ı değil de hevâlarını ilâh edindiklerinden dolayı bir’den
çok hevâ, bir’den fazla ilâh ortaya çıkar. Bunun sonucunda böyle insanlar daha
başka insanlar üzerinde rableşir, ellerinin ulaştıkları yerleri mülk edinmeye,
buraları egemenlikleri altına almaya çalışır, yani Allah'ın rablık ve
melikliğini tanımayıp, kendi hevâlarını bu makama oturturlar. Bu insanlar,
ister kâfir, ister münâfık olsun durum değişmez ve bunların işi,
kendiliklerinden yeryüzünde fesat çıkarmaktır; kendilerini ıslah edici saysalar
bile. "İnsanlardan mü'min
olmadıkları halde, Allah'a ve âhiret gününe inandık diyenler vardır. Allah'ı
kandırmaya çalışırlar, iman edenleri de; ama farkında olmadan yalnızca
kendilerini kandırmaktadırlar. Kalplerinde hastalık vardır onların, Allah da
hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemelerinden dolayı acıklı bir azap
vardır onlar için. Kendilerine 'yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiği zaman, 'biz ancak ıslah edicileriz' derler. Dikkat edin, onlardır müfsit (fesat
çıkarıcılar), ama şuurunda değillerdir." (2/Bakara, 8-11)
"Onlara 'yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde; 'biz ıslahatçılarız' derler." (2/Bakara, 11). İlk insanın imanı,
tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve
havalar, mü'minlerin imanı gibi pırıl pırıldı. Önce imana şirki bulaştırdılar.
Allah'ın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilâhlaştırdılar. Ondan sonra
tabiata da müdâhale ederek gönüllerindeki pisliği tabiata da akıtmaya
başladılar. Rabbimiz: "Ey iman
edenler! Müşrikler ancak pisliktir." (9/Tevbe, 28) buyurur.
Kendilerine sorarsanız, bozguncu
değildirler. Hatta kafa tutarcasına, bu faâliyetlerinin yapıcı ve mâsum
olduğunu söylemekten çekinmezler. O tertemiz elbiselerinin içinde, kara
gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her tarafında anarşi
çıkarıp terör uygulayarak insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silâhlar
satarak midesini şişirmek için koşan bu hasta adamlara: "yeryüzünde
bozgunculuk çıkarmayın" deseniz, onlar "biz Yalta, Malta zirvesinde, Londra
zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz" derler. Peki ama, her
zirvenizin sonunda Hama'da, Halepçe'de, Afganistan'da, İran'da, Irak’ta yüz
binlerce insan neden öldürülüyor? (3)
Bozgunculuğun en korkuncunu
yaptıkları halde, dönüp de "bizim hareketlerimiz yapıcıdır" diyenler,
her asırda pek çoktur. Böyle diyorlar, çünkü ellerindeki ölçü bozuktur. Evet,
ihlâsın, samimiyetin ve hüsn-i niyetin ölçüsü bozulunca bütün değer ve ölçüler
hassâsiyetini kaybeder. Niyet ve vicdanları her şeyi Allah için yapma
samimiyetinden mahrum olanlar, davranışlarındaki bozgunculuğu görememekte
mâzurdurlar. Çünkü onlarda, hayır-şer; iyilik-kötülük ölçüleri, Rabbânî bir
temele oturmamıştır. Onlar, şahsî ihtiraslarının esiridirler. (4)
Rabbimiz bizi uyarıyor: "Gözünüzü açın, asıl fesatçılar
onlardır, ancak farkında değiller."
(2/Bakara, 12). Islahatçıyız diyerek gelen, batının akıl hocalıklarına
aldanmayalım. Bunlar bozguncudurlar. Ancak yaptıklarının bozgunculuk olduğunu
bilmezler veya bilmezden gelirler. "Akrebin kimseye kin'i yoktur. Ancak,
onun sokması fıtratının gereğidir." İyi niyetli kâfirler yönetici olsalar,
içlerindekini dışa vuracaklar. İçlerindeki küfür zehir olunca iyi niyetlerle de
olsa insanlığı ve tabiatı zehirleyecektir. Onlar, şeker hastasına çok iyi
niyetlerle her gün baklava yediren câhil insan gibidirler. (5)
Fesadın Tek Etkeni İnsanlardır: Allah, yeri ve gökleri eşsiz bir nizam, ölçü ve uyum içinde
yaratmıştır. Yeryüzünün düzenini ve huzuru bozan insandır. Kur'an, fesadın her
türünün insanın eseri olduğunu açıkça belirtir. (Bkz. 2/Bakara, 30: 40/Mü'min,
26). Bu yüzdendir ki İlâhî irâde, yeryüzünü fesada veren kötü insanları, onlara
musallat edilen başka insanlarla durdurmayı sünnetullahtan biri halinde
işletmektedir. (bkz. 2/Bakara, 251). Yeryüzünde fesadın tek etkeninin insanlar
olduğunu şu âyet çok net ve çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor: "İnsanların elleriyle kazandıklarından
dolayı, karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı."
