DİRİLTTİĞİMİZ ORANDA DİRİLECEĞİMİZ MEKÂNLAR
Câminin Müslümanın Hayatındaki Yeri
Mescidlerin Gerçek İşlevlerine Engel Olanlar, En
Büyük Zâlimlerdir
Öyleyse haydi câmilere!.. Câmileri diriltmek ve
câmide dirilmek için...
Kur’ân-ı Kerim, hadisler ve ilk
İslâm kaynaklarında bugün câmi diye isimlendirilen ibâdet edilen yerler
karşılığında mescid kelimesi geçmektedir. Secde yeri demek olan mescid,
müslümanların cemaatle ibâdet ettikleri yer olduğu gibi, aynı zamanda,
özellikle Rasûlullah devrinde, sosyal faâliyetlerin her çeşidinin odak noktası,
çeşitli hizmetlerin görüldüğü ana merkezdir, üstür. Kavram olarak; içerisinde
Allah’a ibâdet etmek üzere yapılan bütün yapılara verilen addır. Hicrî IV.
Milâdî X. yüzyılın başlarından bu güne “câmi” kelimesi, mescid anlamında
kullanılmaya başlanmıştır.
Laik düzenlerde topluma yön veren tüm kurumlar, beşerî
diktaların tekelindedir. Sokakları, meydanları, okulları, mahkemeleri,
meclisleri... dinin düzenlemesine müsâade etmeyen demokratik, laik ve dine
saygılı(!), ama irticâya amansız düşman rejimler, câmilerde bile dinin tümüyle
hâkim olmasını istemezler. Tümüyle Allah'a ait ve O’nun için olması gereken
mescidler, tâğûtî düzenlerde “Allah’ın evi”nden ziyade “devlet dairesi”ne
benzerler.
İslâm’da câmiler sadece namaz
kılınıp “dağılınan” yerler değil; kendisinde devamlı “toplanılan” mekânlardı.
“Câmi”, kelimesi, bilindiği gibi “toplayan” demektir; İnsanları açtığı bağrında
toplayıp cemaat haline getiren yerdir câmi. Câmi, aynı zamanda bir kıyam
merkezi, savaş yeri, istişâre meclisi, devletin idare edildiği mekân, yönetenlerle
yönetilenlerin yüz yüze görüşüp dertleştikleri, hesaplaştıkları mahal, bir
okul, kimsesizler yurdu, bir huzur evi...dir. Kalp, insanın merkezi; Kâbe,
arzın merkezi, yeryüzü mescidinin temsilcisi sayılır. Başta namaz olmak üzere
her çeşit ferdî ve sosyal ibâdetin, eğitim ve kültürün, değişik sanatların ve
çeşitli güzelliklerin de etrafa halka halka yayıldığı bir merkez vardır
müslümanların medeniyetlerinde. Bu güzellik merkezleri câmilerdir.
Kâinattaki varlıkların hepsi ister istemez Allah’a secde
ederler (13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49). Evren, tüm varlıklar için bir mesciddir.
İnsanlardan bazıları da inanarak ve isteyerek secde ederler. Kendi tercihiyle
secde eden insana Allah (c.c.), sünnetullaha uymak zorunda olup secde eden
kâinatı, tüm yeryüzünü mescid yapmıştır. "Yeryüzü
bana mescid kılındı..." (Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56)
Yeryüzünde ilk inşâ edilen mescid,
Mescid-i Haram’dır (3/Âl-i İmrân, 69). Peygamberimiz, daha Medine’ye gelmeden Kubâ
Mescidini, Medine’ye gelince de ilk iş olarak Mescid-i Nebevî’yi yaptırdı.
Medine mescidinden sonra Peygamberden örnek alan müslümanlar gittikleri her
yere mescidler, câmiiler yapmışlardır. Onları din hayatının vazgeçilmez temeli
olarak kabul etmişlerdir. Çünkü müslümanları eğiten mescidler olduğu gibi,
dinlerini sağlıklı bir şekilde yaşamalarına yardımcı olan da oralardır. "Allah'ın en çok sevdiği yerler
mescidlerdir. Allah'ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve
pazarlardır." (Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671)
Mescidlerin
süslenmesi, gösterişli olması önemli olmadığı gibi, doğru da değildir. Önemli
olan, oralara temiz giyimli, takvâ ahlâkı üzere ve cemaat şuuruyla gidebilmek,
mescidlerde dirilebilmektir. Günümüzde mescitlerin aşırı süslenmesi, buna rağmen
cemaatin yeterli İslâmî şuura sahip olmaması gerçekten acıdır. Peygamberimiz
(s.a.s.) mescidlerin süslenmesini hoş karşılamamaktadır (İbn Mâce, Mesâcid 2,
hadis no: 739-741). Mescidler, takvâ üzerine kurulur ve insanlar orada arınmaya
çalışırlarsa gerçek fonksiyonlarını yaparlar. Gösteriş ve övünme için veya
Allah’ın rızâsı dışında başka bir gâye için yapılan mescidlerden hayır gelmez.
Hele hele müslümanların arasını açmak için (nifak için) yapılan mescidler
‘dırar’ (zararlı) mescididir (9/Tevbe, 107-108).
Mescidler müslümanlar
için birer merkez durumundadırlar. Hem ibâdet yerleri, hem toplanma, hem de
eğitim yerleridir. Mescidler günün her saatinde bu işlevlerini yapmalıdır.
Müslümanların hayatı ile mescid arasında sıkı bir bağ vardır. Yüce Peygamber lisânıyla gönlü
mescide bağlı olan gençler övülmüş, cemaatle namaz teşvik edilmiş, cemaatle
kılınan namaz yirmi yedi derece üstün tutulmuştur. Orada yüksek sesle konuşmak,
alışveriş yapmak doğru değildir. Ancak bu demek değildir ki oralarda sadece
belli konuşmalar yapılır, müslümanların dünya işleriyle ilgili konuşulmaz.
Şüphesiz müslümanların bir araya gelme yeri olan mescidlerde müslümanların sorunlarından konuşulmaksızın
söz açmak mümkün değildir. Dünya kelâmı konuşmadan, ibâdet de eksik olacaktır;
âhirete ancak dünya kapısından geçilebileceği için, dünya kelâmının
hayırlıları, hayırlı yerlerde daha çok konuşulacaktır.
