Vuslat, Sayı 19-20; Ocak-Şubat 2003
Tâviz ve uzlaşma anlamında
Arapça'da “müdâhene” kelimesi
kullanılır. Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi
anlamlara gelir. Kur’an tâbiri
olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve “uzlaşma” kavramları aşağı yukarı
aynı anlamlarda kullanılırlar: İki yüzlü davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı
ve düşmanı hoş görmek, idâre-i maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden
biri kullanılabilir. Bunlar, genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler
olmakla birlikte, bazen itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Uzlaşma ve tâviz, itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve
egemen çevrelerle sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem
alanlarının bölünmesini sonuçlandıran bir tavırdır.
Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ
adamlarına karşı tavırları; mücadele
etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda hak
dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî bir taktik
ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî hareketi
ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve halkın gözünden
düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya yanaşan mü'minleri
böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını satan, kıvırtan,
menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler ve
kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
Hakkı savunan insan için ise
uzlaşma, en hafif deyimle bir bid'at ve dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete
tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca şereften mahrum olmadır.
İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır, idâre-i maslahatçılık ve
pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah'ın dini üzerine pazarlık yapmaktır.
Suça ve suçluya göz yummaktır.
Hak dâvânın mensuplarından
Cenab-ı Hakk'ın istediği şeyler: Hakkı
eğip bükmeden söylemek, Allah'ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket etmek, bâtıla
karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, tâviz ve
uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş herhangi bir
prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda pazarlık yapması inancıyla
bağdaşacak bir tavır değildir. Allah'ın emirlerinin büyüğü-küçüğü,
temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz.
İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller
ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları,
Allah'ın rızâsından başka beklentileri olmayan âhireti dünyaya tercih eden dâvâ
erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları
gibi, dâvâlarını ve kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve
satamazlar. Bir müslümana Allah'ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir
bedel icad edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık
istemezler, onların ücretlerini Allah verecektir (26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164,
180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.).
Abese sûresinin nüzul sebebinden
de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından bile, daha geniş kitleleri harekete
katmak, dâvâya hizmet için dahi olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en
küçük bir davranış onaylanmaz; nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm'ı rencide edecek
bir tavır, yani tâviz Kur'an'dan destek ve cevaz bulsun!
Tâviz vermeksizin anlaşma yapmak
ayrı şeydir; uzlaşma ayrı. İslâm'ın hükümleri konusunda en küçük bir pazarlık
yapmaksızın, Allah'a gerektiği gibi kulluk yapmak, O'na hiç bir şeyi ortak
koşmamak, dini eğip bükmeden, saptırmadan yaşayıp tebliğ etmek gibi temel
ilkelerden tâviz vermeden kâfirlerle anlaşma
yapılabilir. Yeter ki
İslâm'ın ve müslümanların izzetine zarar verilmesin. Ama
unutulmamalıdır ki, bâtılı savunan çıkar gruplarının esas amaçları, İslâmî
hareketi saptırmak veya satın almak ya da boğmaya çalışmaktır.
Kur'an'ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı: Kur'an'da
Allah, İslâmî tebliğ ve faâliyetin güçlenmeye başladığı dönemlerde müşriklerin
mü'minlerle uzlaşma taleplerinden bahsetmektedir. Onların teklif ve
tehditlerine uyup İslâm'ın temel ilkelerinden, tevhidî anlayıştan tâviz vererek
uzlaşmaması için Kur'an,
Rasûlullah'ın şahsında bütün
mü'minleri uyarmaktadır. "(Sana
şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların
arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni
saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla)
Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister.
İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır." (5/Mâide, 49). Allah
Teâlâ, müşriklerin arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden
bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında mü’minlere
emretmektedir.
“Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete
erenleri de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak
davransınlar. (Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp
kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz,
günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla
damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun
eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’ der. Biz
yakında onun burnuna damga vuracağız (gururunu kırıp rezil edeceğiz).” (68/Kalem, 8-16). Müşriklerin, Rasûlullah’tan tevhid mücâdelesinde tâviz
verip uzlaşma içinde olması yönünde istekleriyle ilgili olarak bu âyetler nâzil
olmuştur. Etkili çevreler siyasal güçlerini kullanarak, yetkili güçler egemenliklerini
perçinlemek için, para babaları paralarıyla her şeyi satın alabileceklerini
düşünerek ve bu sınıfların tümü müstaz’af halkın kanına ve canına yapışan
saldırgan pençelerinin koparılacağını düşündüklerinden hak dâvâ eri tevhid
önderlerine ya baskı yapmış veya uzlaşmaya zorlamışlardır. Bâtıl zihniyetin
özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda hak
dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın
da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
(68/Kalem, 9)
“Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki
onlarla eşit olasınız.” (4/Nisâ, 89) “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka
bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden
saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni
sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O
takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık;
sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” (17/İsrâ. 73-75) “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızâsını
dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü
isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi anmaktan gâfil kıldığımız,
kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” (18/Kehf,
28) “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin
tapmakta olduklarınıza tapmam/kulluk etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime kulluk
etmiyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla tapacak/kulluk edecek değilim.
Evet, siz de benim ibâdet ettiğime kulluk yapıyor değilsiniz. Sizin dininiz
size, benim dinim de bana!” (109/Kâfirûn, 1-6) “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra) Bize
kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir!’
dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir.
Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette
büyük günün azâbından
korkarım.” (10/Yûnus, 15).
Zamanımızda olduğu gibi,
Kur’an-ı Kerim’in indiği devirde de kendi kafalarına göre din icat edenler veya
Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve heveslerine göre değiştirilmesini
isteyenler olmuştur. Halbuki Kur’an belli dönemlerdeki insanların geçici ve
değişken arzularını karşılamak için değil; Kıyâmete kadar bütün insanlığın
ruhî, ahlâkî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamak, dünyevî ve uhrevî saâdetin
yolunu göstermek için indirilmiştir. Bu sebepledir ki, âyette belirtildiği gibi
Peygamber de dâhil olmak üzere hiç kimsenin
Kur’an’ın hükümlerini değiştirme
veya onları tâviz pazarlığına koyma yetkisi yoktur.
Ve Birkaç Hadis-i Şerif: "Benden sonra birtakım emîrler
(idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde
kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse
benim 'havz'ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik
etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim.
Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır." (Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no:
2360) "Benden sonra, yakında
birtakım sultanlar/yöneticiler peydah olur. Kapılarında fitneler develerin
yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır
görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak
verirler." (Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek
-Abdullah bin Hars'dan-) "Ben bir müşrikten yardım almam!" (S. Müslim, hadis no: 151) "Müşriklerin
ateşiyle aydınlanmayınız." (Nesâi, Kitab: 48, bab 52)
Uzlaşma; iki zıddın (karşıt
gücün) birleştirilmek istenmesi demektir ki, bunun gerçekleşmesi aslında
imkânsızdır. Eğer gerçekleşirse, artık bu iki şey, zıt/karşıt olmaktan çıkar,
eşitsizliği aleyhinde olan, diğerinin hâkimiyetini kabul edip, onun içerisinde
erir gider. Tâvizden kazançlı çıkanlar, gücü elinde bulunduranlardır, etkili ve
yetkili çevreler, egemen güçlerdir. Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan
statükocu kimse, gücünü kabul ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir
müslümanın kâfirlerin şekil ve rengine girmesi mümkün müdür? "Ey mü'minler, deyiniz ki: 'Biz
Allah'ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah'ın boyasından daha güzel ne
olabilir? İşte biz O'na ibâdet edenleriz." (2/Bakara, 138)
Hakkı bâtılla örtüp hakka
bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım, Allah’ın insana fıtrat
boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle karıştırarak alaca bulaca
olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir. Bukalemun, bir hayvandır,
düşmanından korunmak için renk değiştirmesi onunla ilgili olarak İlâhî sanatın
tecellîsidir. Ama, insan için bulunduğu ortama göre renk alan yapı, iki
yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz münâfığın karakteridir.
Müslümanın, sadece Kendisinden
korkmasını isteyip, başkalarından korkmasını yasaklayan Rabbimiz (2/Bakara, 40,
41; 3/Âl-i İmran, 175), bu emrine uymayan kimseye çoğu zaman korktuklarını
musallat eder ki, Kendisinden başkasından korkmanın cezasını çeksin. İşte tâviz
ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği için tâvizkâr tutumlar, bir
müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın konumuna düşürmektedir. Örnek mi?
Onlarca örneği, herkes kendi tecrübeleri ve gözlemlerinden yola çıkarak
verebilir. Kur’an’da da buna örnekler az değildir. Meselâ, Hz. Yakub, Yusuf’u
oyun için götürmek isteyen hileci kardeşlerine “onu bir kurdun yemesinden korkarım” (12/Yusuf, 13) demişti; Allah
da, kurt yemediği halde kurdun yediği gibi bir acıyı ona tattırdı (12/Yusuf,
17-18).
İslâm'la câhiliyyenin kesişmesi,
uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya
gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete
kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul
edenler, neticede Allah'ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri
kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm'dan bahsetmeye
kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm'ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun
İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık
benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm'ların elbette Allah'ın dini olan
İslâm'la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
Müslümanın İslâm'dan tâviz
vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm'ın bazı cüzlerini, bazı
esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde
kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur
ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah'a teslim olmak ve O'nun
dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm
kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit
egemenliğini reddetmek; Allah'a iman ve O'nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en
önemli şartıdır. Hatta, İslâm'ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların
uygulayıcıları anlamına gelen "tâğut"u reddetmek; Allah'a imandan da
önce gelir ki; kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların
egemenlikleri öncelikle "lâ = hayır" süpürgesi ile temizlenmiş olsun
ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin. "Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah'a iman
ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah
kemâliyle işiten ve bilendir." (2/Bakara, 256)
İslâm, "lâ (hayır)"
kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla
uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için "lâ" ile isyan bayrağını
çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa küfre ve
tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan câhiliyyeye ve
tâğutlara kıyam olmadan da İslâm'ın hâkimiyeti hayal olur. Tevhidin bu esasını
en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de kendi çağlarındaki
tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah'ın dininden zerre kadar
tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû Cehillerle pazarlığa oturmamışlar,
mutlak otorite olarak sadece Allah'ı kabul etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
Rasûlullah, Mekke müşriklerini
açıktan İslâm'a dâvet ettiğinde, önde gelen güçler, etkili ve yetkili çevreler,
imtiyazlı sınıflar, çıkarlarıyla
İslâm arasında uzlaşma
mümkün olmayan bir çelişki gördüklerinden, bu dâveti kabul etmeyip
düşmanca tavır aldılar. Önce Hz. Peygamber'in deli, şâir, sihirbaz olduğunu
yaymaya başladılar. Bu tutmayınca, işkence, baskı ve tehditlere koyuldular. Ama
Allah rasûlünün kararı kesindi ve onu hiç bir güç bu kararından çeviremiyordu.