(30/Rûm, 41)
Hevâ ve heveslerini ilâh edinen
insanlar, yeryüzünde kendi keyiflerine göre bir sistem kurmayı arzu ederler.
Dünyevî hırslarını, iştah ve şehvetlerini tatmin için her yola başvururlar.
Hedeflerine varabilmek için hiçbir kural tanımazlar. Diğer insanların haklarına
ve hürriyetlerine tecâvüz ederler. İşte yeryüzünde fesadın kaynağı budur. Allah'a açıkça isyan, yeryüzünü fesada
vermek olarak kabul edilmiştir. Çünkü İslamî hükümler, insanların huzuru için
vaz' olunmuş kanunlardır.
İnsanlar bu hükümlere
sımsıkı sarıldıkları zaman,
düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Böylece
hem yeryüzünün/doğanın, hem de orada yaşayan
insanların salâhı gerçekleşir.
Ancak, insanlar İslam'a sarılmayı
bırakıp, herkes kendi nefsinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarsa, o
zaman fesat ortaya çıkar. Mesele bu açıdan ele alınırsa, yeryüzündeki
fesadı ve fesadın kaynağını tespit etmek kolaylaşır. Kâfirler ve münâfıklar, gayr-ı meşrû amelleriyle fesat üretmektedir.
İnsan Hakları İhlâlleri Şeklindeki Fesat: Fesadın yaygın görünüşü, insan
hakları ihlâlleridir. Bunlar, kan dökücülük, sömürü ve tahakküm/dayatma
şeklinde kendini gösterir. "...Kim
bir kimseyi, bir kimseye (cinayete) veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık
olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse
(ölümden bir hayat kurtarırsa), bütün insanları diriltmiş gibi olur. And olsun
ki onlara belgelerle peygamberlerimiz geldi. Sonra buna rağmen onların pek
çoğu, yeryüzünde taşkınlık edenler (müsrifûn) oldu." (5/Mâide, 32).
Bir toplumda bozgunculara engel olunamaması ve bozguncuların sayısının
artması, bu toplumu ayakta tutan sosyal düzenin bozulması, işlerin çığırından
çıkması, toplumsal hayatta hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve kargaşa ortamının
hâkim olması demektir. Özellikle zâlim yöneticiler ve Allah’ın indirdikleriyle
hükmetmeyen politikacılar, toplumlarında kötülüğü ve fesadı yaygınlaştırırlar. Bu fesatçılar, ister peygamber,
isterse kendi topluluklarından çıkan şuurlu insanlar olsun, bütün ıslahçılara
karşı çıkarlar, onlarla mücâdele ederler (2/Bakara, 204-205).
Kendisi Bozgunculuk Çıkardığı Halde Sâlihlere Bozgunculuk İsnat Etmek: "Mûsâ’yı,
Firavun ve erkânına gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlık ettiler.
Fesatçıların/ bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak." (7/A'raf,
103). "Firavun, müfsidlerden
(fesatçı/bozgunculardan) idi." (28/Kasas, 4). Kelimenin tam anlamıyla
fesatçı olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyorlar,
toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ (a.s.)'ya “fesatçı/bozguncu!” damgası vurarak
halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı:
"Mûsâ'yı ve milletini, seni ve tanrılarını terk edip yeryüzünde
bozgunculuk/terörizm yapsınlar diye bırakacak mısın?" (7/A'râf, 127).
Firavun da etkin güçlerin “bozguncu, terörist!” yaftasını tutmuş, beğenmişti: "Bana izin verin de Mûsâ'yı öldüreyim.
O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya
yeryüzünde fesat/terör çıkaracağından korkuyorum." (40/Mü'min, 26).