Müslüman toplumu ve onlardaki İslâmî hayatı ve şuuru
mescidler ayakta tutar. Mescidler bu görevlerini yapamaz duruma gelince, sıradan birer bina durumuna veya tarihî eser
konumuna düşerler. Bugün bazı ülkelerdeki mescidler, devlet kurumu gibi, resmî
daire şeklinde işlev görmekte, oradaki tüm faâliyetler, tâğûtî rejimler
tarafından ücretli köleler eliyle ve resmî kanunlarla belirlenen esaslarla
yönlendirilmektedir. Özellikle Avrupa ülkelerindeki Türklerin açtığı mescidler
ya belli bir hizbin (grubun), yahut bir siyasî rejimin elindedir. Herkes elinde
tuttuğu mescidi kendi anlayışının, kendi ideolojisinin propaganda yeri olarak
kullanabilyor. “Falancıların mescidi, filancıların mescidi” deniyor. Halbuki
Kur’an'a göre, mescidler sadece Allah'ındır, Allah içindir; orada sadece O'na
çağrı yapılır (72/Cinn, 18).
Gayrı müslimlerin eline geçen İslâm topraklarındaki mescidlerin
pek çoğu yakılıp yıkıldı veya amaçları
dışında kullanılır oldu. Onlardan geriye ya birer enkaz, ya da hazin hâtıralar
kaldı. Bize düşen görev camiileri, mescidleri amacına uygun kullanmak, görünür
veya görünmez işgalle, amacından saptırılan mescidleri kurtarmak ve mescidleri
hayatımızın merkezine yerleştirip kurtulmaktır.
Kur’an’da mescidlerin Allah için yapılan binalar olduğu
vurgulanarak, kullanılışında da sadece Allah'a ibâdete tahsis edilmesi
gerektiği belirtilmiştir. Hıristiyanlar kiliselerinde, yahûdiler de
havralarında Allah'a şirk koşup O’ndan başkasına da duâ edip yalvararak,
başkasını imdada çağırarak mâbedlerini puthaneye çevirdikleri gibi, mü’minlerin
de mescidlerde böyle yapmamaları kesin bir dille ihtar edilir: “Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde,
Allah ile birlikte başkasını/başkasına çağırmayın, başka kimseye duâ edip
yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).” (72/Cinn, 18). Bu âyetteki “mescidler”
kelimesi şu şekillerde tefsir edilmiştir: 1) Namaz kılmak için binâ edilmiş
yerler, câmiler, 2) Namaz ve ibâdet yalnız câmilere ve belli yerlere
hasredilmiş olmadığından, bütün yeryüzü, 3) Bütün mescidlerin kıblesi
olduğundan, “Mescid-i Harâm”, 4) Secde ederken yere temas eden organlar.
Dolayısıyla, Mescid-i Haram ve içinde namaz kılınan bütün câmi ve mescidler
Allah’ın olduğu gibi, tüm yeryüzü mescidi de, insanların yaratıcısı önünde
kulluk ve şükür simgesi olarak secde ettiği organları da Allah’ındır; Allah
için ve Allah yolunda kullanılmalıdır.
Mescid inşâ etme, îmar, tamir ve
koruma hakkının sadece mü’minlerin, imanını eylemleriyle isbat eden, namazı
ikame edip zekâtını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan müttakî
mü’minlerin hakkı olduğu, böyle şerefli bir görevi ancak böyle şerefli
insanların yapabileceği Kur’an’da ifade edilir (9/Tevbe, 18). Allah'a şirk
koşanların, şirklerini itiraf eden veya davranışlarıyla bunu kabullenenlerin
Allah’ın mescidlerini imar ve inşâ etmeye, hakları ve yetkileri yoktur; onların
pis ellerini ve haram paralarını böyle mübârek yere bulaştırmaları yakışık
almaz ve buna izin verilmemelidir (9/Tevbe, 17). Bu iki âyet, aynı zamanda mescide taraftar olup
olmamayı, imanla küfrü ayıran bir alâmet olarak gösteriyor şeklinde de
değerlendirilebilir. Mescidin îmarı ile ilgili ifade, mescidlerin fizikî
imarları gibi, aynı zamanda cemaate katılarak mânevî îmar ve hayatiyetine
katkıda bulunmayı, bir iman ve takvâ alâmeti olarak görmemizi de gerektirir.
Allah’ın mescidlerinde ve yeryüzü mescidinde Allah’ın
zikredilmesine, O’nun hatırlanıp hatırlatılmasına engel olanlardan, maddî ve
mânevî yönden mescidleri harâb edenlerden daha büyük zâlim olmaz. En büyük
zulüm, kişileri Allah’dan alıkoymaktır (2/Bakara, 114). Bâzı âlimler, Hz.
Peygamber’in, “yeryüzü bana mescid
kılındı” hadisini delil göstererek ibâdet edilen tüm yerlerin mescid
olduğunu, "Allah'ın mescidlerinde
O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına
çalışandan daha zâlim kim vardır?!...” (2/Bakara, 114) âyetini de “Allah’ın
dinine muhâlefet edenden daha zâlim kime olabilir?” şeklinde açıklar
(Lisânü’l-Arab, “scd” md.). Sadece Allah'a ibâdet edilmesi (1/Fâtiha, 5)
gereken yeryüzü mescidinde Allah'a açıkça isyan edilmesi ve sadece Allah'a
kulluk yapmak isteyenlere engeller çıkarılması, işkenceden daha büyük zulüm,
insanın en doğal haklarına tecâvüzdür.
"Allah'ın
mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve onların harap
olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?! Aslında bunların oralara ancak
korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için
dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır." (2/Bakara, 114)
Allah’ın mescidlerini, içlerinde Allah’ın isminin
zikredilmesinden men eden ve o mescidlerin maddeten ve mânen harap olmasına,
yıkılmasına, terkedilmiş kalmasına veya mescidlikten çıkarılmasına çalışandan
daha zâlim kim vardır?! Böyle zâlimlerin cennet ile ne ilişkileri vardır? Her
şeyin hakkı, onun lâyık olduğu yere konmasıdır. Zulüm de bir şeyi, kendi
yerinden başka yere koymaktır. Demek ki, bir şey lâyık olduğu yerinden, ne
kadar uzaklaştırılırsa, o kadar haksızlık, o kadar zulüm yapılmış olur ve o
şey, ne kadar yüce ve ne kadar kutsal ise zulüm de o ölçüde aşırı gitmiş olur.