Durumun ciddiyetini anlayan müşrikler, son çare olarak Peygamber'le uzlaşma
yolları aradılar. Bu uzlaşma talepleri, Rasûl'ün daha yumuşak bir tutum içine
girmesi, tanrılarına ve kutsal kabul ettikleri şeylere saygılı olması,
kendilerine hoşgörü ile davranması, tapınmalarını ve putların karşılarında
saygı duruşlarını küçümseyip kötülememesi, siyasî karar alma mekanizmalarına
(Dâru'n-Nedve'ye/millet meclislerine) ve çıkan kararlara itaat etmesi, kurulu
düzene karşı çıkmaması şeklindeydi. Verecekleri bazı tâvizlerine karşılık
olarak, bazı tâvizler istiyorlardı.
Vermeyi teklif ettikleri bu
tâvizler arasında "dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet; bir
sene de biz yönetelim" teklifi de vardı. Ama Rasûlullah bu tekliflerin
tümüne Kur'an'dan âyetler okuyarak red cevabı veriyordu. Oysa müşrikler "bizim
sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt" diyorlardı. Temelinde şirk ve
adâletsizlik olan bâtıl bir rejimin yönetimi Peygamber'in eline iki yılda bir
geçseydi ne değişirdi ki?! Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü "biz sana uyarsak, yerlerimizden
(mevkilerimizden) hızla çekilip alınacağız." (28/Kasas, 57)
diyorlardı. Zaten Rasûl'ün amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak,
taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine
İslâm adâletini, bâtılın yerine hakkı ikame etmek, yani câhiliyye sistemini
kökünden yok etmek, darmadağın edip devirmekti.
Peygamber Efendimiz, müşriklerin bâtıl inançlarını, ibâdet
şekillerini, ekonomik zulümlerini, zorbalık ve ahlâksızlıklarını gündeme
getirip tenkit etmeye ve alternatif olarak İslâm ahkâmını/nizamını sunmaya
başlayınca müşriklerin tepkisinin şiddeti artmıştı. Ebû Süfyan, Velid bin
Muğîre gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebû Tâlib'e giderek Hz.
Peygamber'i şikâyet edip şöyle demişlerdi: "Ey Ebû Tâlib, yeğenin dinimizi
aşağılıyor, fikirlerimizi, hayat tarzımızı saçmalık olarak niteliyor,
atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aradan
çekil, biz onun hakkından geliriz. Ona engel olmazsan iki gruptan biri helâk
olana kadar savaşırız." Ebû Tâlib, müşriklerin uzlaşma taleplerini
Peygamberimiz'e anlatınca Rasûl-i Ekrem’in şu meşhur cevabı verdiğini
biliyoruz: "Amca, vallahi, bu dâvâdan vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı
da sol elime verseler yine vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu
uğurda ölene kadar bir an bile mücâdeleden geri kalmam." (İbn İshak, Siyer, Akabe Y. s. 257-263)
Hz. Hamza'nın müslüman olduğu
günlerde Utbe isimli müşrik, Peygamberimiz'in yanına gidip müşrikler adına şu
talebi dile getirmiştir: "Ey Muhammed! Bildiğin gibi bizim aramızda aşiret
ve soy bakımından saygın bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş
açtın. Birliklerini parçaladın, fikirlerini saçmalık olarak niteledin.
Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini ayıpladın, geçmiş atalarını karaladın. Sana
bazı önerilerde bulunacağım. Eğer sen, bu getirdiğin dini kullanarak mal
edinmek istiyorsan, senin için mal toplarız ve aramızda en çok mala sahip
olanımız olursun. Eğer bu yaptıklarınla şeref elde etmek istiyorsan seni
başımıza lider tâyin ederiz ve sensiz hiç bir şey yapmayız. Eğer kral olmak
istiyorsan seni kral yaparız." Utbe sözlerini bitirince Peygamberimiz bu
pazarlık girişimini, uzlaşma teklifini hiç düşünmeden reddetmiş ve cevap olarak
Fussılet sûresinin ilk âyetlerini okumuştur:
"Hâ Mîm. (Kur'an) Rahmân ve rahîm olan Allah katından indirilmiştir. Bilen
bir kavim için, âyetleri Arapça olarak açıklanmış bir kitaptır. Bu Kitap
müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.
Ve dediler ki: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır.
Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır.
Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen
(istediğini) yap, biz de yapacağız’. De ki: 'Ben ancak sizin gibi bir insanım.
Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan
mağfiret dileyin. Müşriklerin/ortak koşanların vay haline!" (41/Fussılet,
1-6)
Bir gün Peygamberimiz Kâbe'yi
tavaf ederken Velid bin Muğîre, Ümeyye bin Halef, As bin Vâil ile karşılaştı.
