Vuslat, Sayı 18; Aralık 2002
BAYRAMLARI BAYRAM
YAPAN, ALLAH'A YAKLAŞMA ŞUURUDUR
Bayramlar, neşe ve sevinç günleridir. İslâm, kendi toplumunu huzur ve
sevincin zirvelerine tırmandıran kendine has özel günler tesbit
etmiş ve tüm bağlılarını bu günlerde birbirleriyle kaynaştırmıştır. Dinimiz,
her şeyde olduğu gibi bayram konusunda da orta yolu seçmiştir. Dejenere olmuş
toplumlarda görülen bayram enflasyonu da, insan doğasına aykırı bayramsızlık
da, fıtrat ve denge dini İslâm'da doğru görülmemiştir. Her toplumun, kendi inançlarına göre,
kendine has bayramları olduğu gibi; Medine İslâm devletinin kuruluşundan bugüne
bütün İslâm âleminde kutlanan, bu ümmetin de iki bayramı vardır: Biri Kurban,
diğeri de Ramazan Bayramı.
İslâmî kardeşliğin, dayanışma ve huzurun perçinlendiği bu mübârek günler, müslümanların
huzur, mutluluk, dostlarla dayanışma ve en büyük dost Allah’a yakınlaşma
günleridir. Hz. Peygamber Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman,
Medinelilerin iki bayramı olduğunu öğrendi. Medineliler bu bayramlarında oyun
oynar ve eğlenirlerdi. Bu durumu gören Hz. Peygamber, bu günlerin bayram olarak
devam etmesini kabul etmedi ve şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ size kutladığınız bu iki
bayrama bedel olarak daha hayırlısını, Ramazan Bayramı ile Kurban bayramını lûtuf olarak vermiştir.” (Ebû
Davûd, Salât 239, Nesâî, Iydeyn 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/103, 178). Bu
Peygamberî tavırdan yola çıkarak, bir müslüman, bu iki bayramın dışında başka bir bayram kabul
edemez.
Ramazan bayramı, oruçla, nâfile namazlarla,
infak ve ikramlarla Allah'a yaklaşan, sosyal dayanışma içinde zenginin fakirin
haliyle hallendiği bir ortamın sonucunda hak edilen İlâhî bir armağandır.
Ramazan'daki kulluk okulunun diploma törenidir. “Allahu
ekber, Allahu ekber!” şeklinde yüksek sesle getirilen tekbirler de bu
coşkunun dış âlemle paylaşılmasıdır. Bu özel namaz ve tekbirler, benzetme
yerinde ise, Yaratıcı ile bayramlaşmadır. Namazdan, bu güzel randevudan sonra insanlar arası
bayram başlar. Önce aile, sonra akrabalar ve daha sonra bütün müslümanlar birbiriyle bayramlaşır; sesli tekbirler
şeklindeki sloganlar da tabiattaki diğer varlıklarla bayramlaşma, onlarla
selâmlaşmadır.
Namazsız, ibâdetsiz
bayram olmaz. Yüce Rasûl şöyle buyurmuştur: "Bu günümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmaktır." (Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Edâhî 7). Bayramlar Allah'a yakınlık ve kulluk
zamanlarıdır. Her iki bayramda bayram namazı kılınmadan bayram başlamaz.
Hac'da, önce şeytan taşlanır, sonra bayram başlar. Şeytanı mağlup etmeden,
şeytanlara taş atmadan mü'min bayram yapmaz. Bayramın
ilânı çokça ve yüksek sesli tekbirlerle olur. Allah'ın en büyük olduğu, O'nun
dışındaki şeylerin çok da önemli olmadığı ilân edilir bayramlarda. "Bu bayram günleri, yeme içme ve Allah
için zikir günleridir."
Secdelerle, iç dünyamız bayrama kavuşur. Sevincin en yüksek doza çıktığı
bu günlerde ölüm ve ölüler de unutulmaz. Diğer âlemde yaşayan akrabalarla bayramlaşılır. Bayramlar sıla-i rahmin icrâ
edilmesi şeklinde yaşayan dostlarla beraberlik olduğu gibi, hayattakilerle
ölüler arasında da bir köprüdür. Böylece müslümanın
sevincine tatlı bir hüzün ve ölüm ötesi duyarlılık katılacaktır.
Bayram günlerinde boğazımıza dizilen acı bir soru: "Kâfirlerin
emrinde ve onların oyuncağı konumunda, çeşitli zulümlere muhâtap,
zillet içinde yaşayan dünya coğrafyasındaki günümüzün müslümanları,
nasıl sevinip bayram yapsınlar, bayram yapmaya hakları var mıdır?"