Nitekim Allah’a şirk koşmak, en büyük zulümdür. Allah’ın mescidlerini,
içlerinde Allah denilmekten, Allah’ın hükümlerinin açıklanmasından men etmek ve
oraların harap olmalarına çalışmak da hem Allah’ın, hem mescidlerin, hem de
insanların hakkına son derece tecâvüz demektir. Mescidlerin maddeten veya mânen
harap olmalarına çalışmak, zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapabilen zâlimler,
hiçbir zulümden çekinmez, her türlü haksızlığı yapar, tüm şerlere kapı
açarlar.
Mescidleri/câmileri tahrip etme konusunda yarış yapan
kişiden daha zâlimi yoktur deniliyor bu âyette. "Mescid" denilince
cemaat halinde namaz kılınan yer anlaşıldığı gibi; hadis-i şerifte "Yeryüzü bana mescid kılındı" ifadesini
de hatırlıyoruz. Yani yeryüzünde Allah'ın adının anılmasını engelleyen,
Allah'ın hükümlerinin uygulanmasını istemeyen, yeryüzünde fesat ve
bozgunculuk çıkaran kişiden daha zâlim
kimse yoktur anlamına da gelir.
Câmilerde, mânâsını anlamadan Allah'ın adını anmaya veya bir
adı da zikir olan Kur'an'ı yüzünden okumaya kimsenin karışmadığını görüyoruz.
Fakat, bunu bir de mânâsını anlayarak ve günlük hayattaki değerlendirmeleriyle
söylenildiğinde, mesciddeki bu zikir karşısına "büyük zâlimler"
çıkacaktır. İnsanın ibâdetlerine ve ibâdet niteliği taşıyan tüm çalışma,
toplanma, eğitim, teşkilatlanma gibi alanlarda insanın dokunulmazlığına
saldırı, büyük bir zulümdür. Yüce Alah, müslümanların bu zulme ve zâlimlere
karşı kuvvet kullanmalarını istemiştir. Onların câmilere (ve câmi gibi ibâdet
faâliyetinde bulunulan dernek, vakıf, kurs ve okullarına) korku ve endişe
içinde girmeleri dışında girişlerini yasaklamıştır. Yani, onların güçlerini yok
etmeyi, onları zayıf düşürmeyi, toplumda Allah'ın zikri karşısında hareket
ederken endişe ile hareket edecek konuma düşürülmelerini istemiştir. Artık
orada onlardan biri câmiye (ve câmi gibi müslümanların özel kurumlarına)
girdiğinde korku içinde ve ürperti içinde girebilmelidir. Sonra, Yüce Allah
onlara hem dünyada, hem de âhirette rezil olacaklarını bildirmekte ve onları
böylece tehdit etmektedir. Zira hem dünya ve hem âhiretin tüm gücü Allah'ındır.
İzzet ve şeref, Allah'ın, Rasûlünün ve mü'minlerindir. Zâlim ve azgın
tasarrufları sebebiyle onların dünyada zillete, horlanmışlığa ve zaafa mâruz
kalacaklarını, âhirette ise zâlimler için hazırlanan dehşetli azâba
çarptırılacaklarını haber vermiştir.
Ne şekilde olursa olsun, mescidlerde Allah’ın adının
anılmasını, dininin tüm kapsamıyla anlatılmasını önleyen ve mescidlerin tüm
fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olandan daha zâlim kimse yoktur.
“...Aslında bunların
oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları
yoktur)...” Yani,
“ibâdet yerleri böyle günahkâr kimselerin elinde olmamalıdır; aksine, Allah’tan
korkanların yönetiminde olmalıdır. Müslümanların kontrolünde, Allah’ın dininin
topluca ikamesi için hareket merkezi olan mescid, müslümanların kontrolünden
çıktığı zaman müslümanlar için en büyük tehlikelerden biri olacaktır. Çünkü
mescid, müslümanların buluştukları, dertleştikleri, yardımlaştıkları, kendi
meseleleri ile ilgili kararlar aldıkları, kâfirlere karşı stateji
belirledikleri bir sığınak, bir kale,
İslâm devletinin bir yönetim yeridir. Allah’la beraber oldukları,
Allah’ın emirlerine imza attıkları bir yerdir. Câmilerin birçok fonksiyonu
yanında, en önemli ve olmazsa olmaz özelliği müslümanların kontrolünde
olmasıdır. Câminin müslümanların kontrolünde olması demek, orada müslümanların
sadece namaz kılmaları demek değildir. Câmide okunan hutbenin sadece Allah’ın
hâkimiyetini tescil yönünde okunması, Allah düşmanlarına karşı alınması gereken
tavrın takınılması, müslümanlar üzerindeki oyunların bozulması ve daha
önemlisi, Allah’ın dinine gerçekten inanan, Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayan,
tâğûtî rejimi kuvvetlendirmek için insanlara telkinde bulunmayan, zâlimlere
tavır alınması gerektiğini gösteren samimi müslümanlar tarafından idare
edilmesidir.
Bir mescidin “Dırar” olmasının temel
sebebi, taşının, halısının, binasının kâfir eliyle yapılması değildir.
Sözgelimi, Ayasofya gibi nice mescidler, ilk yapılışlarında tümüyle farklı
şekilde ve başka niyetlerle yapılmış olsalar da, müslümanların kontrolünde
gerçek mescid halinde kullanılmasında hiçbir sakınca görülmemiştir. “Dırar”
denilmesinin asıl sebebi, Allah’ın dininden başka din icad edenlerin mü’minler
için tuzak kurmak, onları birbirine düşürmek, aralarına tefrika sokmak ve
Allah’ın dinini hükümsüz bırakmaktır. Yani, İslâm’a ve müslümanlara zarar
vermektir. (bkz. 9/Tevbe, 107).
Mescidin gerçek anlamda işlev
üstlenmesi için, kuruluşunun Allah rızâsı ve takvâ üzere olması ve arınmayı
biricik gâye edinen insanların orada toplanması gerekmektedir (9/Tevbe, 108).
