RAHMETTEN TÛFANA
YAĞMUR, SU VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Hava şartları ve
özellikle yağışlar son iki ayın önemli gündemi... Rahmeti zahmete çevirmekte
insanoğlunun eline su dökecek yok. Zâten Nuh tûfânı
da, İlâhî ve nebevî rahmeti takdir edemeyen insanın kendi çağırdığı ceza değil
miydi? Suya hükmünü geçiremeyen, onunla yarışamayan, yağmura "yağ!"
veya "dur!" diyemeyen, sellerin ve doğal âfetlerin ders veren zararlarını
teknolojisiyle sıfırlayamayan insanın kendi âcizliğini ve tüm
tabiatın/âlemlerin rabbına teslim olması gerektiğini
kabul için, aslında çok zeki ve kültürlü olmaya gerek yok. Yaz kurak geçti diye
şikâyet ederken, kışın ay boyunca yağan rahmetten de şikâyet eder zavallı
insan. Tedbir almadığı, teknolojinin imkânlarını hayırlarda kullanamadığı için
yazın kuruyan barajlarını, kışın köyler üzerine boşaltmakla çözümler(!) bulur.
"Suyla yarıştığını" iddia ederek çizmeyi aşan şekilde reklamlarını yapanlar, -başka ülkelerde örnekleri olduğu
halde- yağmuru üzerinde tutmayıp altındaki toprağa sızdıran asfaltlar
düşünmezler. Ve insanoğlu, kendi fıtratının aksine hareketle dünyayı kendine
zindan edip topluma da zulmettiği yetmiyormuş gibi, tabiattaki İlâhî kanunun/sünnetullahın sınırlarını ihlâl edip çevreyi kirletmenin
cezasını da tüm dünya insanlarına, hatta diğer mahlûkata da çektiriyor.
Yeryüzünü ifsâd eden insan, ozon tabakasını da
deliyor; karşılığını da global çölleşme ve iklimlerin
intikamıyla çekiyor. Yeryüzünün halîfesi olan/olması
gereken, tabiatla aynı Zâta kulluk yapan doğanın/çevrenin kardeşleri "muslih"ler tarih sahnesine çık(a)madığı
için, onlar da "cezâsı, sadece zulmü işleyenlere has kalmayıp görevini
yapmayan insanlara da şâmil olan fitne"nin kurbanı oluyor.
Tarih boyunca bütün
büyük medeniyetler, su kaynaklarının etrafında kurulup gelişmiş, ne zamanın
değişmesi, ne de teknolojinin ilerlemesi bu durumu değiştirebilmiştir. 21.
yüzyılda da su, toplumların refah seviyelerinin yükselmesinde önemli faktör olma
özelliğini koruyacaktır. Kurak ve yarı kurak ülkeler, hal-i hazırda su
sıkıntısına girmiş durumda olup, görünen o ki, daha başka ülkeler de yakın
gelecekte bu sayıyı artıracaklar. Çoğu fütürolog/gelecekbilimci,
yakın istikbaldeki nice savaşın "su
savaşları" olacağını bekliyor, öngörüyor.
Su, her insanın her
gün kullandığı vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Daha büyük su sıkıntısıyla
karşılaşmamak için, suyu kullanan tüm kesimlere görevler düşmektedir. Öncelikle
evde, sanayide, ziraat alanlarında ve diğer kullanılan yerlerde suyun bir
damlası dahi israf edilmemelidir. "Yiyin,
için, fakat israf etmeyin; çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez." (7/A'râf, 31)"Müsrifler,
şeytanların kardeşleridir." (17/İsrâ, 27) "Ve onlar ki, harcadıkları zaman ne
israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisi arasında dengeli
olur." (25/Furkan, 67) Bir
hadis rivayeti şöyledir: "Akmakta
olan bir nehir kenarında bile olsa, suyu israf etmeyin." Kur'an ve hadisin getirdiği bu esaslara âhiret
için olduğu kadar; dünya için de uymak zorundayız.