Firavun ve yandaşları, kendi düzenlerini değiştirip yıkacak olan Hz. Mûsâ'yı,
bozgunculuk yapmakla suçluyorlardı. Firavun
düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı
düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla, vatan hâini, bölücü olarak
görülüyor, böyle gösterilmek isteniyordu. Her devirde kâfirlerin tavrının
farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan aynı tavrı sahnelediği, günümüz
dünyasındaki belirgin benzerliklerle değerlendirilebilir.
İnsanları Bölme: İnsanları yapay ayrımlara tâbi tutup bölme, Kur’an’da, Firavunca bir
fesat yöntemi olarak değerlendirilmektedir: "Firavun,
memleketin başına geçti, halkını fırkalara (kastlara, yüksek ve aşağı
sınıflara) ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını
boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, müfsitlerden/fesat
çıkaranlardan idi." (28/Kasas, 4). Firavun'un zayıf, güçsüz gördüğü
grup, Mısır toplumunda en aşağı basamaklara itilen ve hemen hemen bütün insan
haklarından yoksun bırakılan İsrail oğullarıydı. Bazı kişilere ve ırklara
ayrıcalık vermek, devletin rantını yiyip halkı sömürerek elit tabaka (burjuva,
sömürücü, kapitalist, bürokrat kesim, mutlu ve putlu azınlık) oluşturup,
toplumu da halk tabakası, orta direk, batılı-doğulu, Türk-Kürt, zengin-fakir,
irticacı-çağdaş vb. ayrımlarla sınıflara,
yapay gruplara ayırarak bölen fesatçılar; mü'min-müşrik ayrımına bölücülük
damgası vurarak sömürüye ve zulme dayanan kendi bölücülüklerini unutturmak
istemektedirler.
Bilim Yoluyla Fesat: Çağımız buhranlarının temel nedenlerinden biri, bilime
karıştırılan yalanlar, insan itikadını ve yaşayışını saptıran nifaklardır.
Gerçekte ilim, İlâhî sanatı tetkik hikmeti olduğu halde; hiç bağdaşmaması
gereken cehâletle (câhiliyye) bilim, zorlama yollarla, şeytanî hile ve uydurmalarla
bağdaştırılmış ve fesat araçlarından biri olmuştur.
Ahlâk Yoluyla Fesat: Çağlar boyu toplumlar içinde ahlâkı fesada verip, toplumları çökerten
münâfık ve müşriklerin devrimizdeki ulaştıkları durum, dört ayaklıları bile
utandıracak boyutlara gelmiştir.
Ekonomi Yoluyla Fesat: Dinimiz, insanların meşrû ihtiyaçlarını karşılamak için
belirli şartlarla helâl dairesi içinde çalışmalarını ibâdet kabul eder.
Cimriliği haram kıldığı gibi, israfı da
şeytanın kardeşliği olarak değerlendirir. Fesatçılar ise, israf ve
tüketim hızlanması sloganlarıyla toplumları tüketim toplumu yaparak
mahvetmektedir. Ülkeler, toplumlar, aileler, evlilik kurumları, iş bulma
konuları... gibi yapılar, savurganlık ve kapitalist düzenin zulmü sebebiyle
iflas etmiş durumdadır. Aç insanın, dini (dolayısıyla ahlâkı ve tüm yaşama
biçimi) de kolaylıkla yozlaşmış, insanlar karınlarını doyurmaktan ve bazıları
da eşya sevgisinden ve yarışından başka
şey düşünemez hale gelmiştir. Modernizmin, modanın, mal-eşya yarışının, lüksün ve reklâmın fesadı yaygınlaştırmadaki
rolleri, tahmin edildiğinden de çok fazladır.
Politika Yoluyla Fesat: İnsanların inanç yapısını bozan ve huzurunu ciddî biçimde
kaçıran belki en önemli fesat yolu budur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen,
bu yüzden fâsık, zâlim ve kâfir olan tâğutların zulmü her alanda karşımıza
çıkmaktadır. Bu onlarca fesadın kaynağı olduğundan, müslümanların reddetmeleri
ve mücâdele etmeleri gereken fesadın başı sayılır.
Fikir Yoluyla Fesat: Bazı müfsitlere yakıştırılan filozof, düşünür, yazar, öğretmen,
profesör... sıfatları, fesadın câhil halk kesimlerince kabulünü kolaylaştırması
açısından büyük ihânet özelliğindedir. Allah'a inanmayan, O’ndan hakkıyla
korkmayan insanın hele ağzı laf yapıyor, eli kalem tutabiliyorsa bunun
fesadının şerrinden herhalde şeytan bile Allah'a sığınıyordur.