Riyâ, gösteriş ve dünyevî çıkar için yapılan mescidlerden hayır gelmez. Böyle
mescidlerde toplananların gâyesi Allah'a varmak için arınma olmaz. Bu tür
mescidler, mü'minler arasında tefrika çıkarmak, insanları gözetlemek ve fitne
yaymaktan başka bir işe yaramaz. Böyle mescidler, dırar mescididir, yani
zararlı mescidlerdir (bkz. 9/Tevbe, 107).
Tüm yaratıklar secde halinde olduğu
için, bütün kâinat bir mesciddir. Teshîrî secde için varlıklara evrenin mescid
olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü'min insan için de yeryüzünün tamamı
mesciddir. "Benim için yeryüzü temiz
ve mescid kılındı. Kime namaz vakti gelirse, bulunduğu yerde namazını
kılar." (Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no:
84)
Allah, gerçekten iman edip sâlih
amellerde bulunan mü'minleri, şirkten uzak kalmaları şartıyla yeryüzünde
iktidar sahibi yapacağını vaad etmiştir (24/Nûr, 55). Bu vasıftaki mü'minler,
yeryüzünün vârisleridir. Allah, onlardan yeryüzünü mescid edinerek kendilerine
verilen miraslarına sahip çıkmalarını istemektedir (28/Kasas, 5-6). O yüzden
mü'minler yeryüzü mescidindeki her çeşit şirk ve küfür ögelerine tavır almalı,
bütün yeryüzünden fitneyi kaldırmak için her çeşit yolla savaş vermeli
(2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39), Allah'ın hâkimiyetinin tüm yeryüzü mescidinde
geçerli olması için tüm imkânlarıyla gayret etmelidir. Mü'minler, hem
çevrelerindeki "mescid" adındaki mâbedlerine sahip çıkmalı ve hem de
tüm yeryüzü mescidine "mescid" özellikleri kazandırarak sahip
çıkmalı, mescidlerdeki putları devirmelidir. Birer pislik (9/Tevbe, 28) olan
müşrikler yeryüzü mescidini işgal ettiklerinden, tüm putlar ve putçulardan, tâğut
ve zâlimlerden mescidlerimizi kurtarmadığımız sürece köleliğimiz devam
edecektir. En kutsal yerlerini müşriklere teslim eden kimselerin kafalarının ve
gönüllerinin de hür olduğu, evlerinde ve işyerlerinde, sokaklarında ve
caddelerinde özgürce İslâm'ı yaşayabilecekleri düşünülemez. Hayatın ibâdet
haline gelebilmesi için, ortamın mescid halinde olması lâzımdır. Mescidlerin de
insanı kurtarması için takvâ mescidi olması ve dırar mescidine en küçük çapta
benzememesi gerekiyor.
Câmilerimizin dışı kâfirleri, içi şuurlu mü’minleri yakıyor. Mü’minlerin
problemlerini halledecek mekânın, çağımızdaki şuursuz mü’minlerin sebep veya en
azından seyirci olduğu problemler saymakla bitmiyor. İmamların maaşlarının
kaynağı ve veriliş sebebi, câmilerin ve imamların özgür olup olmadığı gibi
hayatî sorunlar... Eskiden câmilerin onarım, tâmir ve günlük masrafları ve imamların maaşları başta olmak üzere, câmi
kursları, cemaatin yetişmesi için gerekli harcamalar, müslüman zenginler
tarafından oluşturulmuş özel vakıflar/akarlar sayesinde yürütülüyordu. Yani, ne
laik düzenlerin ve ne de fert olarak bir müslüman şahsın maaş veya yardımı ile
kendisine bağlayıp kendi zihniyetine göre hizmet beklentisi olmuyodu. Câmi
içindeki hizmet ve faâliyetler, tüzel kişilik olarak cemaatler ve vakıflar
eliyle, Kur’an’da belirtilen câmiyi îmar etme hakkı olanlar (9/Tevbe, 17-18)
tarafından yapılmayınca, devletin emrinde namaz kıldırma memurları, laik
düzenden sadece maaş almıyor, emir de alıyorlar. Eski vakıfların tümüne el koyan
T.C. yeni vakfiyelere (câmi bahçesine yapılan binalara) de el koyuyor.
Müslümanlar da, câmi ve çevresine binalar ve yatırımlar yaparak, farkında
olmadan devlete çalışmış oluyor.
Sayılamayacak kadar çok vakıf
mallarına el koyan, şimdiki câmi çevresinde yapılanlara da sahip çıkan Vakıflar
Genel Müdürlüğü, bu paraların bir kısmı ile Vakıflar Bankası kurmuş, diğerleri
de devlet kurumlarına ve vakıfla hiç ilgisi olmayan kişi ve kuruluşlara
dağıtılmıştır.
Câmileri cemaatlerin, İslâmî sivil
toplum kuruluşlarının yönetmesi, Dine özgürlük ve laiklik gereği olduğu halde,
böyle olmuyor. Eskiden olduğu gibi, köylü veya mahalle sâkinleri imamlara maaş
versin demek de problemi temelden çözmüyor; o zaman eskiden köylerde, köy
imamlarına karşı bakıştaki müşkiller hortlayacaktır: Hocaların çok yemesi,
halkın eline bakması...
Mescidlerden yola çıkılarak, oradan
İslâm'ın öğrenilip yaşanması, hâkim olması halka halka yayılarak toplumu hükmü
altına alması gerektiği halde; bugünkü
mescidler, aslî görevlerinin çoğunu yerine getirmemektedir. Tâğutlar ve onların
rejimleri, çeşitli baskı ve dayatmalarıyla İslâm dünyasındaki mescidlerin
çoğunu mahkûm etmiş, hapishaneye çevirmiştir.
Câmiler, müslümanların her çeşit
ibâdet, buluşma ve görüşme, önemli meselelerini müzâkere etme, dinin emir veya
tavsiye ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faâliyetlerde bulunma
yerleridir. Bu kutsal mekânları laik
devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca namaz ibâdetinden
ibaret kılması; dine, sünnete, hukuka aykırıdır. Câmilerde yapılan vaazların ve
hutbelerin devlet tarafından kontrolü, hele devlet tarafından hazırlanıp
papağan yerine konanların eline tutuşturulması, kesinlikle din özgürlüğüne
müdâhale anlamı taşır.