Yine, çevre kirliliği
konusunda araştırmalar yapılarak su kirlenmesine karşı gerekli tedbirler
alınmalıdır. Hz. Peygamber, 14 asır önce, durgun suya bevletmeyi
ve su kenarına abdest bozmayı yasaklamıştı. "Sizden
biriniz, durgun suya abdest bozmasın ve böyle bir suda cünüplükten dolayı
yıkanmasın." (Buhârî, Vüdû',
68; Müslim, Tahâre 51) Ne yazık ki, O'nun prensiplerine uyulmayıp, yasakladıklarının en
kötüsü yapıldığından suyumuz da kirlendi, huyumuz da; tabii çevremiz de.
Su, içme ve
bitkilerin sulanması yanında, önemli bir temizlenme aracıdır. Bazı ibâdetleri
yapabilmek için farz olan abdest veya gusül abdesti ancak su ile alınır (Bkz.
5/Mâide, 6 ve 4/Nisâ, 43). Abdest bir ibadettir de. Abdest, dışı temizlediği gibi insanı iç
temizliğe de ulaştırır. Abdest nur; abdest üzerine abdest ise nur üzerine
nurdur. Diğer yandan, namaz için giysilerin, bedenin ve namaz kılınacak yerin
temiz olması da şarttır. Temizliğin de su olmadan mümkün olmadığı bir
gerçektir. "Sizi temizlemek için
Allah, gökten su indiriyor." (8/Enfâl, 11).
Suyun fazla olmadığı bölgede yayılmaya başlayan dinin su ve su ile temizlik
konusunu öne çıkarması, suyu aramayan, sudan ve rahmetten kaçan Batı insanına
bir ufuk açması gerekmez mi?
Su ve Düşündürdükleri: Çeliğe su verince kuvvetlenir. Tohuma, çiçeğe su
verince filizlenir, dallanıp budaklanır. Çölde kalmış bir yolcuya su
verirseniz, hayat vermiş olursunuz. Kıraç topraklar, çölleşen yer, suya hasrettir. Yanan gönüller, çorak
sineler, kuru gözler, kuruyan
ruhlar, gökyüzünden bir meltem
gibi yumuşak ve sessiz sessiz akacak rahmeti beklerler.
Dünya denizinin
üzerinde yüzmesi gerekirken gemimiz suyu içine/gönlüne aldı. Bu hırs sonucu,
üstünde yüzecek temiz sudan da mahrum kaldı. Artık karaya oturan gemimiz,
S.O.S. sinyalleri saldı.
"Ağlayın, su
yükselsin! Belki kurtulur gemi;
Anne, seccâden gelsin, bize duâ et, e mi?"
Su, insanoğlu ve
diğer canlılar için ne büyük lütuf. Şırıl şırıl sesi,
çevresini yeşillendirip serinletmesi, tozu toprağı yatıştırıp her türlü kiri,
pisliği temizlemesi, kuruyan dudakları ıslatıp içene can katması, çatlayan
toprağı doyurup pörsüyen bitkilere hayat vermesi, bu lütuf zincirinin
halkaları. Su, adına kasideler yazılan nimettir: Âlemlere rahmet olarak
gönderilen zatla (21/Enbiyâ, 107), rahmet olarak inzal
olan yağmurun (7/A'râf, 57) arasında güzel bir bağ
kuran, Peygamber sevgisini su sevgisiyle simgeleştiren na'tların
en güzellerinden biri Fuzuli'nin "Su Kasidesi"dir. Su, Yüce Beyan'da
cennetin güzellikleri arasında sık sık yer alan
hediyedir: "İman edip sâlih amel işleyenlere, altından (içinden) ırmaklar akan cennetler olduğunu
müjdele!" (2/Bakara, 25). Su, Nebî'nin
(s.a.s.) parmağında bereketlenip çeşme gibi akan mûcize...
