Haksöz, Şubat 2003
28 ŞUBATIN
HANÇERLEDİĞİ KUR’AN KURSLARI
Bugün Kur’an Kursları, öğrenci
kaydı ve eğitim hedefleri açısından, son elli yılın en kötü durumundadır. 28
Şubatla birlikte başlatılan psikolojik savaş, zaten içinde çok sayıda problemleri
olan bu kurumlara öldürücü darbe indirdi. Kur’an
Kursları, 28 Şubatla birlikte “hasta adam”lıktan, “ölümcül ihtiyar”a
dönüştürüldü. Mahkûm edildiği bitkisel hayatta, sun’î
teneffüs için zorunlu kaynak ve ihtiyaçları, 28 Şubat makasıyla kesildi. Minareyi
çalan kılıfını hazırlarmış. Minare aracılığıyla haykırılan mesajın cılız da
olsa temsilcilerinin yetiştiği yerler olduğu kabul edilen kurumları
yıkanlar/çalanlar da, kılıfını hazırlamışlardı: “Komadaki hasta intihar etti.”
Çeşitli cemaatlerin elindeki Kur’an
Kursları, Türkiye genelinde en az % 80 oranında işlevini göremez hale
getirildiği için kapandı. Binaların çoğunu baykuşlar mesken tuttu. Az sayıdaki
kurs binası da başka bir hizmet sahasına çevrildi. Savaştan çıkmış Afgan
binalarını andıran bu durum, daha çok erkek kurslarında kendini gösterdi.
Dost-düşman herkes görüyor, Kur’an Kursu binalarının
içler acısı boş halini. Gazetelerimizde yaz aylarında en uzun duyuruları çıkan
ilan spotlarını: “... Yatılı Erkek Kur’an Kursuna
öğrenci alınacaktır. Kursun özellikleri şunlar, şunlardır. Hiçbir bedel
alınmayacak, harçlıkları da verilecektir...” 15 Yaşına kadar Kur’an Kursuna gitmek resmen yasaklanmıştı. Bu yaştan sonra
da, delikanlı haline gelmiş birisi, hangi gerekçe ile Kur’an
Kursu’nda okumak isteyecekti? Okuldan ve çevreden edindiği bahaneler çoktu. İngilizce’ye kolay dönen dili, Kur’an
okumaya gelince dönmüyor, Tecvid kuralları Cebir’den
zor görülüyordu. İtalya’nın İnter takımının
futbolcularını ezberlemek kolaydı, ama Kur’an’dan
birkaç satırlık bir sûrenin ezberi çok zordu. Hem Kur’an Kursu, hayatta lâzım olacak bir diploma ver(e)miyor, Kurs’ta okumak, ilerideki hayatında karın da
doyurmuyordu. Bir de okulda ve medyada hemen her gün bahsedilen temel düşman “irticâ”nın bu Kurs’larla ilişkisi kafasını karıştırıyordu.
Okulda, öğretmen veya arkadaşları sorduğunda; bir öğrenci Çin’e gidip Çince
öğrenmek istediğini, ya da meselâ Şamanizm dinini araştırmak istediğini
söyleyebilirdi, ama Kur’an Kursu’na gitmek istediğini
dillendirmek, herkesin alay ve hakaretine paratonerlik yapmak anlamına geldiği
için, bu kolay mıydı? Zorunlu İlköğretimden sonra okumak isteyene Lise’den daha
önemli bir okulu artık kimse göstermiyordu. Zaten Kur’an
Kursları, okul bile değildi.
Evet, “kurs” kelimesi, “okul”la karşılaştırılamayacak kadar
basitliği ve her yönüyle küçüklüğü çağrıştırıyor. Kurs; belli bir konuda
sınırlı bir zaman süresi içinde yapılan (basit) eğitimi ifade ederken, okul;
ciddi, planlı ve programlı bir eğitim ve öğretim kurumu anlamına geliyordu. Kur’an Kurslarına bu isim kasden,
okula alternatif görülmesin diye verilmişti. Bunca yıldır nice cemaatin ve
arkalarındaki halkın da katkılarıyla hâlâ ekol olamamış, okul haline
gelememişti. Bu işin bir yanı. Diğer yanı ise; mâdem ki Kur’an Kursları bir okul
değil, kurs idi. Öyleyse, hangi yaşta olursa olsun, çocuk en azından okul
saatleri dışında bir kursa gidebilirdi. Bir spor kursuna, matematik kursuna
gittiği gibi Kur’an Kursuna da gidebilirdi. Öyle ya,
Dil kursuna giden 15 yaşın altındaki bir çocuk, niye Din kursuna gidemesin?! Yok, gidemez, burada mantık da, akıl da nakil de
yasaktır; burası Türkiye’dir.
28 Şubat postmodern darbesi, sekiz
yıllık zorunlu eğitimi bahane ederek “irtica yuvaları” olarak ilan ettiği İmam Hatip
Liseleri ile Kur’an Kurslarını tarihe gömmek
istemiştir. Devlet gücü, derin devlet ve medya eşgüdümlü işbirliği yaparak
oluşturdukları müttefik koalisyonla, “Ebrehe ve
yardımcıları”nı sahneye koymuşlardı. Herkes bu oyunu seyretmeliydi. Birinci
perde, egemen güçlerin gâlibiyetiyle bitiyordu. Ama, seyreden görecektir, bunun ikinci perdesi de
var...
“Onlar ağızlarıyla
(üfleyerek) Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu
tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak
için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur.” (61/Saff, 8-9; 9/Tevbe, 32-33)
Olayın bir de, özeleştiri ve sünnetullah açısından değerlendirmesi yapılmalıdır.