Esas bayram, gerçek bayram; İslâm'ın
her şeyimize, bireysel, sosyal ve siyasal hayatımıza hâkim olmasıyla, Allah'a
hakkıyla kulluk sergilememizle ortaya çıkacaktır. Bayramlar Allah'a kulluğun neticesi, Allah'a yaklaşmanın
sembolleridir. Esas bayram, tâğutların Cehenneme çevirdiği dünyayı Cennete
benzettiğimiz ve Cenneti hak ettiğimiz gün olacaktır. Bayram bir liyâkattir. Kazançlara bayram; kayıplara mâtem
yapılır. Kur'an'ın
(sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken tüm hükümleriyle) mahkûm, dünyanın
da zindana döndürüldüğü bir zamanda, bayram yapmaya ne kadar hakkımız olduğunu
düşünmeliyiz. Medine İslâm Devleti kurulmazdan önce Mekke’de, Habeşistan’da
yaşayan müslümanların bayramları yoktu. Bugün küfrün
egemenliği altında yaşayan, müslümanca yaşama hakkını
elde edemeyen müstaz'af müslümanların
bayram yapıp sevinmeye ne kadar hakları olabilir?
Bayramlar Allah'a kulluğun neticesidir. Tüm vücuduna ve nefsinin
arzularına oruç tutturan ve kendini Allah'a adayıp nefsini ve sevdiklerini
kurban edebilenlere Allah'ın birer lütfudur Ramazan
ve Kurban Bayramları. Bu anlayıştan uzak yaşayanlar olsa olsa
Şeker ve Et Bayramı kutlarlar. Bayramlar, sadece bir sevinç günü değildir. Aynı
zamanda şükür, zikir, diğer mü’minleri hatırlama, muhâsebe ve derlenip toparlanma günleridir. Gönül arzu
ederdi ki, bayrama İslâm âleminin gülen yüzü ile girelim ve sevinip bayram
yapmaya hak kazanalım.
Bütün bunlarla birlikte, unutmamalıyız ki, her çeşit
aşırılık dinimizde yasaklanmıştır. Allah’ın müslümanlara
ihsan ettiği bayramları kabul etmemek, o günleri diğer günlerden farksız görmek
dinin tasvip edeceği bir husus değildir. Bayramı çılgınca eğlenip Allah’a isyan
ederek geçirmek, nasıl bayram rûhunu katlederse;
Allah’ın bayram yapmamızı istediği günleri kabul etmemek de bir isyandır.
Allah’ın Rasûlü şöyle der: "Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi
inancına göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim
bayramımızdır." (Buhârî, Iydeyn
3; Müslim, Salâtu'l-Iydeyn
16). Bu
bayramların neşe ve sevinç günleri olduğunu yine bizzat Hz. Peygamber ifade
buyurmuşlardır. (Bkz. (Buhârî,
Iydeyn 2 ve Müslim, Salatu'l-Iydeyn 16). Bayramlarda sevinçli olduğunu açıkça ortaya
koymak İslâm'ın prensiplerindendir. Biteviye akıp giden sosyal hayatın
monotonluğu bayramlarla kırılarak akraba, eş ve dostlar ziyaret edilmekte,
fakirler hatırlanmakta, yetimler sevindirilmekte, küsler barıştırılmakta,
Allah’a daha fazla ilticâ edilmektedir.
Bayramlar yine, yenilip yedirildiği, içilip
içirildiği ikram günleridir. Akraba ve eş-dost ile beraberce bu günün mutluluğu
paylaşılır. Bunun için de bayramlarda oruç tutmak Hz. Peygamber tarafından
yasaklanmıştır (Buhârî, Savm,
66; Ahmed b. Hanbel III/34,
35). Fakat bayramlar yukarıda belirtilen hedeflerinden de saptırılmamalıdır.
Zira bayramlar sadece yemek, içmek ve tatil yapmaktan ibaret değildir. Bu
gerçeği göz ardı edip cemiyet hayatını düzenleyen ve aradaki uçurumları
kaldıran böyle bayramlarda, tatil bahanesiyle toplumdan kaçarak bir deniz
kenarında ya da lüks bir otelde vakit öldürmek, her şeyden önce bu bayramların fazîlet ve sevabından mahrum kalmaktır.