Kur'an, semâdan
inzâl edildiği gibi; yağmur da yine semâdan (yukarıdan, üstten) inzâl
edilmiş/indirilmiştir. Her ikisi de rahmettir. Bir çiçeğin, bir gülün semâdan inen rahmete/yağmura ihtiyacı vardır; yoksa bir ot
yığını, bir diken parçası olur, ölür gider. Bir insanın da semâdan
inen rahmete/Kur'an'a ihtiyacı vardır; yoksa canlı
cenazeye, elbiseli oduna benzer, rûhen ölür gider. Su, hayat kaynağı olabilir; Kur'an ise âb-ı
hayattır/ölümsüzlük suyu. Kur'an nağmelerinin ruhu
coşturması gibi, su sesi de insana huzur verir; İkisi de Allah'ın kitabıdır
çünkü. Birini içmeye başlarken "Elhamdü lillâh..." deriz;
diğerini içtikten sonra. Kur'an çeşmesi
cehennemimizin ateşini söndürecektir; suyun ateşi söndürdüğü gibi.
Aslında biri yanıcı,
biri yakıcı olan iki elementin birleşmesinden, ateşi söndüren bir sıvı
yaratması; zıtları birleştiren, acıya tat, çileye zevk katan bir Zât'ın muhteşem sanatının ayrı bir görüntüsüdür. Bilindiği gibi hidrojen yanıcı bir gaz; oksijen ise yakıcı. Ama
su; gaz da değildir; Hidrojenin zehirli bir gaz ve öldürücü bomba olduğu,
ağırlıklı oranda ondan meydana gelmiş suyun ise tatlı ve ihya eden olması
gibi.
Hangi insan, evinin
bahçesinde bir çağlayan olmasını istemez; ya da güzel bir nehir kenarında köşk?
Öyleyse iman ve sâlih amellere sarılsın suyun o güzel
görüntüsü ve şırıltısı Cennette onu bekliyor. Tabii, bir de kevser;
Rasûl'ün sunduğu rahmet çeşmelerinden dünyada içenler
için. Tabii insan özgür: Zakkum, irin ve kaynar suyu da tercih edebilir;
dünyada onca temiz içecekleri bırakıp alkolü tercih ettiği gibi. Zemzem:
İsmail'in hâtırası. Can suyunu, kanını sevdiğine seve seve vermeye hazır olana En Sevilen' in cevabıdır/ikramıdır o mübarek
su. Ama insan, mecbur değil, şeytanın sunduğu süslü kadeh içindeki zehir,
bazılarının tercihidir; özgürlük var, zevklere karışılmaz.
İnsanımızın Selsebil özlemidir sebil. Müslümanlar, Kerbelâ'nın
ne demek olduğunu bildiklerinden düşmanlarının bile rahmetten mahrum olmasını
istemezler. Eskiden beri müslümanlar, adım başına
çeşme yaptırmışlar, soğuk su temin edip adına sebil demişler. Sebil, sebîlullah'ın kısaltılmışıdır; rahmeti
kısa yoldan elde etmek için, kestirmeden rahmet sunmaktır
bu.
Frengistan'da
ve oralara özenen
yerlerde göremezsiniz sebilleri.
Oralarda her şey paraya
endekslenmiştir. Ve artık, su bile "sudan
ucuz" ,"su gibi ucuz" değildir. Onlar, sudan para kazanıp sudan
konularla uğraşsın, havadan sudan dem vursun, kasalarını doldurup su gibi para
harcama sevdasında olsunlar, musluklarından şarap akan otellerde konaklasınlar.
Ve müslümanları bir kaşık suda boğmak
istesinler. Unutmayalım, imtihan çeşmesi olmaz bir;
"Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir."
"İbrik ü leğen mâden-i vâhidden iken,
Birinde su pâk,
birisinde nâ-pâk."
Su Tûfandır
aynı zamanda; Firavunları ve destekçilerini de boğandır. Gökten sadece rahmet
yağmaz; gazap yağdığı da olur. Rahmet, özdeki zehri artıran işlev de görür.