Câmiler ilk kuruluşundaki örnek
uygulamaya göre birden fazla iş ve ihtiyaç için kullanılırdı. Câminin
fonksiyonları bölümünde bu konu yeterince ifade edildi. Eğer biri çıkar da
"bunlar tarîhîdir, o günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün bu
işler için ayrı mekânlar ve kurumlar vardır" diyecek olursa, kendisine şu
cevap verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak, bu tarihî uygulama iki şeye kesin
delildir: 1- Câmiler yalnızca namaz kılmak için değildir. 2- Müslümanların din
işleri, dünya işlerinden ayrı değildir; din ile dünya iç içedir. Kur'an ve
Sünnet, hem din hayatını hem de dünya hayatını düzenlemek, yönlendirmek,
yönetmek için gönderilmiştir.
İyi niyetli halk tarafından büyük
fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada
kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
yaşanmasına engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline
gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu mekânlar,
mü'minler için zararlı mıdır (Dırar mescidi midir), tartışılmalı ama, devlet
için öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak
şartıyla sayılarının artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar
insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla
toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
Bu konuda Abdurrahman Dilipak’a
kulak verelim: “Şimdi modern din adamı
adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a ve müslümanlara karşı bir tehdit
odağı oluşturulmak isteniyor. İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama bu
düzen içinde bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama
ihtiyaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde, ne
olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye, biraz da -hâşâ- Allah’ı
kandırmak istercesine müslümanların kendileri hakkında iyi şahitlik yapmasını
isterler. Müslüman mezarlığına gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş
için, fazla baş ağrıtmayan, ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak
mevlitler okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.
Câmilerimizin sosyal mimarisini
kaybettik. Câmi, eski hali ile hayatı
kuşatan bir mekândı. İbâdet, bizim dinimizde kapsamlı bir kavramdır. Günümüzdeki şekliyle câmiler, dinin hapsedildiği, ya da hapsedilmek istendiği
hapishaneler gibidir... İmamlar da bu hapishanelerin gardiyanları. Kimileri,
buraya gelen insanları avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları
yönünde kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, ucuz bir fedâiler
mangası!
Câmiler, şimdi sadece beş vakit
namazın cemaatle kılındığı mescidlerdir. Câmi günlük hayattaki ekonomik,
sosyal, kültürel fonksiyonunu büyük ölçüde yitirdi. Câmiler birbirinin dertleri ile dertlenmeyen, hatta birbirini tanımayan
yaşlı insanların gelip gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir.
Cemaat imamın, imam cemaatin jurnalcisi olacaktır! Ne müthiş bir komplo. Namaz
dışında câmilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Câmi, müslümanların
meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli, dinin
özünden alınan ilhamlarla günün problemlerine çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve vaazları bir
başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin vaazlarında
duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış, sadece kişisel
ahlâka indirgenmiş bir din.
Câmi, ilk zamanlarda siyasî, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek
İslâmî yapı içinde mimarî bir üslûp kazanarak kurumlaştı. Şifâhâneleri, aş
evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı bir yer, buluşma ve
müşâvere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri ile hayatın en can alıcı noktalarında
yer alırdı. Câmi her şeydi. Bugün ise, bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek
boyutlu soluk bir renktir sadece. Şükürler olsun ki, bu durum giderek pozitif
yönde değişmekte, câmi yeniden aslî yapısına doğru bir evrim süreci içinde
bulunmaktadır.
Câminin siyasî merkezlerin güdümünde
rûhâniyetini yitirmesiyle, müslümanlar câmi dışında bizzat hayatın içinde
örgütlenmeye, câminin fonksiyonunu kendi evlerine, işlerine, sosyal
hayatlarına, kültür dünyalarına taşıma gayretine girmişlerdir. Şunda kuşku yok
ki, câmilerin biraz daha dejenere edilmesi ile, bu dejenerasyona teslim olan
mekânlar ve kişiler İslâm toplumundan tecrit edilecek ve dırar mescidi kavramı
yeniden uyanacaktır.
İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri için, dine
imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler, onların ellerine kendi
bildirilerini tutuşturup okutmak için... Bunda da çok başarılı değiller. Ama
yine de güçlü bir oto sansür, oto kontrol mekanizması var.
İmamlık bir meslektir artık. İmam-Hatip okulları Meslek liseleri değil
mi? Bir İmam-Hatip
öğretmenine soruyorsunuz: “Hangi derse giriyorsunuz?” Cevap veriyor: “Meslek
dersleri öğretmeniyim.” Sormak gerek: “Müslümanlık ne zamandan beri meslek
oldu, ya da din?! O kardeşimize kızmamak gerek. Bu işin raconu böyle. Resmî
yazışmalarda İmam-Hatip Lisesi bir meslek okulu; ama sıra maaş ödemeye gelince,
normal lise statüsünde ödüyorlar. Ne kurtarsak kâr hesabı. Tam iki yüzlü bir
politika. İmam-Hatip Liselerinde kız
öğrencilerin başlarını örtmeleri resmen yasak. Tabii, Heybeliada papaz okulu
talebelerine güçleri yetmez, hınçlarını bizimkilerden alıyorlar. Niye örgütlediler
İmam-Hatip okullarını? Aydın din adamı yetiştirmek için. Ölülerini yıkayıp
Allah önünde kendileri hakkında yalancı şahitlik yapsınlar diye. Ama, olmadı...
Tutmadı.
Sanırım câmide bizim görevimiz kısa sûreleri çabuk çabuk okuyarak
işimizi bitirip câmiden ayrılmak olmamalı. İmamların görevi namaz kıldırmakla
bitmiyor, eğer arkalarında cemaat var ise... Şöyle yapmamız gerekirdi:
Özellikle câmilerin anlamı da burada gizlidir. İmamlar, bilen insanlar olarak
Kur’an’dan öyle âyetler seçerek okumalılar ki, müslümanlar o günün çokça
konuşulup tartışılan meselesini Kur’anî gözle görüp anlayabilsinler. Hz.
Peygamber zamanında bu, temelde böyle idi. Çünkü âyetler, olaylar üzerine nâzil
oluyor, Peygamberimiz onu okuyor ve sonra onu açıklıyordu. Biz de bugün yeniden
olayların üzerine sanki Kur’an yeniden nâzil oluyormuş gibi namazda onları
okumalıyız.