Bunlar, kabileleri arasında çok önemli kimselerdi. Dediler ki: "Yâ
Muhammed! Gel, biz senin ibâdet ettiğine ibâdet edelim, sen de bizim
taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin ibâdet
ettiğin bizimkinden hayırlıysa böylece ondan nasibimizi alırız. Yok, eğer bizim
taptığımız seninkinden hayırlıysa o zaman sen bizimkinden nasibini almış
olursun." Bunun üzerine Allah
Teâlâ, Rasülü'nün cevap vermesi için şu âyetleri indirdi: "Ey kâfirler, ben sizin taptığınıza kulluk etmem. Benim ibâdet
ettiğime de siz kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptığınıza kulluk edecek değilim;
siz de benim ibâdet ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size,
benim dinim bana!" (109/Kâfirûn, 1-6)
İnsanlar arası ilişkilerinde
yumuşak huylu olan, akrabalarına ve çevresindeki insanlara iyilikte bulunmayı,
kolaylığı ve kolaylaştırmayı seven biri olan güzel huylu Hz. Peygamber,
örneklerde görüldüğü gibi, hiç bir zaman İslâm'ın ilkelerini pazarlık konusu
yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya yanaşmamıştır. Mekke'de zulmün, vahşet ve
işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği o karanlık günlerde, hem
kendisi, hem de mü'minlere büyük baskılar olmasına rağmen, haktan en küçük bir
tâviz vermemiştir. Malla şımaran müstekbirlere ve siyasal güçle azan zorbalara
karşı söylenmesi gereken hak sözü gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları
seviyor gözükmemiş, putçuları övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kimseden
çekinmeden, eğriltmeden, çıkar gruplarının arzuları doğrultusunda yorumlamadan,
açık açık, net bir şekilde Kur'an'ı ve Allah'ın hükümlerini tebliğ etmiş,
hayata geçirilmesi için bütün gayretini göstermiştir. O'na inanan insanlar da aynı çizgiyi büyük
bedeller ödeme pahasına sürdürmüştür.
Çağdaş dünyadaki müslümanların,
peygamberimizin kurulu düzene karşı takındığı tavırdan mutlaka dersler
çıkarması gerekir. Her şeyi ile örnek almak zorunda olduğumuz (33/Ahzâb, 21)
önderimizin uzlaşma konusundaki tavrından bir başka örnek daha verelim:
Rasûlullah, müşriklerle savaşmak için Bedir'e doğru yol aldığında, cesareti ve
kahramanlığı ile ün yapmış bir müşrik, Rasûl-i Ekrem'in yanına geldi ve
müslümanlarla birlikte savaşa katılmak istediğini söyledi. Peygamber Efendimiz,
"Ben bir müşrikten yardım
almam!" diyerek adamı geri gönderdi. Adam üç defa gelerek aynı teklifi
yaptı. Üçüncü seferinde "Allah'a ve Rasûlü'ne iman ediyorum" deyince "o halde yürü!" diye orduya
kattı. (S. Müslim, hadis no: 151).
Rasûlullah, çevresinde
kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşriğin yardım teklifini, iman etmediği
gerekçesiyle kabul etmiyor. Halbuki ashâb, moral yönü ile bu yardım teklifini
olumlu karşılamışlardı. Ancak Hz. Peygamber, neyin uğrunda savaştığını
ashâbından daha iyi bilmekteydi. Böyle kritik bir zamanda, müslümanlarla
müşrikler arasında birtakım dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu, tevhidin
insan hayatına yer etme mücâdelesine ileride köstek teşkil edecek, savaşta
kurulan ittifaklar, giderek duygusal yaklaşımlara yol açacaktır. Oysa İslâm'ın
yeryüzünde kavgasını vermenin asıl amacı, şirki, bütün düşünce ve kurumlarıyla
tamamen söküp atmaktır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır gereklidir.
Şartlar ne olursa olsun, müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte
gerçekleştirmek istediği hedeflerle bağdaşma-maktadır.
İslâm adına verilen mücâdele
sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın Rasûlullah'ca uygun görülmediği,
bundan şiddetle kaçınıldığı kesin bir gerçektir. Rasûlullah bir başka hadis-i
şerifinde, açıkça: "müşriklerin
ateşiyle aydınlanmayınız." (Nesâi, Kitab 48, bab 52) diye emretmiştir. Evet... Müşriklerin
ateşiyle aydınlanmak, hele bizim ateşimizle onları aydınlatmak... Kâfirlere
vermek, onlardan almak... Her iki konu üzerinde çokça düşünmek ve ona göre
davranmak zorundayız.
İslâm'da savaşlar, kâfirlerin
değil; müslümanların istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücadele
ve hizmetlerin esasları,
ancak müslümanların istediği
şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise
Firavunların tesbit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği alanda
mücadele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavun'lara açıkça cephe
almadan onları nasıl altedeceklerdir?