Teknoloji Yoluyla Fesat: Uydular, casus uçaklar, bombalar, füzeler, cep telefonları,
gizli kameralar, tele kulakların direkt veya dolaylı yoldan fesatlarını veya
fesat aracına dönüştüklerini görmek için çok zekî olmak gerekmiyor.
Medya Yoluyla Fesat: TV. kanalları ve boyalı basın... Örnek vermeye gerek var mı?
Ve En Büyük Fesat Yolu; Düzen: Tüm kural, kurum ve kuruluşlarıyla doğurgan fesat. Diğer
fesatlar, bu ananın gayr-ı meşrû çocukları. Tâğûtî düzenlerin tümü en büyük
müfsittir.
Peygamberlerin önemli duâları içinde
fesat üretenlere mağlup olmama dileği de yer almaktadır. (Bkz. 29/Ankebut, 30).
Çünkü fesat, yurtları kaos ve mutsuzlukla doldurmakta, kitleleri lânet ve
azâbın kucağına itmektedir. (Bkz. 16/Nahl, 88; 13/Ra'd, 25).
Kur'an, fesat üreten birey ve
kitlelerin insanların karşısına barış üreticileri olarak çıkabileceklerini de
söylemektedir. (2/Bakara, 11). Sulh/barış taraftarı
gözüken nice sahte barışçılar vardır. Bunlar barışçı
kimliğiyle savaşların en
gaddarcasını yapmakta, ıslah
adına yeryüzünü ifsat
etmektedirler. İnsanları mahvetmenin adına kurtarmak denilebilmekte,
Firavunlara Mûsâ adı verilmekte, nice sahte kahraman ve sahte kurtarıcılar
insanları ifsat etmektedir.
Islah adıyla ifsadı, barışçılık
iddiasıyla gerçek barışseverliği ayırmada kullanılacak ölçüleri Kur'an şöyle
bildirmektedir: Allah'a Kur'an'ın istediği gibi iman, âhirete yakînen inanmak,
sâlih amel, yani insanlığın hayrına katkıda bulunacak hizmetler gerçekleştirmek.
İnsanların toplum içerisindeki haklarını tespit etmek ve toplum düzenini
tesis etmek, siyasetle yakından ilgilidir. Bilindiği gibi siyaset: "insanları dünya ve
âhirette kurtulacakları yola irşâd etmekle, onların salah ve menfaatlerine
çalışmak" şeklinde târif edilmiştir. İnsanların hevâ ve heveslerini
tatmine yönelen "zâlim
siyaset/çirkin politika, tâğutî yönetim" fesadın yayılmasına vesile olur. "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki;
onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider ve o kimse kalbinde olana Allah'ı
şâhit tutar. Halbuki o, düşmanların en amansızıdır. O, iktidara (velâyete)
geldiğinde, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesilleri helâk etmeye koşar.
Allah ise fesadı sevmez." (2/Bakara, 204-205). Zâlim siyasette, hem
tahrip etme, hem şüphe uyandırma sözkonusudur. Fesadın yaygınlaşması konusunda tâğûtî düzenlerde alabildiğine yarış
vardır. Zâlim politikacılar, fitne ve fesat kumkuması boyalı basın, ahlâksız
kanallar, hatta en mâsum kabul edilen câhiliyye özelliklerini savunan resmî ve
toplumsal kurumların çoğu, fesat yarışında şeytanı bile geride bırakma
gayretindedirler.
Fesâdın her türünden, terörizmin her çeşidinden, saldırganlık, işgal ve
çirkin savaşın her görünümünden kurtulmak için, tek bir yol vardır. Dünya
barışı, salâh ve îmârının, bireysel ve toplumsal huzurun tek bir kaynağı
vardır. O da bir adı barış ve selâmet olan İSLÂM.
1- Şinasi Gündüz,
Dinsel Şiddet, Etüt Y. s. 10-11
2- Alâaddin
Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. 2/162
3- Mahmut Toptaş,
Şifa Tefsiri, Cantaş Y. c. 1, s. 101
4- Seyyid Kutub,
Fî Zılâli'l-Kur'an, Hikmet Y. c. 1, s. 88
5- M. Toptaş,
a.g.e. c. 1, s. 102