Nerdesin
Ey Güzel İsyan? (Sınırlar Nereye
Kadar?)
Ahmed
KALKAN
İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı
olarak bilinçsizleştiriliyor, güzel duygulardan arındırılıyor, tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle ilgili oynanan oyunu anlamasın
diye başka oyunlarla avutulup uyutuluyor. Top kafalı, müzik tutkunu, tv. tiryakisi, şans oyunları denen
çeşitli kumarların esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine
haline getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu;
esas kriz budur. İnsanımızın kimliksizleştirilmesi, inançsızlaştırılması ve
buna seyirci kalınarak zulme dolaylı da olsa destek verilmesinden daha büyük
kriz olamaz. Müslüman olduğunu iddiâ eden insan,
yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl itaat veya isyan etmesi
gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii, her şey ters yüz olacak,
bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye, fitne toplumun dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye başlayacaktır.
"Lâ"sı olmayan bir inanç
yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda isyanı olmayan, Allah’a isyan
edenlere ve âsîlerin düzenine uygun bir din
dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların ilâh ve rab
anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden
su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim
kılınmak isteniyor. Allah'a inanan, ama tâğuta
itaatten ayrılmayan, Allah'a inanan ve isyankârların ilke ve hükümlerini kabul
ettiğini ifade eden, altısı içinden altısı dışından bir din, her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin
yerine geçirilmek isteniyor.
Günümüzde şirkin her çeşidinin
yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk
içinde, çok yaygın olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat
ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Müslümanların sırât-ı
müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen
cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça ve
yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda insan
girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacaklar bile kalmayacaktır.
İtaat ve isyan bir bütündür. Yani,
Allah’a itaat eden, O’na isyandan da kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte
barınamaz; beraber bulunurlarsa isyan öne çıkmış olur. Bazı insanlar,
övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları yok” diye bazı isyan
türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi insan olduğu vurgulanır. Bu “yok”ların yanında,
nelerin “var” olup olmadığı önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm
emirlere uyup uymadığı değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa
çıkacaktır. Yani, itaatsizlik de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen biri,
isyan içinde demektir, isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları olmasın.
Yine, Allah’a itaatle birlikte
Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara
itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı
(2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36) gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta
kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez. Kayıtsız
şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
İtaat, imanın test edilmesidir.
Allah’ı tek ilâh kabul eden kimse, O’na kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat
etme zorunluluğu duyarak gösterecektir. İtaat olmadan cennet yoktur (4/Nisâ, 14). Allah
ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak, onlara hayat
verecek şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet
etmektir itaat. “Ey iman edenler, size
hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’ne
icâbet edin.” (8/Enfâl,
24)
Allah’a itaati terk eden isyankâr ve
kendine zulüm/yazık edenlere dünyevî cezalardan biri, kendileri gibilerin
onları yönetmesidir. “Zâlimlerin
bir kısmını, bir kısmının başına geçiririz.” (6/En’âm, 129).
İnsanlar bozuldukları, Allah’a âsi oldukları zaman,
onların kötüleri başlarına getirilir: “Nasılsanız,
öyle yönetilirsiniz.” (Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127)
Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve
Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne yaparsınız?”
diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa kalkıp “Allah’a ve Rasûlüne azıcık muhâfet etsen,
itaatten kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz!” diye cevaplaması, Hz. Ömer’in de bu
cevaba şükretmesi, örnek alınma gereği duyulmadan, sadece tarihî bir vaka
olarak değerlendirilemez.
İnsanların insanlara haksız hükmü, tahakkümü
doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur
ve saâdeti neticelendirir. Şu bunalım
çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak, saâdeti
bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için
bundan başka çözüm yoktur. Bilindiği gibi, Hz. Ebu
Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “... Allah'a
ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin.
Allah'a âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
Olumlu anlamda isyan, gerekli
şekilde ve gereken yerlere gösterildiğinde cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle büyüğüyle, silâhlısı ve
silâhsızıyla, dış düşmanlara, iç düşmanlara, şeytana veya nefse karşı olanıyla,
kâfire veya münâfığa, yani her çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsâade
etmediği durumlardaki isyan ise, fesattır, fitnedir, anarşi ve terördür.
İsyanın gerektiği yerleri tespit, İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye
göre farklı olduğundan, nice cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör ve fundamentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana
göre de, namaz kılmayan veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi Allah’a
isyankâr, yani fesatçı, anarşist bir kimse kabul edilir.
“İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi
asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir. Bu kelime zamanla, her türlü karşı
çıkma, itaatsizlik etme, karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. Hz. Mûsâ’nın değneğinin adı da “asâ” idi. Yani “isyan”
kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Mûsâ’nın asası hem
bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavun’a
karşı O’nun haklı isyânını sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun peygamberine
itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a (bkz.10/Yûnus,
91; 79/Nâziât, 21) isyan, Mûsâ (a.s.)’ın mûcizesi olmaktadır. Hz. Mûsâ’nın
asâ mûcizesi, aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyâmı, onlara sopa
göstermeyi, isyanı da içermektedir.