Yağmur, kirazın tadını arttırır, ama Ebû Cehil
karpuzu, bundan yararlanmasını bilmediğinden, ancak acılığı çoğalacaktır. Kur'an'ın mü'minlere şifâ ve rahmet yağdırırken; zâlimlerin hüsran/ziyanlarını
arttırdığı (17/İsrâ, 82) gibi. Sen de rahmet ol; ince ince
ve latifçe yağ gül tomurcuklarına, güldür yüzünü güllerin. Ama gülle olup
yağmasını da bil, suya düşman olanların tepelerine. Sun rahmeti, rahmet ol, yağ
insanların başlarına; tûfan ol, sertleşip dolu olarak
in, rahmete sövenlere, bakma timsah gözyaşlarına. Binecek başka gemileri
olmadığı halde, göz önündeki Nuh'un gemisini reddeden için kaçınılmaz sondur tûfanla helâk. Mûsâ'nın Rabbine ve
mesajına kör ve sağır olanlar için su, ne hayat kaynağı ne de dosttur. Onlar,
suya akseden kendi canavar görüntülerinin pençelerinde kıvranacaktır. Saydamdır
su, aynadır; bakan göze göre değişir rengi. Yeşil gözle bakan yeşili, kızıl
gözle bakan kızılı görecektir. Firavunlar Kızıl Denizde boğulurken, Mûsâlar yemyeşil ova gibi sıratta, sırât-ı müstakimde yol
almıştır, yol alacaktır.
Bazıları hayat boyu
suyu arar; bilmez ki, "vermez suyu, ipsize kuyu". Bazıları da serabı
su zanneder; Zehri şerbet sananlar gibi. "Su gibi aziz olmak" için
izzeti doğru yerde aramak gerekir. "Suya sabuna dokunmadan"
temizlenmek, tertemiz insan olmak mümkün değil;
bazı bedelleri, zorlukları olsa da rahmet deryasından yararlanmak için
"derine dalmak" , fincancı katırlarını ürkütmek, su kenarındaki
kurbağaları bağırtmak pahasına da olsa suya sabuna dokunmak, başkalarına da
suyu sabunu ulaştırmak gerekir. Öyle demiş şair: "Âb-ı
pâke ne zarar, vakvaka-i
kurbağadan?" Ne? "su uyur,
düşman uyumaz" mı? Uyanık suları, uyandıran, akıp coşan ve çağlayan suları çok gördük;
düşman da uyumaktan çok uyutma sevdasında. Dinle bak, yağmur/rahmet sesi, seni
uyandırmak için gökten sana ulaşıyor. Unutma, su götürmez bir hakikat şu ki,
zaman su gibi akıp gitmekte.
Bu fırtınalı kış
günlerini cennet gibi bir bahara çevirecek, susuzluktan kuruyan dilimize,
kavrulan gönlümüze yeniden hayat verecek suya kavuşmak için hayat kaynağını,
rahmeti uzaklarda aramaya gerek yok; işte yakınımızda, evin duvarında.
Gerçekten Şirin'imize, şirin bir şeye/birr'e kavuşmak
için dağları delip, ardındaki suyu insanlara sunmamız gerek: "Vur kazmayı Ferhat! Çoğu gitti, azı
kaldı."
Hayat ve Enerji Kaynağı: "Allah, bütün canlıları sudan
yarattı." (24/Nûr, 45). Su, bilindiği gibi,
iki hidrojen ve bir oksijenin bileşiminden meydana gelen sıvıdır. Yeryüzünde
insan, hayvan, bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının
devamı için kullanmak zorunda oldukları İlâhî rahmet ve kaçınılmaz maddedir.
İnsan vücudu, zarif siluetinin altında onu teşkil eden hücrelerin doldurduğu ve
içinde yüzdükleri, yürüyen bir göl veya denizdir. İnsan, içinde yaşadığı
göldeki suyu her gün birkaç bardak harcar, parçalar, atomlarına ayrıştırır,
kullanır ve vücudundaki artıkları temizler, dışarı atar. Bu harcanmış su, her
gün, birkaç defa temiz olarak yerine konmuş olmalıdır. Hayat, sağlıklı yaşama,
öncelikle bu esasa dayanır. Bu gerekli günlük ihtiyacı yerine koyamayan insan,
vücudunu oluşturan hücrelerin ateşten kavrulduklarını hisseder. Vücut yanmaktadır;
içilen bir bardak su, bu yangını söndürürken, en büyük ferahlığı verir,
inançsıza ve müşriğe bile "ooh,
çok şükür Allah'ım" dedirtir.