Diğer taraftan bu bayramlar İslâm'ın vakar ve şahsiyetini,
olgunluk ve yüceliğini gösteren müesseselerdir. Bu hakikati görmek için, Güney
Amerika karnavalları ile Avrupa'nın faşinglerini ve yılbaşı/noel
bayramlarını, İslâm'ın bayramları ile karşılaştırmak yeterlidir. İslâmî
bayramlar, arkasında tatlı hatıralar, yetim ve kimsesizlerle, fakirlerin
mutluluk gözyaşlarını bırakırken; yukarıda saydığımız diğer milletlerin
bayramları, arkalarında sadece sefâlet, içki kokusu,
yollarda metrelerle ölçülen pislik ve çöp, hepsinden de vahşisi içki ve alkolün
sebep olduğu nice ıstıraplar ve ölüler bırakmaktadır.
Bayram günlerini eş-dost, hısım-akraba ziyaretleşmeleri
yerine; tanıdıklardan uzaklaşma ve hevâ istikametinde
eğlenceyi tercih etme, son yıllarda ortaya çıkan ve dünyevîleşerek lâle devrini
hortlatmaya çalışan zenginler arasında giderek yayılma temâyülü
göstermektedir. Bayram vesilesiyle evden uzaklaşıp büyük masraflara katlanarak
tatil ve eğlence yerlerine gidilmesi, bayram yapmak adına bayram rûhundan kaçmaktır. Dinin bu iki mübârek ve kutlu günlerini
batılı ve bâtıl ölçülere göre kutlama ve dejenerasyon
açısından bir ölçüttür. "Para benim, bayram benim; dilediğim yerde
istediğim gibi bayram geçiririm; kim ne karışır?" demeye hiçbir müslümanın hakkı yoktur. Çünkü para ve
her türlü mülk Allah'ın, bayram da İslâm'ın. Sen de müslümansın.
İslâmî örfe ters; misafirperverlik anlayışını yok eden; komşu, akraba, dost
ilişki ve dayanışmalarını öldüren;
fakir-zengin kaynaşmasını engelleyen, nefsin arzu ve isteklerinin ön plana
çıkartılıp uygulandığı bir bayram anlayışı, hayatımız ve toplumsal huzurumuz
için, nesillerimiz ve ahlâkımız açısından tehlike işaretidir. Özellikle
çocuklar ve gençler bayram harçlıklarını gayr-ı meşrû
yerlerde harcamamalı, her türlü haram eğlence ve oyunlardan kaçınmalıdır. Müslümanca sevinip eğlenmesini bilemeyenler, sevinçlerinin
yarın sonsuz üzüntüye dönüşebileceğini hatırdan çıkarmamalıdır.
Bayramlar, bizi Allah’tan uzaklaştıran değil; Allah’a
yaklaştıran günler olmalıdır. İnsan, Allah’a ne kadar itaat ve ibâdetle yaklaşıyorsa o oranda bayram yapmaya hakkı olur.
Bir ay tutulan orucun, bu ayda verilen fıtra ve
zekâtların, teravih gibi ekstra namazların, yani çeşitli ibâdetlerin
yapılmasının sonunda Ramazan bayramı yapılır. Kurban kelimesi, kurbiyet; Allah’a yaklaştıran ibâdet
anlamına gelir. Kurban; en değerli varlıklarımızı İbrâhim
gibi gözünü kırpmadan Allah yolunda fedâ etmenin; gerektiğinde de İsmâil gibi
kendi canımızı hiç çekinmeden O’nun için verebilmenin sembolüdür. Bayram, namaz
kılarak başlar, bu günde ekstra tekbirler ve zikirler vardır. Namazdan, ibâdetten kopuk bir bayram anlayışı dinimizde yoktur. Allah’tan gâfil
geçirilen günler bayram değildir.
Yine, bayram vesilesi ile, insanı Allah'a yakınlaştırma şöyle dursun; O'ndan
uzaklaştıracak TV. özel eğlence programlarının, dinle
ve dinin mukaddesâtıyla alay etme ve hakaretler yağdırma anlamına geldiğini
bilmek zorundayız. Zira bayram süresince geceli gündüzlü yayına konulan TV. kanalizasyon pislikleriyle bayramımızı kutlamak adına
içini/ruhunu boşaltıp isyanlarla dolduranlar, bu iki bayram İslâm'ın ve müslümanların bayramı olduğu halde, en rezil eğlencelerle müslüman mahallesinde salyangoz satmayı âdet edinenlerdir.