Evet, evet... Namazda okumamız gereken âyetler, o günün üzerinde tartıştığımız,
konuştuğumuz ya da sorumluluk alanımıza giren şeyler olmalı. Müslümanlar
bunu evrensel bir bildirinin ardından, yaklaşık iki milyar müslümanın mânevî
huzuru ile Allah’ın evinde ve O’nun önünde namaz öncesi, sonrası okuyup açıklamalıdır. Böylece namaz, müslümanın sorumluluklarını
kuşandığı bir mekân olacak. Müslümanlar günde beş defa Allah’ın evinden
mânevî nitelikli dünyevî görevlerle ve bilgilerle donanmış olarak bir cemaat
bilinci ile ayrılmış olacaklardır. Cemaat olmanın anlamı da budur. Katılan,
karşı çıkan, konuşan ve sorumluluk yüklenen bir insan.
Tartışıp durduğumuz şey fâiz mi, zulüm mü, başörtüsü mü, haksızlıklar
mı? Küfür mü, ahlâksızlık mı? Kur’an’ın hükmünü okur imam efendi ve namazdan
sonra da oturur konuşuruz. Allah’ın hükmü üzerinde. Sorun ve çözüm yolları
üzerinde düşünür, görüşlerimizi koyarız. Tartışmayız; ittifak etmişsek birlikte, ihtilâf etmişsek
meşrû zeminde birbirimizi mâzur görerek herkes Allah'a vereceği hesabına göre
sorumluluklarımızı kuşanırız. Ve namaz;
donanma, namazlar arası zamanlar eylem vaktidir bizim için. Ve ibâdetimiz
süreklidir. Sorumluluk şuuru ile hareket eden bir insan, âdeta bütün zaman
namazdadır. Kıyamdadır, rükûdadır ve secdededir. Her yer mesciddir onun için.
İşte öyle olmasın diye, “câmilerde dünya kelâmı edilmez” diyorlar. Oysa
din bu dünya içindir. Ve bizim dinimiz dünyayı ve hayatı kuşatır. Câmi, müslümanların cem’ olup
toplandığı, namazda okudukları âyetleri Peygamberî bir metotla sorumluluğa
dönüştürme mekânıdır.” (1)
Din
ıstılahında imam “devlet başkanı” demektir. Din ve dünyayı ayrı düşünen inanç
sonucu devletin başındakilere değil de sadece câmide namaz kıldıranlara bu isim
münhasır olmuştur. Halbuki imam “otorite” demektir. Devletin başı, hem idarî
işlerde, hem de dinin diğer sahalarında en üst makamdaki zat demektir. Cumâ’yı
o, ya da onun vekili kıldırır. Onun adına hutbe okunur. Böyle iken bugün imam,
beşinci sınıf devlet memuru sayılmaktadır.
İmam ve
müezzine “din görevlisi” demek çok sakıncalıdır. Dinimizin bu şekilde
görevlendirdiği birileri yoktur. İslâm’da kim daha ehil ise, o kişi
müslümanların önüne geçer, imam olur ve namaz kıldırır. Namaz dışında da bu
kimseler, cemaatin her türlü işinde istişâre edeceği, sözünü dinleyeceği
selâhiyetli kimselerdir. İmam, devletin memuru statüsünde değil; halkın ve
cemaatin içerisinde ilmiyle, ahlâkıyla, irfânıyla sivrilmiş örnek alınacak
şahıs demektir. Aynı zamanda o Peygamber’in vekilidir/olmalıdır. Mihrap,
Peygamberin hakkıdır. Hz. Peygamber’den sonra ise O’nun vekillerine emânet
edilmiştir. İmam olan şahısların bu sorumluluğu takdir edebilecek ve
taşıyabilecek kabiliyet ve kapasitede olmaları gerektiği gibi, cemaatin de
imamı, Peygamber’in vekili mevkiinde görüp ona itaat ve saygıyı elden
bırakmaması gerekmektedir. İmamı, sadece namaz için görevlendirilmiş bir “namaz
kıldırma memuru” gibi görmek din ile devlet, din ile dünya işlerini birbirinden
ayrı gören laik bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayış ile namazın gerçek mânâsına
erebilmek, hiç de mümkün olmayacaktır.
Mihrâbın ve
bu mevkînin hakkını verebilecek gerçek imamlar yetiştirmek, bu ümmetin boynuna
borçtur. Ümmetin kurtuluşu, ancak, ehil âlimler ve imamların yetiştirilmesiyle
gerçekleşecektir. Cenâze ve mevlit peşinden koşmayan, nikâh ve hatim paralarına
tenezzül etmeyen ehl-i Kur’an, hamele-i Kur’an imam ve müezzinler tasavvur
ettiğimiz takdirde ve bunun tedbirlerini aldığımız zaman din ve dindara bakış
da bugünkü halinden çok farklı olacaktır.
Namaz
kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır. Mescit ehli, devamlı
namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer ihtilâf ederlerse, çoğunluğun
seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat istemediği takdirde imamlığa
yeltenmesi doğru değildir. “Üç kişinin
namazları kabul olmaz. Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde imamlık yapmak
iseteyen kişidir...” (Ebû Dâvud) “Üç
kişi vardır ki, namazları kulaklarını aşmaz: Kerih gördükleri halde bir cemaate
imamlık yapan kişi...” (Tirmizî)
İmamlık,
cemaatle namazda bir esastır. İmam olacak kişi, namaz kılanların rızâsı esasına
göre seçilir. Namaz imamlığı, “din adamları” denilen bir gruba tahsis edilen
dinî bir makam değildir. Herhangi bir müslüman bu vazifeyi üstlenebilir. Ancak,
kişinin ehliyetli olup olmadığı esas alınarak ona en lâyık olan tesbit
edilmelidir.
Bu imamlık
anlayışı, bütün işlerinde bir idârecinin bulunmasının gerekliliğini ilham eder.
Bu kişiler tavsiye ve nasihatlerle onu korurlar. Yine onlar, tâbi olanlarına
Allah’a itaat konusunda insanlara uydukları güzel bir örnek olurlar.