Dünyanın üçte
ikisinin su olduğu bilinmektedir. Benzer bir durum, insanlar için de söz
konusudur ve insanların % 50-70'i sudur. Kanın, % 83'ü, gelişen embriyonun %
90'ı sudur. Kasların % 75'i, böbreklerin %82'si, beynin %74,5'u, kemiğin %
22'si sudur. Su, sürekli olarak vücut yüzeyinden buharlaşıp atmosfere karışır.
Suyun meydana gelmesi
dünyaya gerektiği kadar depolanması bir tesadüf değil; ince hesapların
sonucudur. Suların en derin yeri, on bin metreyi biraz aşarken, en yüksek dağ,
9 bin metreye varmaktadır. Yüksekliklerle çukurların dengeli kurulması ve
yeryüzünün şekillenmesi bile bir sanat eseri olduğu gibi, suların bütün kara
parçalarını işgal etmemesi de İlâhî bir plan neticesidir.
Yeryüzüne her saniye ortalama 16 milyon ton su inmekte, aynı
miktarda da yeryüzünden buharlaşmaktadır. Modern bilimin ortaya koyduğu bu
gerçek, 1400 yıl önce Yüce Rehber tarafından: "Her sene, yeryüzüne inen su miktarı eşittir. Sadece, suyun indiği
yerler muhteliftir." şeklinde ifade edilmiştir. Tabii ki, yağış
miktarı her yerde aynı değildir.
"Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten
bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık. (Biz bunları yapmasaydık)
siz onu (yeterli suyu) depolayamazdınız." (15/Hıcr,
22). Bu ayetle, ayrıca yeraltı sularına dikkatlerimiz çekiliyor. "Gökten belli ölçü ve miktarda su
indirdik de onu yerde durdurduk." (23/Mü'minun,
18) "Rüzgârları ve yer ile gök
arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir
topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) deliller vardır."
(2/Bakara, 164)
Rüzgârın dindiği ve
yağmur damlalarının toplu halde, o nâzik ve nâzenin
çiçekleri, binlerce küçük hayvancıkları incitmeden yavaşça yere indiği bahar
yağmurları ne kadar huzur vericidir. Fakat herhalde, karşımızdaki bu nefes
kesici manzarayı seyrederken yağmurun tatlı nağmelerini dinlerken, damlaların
hangi halde bize bu tabloyu sunduklarını düşünmüş olsak bile, bizim bu konuda
fazla bilgimiz yoktur.
Yaratıcı'nın koyduğu kanunların zincirleme
işlemesiyle atmosfere gelen güneş ışınlarının, ancak canlıların ihtiyacı kadar
olan üçte biri yeryüzüne ulaşır. Bu da rahmetin/yağmurun devamlılığını temin
eden buharlaşmayı sağlar. Denizlerden ve toprak üzerinden kaldırılan su aynı
oranda buharlaşır, tekrar yere iner ve hayatın devamında görev alır. Sonsuz kudret
sahibi Allah, bir yılda 450 katrilyon litre suyu buharlaştırmaktadır. Kezâ, dakikada yeryüzüne yaklaşık bir milyar ton, saniyede
16 milyon ton su, yağmur olarak indirilmektedir. Yağışlar, yeryüzünün değişik
bölgelerinde farklı miktarlarda olmasına rağmen, evrende israfa yer
verilmeyerek bu rakam korunur ve bir yıl içerisinde dünyaya düşen toplam yağmur
miktarı, diğer yıllarda da hep aynı kalır ve bütün zaman boyu böylece devam
eder.