Peygamberimiz'e yapılan teklifte
de, tarihte ve günümüzde yüzlerce tekrar edilen nice olaylarda da
görüldüğü gibi, egemenliği
ellerinde bulunduran tâğutî
güçler, İslâm'ın sosyal hayata hâkim olmaya kalkmasını daima
kendi şeytanî çıkarları için tehlikeli görmekte ve İslâm'ı gündeme getiren
müslümanlara tâviz vererek, onlardan bazı tâvizler istemektedirler. Tâğutlar,
tevhidî hareketi kontrol altına almak ve aslî çizgisinden saptırarak etkisiz
hale getirmek istedikleri için bu yola başvururlar. Başlarında Peygamber ve
O'nun gerçek vârisleri olan, sadece Allah'a bağlı güvenilir liderlerin
bulunmadığı birçok tevhidî hareket, şeytan ve dostlarının bu tâviz alışverişi
ve bu müdahalesiyle sapmış ve bağlılarını da saptırmıştır. Evet,
hıristiyanlığın tevhid dini olma vasfından saparak, her türlü ahlâksızlığın,
zâlim güçlerin, şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan tahrifatına
sebep, Kostantinius'un 325 yıllarında hıristiyanlıkla Roma despotizmini
uzlaştırması olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle uzlaşabilecek
mirası hıristiyanlık, o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.
Padişahlık, yani hadis-i
şerifteki tâbiriyle "ısırıcı krallık" rejimleriyle, sarayın her türlü
çıkarlarına, padişah efendilerin her türlü arzularına fetva bulmaya çalışarak
Allah'ın koyduğu sınırları çokça aşan anlayışlarla uzlaştırılmasıyla Din'e nice
bid'at ve hurâfeler girmiştir. İslâm, aslî yapısından, enerjik ve dinamik
ölçüsünden sapmalarla, nihayet T.C.’nin emrine ve hizmetine giren, ona her
türlü uygulamasında yardımcı ve fetvacı olan Diyanet İslâmcılığı meydana
gelmiştir. Gelinen noktanın Osmanlı'dan miras alınan uzlaşma ve tâvizcilik
sayesinde bir uzantı olduğu unutulmamalıdır. İslâm'ın istediği bir devlet
olmadığı zaman, eğer uzlaşma varsa, devletin istediği İslâm ortaya çıkacaktır.
Müslümanlar, basit gördükleri bir-iki tâviz verdikleri zaman, bir müddet sonra
dâvânın tümüyle özünden sapması kaçınılmaz olmakta, atı alan Üsküdar'ı
geçmektedir.
Gerçekte güç ve kuvvet, izzet ve
şeref Allah'a aittir. O, dilediğini güçlü kılar (3/Âli İmran, 126). Kâfirler zâhiren güçlü görünseler de bu
görünüm; sanaldır, hallüsinasyondur. Müslümanlar, önce Allah'a, sonra az sayıda
ve imkânda olsalar bile O'nun verdiği güce ve
izzete sahip olan kendilerine güvenmek zorundadırlar. Bilmelidirler ki, "Allah'ın izniyle nice az bir topluluk,
daha çok topluluğa gâlip/üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir."
(2/Bakara, 249) Allah'a ve kendine güvenen bir müslüman, hangi şartlarda ve
durumda olursa olsun, hakiki manada güçsüz olan müşrik güçlere yaslanmayı kabul
edemez ve onlarla uzlaşamaz. Çünkü mü'min, dâvâsında haklı olduğuna ve Allah'ın
yardım edeceğine kesin olarak inanır ve kâfirlerden korkmaz. Neticeyi ve zaferi
Allah'ın vereceğini bilir. Bu özgüvene sahip olmayan, kendinden zâhiren daha
üstün konumdaki zorba güçlere karşı mücadeleyi göze alamaz ve onun tahakkümü
anlamını taşıyan uzlaşmadan başka bir seçeneği olmadığını varsayarak zulme,
sömürüye, yönetilmeye, şerefsizliğe, kula kul olmaya boyun eğer.
Müslümanın tâviz vermesi kadar,
tâviz alması da çoğu zaman dâvâsına zararlı olur. Kâfirlerin bu tâvizleri,
kendilerini veya rejimlerini müslümanlara biraz daha benimsettirmesi, onları
iğdiş ederek uzlaşmaya girmesi, neticede dâvâyı saptırıcı sonuçlar doğuran
oyunların tezgâhı gibi şeytanî hileler olarak kabul edilmelidir.
Uzlaşma; düşüncelerde,
değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine
girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir. Uzlaşma, kaypaklıktır,
ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma,
psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında
ve mü'minlerin hakkı
olduğunu unutmak, zelil
olanları aziz kılmaya çalışmaktır. Düşmanı gözde büyütmek,
bükemediği eli öpmektir; o elin az sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını
unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve
makyavelizmle uyuşan ve örtüşen yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu
yapmaktır uzlaşma; faydayı dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak
ve dâvâ eri mücâhide Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la
bağlantısını göz ardı etmek, kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları
denemektir. (Halbuki Kur'an'dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki,
mü'minlerle ilgili sünnetullah, kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok
farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait hakikatleri, babasının malı imiş gibi
değerlendirmektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip yılanların
yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok
olmak ilâhî kaderi olan, her an komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine
kan pompalamaktır.
Laiklik, ırkçılık,
milliyetçilik, demokratlık, materyalizm, determinizm, tarih kutsayıcılığı,
örf-âdet ve gelenekçilik, pragmatizm, makyavelizm... hep uzlaşmacılıktır.