Çuvaldızı başkasına batırırken, iğneyi kendimize batırmadan doğruyu
yakalayamayız. Osmanlı Devleti, içten yıkılmasa, oturduğu aslî temelin içini
oymasa, dış düşmanlar ve onların yerli işbirlikçileri bu kadar kolay şekilde
onu yıkamazlardı. Medreseler, T.C. devrim kanunlarından önce, kendi içinde yıkılmış,
köhne bir yapı haline gelmiş, yüzlerce senedir “ıslah, ıslah!” diye inlemesine
kulak verilmediği için “beni yıkın!” çığlığıyla intihar tehdidinde bulunuyordu.
Kur’an Kurslarımız da benzer konumdaydı. Belki
itirafı zor, ama,
kaderin tokadını çoktan hak etmişti. Kur’an,
bu sünnetullahı değişik şekillerde dile getirir.
Onlardan biri: “Ey iman edenler! Siz
kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâletteki sapık kimse size zarar
veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.”
(5/Mâide, 105). Her şey Allah’ın askeri olduğu
gibi, zâlim de Allah’ın kılıcıdır. Kendi yolundan
ayrılanları onunla cezalandırır, sonra ondan da intikamını alır.
İnsan, içinde bulunduğu yeri
objektif olarak değerlendirmekte zorlanır. Dışarıdan bakınca, içteyken
görülmeyen problemler daha net görülür. Müslümanlar, 28 Şubat öncesi
ellerindeki kurumların kıymetini bilemediler, o kurumları kaynak itibarıyla
köke tam bağlı, metod yönüyle çağdaş hale getirip, âzamî verim alınacak şekilde gerekli ıslah ve düzenlemelere
gidemediler. Neticede de kıymeti bilinemeyen, ya da kıymetli hale getirilemeyen
nimetlerden oldular. Çünkü sünnetullah böyledir;
kader imhâl eder, ama ihmal etmez. Kurumların elden çıkması, bazen daha güzel
kurumlar oluşturmaya sebep olur. Zamanında ve gerekli şekilde ıslah edilemeyen
yapıların, dışarıdan bir tavırla yıkılması, hayırlara sebep olabilir, onların
yerine daha yeni ve daha güzeli, çağdaş imkânlarla ortaya konulabilir. Düşünün
bir kere, Kur’an Kurslarından on binlerce hâfız yetişmiştir. Arapça okuyan, dinî bilgilere sahip insan
çıkmıştır. Bugün bunlar, hangi aktif cihad ve tebliğ
sahasını dolduruyorlar? Hâfızlığını bitirdiği halde, Kur’an’ın yüzünü açmayan (eski) hâfızların oranı, maalesef
% 50’lerin çok üzerindedir. Hem İslâm’a, hem çağdaş pedagoji ve psikolojiye
ters düşen dayakla hâfızlık, belki kısa zamanda fayda veriyor ama, çoklarını Kur’an’dan da
nefret ettiriyor. Ezbere dayanan eğitim, devrini çoktan tamamlamış klasik ders
programı, Arapça’yı öğrenmenin en zor yolu ve pratikte
kullanamasın diye icat edildiği intibâı veren Emsile, Binâ usûlü güya Arapça eğitimi. Naklî ilimlerin en
önemlilerinin bile Kur’an’a dayalı ve çağdaş
problemlere çözüm getirecek şekilde verilememesi yanında, aklî ilimlerin nakle
ters düşmeyecek ve naklî ilimlere takviye olacak şekilde verilememesi, yatılı
kursların anne-baba terbiyesi ve gereksiniminin yerini tutamaması ve ahlâkî dejenerasyona açık olması, oyun ve spor gibi ihtiyaçların
sağlıklı karşılanamaması, öğretmenlerin pedagoji, psikoloji ve genel kültürden
mahrum, hatta kendi alanlarında bile yeterli olamaması, devletin gölge edecek
olumsuz tavırları, halkın yanlış beklentisi gibi burada gündeme getirilmesine
gerek görülmeyen birçok problem, bu yıkımı bekler olmuştur. Zaten Mekke
dönemine benzeyen ülke ve ortamlarda Kur’an Kursu
gibi kalıcı bina ve kolay değişime ve taktik manevraya kapalı çalışmaların ne
kadar doğru olduğu da bugün tartışılabilmelidir. Bizim dışımızdakilerin lütfen
verdikleri için, istedikleri zaman elimizden alabilecekleri imkânları, canları
isteyince elimizden aldıklarında, oyuncağı elinden alınan çocuk gibi feryadı
basmanın pek bir yararının olmadığı değerlendirilmelidir.
İşimiz, kayıplarımıza mâtem tutup ağıt yakarak şeytan taşlamakla yetinmek olmamalı.
Islaha ihtiyaç duyan kurumlarımızı, dernek ve vakıflarımızı, kurs ve
okullarımızı bu fetret döneminde gözden geçirerek yeniden yapılanmanın; yeni,
çağın imkânlarına açık, temel kaynağımız Kur’an
mesajına uygun kurumlar oluşturabilmenin yolları aranmalı. Ama,
kalıcı, hantal bina ve kurumlar yerine, esnek ve çok yönlü kullanılabilecek
yapılanmalar üzerinde yoğunlaşmalı. Bütün bunlar yanında unutulmamalı ki,
Mekke’de Rasûlullah’ın temel kurumu, evler idi.
Evlerimiz Dâru’l-Erkam
olmalı, evlerimiz eğitim kurumu haline getirilmeli, evimizde sinema havası
değil, mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle kendimiz ve çocuklarımız için Kur’an Kursu olmalıdır; evinde bu değişikliği yapamayan,
bulunduğu semti ve yaşadığı ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı
değiştirmez.” (13/Ra’d, 11).“Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.”