Yağmur damlaları,
dengelenmemiş bir yerçekimi kuvvetinin etkisinde kalsalardı; yere düşene kadar
hızları devamlı artarak çok büyük değerlere ulaşırdı. Bu da, dolayısıyla
muazzam hareket enerjisi kazanmış damlaların yeryüzüne taş gibi düşen felâketi
olurdu. Bunun hiç de böyle olmadığını, ilmi sonsuz bir Yaratıcı'nın
tecellisiyle başlangıçta hareketsiz olan her bir damlanın, yerçekiminin ters
yönünde artan bir hava direncinin etkisinde hareket ettiğini görüyoruz. Bu
şekilde damlaların hızları, yukarı yönlü hızla artan hava direnci ile, aşağı yönlü yerçekimi kuvvetinin birbirine eşit
olmasına kadar artarak sonunda sabit kalmaktadır. O aktif, berrak ve tatlı su,
hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmet'ten gönderildiği
hem câhillerce hem bilginlerce kabul edilir ki, sanki
rahmet, tüm canlıların ihtiyaçlarına cevap vermek için tebessüm ederek damlalar
suretinde ilahî hazine çeşmesinden akmaktadır. Yağmurda görülen bu İlâhî yardım
tecellisinden dolayı ona rahmet adı verilmiştir. (1)
Denizler dolusu su,
gökler dolusu su... Bir senede yağan yağmurları bir araya toplamak mümkün
olsaydı, belki Akdeniz'i doldururdu. Demek ki, bir senede Akdeniz'i gökyüzüne çıkarıp yere indiren, onları toprağın
altına geçirip, yer altı kanallarında dolaştırıp,
tekrar yeryüzüne ulaştırıp, insanların hizmetine sokan var. Nil, Fırat ve
Amazon nehirlerinin çıkışı, insanı hayretler içinde bırakmaktadır.
Bulutlar için,
tencereden çıkan buharı örnek verirler. Burada unutulan hususlar şunlardır:
Nasıl ki bir tencere, tencerenin içinde su var ve bu su, sobanın üzerine
konmuş, soba da yakılmışsa... Yeryüzü sularını, su yatakları denen kaba koyan,
güneş ısısı ile bunu buharlaştıran bulunmalı ve bilinmelidir. Yani suyun
teşekkülünden tutunuz, buharlaşmasına kadar bütün süreç, bir tertip ve nizam
içinde yürümektedir. Bu nizamı koyan kimdir? Sular, en fazla yazın buharlaşır.
Fakat en kurak mevsim de yaz aylarıdır. Buharlaşma, deniz ve okyanuslarda daha
fazla olmasına rağmen, buralara daha fazla yağmur yağmıyor; suya ihtiyacı olan
ormanlık alanlarda yağış fazla oluyor. Bu örneklerden anlıyoruz ki, bir yerde
buharlaşan sular, gökyüzüne yükselip, rüzgâr arabasına bindirilip, bir plân dahilinde sevk ediliyor, yaprakları buruşan, hal dili ile su
isteyen bitkilerin imdadına yetiştiriliyor. Bitkilerin bulunmadığı yerlere
yağmurun az yağması gösteriyor ki, ormanlar yağmur çekme bakımından da bir
hazinedir.
Yükselen buharlar
başıboş bırakılmıyor. Onlar belirli yerlerde toplanıp, belirli yerlere sevk
edilince, o bölgenin rasathanesi "bugün falan yere yağmur yağacak"
diye bildiriyor. Artık yağmur o beldenin sınırına gelmiştir. Nasıl ki radarlar,
yaklaşan uçağı yakalayıp haber veriyorsa, meteoroloji istasyonlarındaki âletler
de, yaklaşan, hatta içeri giren buharı, yani rutubeti haber veriyor. Böylece
yağmurun yağacağı anlaşılmış oluyor. "Hiç
yağmur yağmasaydı ne olurdu?" "Yağan yağmurlar, hiç durmasaydı ne
olurdu?" "Yağmurlar tane tane değil de
oluktan boşanırcasına yağsaydı, kaya gibi başımıza düşseydi ne
olurdu?" Bu üç sorunun cevapları
aynı olacaktı: Tek kelimeyle "felâket!" Öyleyse yağmurun yağışında üç felâket
gizlenmiş. Bizi bu üç felâketten koruyan var. Şükretmeyelim mi?