Bilindiği gibi, Mûsâ
(a.s.) Firavun’un tanrılığına ve saltanatına isyan etmişti. Çünkü Firavun,
yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o
düzen ile insanlara haksız yere hükmediyordu. Hz. Mûsâ
ise Allah’tan aldığı emirle ona karşı gelmiş, ona itaat etmemişti. İşte Hz. Mûsâ’nın elindeki asâ, zâlim yönetici Fir’avn’a
isyanın sembolüydü.
Şeytan, Allah’ın ”Adem’e secde edin” (2/Bakara, 34) emrine
karşı gelerek ilk isyan eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O
yüzden olumsuz anlamda isyanın pîri/duayeni şeytandır.
Hz. Mûsâ’nın isyanı ise müspet ve güzel bir isyandı.
Demek ki isyan kavramı hem olumlu bir mânâya, hem de
olumsuz bir anlama gelebilir.
İsyan kavramının özünde hem yapma
ve hem de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için,
Allah’a ve O’nun ilkelerine karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve
onların izinden giden mü’minler, kötülüklere ve
Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler,
onlara ve onların zulüm dizenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını
yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
İnsanların yapmaya devam ettikleri
yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin uyguladıkları yanlış ilkelere karşı
çıkmamak, isyan etmemek, korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada
olan kötülükleri ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi,
olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin en temel özelliklerinden birini ve
birincisini tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma
mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla
başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan söz
konusudur tevhid mesajında. Yani,
Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan
ateşini tutuşturan isyan önderleridir. Firavun da Hz. Mûsa
da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa, esas isyan edene karşı şanlı bir isyan
içindeydi, inkılapçı bir ruh
ve mûcizevî özellik
taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten, zararı hem kendine hem
çevresine bulaştıran olumsuz bir isyandı.
Hz. Mûsâ ve
asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası Firavun’a değil de Allah’a
itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak eksiklik olur. Âsiye,
“isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a itaat etmeyen birisine kocası da olsa,
devlet başkanı da olsa isyan ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını
misal gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan
ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler
topluluğundan kurtar!’ demişti.” (66/Tahrim, 11)
Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip
Allah'a ve peygamberi Mûsâ’ya iman ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir.
Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona
işkence edilmiştir. İman edip Allah’ı itaat edilecek tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz
kalan Âsiye, Kur'an'da mü'minlere iman
ve kararlılık örneği
olarak zikredilmiştir. Hadislerde de Âsiye'den
övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem'le birlikte o da en yüksek kemâle
ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir. (Bkz. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe
70). İsyan edilmesi gerekenlere, sırf bedel ödemenin dünyevî zorluklarından
dolayı itaatte kusur etmeyenin, Âsiye gibi zâlim ve tâğutlara isyan edemeyenin ne kadar erkek olduğu, ne kadar
inançlı olduğu takdir edilebilir.
Kur’an’ın bildirdiğine göre itaat, Allah’tan
gelecek rahmet ve merhametin vesilesi olduğu gibi (3/Âl-i
İmrân, 132), cennetin (4/Nisâ, 13) ve inkârcılara karşı kazanılacak zaferin de
anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî
zarar ve ziyanların sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla
(25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66) ve cehennemle
(4/Nisâ, 14, 115) sonuçlanan âdiliktir (11/Hûd,
59). Allah’a ve Rasûlüne itaatten yüz çevirmek, mü’minlik iddasına ters düşer
(24/Nûr, 47). Kalabalığa, çoğunluğa itaat de Allah’ın
yolundan sapmayı sonuçlandıran bir tehlikedir (6/En’âm,
116).
İtaat
Edilmesi Gereken Kimseler: Kur’an’da itaat
edilmesi gerekenler; Allah, peygamberler ve müslüman ülü’l emr olarak belirlenir (4/Nisâ, 59).
İman, itaat ve teslimiyet ile
birlikte varlığını korur. İnsanımıza abdesti bozan şeyler
kadar olsun imanı bozan şeyler anlatılamadığı, anlatılmasını izin verilmediği
için, tersine her çeşit günah ve isyan için, bunlar imanı bozmaz, diye, bunlar
olmadan da müslümanlık olur diyerek “Allah’ın affına
güvendirerek kandıran kimselerin” (31/Lokman, 33; 35/Fâtır,
5; 57/Hadîd, 14) aldattığı insanımızın mü’mine benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez. Olayın
iman boyutu, kabul ve itaat sözü olan “illâ Allah” tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ ilâhe” ile ilgili tevhid
penceresinden bakışla bir ufuk turu yaparak çağdaş yaşam değerlendirilmelidir.
Kayıtsız şartsız itaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın
kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı
tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve
zilleti seçmiş olur.