Dergi, dernek, vakıf, özel okul, radyo, televizyon, parti, teşkilât gibi sistem
içi araçları kullanırken çok hassas olunmalı veya ileride tâviz vermeyecek
kesin tedbirler ve ilkeler baştan kesin kararlara bağlanmalıdır. Çünkü bunlar, çoğunlukla uzlaşmacı zihniyete
kurban edilerek "hizmet ediyoruz" derken giderek bu araçlar amaçlaştırılmakta
ve ava giden avlanmaktadır. İslâmî duyarlılık ve inkılâpçı tavırlarla kanunlar lastik gibi en sonuna
kadar uzatılıp sündürülmeli veya görmezden gelinmelidir ki bu tür araçların
kullanımı meşrû olabilsin. Bu da tahmin edildiğinden çok zor ve güzel örnekleri
yok denilecek kadar az olan bir durumdur. Risk büyüktür; ya bunca maddî-manevî
fedakârlıkları, birikim ve emekleri kaybetmek, ya da bu araçlar vasıtasıyla Hak
rızasını ve imtihanı kaybetmek. Çoğunlukla görülen odur ki, bu tür silâhlar
geri tepmekte, düşmanı değil; kullananları ve destekleyicilerini vurup
yaralamaktadır. Az sayıdaki istisnaları hâriç tutarak, müslümanların eliyle ve
imkânlarıyla bâtılın güçlenmesine yol açan bu araçların temel vasıflarının
taviz araçları olduğu yaklaşımını haklı gösteren bolca örnekler vardır.
Demokratik yapılanma ve resmî
çalışmalar, ister istemez uzlaşmacı yaklaşımlardır. Bu uzlaşmacı ve demokratik
yaklaşım, Hasan el-Bennâ, Abdülkadir Udeh ve Seyyid Kutub’lar zamanında dünyayı
titreten Ihvân-ı Müslimîn hareketini ne hale getirdi, gören gözler için yakın
tarihin bize ihtarıdır. Resmî tabelâlar altında ve düzenin belirlediği ve
yönlendirdiği alanlardaki gayretler, az veya çok tâviz vermeyi kolayca
kabullendiğinden bereketsizlikle sonuçlanmaktadır. Cennet, kılıçların
gölgesinde olduğu gibi; izzet ve onur da hak prensiplerden tâviz vermeyen
şahsiyetli, kimlikli müslümanların hakkıdır.
Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve
hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak, Din'i kuşa benzetmektir. Hak
Din'in etkisizleştirilmesi, atmalar ve katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı
gizlemek; katma ise hakka bâtılı karıştırmaktır. Hakkı/İslâm'ı
bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle koymak veya konulan bu şekle
karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerin-den tâviz, itikadı
ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından ihanete seyirci kalmaktır.
İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
İnsanın niçin tâviz verme
ihtiyacı hissettiğinin sebeplerini saymaya çalışalım:
a- Ya dâvâsının prensiplerinde uzlaşmacılığa teşvik veya en azından
ruhsat vardır. Bu, müslümanın dâvâsı için
kesinlikle geçerli değildir. "Allah,
kâfirlere mü'minlerin aleyhinde
asla bir yol vermez." (4/Nisâ, 141)
"İzzet (şeref, güç ve kuvvet) Allah'ındır, Rasülü'nün ve
mü'minlerindir." (63/Münâfikûn, 8). Ayrıca, tevhid kelimesinin
"lâ" ile tanrılık iddia eden Allah'ın dışındakilere
"hayır!" la başlaması;
yukarıda izah edilen peygamberimizin müşriklerin uzlaşma ve yardım
tekliflerine kesin red cevabı vermesi ve "müşriklerin
ateşiyle aydınlanmayınız" gibi açık nasslarla bu uzlaşmacı yolun
tıkalı olduğu belgelenmiştir.
b- Ya tâviz verdiği bazı parçalar, insan için fazla mühim olmayan,
uğrunda zahmet çekmeye değmeyen, olmasa da olabilecek cinsten hafif değerlerdir. Bu da müslümanın dâvâsı için düşünülemez. İslâm parçalanmaz bir
bütündür. İslâm'ın bir esasını yok sayan, hafife alan kimse İslâm'ın dışına
çıkar. İslâm'a hiç bir şey galebe çalamaz. Onun en küçük cüzüne, bir müslümanın
bin kellesi olsa, tümünü gözünü kırpmadan feda edebilir/etmelidir. En küçük İslâmî bir esas bile dünya nimetlerinin tümüne
değişilemez. İslâm'ın her türlü esaslarını kabul ettikleri halde, sadece zekât
vermeyen bir kabileye Hz. Ebûbekir'in savaş açması bile bu konuda delil olarak
yeter. ("Dinimizde 'İslâm devleti' diye bir kavram yoktur", "en
güzel demokrasi İslâm'dır" diye vecizeler(!) döktüren, "başörtüsü
teferruattır" diyen ve diploma için kızların başını açması câizdir, diye fetvâ verenlerin kulakları çınlasın.)