Müslümanlar, siyasî, sosyal ve cihadla ilgili işlerinde imamlığı/yöneticiliği
ihmal ettiği takdirde bütün işlerinde aksamalar ortaya çıkacaktır. Çünkü zulmü
önlemek, adâleti yaymak, dinî vecîbeleri yerine getirmek, Allah yolunda cihad
gibi bütün faâliyetler (ahkâm ve muâmelât) durur. Dinde sadece fertle ilgili
farzlar kalır. Namaz için imam seçimindeki prensip neyse, imam/yönetici
seçimindeki prensip de odur.
Sahâbe de
konuyu böyle değerlendirmiş, son zamanki hastalığında Hz. Ebûbekir’i namaz
imamlığına geçiren Peygamberimiz’in bu uygulamasından yola çıkarak, yönetici
anlamındaki imamlık konusunda da Peygamber’in onu işaret ettiği sonucu çıkarmış
ve o şekilde uygulamıştır. Yönetici anlamındaki imam da, namaz imamlığında
olduğu gibi, cemaatin/toplumun rızâsı (bey’ati) ve onlarla müşâvere ile
seçilir. İnsanlar bu konuda ihtilâfa düşerlerse hak sahibi, müslüman
cumhurun/çoğunluğun seçtiği/bey’at ettiği kişidir.
Bir müslüman
seçildiği zaman, artık ona, namaz imamına uyulduğu gibi uyulur. Namaz imamı
yanılınca, imamın arkasındakiler, nasıl ve hangi usûlle imamı düzeltiyorlarsa,
aynı şekilde imam/halîfe yanıldığı, yanlış davranışlarda bulunduğu zaman
düzeltilmesi gerekir. Meselâ imam, namazın rekâtlarını ziyâde ederse ona
uyulmaz; tesbih ve tekbir gibi bir usûlle hatırlatılır, doğru olana sevkedilir.
Hz. Ömer de devlet başkanı iken Cuma namazı kıldırdığında hutbede cemaate
soruyordu: “Ben Haktan ayrılırsam ne yaparsınız?” Cemaatten ses yükseliyordu:
“Kılıçlarımızla düzeltiriz.” Hz. Ömer: “Bana bu şuurda cemaaat verdiği için
Allah’a hamd u senâlar olsun!” diye şükrediyordu.
Cemaatle
namaz, yöneticiler için de bir eğitim ve genel yönetim sahasında sâlih gâyeler
için bir enerjidir. Cemaatle/toplumla istişâre etmek, onların hesap sormalarına
karşı hesap vermek, onlara nasihat etmek, onların tercih ve eleştirilerine
kulak vermek için halife anlamındaki imamın, namaz imamlığını da yapması
gerekli görülmüştür. Zaten namaz, mü’minin hayatında prototiptir. Mü’minlerin
her işi, her şeyi namaza benzemeli, namazdaki gibi ibâdet bilinciyle yerine
getirilmelidir.
İmam, namaz
için tâyin edilen vakitten geç kaldığı zaman beklenmez. Cemaat, onun yerine
namaz kıldıracak başka bir kişiyi öne geçirir. Hz. Peygamber, namaza çıkmakta
gecikince sahâbe böyle yapardı (Ebû Dâvud).
Müslümanın
gördüğü her cemaatte, kendisine diğer sosyal ilişkilerde ve özellikle İslâmî
devletin yöneticisiyle (imamla) ilişkileri açısından bir eğitim ve bütünlük
vardır. Meselâ, namazda, imamın hemen arkasında ehliyetli (muttakî ve ilim
sahibi) kişiler vardır/olmalıdır. İmam hata yaptığı zaman ona hatırlatır,
âyetleri karıştırdığı zaman onu düzeltirler. İmamlık makamı boş kaldığı zaman,
imam bir özürden dolayı devam edemeyeceğinde onlar bu görevi üstlenirler. “Benim arkamda sizden, akıllı ve yanlışları
düzeltme gücüne sahip olanlar dursun.” (Müslim). Bu durum, büyük imamlık
için de geçerlidir. Namaz, müslümanlara, yöneticilerinin etrafını sâlih, ilim
sahibi ve ehil kimselerle çevirmeyi öğretir. Onlar danışma meclisini, istişâre
heyetini oluştururlar. İmamlarını nasihatleriyle yönlendirir, genel işlerde onu
vekil kılarlar, yanıldıklarında onu hemen düzeltirler.
Neredeyse
imâmet-i suğrâ (namaz imamlığı) ile, imâmet-i kübrâ (devlet başkanlığı)nın
hükümleri aynıdır. Bu durum, dinin tekâmülüne ve hayatın bütün safhalarındaki
hükümlerinin muntazamlığına ve her işin ibâdet olmasına delildir. Bu, onun tek
kaynağı olmasındandır; dünya ile âhiretin, din ile hayatın bir bütün kabul
edilip ayrılmaması ile ilgilidir. Din, müslümanın hayatının bütününe hitap
eder. Onda hayatın özel ve genel değerleriyle ibâdet ve hükümleri arasında
ayrılık yoktur. Dinin eğitim anlayışı, insanı her yönüyle kuşatır, kendisini,
ortağı olmayan tek bir Allah’a teslim etmek, namazın ve diğer ibâdetlerin,
hayatın ve ölümün; âlemlerin Rabbı olan Allah’a âit olması için tek metodda
şekillenir. (2)
İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak,
çevresine önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem
namaz ibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde
toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla insanların
takdirini kazanması beklenir. Tabii, her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için
olduğu gibi, namaz imamının da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da
mevzû mu edilir, tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük
ihtimaldir. Ama günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit
şirkten arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır.
İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar, nihâi tercihlerini
Allah’tan ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
Mü’minlerin imamı/lideri, ancak
mü’minlerden olur. Herhangi bir kâfirin mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere mü’minler üzerine asla
velâyet hakkı tanımamıştır.” (4/nisâ, 141). Ümmetin ekserisi, müslüman
olduğu halde fâsık veya zâlim olan birisinin de imam ve yönetici olma hakkına
sahip olmadığı görüşündedir. Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler
değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır. Kur’an’da
kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/cehenneme
ulaştıracağı ifade edilir (28/Kasas, 41; 17/İsrâ, 71). Fâsık ve zâlimlerin de,
ancak kendileri gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle
idarecilere/imamlara müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
İslâm kültüründe ve
tarihimizde "imam", sıfatının devlet başkanına verilen ad olduğu,
devlet başkanlarının aynı zamanda imamlık yaptığını biliyoruz. Şimdi, fıkra ve
karikatür kahramanı, gerici, yobaz gibi damgalara aday, toplumda ağırlığı
olmayan biri konumunda. İlköğretim yaşlarındaki çocuklara sorun bakalım,
içlerinden hiç, “ben, büyüyünce imam olacağım!” diyen çıkacak mı?