Tevhidî çevre içinde, toplumun ve
yönetimin Allah’a itaati şiar edindiği yerde mü’mine
yakışan “işittik ve itaat ettik” demek olduğu gibi; şirkin ve Hakka isyanın
hâkim olduğu yönetim ve çevre şartlarında mü’mine
yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik”, yani “dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!”
demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır. İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın temel tavrı ile İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki
tavrı elbette aynı değildir. Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye döneminde
müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan, mânâsı şirki çağrıştıran isimleri; anlamı
kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan adları değiştirirdi (Bkz. Buhâri,
Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb
32). Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan eden kadın” anlamına geldiği için
“Âsiye” ismini değiştirmiştir. Yeni müslüman olmuş bir kadının ismi Âsiye
idi. Rasûlullah (s.a.s.) onun adını Cemile olarak
değiştirdi ve ona: “Sen Cemile’sin”
dedi. (Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62). Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen “Firavun’un hanımı”nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan övgüyle söz etmiştir (Buhâri, Enbiyâ 32,
46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70). Bundan şöyle bir
çıkarım yapmak herhalde yanlış olmaz: İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve
çevrenin Allah’a itaat edenlerden teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr
olmak büyük bir yanlıştır. Ama Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat
etmeyenlerin egemen olduğu ortamlarda Âsiye/isyankâr
olmak; dünyevî açıdan riskli olsa da en temel, kurtuluş için en emin tavır, Rasûluullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru yoldur.
Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına
dininden ve dâvâsından her çeşit tâvizi verebilen,
Allah’ın hor gördüklerini hoş gören, “gelene ağam, gidene paşam” diyen,
tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz, dolayısıyla kişiliksiz
insan değildir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan bir çevrede, mü’min
boyun eğen, sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen, silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler” etrafını kuşattığından, en azından kendini
kurtarmak, bulaşıcı mikroplara karşı mücadele ederek koruyucu hekimlik
tedbirlerini almak, yani “nehy-i anilmünker”
yapmak mecbûriyetindedir. Tevhid
eri olabilmek için; Allah’ın dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal,
sportif, maddî, fikrî, nefsî... alanlardaki
tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun her tezâhürüne, endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin her çeşidine tavır
almak olmazsa olmaz bir zarûrettir. Muvahhid olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca
ölmek için tâğutlara, zorbalara, ilâhlık taslayan
şahıs, ilke ve kurallara, kısacası Allah’a itaat etmeyenlere “lâ” isyan
bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır takınılmadan, izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min ölmek de
mümkün değildir (2/Bakara, 256). Trafik ışığı olarak kırmızı lâmba konusunda
itaatsizliğin cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu helâl-haram hududuna
itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır dersiniz?
İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı
şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre isyan edemeyen müslüman,
en azından itaatsizlik yapmalıdır. Zâlim otoritelere karşı sivil tepki ve sivil
itaatsizliğin en güzel destanlarını
peygamberler yazmıştır. Nemrutlara itaat etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara
başkaldıran Mûsâ, câhiliyye şirkine karşı en şanlı
direniş, en anlamlı tepki ve en güzel savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed...
Yeşilciler, çevreciler, hayvan
severler, sendikalar, spor fanatikleri... kadar bile
tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları kırkı bulur bulmaz sivil
itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran, sloganlar atarak, tevhidi gülle gibi
meydanlara savurarak kutsal isyana giden yolu açanları sadece tarihte yaşanıp
bir daha tekrarlanamayacak masal gibi değerlendirirler. Onların çoğu,
zenginliğin ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde dünyevîleşme çarkında veya
hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere
hoşgörüler dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri
darıltmamaya özen göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları
sahiplendiğini ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip, suya
sabuna karışmadan temizlik(!) peşinde.... Allah'a iman
edip tâğuta kulluk yapmak, küfre dolaylı da olsa
hizmet etmek, Allah'a itaat etmeyene muhâlefet bile
yapamadan ot gibi yaşayıp gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire itaat
edip emir kulu olmak, bütün bunlar Allah'a hakkıyla kul olmak isteyen bir müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken
hususlardır.
İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve
sadâkat) üzerinde dururken, üstad Mevdûdî,
belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği bir
örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu şöyle açıklar:
“Önce ibâdet’in
bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra cevap verin: Efendisinin
kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin
önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi
ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle bulunduğu
yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp
elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları düzelt’
diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden
kıpırdamıyor, efendisinin önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın
elini bu kötü işten kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini
keseceği yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor
ve ‘hırsızın elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu
kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin
kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın
kullarından böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete
adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar
Allah bilir, kaç kere Kur’an’daki İlâhî emirleri
okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer
taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik
bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı
bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde
gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar dindar
adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin
gerçek anlamını bilmemek yatar. (1)
Allah ve O’nun peygamberine isyan,
O’nu tanımamak, O’nun koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın
İslâm'dan uzaklaşmasına sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her
şekilde kuşatılan günümüzün müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek
için ateşten gömlek giymeye hazır olmalıdır. “Müslüman” ismini benimsemek,
ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm
iç ve dış zorluklara rağmen, itaat ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin
bedeli itaat; cehennemin sebebi isyandır.
Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez
“dinledik ve itaat ettik” deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı
ilke, görüş, kural ve kişilere karşı da
“ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine selâm olsun.
İsyanınız kâfirlere, zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz
Rabbinize olsun!
1- Ebu’l
Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77 (Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslam adlı eserinden naklen)
11)
Vuslat, Sayı 14, Ağustos 2002