c- Ya karşılığında daha kıymetli şeyle alır, böylece dâvâya hizmet etmiş
olur. Beşerî değer ölçüleriyle, müstekbirlerin verdiği
tâvizlerin büyük, istedikleri tâvizin ise küçük görülme-sinden dolayı tâviz
verilir. Şeytanın Hz. Âdem'e cennette ebedî kalma vaadi karşılığında yasak
ağaçtan yeme tâvizini istemesi gibi (20/Tâhâ, 120-121). Şeytan ne verdiğini ve
ne istediğini gayet iyi bilmektedir. Şeytan ve dostlarının verdiği büyük tâviz,
dâvâ için yararlı gözükse de; istedikleri küçük tâviz, müslümanları Allah'ın
yardımından uzaklaştırmakta ve dâvâyı kişisel görüşlere göre değişebilen beşerî
bir dâvâ hüviyetine sokmaktadır. Kâfirlerin vereceği hiç bir tâviz, Allah'ın
dünyadaki yardımından ve âhiretteki cennetinden büyük olamaz. Abese sûresinin
nüzul sebebi ve Allah'ın ihtarı, hizmet için çok iyi niyetlerle ve küçük bir
tâvize açılan tüm kapıları kapamıştır.
d- Ya korktuğu için tâviz verir. "Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Eğer
gerçek mü'minlerden iseniz Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır." (9/Tevbe,
13) "İnsanlardan korkmayın; Benden
korkun. Benim âyetlerimi az bir karşılıkla satmayın. Kim Allah'ın indirdiği
hükümlerle hüküm vermezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."
(5/Mâide, 44)
e- Ya kendisine ve dâvâsına itimadı, güveni tam değildir. Kendi kimliği ve dâvâsının hüviyetini açıklamaktan ürken şahsiyetsiz bir
zavallıdır. Şeref ve izzeti, kendi dâvâsının dışında arar. Bukalemun tiplidir.
Onun için kolaylıkla tâviz verip rahatına bakar. "O münâfıklar ki, mü'minleri bırakarak kâfirleri dost ediniyorlar.
İzzeti (şeref ve zaferi) onların yanında mı arıyorlar? Muhakkak ki bütün izzet
kudret Allah'ındır." (4/Nisâ, 139)
Evet... Uzlaşma ve tâviz,
tevhidî harekete, bütüncü, radikal, köktenci, inkılâpçı anlayışa set
vurur. Ve uzlaşma, karşı çıkılamaz ve
değiştirilemez bir kader değildir.
Her tâviz, yeni ve daha büyük
tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler, inançlardaki tâvizlere yol açabilir.
Tâviz vererek inandığını yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Onun için
tâvizkâr anlayışı reddeden genç müslümanlar, kendi pratik yaşayışlarındaki her
türlü uzlaşma ve tâvize de öncelikle karşı olmalı ve kendine sülük gibi yapışan
bu bâtıl asalakları söküp atmalıdır. Amerikan saç modeli, Amerikan tipi daracık
kot pantolonuyla, elindeki Marlboro veya Coca Cola'sıyla Amerika'ya karşı çıkıp
kafa tutmak, teoride bile Amerika düşmanı olmak mümkün değildir. Kişinin karşı
çıktığı düşmanını gözünde büyütüp ona benzemesi, onu nice konuda örnek alması,
düşmanlıkla bağdaşacak şey değildir.
Müslümanların nüfuslarının %
99'larla ifade edildiği topraklarda küfrün her yönüyle egemen olmasının temel
sebeplerinden biri bu uzlaşmacı yaklaşımdır. Kıyam ve devrim yolunun çok yokuş
olmasının en önemli sebebi; tâviz vermeyi, uzlaşmayı normal, câiz, hatta hizmet
ve cihad sayan gâfil veya hâinlerdir. Nice mücâhid(!), küfür çarklarını
çevirmek, Allah'ın indirdiklerinin dışındakilerle hükmetmek için yarışa
katılmaktadır. Nice İslâmcı(!) sermaye,
kapitalist ekonominin kurallarıyla holdingleşme ve Karunlaşma için ne
tür atraksiyonlar yapmaktadır! Nice hacı ve hoca kızları, İslâm'a hizmet için başını açmakta, nice müslüman genç İslâm
için putlara ve tâğutlara saygı duyup itaat etmeye koşmaktadır. Nice küfür
sayılacak söz ve davranışlar İslâm(!) için yerine getirilmektedir. Allah'a kul
olmayı bırakıp emir kulu olmak, kâfir de olsa yetkili ve etkili
kişilere/kurallara boyun eğmek, hizmet ve sevap kabul edilmektedir. Örnekleri
çoğaltmak mümkün; ama zülf-i yâre dokunup fincancı katırları ürkütmek de...
Uzlaşma ve tâvizi red; bâtılla
"uyuşma"yı red anlamına geldiği gibi, "uyuşukluğu" da
reddetmek demektir. Tâviz ve hoşgörü ninnileriyle uyutulan, uzlaşma afyonuyla
uyuşturulan devin, hipnotizörü ve doktor kıyafetindeki katili farkedip şahlanışıdır
bu red. Uyanış ve diriliştir. Kötülüğe/Bâtıla elle, dille ve hiç olmazsa kalple
karşı çıkıp değiştirme bilinci ve görevi ile bâtılla/münkerle uzlaşmayı, “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman
yoktur.” hükmüyle değerlendirmektir.