Çoğu programlara baktığınızda kendinizi bir batılı ülkede karnaval ve faşing
gösterileri arasında bulur, bayramları şeytanlara yakınlaşma ve Allah'a isyan
günlerine çevirenlerle beraber olursunuz.
Gusül abdesti ile bedenimizi, temiz
ve güzel elbiselerimizle dışımızı bayrama uygun hale getirdiğimiz gibi,
ruhumuzu da bayramda fazladan tekbir, tefekkür, zikir ve benzeri güzelliklerle
arındırmamız gerekmektedir. Kur'an ve Sünnetin çok
önem verdiği sıla-i rahmi icrâ, yani yakınlarla
ziyaret, telefon, mektup gibi araçlarla tebrikleşerek ihyâ etmeli, büyüklerin
ayağına, dostların evine gitmeli, çocukları, muhtaçları, yetim ve dulları
sevindirmeliyiz. Bayram ziyaret ve görüşmelerinin İslâmî tebliğ için büyük bir
fırsat ve imkân olduğunu unutmamalıyız. Hasta ve ölüleri ziyaret ederek veya en
azından duâlar göndererek hatırlamalıyız. Maddî ve mânevî zulümlerle kâfirler tarafından ezilen insanları, aziz
olması gereken zelîl müslümanları düşünmeli, onlarla
dayanışma içinde olmalı ve kavlî ve fiilî duâlar yollayabilmeliyiz. Her şeyden
önemlisi, Arefe gecesi ve bayram gün ve geceleri
umumî af günleridir. Bu günleri değerlendirmeli, böyle zamanlarda coşan rahmet
çeşmesinden yararlanmak için kaplarımızı nereye tutacağımızı bilmeli,
alıcılarımızı esas alınması gereken yere ayarlamalıyız. En büyük insan öyle
buyuruyor: "Kim, sevabını Allah'tan
ümit ederek Ramazan ve Kurban Bayramının gecelerini ibâdetle
ihyâ ederse, kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmeyecektir." (İbn Mâce, Sıyâm
68). Rabbımızın
sayısız nimetlerinin farkında olduğumuzun nişânesi
olarak şükür, dilimize ve yüzümüze yansımalı. Evet
içimiz ağlasa bile tebessüm yüzümüzden eksik olmamalı.
Câmiler de bayram yapar bayramları ve
bayram sayılan Cuma günleri. Diğer namazlarda onda biri bile dolmayan câmiler, bu bayramda genleşir, hâlâ kalbinde küllenmiş iman
bulunan insanları da bağrına basmaya, kucağında yer vermeye can atar, kendisini
bunca zamandır hatırlamayanlara küsüp onları reddetmez. Ama,
“müslümanım” diyenler unutmamalı ki; her gün birkaç
kez yemeğe ihtiyaç duyduğu gibi, günde beş kez mânevî gıdâlara da ruhunun
ihtiyacı vardır. Ağacın kökü kururken, yapraklarını ıslahla uğraşmak gibidir;
beş vakit namaza önem vermeyip ihmal ettiği halde, Ramazandaki teravih ve
bayramdaki bayram namazı için cemaate koşmak. Çünkü tevhid
en önemli farz, beş vakit namaz da imanın isbatı
anlamında büyük bir farz iken; teravih sünnet, bayram namazı da bazı mezheplere
göre vâcip, bazılarına göre sünnettir. İslâm ağacının
kökü imandır, tevhidî ilkelerdir; Allah'a isyan
sayılan tüm davranışlardan, haramlardan kaçmak ve farzları yerine getirmektir.
Bununla birlikte, müslüman da câmi
gibi toplayan/çağıran olmalıdır; dağıtan/uzaklaştıran değil. Cumadan cumaya,
bayramdan bayrama alnı secdeye değen, câmiye gelenler,
cemaatin misafiri sayılır, onlara ihsan ve ikram edilmelidir. Onlardan para
istemek yerine; onlara broşür, kitap hediye etmek, maddî ve mânevî
ikramlarda bulunmak gerekir. Ama gel gör ki, yardım edilmesi gerekenlerden
yardım istenir, doktorun görevini ihmalinden dolayı, hastanın doktoru tedâvi etmesini beklemektir bu.
Filistin başta olmak üzere dünyanın
nice yerinde müslüman kanı akar, insanımıza maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam ve
yapılar kişileri Allah'tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken, bardağın
dolu kısmını gösteren bayramlar da olmasa teselli kaynaklarımız iyice
kuruyacaktır. Gerçek bayramlara ulaşmak temennîsiyle,
hak edenlerin bayramları mübârek olsun!