“Müftü” fetva veren
demektir. Bugün fetva için müftülere danışan var mı, hiç sanmam. Onlar personel işlerine bakan
müdür/âmir konumundalar, resmi formaliteleri yerine getirmeye, biraz da devlet
ile vatandaşı kaynaştırmaya çalışan insanlar olarak gözükmektedir. Diyanet teşkilâtı, çok boyutlu kanayan ve
kokuşan bir yara ve ameliyatsız çözümü mümkün olmayan bir yapı...
Hutbe konuları... (spor,
milli bayramlar, ağaç yetiştirme, veremle savaş, trafik vb. devletin ihtiyaç
duyduğu durumlarda hangi konu gerekiyorsa...) Ve lânetlik suçun bazı câmilerde
işlenmediğini kimse iddia edemez: Hakkı gizlemek, hatta çarpıtmak, hakla bâtılı
karıştırmak; yani dilsiz şeytanlık.
Cuma, bayram ve teravih namazları öncesi yapılan vaazlar, canlılığını
yitirdi. Her iki anlamda “canlı” değil öğüt ve nasihatler. Meslek anlayışıyla
ve görev icabı yapılması yönüyle canlı ve heyecanlı, diriltici içerik ve üslûp
tutturulamadığı gibi; çoğu câmide canlı bir konuşmacı yok kürsülerde, sayılı
birkaç câmide bir vâizin konuşması, kablo ile sadece ses olarak diğer câmilere
ulaşıyor; telefon dinler gibi, uzaktan kumandalı şekilde vaazlar icrâ ediliyor.
Böylece bir taşla çok kuş vurulduğu düşünülüyor ama, vaazlar da kuşa
benzetiliyor. Resmî yetkililer, birkaç resmî vâizi seçerek, onları kontrol
altında tutarak yönlendirmeyi daha kolay görüyor olmalı. Yarın imamlar da
vâizler gibi cansız ve sanal olursa şaşırmayın. Bir câmiden, hatta sadece
Ankara’dan tek bir merkezden imam tekbir
getirir, bulunduğu câmide sesi elektronik aygıtlarla duyan cemaat, o komuta
uyarak rükûya ve secdeye gidebilir. “Olmaz, olmaz!” demeyin; burası Türkiye;
olmaz olmaz! Bunun ilk adımı olarak, bazı şehirlerde uygulanan ve kısa zamanda
bütün câmilerde tatbik edilecek olan bir ilçe veya şehirdeki tüm câmi
minârelerinden canlı okunan ezanların yerine, tek bir yerden okunup kablo ile
diğer minarelere gönderilen ezan seslerini hepiniz bilirsiniz.
İslâm hâkimiyetinde her yer,
üzerinde namaz kılınabilecek temizlikte olacağı, yani mescide benzeyeceği gibi,
küfrün egemenliğindeki günümüzde de her yer tapınaklara benziyor. Müzikholler,
stadlar, borsalar, bankalar, nice kurumlar, kanallar, sokaklar, çarşılar...
mâbed değil de nedir? Oradaki insanlar, ibâdet halinde değiller mi dersiniz?
Günümüz insanı, çok kıbleli, çok mâbedli, çok imamlı (önderli) ve çok dinli.
Câmi, hayatımızın merkezi ve her şeyimiz câmiye uygun olmadıkça bu problemler
azalmayacak, aksine gittikçe artacaktır. Halbuki; “Minâreler süngü, kubbeler
miğfer; / Câmiler kışla, mü’minler asker!”
olmalı.
Câmilerimizle ilgili büyük problemlerimize rağmen, müslüman
gençlerin câmileri terk etmeye haklarının olmadığı kanaati taşıyoruz. Şuurlu
genç müslümanlarla câmi arasındaki ilişki, bebekle anne arasındaki bağ gibidir.
İkisinin birbirinden koparılması her ikisinin de perişan olmasına sebep
olacaktır; biri diğeri olmadan sağlıklı şekilde yaşayamaz. Câmiler, tevhidî
düşünen gençler olmaksızın mânen harap olacağı/olduğu gibi; câmilerden
koparılan gençler de öksüz kalacak, temel ihtiyacı olan "mescid
anası"nın sütünden, onun kucaklayan ilgi, sevgi ve şefkatinden mahrum
olacaktır.
Medine İslâm devleti ile başlayan mescid/câmi, cemaatleşme
ve devletleşmede önemli roller üstlenmiştir. Gelecekteki İslâm inkılâbı,
câmilerin yeniden kazanılması ile, halkın inancını bilmesi, ona sahip çıkması
ve liyâkatini yükseltmesi ile mümkün olacaktır. Câmilerini kazanamayan
insanların neyi kazanabilecekleri sorgulanmalıdır. Câmilerine sahip çıkamayan
insanların hangi değerlerine sahiplik yapabilecekleri düşünülmelidir. İslâm’ı
sosyal ve siyasal hayata hâkim kılma mücâdelesinde, İslâmî değişim ve dönüşüm
projesi için en doğal müttefiklerimiz olan veya olması gereken imam ve cemaatle
uzlaşamıyor, mesajımızı onlara ulaştıramıyor, onlarla anlaşacak bir yol
bulamıyorsak, böyle bir anlayış, câmi ve cemaatten önce kendi tavrımızın
sorgulamasını gerektirmektedir. Unutmayalım ki İslâm, hemen her peygamber
döneminde, garip ve kültürsüz kabul edilen müstaz’aflar tarafından kabul gördü.
İslâm, câmilerden etrafa halka halka yayıldı. Önce câmilerimizi kurtaralım, o
câmiler bizi kurtaracaktır.
1- Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil,
İşaret/Ferşat Y. s. 33-35, 48-49
2- Bkz. Hasan Turâbî, Namaz, Risale Y. s. 141-148
14)
Haksöz, Sayı 118, Ocak 2001