Savaşçı kimliğini kuşanmaktır
uzlaşmayı reddetmek. Yakın çevreden başlayarak bütün dünyaya tavır almak,
meydan okumaktır. Cihada en azından teorik olarak adım atmak, eylem bilincine
ulaşmak, kıyam ateşini tutuşturmaktır. Gemileri yakmaktır. Arkaya bakmadan
sırât-ı müstakim çizgisinde zafere ve/veya cennete doğru koşu için start
vermek, yarışı başlatmaktır. Belki imanı tartışılabilecek takvâsız, sıradan bir
müslüman olmaktan; dâvâ adamı, Allah eri, şehâdet âşığı fedâi bir mücahid tavrı
demektir. Onun için yürek ister; hem cesaret, hem de cesaretin beslendiği
enerji olan iman ve takvâ anlamında yürek ister; mangal gibi yürek. Mangalda
kül bırakmayacak şekilde nutuk atmak, sonra yan gelip yatmakla uzlaşma ve tâviz
yolu reddedilmiş olmaz; Sadece ona buna çatılarak nefisler tatmin edilmiş olur.
Uzlaşmayı red, köleliği reddir, rahatı terk etmektir, zenginliği reddetmektir,
yatakta ölmeyi düşünmemektir. Eyleme, cihada, direnişe, sabıra, takvâya,
uykusuzluğa, açlığa, -tabii kahramanlığa ve şehidliğe- giden yola aşkla,
sevdayla koyulmaktır.
Uzlaşmanın en uç noktasını, bir
zamanlar T.C.'nin en üst noktasını işgal eden kişi dillendiriyordu: "230
civarındaki ahkâm âyetini laik anlayış çerçevesinde yorumlamanın yolu
bulunmalı." Uzlaşmayı reddeden
cephenin bu konudaki sözü
ve tavrı sorgulanmalıdır bu
sözü söyleyenden önce.
Bu ahkâm âyetleri yok sayılamayacaksa ve laik anlayış doğrultusunda
tahrif edilerek yorumlanamayacaksa, ya da ketm edilerek gündemden
çıkarılamayacaksa... Evet, öyleyse...
Uzlaşmaya karşı çıkmak, hayalî
düşmanla savaşan Donkişot'luk değil; put kıran İbrahim'liktir. İbrahim,
"tek başına bir ümmetti." (16/Nahl, 120). Bugün İbrahim imanı
ve gözü pekliğine sahip
olmayanlar, "ümmetin tek İbrahim olması"na çalışmalılar. Allah’la
beraber olana, O’nun yardım ettiği kimseye kim zarar verebilir ki?! Tâvizi ve
uzlaşmayı red: “Kim Allah’a sahip, o neden mahrum; kim Allah’tan mahrum o neye
sahip?” diyebilmektir. Câhiliyyenin zorladığı uzlaşmaya direnmek, İslâmî
hareket ve ümmet güçlerinin yardımlaşması ve dayanışmasıyla gerçekleşebilir.
Direniş; iman, cihad ve sabır gibi altyapıya gerek duyduğu kadar, fikir ve
yardım desteğiyle teşkilât ve harekete, psikolojik ve dua desteğiyle ümmete de
ihtiyaç duyar. "Sizden, hayra
çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte
onlar kurtuluşa erenlerdir." (3/Âl-i İmran, 104)
Tâvizi, uzlaşmayı reddetmek,
geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”yı
hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve bâtıl
her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını
aramayıp onlarla mücadele etmek, ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir
psikolojik yapı değildir. Hakk’ın mutlak doğruları ile beşerin göreceli
doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî olanlarla itikadî olmayanı aynı
kefede görmek, bir hata ile haramı, bir günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı
şiddette reaksiyon göstermek değildir. Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca
münasebetleri, sosyal ilişkileri kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları
koparmayı kast etmiyoruz; İbrahimî ve Muhammedî
tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/bâtılla uzlaşsalardı
ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır, ölümle burun buruna
olurlar mıydı?
Mü'min nasıl olur da Kur'an'ın
"neces (pislik)" (9/Tevbe, 28) dediği müşriklere inanç, fikir, dil
veya eylemlerinde tâviz vererek, tevhidle uzlaşması ve tevhide bulaşması mümkün
olmayan pisliğe kapısını açar? Küfrün azına veya pisliğin küçüğüne bile olsa,
nasıl tahammül edip rıza gösterir? Hele o pislikle iç içe yaşayıp, o pisliği
hoş görebilir? Mü'min nasıl olur da hayvanlardan daha aşağıda olanlarla
(7/A'râf, 179) işbirliğine, uzlaşmaya girer? Nasıl olur da o hayvanların
ahırlarında, onlarla beraber oturup kalkar (4/Nisâ, 140), beraber aynı
yemlikten yemlenir?
Mü'min nasıl olur da kâfirlerin
önüne attıkları dünya, makam, mevki, hizmet, para, maaş, menfaat... gibi geçici
çıkarları gözünde büyüterek, onların çürük iplerine yapışmayı, Allah'ın kopmaz
ipine (2/Bakara, 256) tercih eder? Tâğutu reddederek sağlam ipe yapışması
gerektiği halde, onların uzattığı çürük ipin kendisini Allah'a ve cennete
ulaştıracağını, kendisini yükseltebileceğini nasıl ümit edebilir?
Evet... Her sistem tâviz verebilir, başka sistemlerle uzlaşabilir, ama
İslâm asla! Her insan, dâvâsından tâviz verebilir, başka dâvâlarla uzlaşabilir,
ama müslüman asla! Her bâtıl, başka bâtıllarla kaynaşabilir, uyuşabilir, ama
hak vasfını kaybetmeden hak asla!