"Yağmur, doğanın
sevinçten ağlamasıdır." Bir yağmur damlasının buharlaşıp gök yüzüne
çıkması ve yoğunlaşıp yağmur halinde yeryüzüne inmesi esnasında; şiddetle
inmeden, rahmet olarak başımızı okşaması, canlıların imdadına yetişmesi,
şefkatle üzerine düştüğü en nâzenin yaprak ve
çiçeklere dahi zarar vermemesi, bütün bu olayların, üstün bir ilim ve kudret
çerçevesinde gerçekleştiğini göstermez mi? (2)
Suyun terkibi belli;
iki hidrojen bir oksijenden oluşmuş. İyi de, teknolojiyi putlaştıran insanoğlu,
laboratuvarda üretsin suyu, yağmur beklemesine ne
gerek var? "De ki: (Sabahın
birinde) Suyunuz çekiliverse, söyleyin
bakalım, size kim bir akar su getirebilir?"
(67/Mülk, 30) "İçtiğiniz suyu
düşündünüz mü? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz?
Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?" (56/Vâkıa, 68-70)
Bütün yaratıklara
rızkını veren Rabbımız, mahlûkatını rızıklandırmak için öyle mükemmel, öyle hoş ve güzel, aynı
zamanda akla durgunluk veren öyle muhteşem bir sistem kurmuş ki, hayran
kalmamaya imkân yoktur. İncelediğimizde, bu sistemin ne kadar ince bir hesabın
eseri olduğunu ve ne kadar ustalıkla uygulanmakta bulunduğunu görür ve
hayranlıkla yaratıcının
büyüklüğünü kavrarız. "De
ki; gökten yağmur gönderip
bitkileri çıkarıp size rızık
(olarak) veren kimdir?" (10/Yûnus, 31). Bilindiği gibi,
yiyeceklerimizden çoğunu Allah'ın büyük lütuflarından olan yağmur sayesinde
sağlarız. Eğer yağmur olmasa, akar sularımız da olmaz.
Akar su ile sulamamız da imkânsız olur.
Kurak geçen senelerde
çekilen su sıkıntısını hepimiz biliriz. Kuraklığın devamlı olduğunu düşünün,
halimiz ne olurdu? Arz üzerinde bitki namına bir şey kalmaz ve bulunmazdı.
Yağmuru yağdıran, topraktan bitkilerin ve gıdamızı teşkil eden hubûbat, sebze ve meyvelerin yetişmesini sağlayan Cenab-ı Hak'tır. Çeşitli gıdalarımızın her biri yaratılma
ürünü olduğu gibi, toprak tarafından tekrar tekrar
verilmesinin nasıl meydana geldiğini düşünelim. Eğer bu çeşitli gıdalar
yaratılmamış olsaydı, ya da toprak bunları yetiştirecek imkâna sahip kılınmamış
olsaydı, bunları nereden, nasıl elde edebilirdik? Eğer gökleri yaratıp oradan
yağmuru indirmese, toprağı yaratıp bunları yetiştirecek özelliklere sahip
kılmasaydı hiç birini elde edemezdik. Onun için ne kadar şükretsek yeridir.
Yağmurların dizginini
elinde tutan, kar'ın dizginini de elinde tutuyor. Bir
arabacı, atın dizginlerine sahip olup, arabasını nasıl istediği yere sevk
ederse, bulutları rüzgâr atına bindiren, onun dizginini tutan, yükseliş ve
alçalış mesafelerini ayarlayan, bir de kar tanelerini hem tane tane yağdırıp hem de bunların birbirine yapışarak çığ gibi
başımıza düşmesini önlüyor, hem de düşen kar tanelerinin her birini süslüyor
ki, görüp de ibret alalım.
Kar yağdığı
sıralarda, önceden hazırladığımız siyah mukavva cinsinden bir cismi, karın
altına tutsak, yağan kar tanelerine büyüteçle baksak, altı köşeli, sekiz köşeli
kar taneleri göreceğiz. Bir genç kızın çehizine
işleyeceği nakışların en güzellerinin bu kar tanelerinde bulunduğuna şâhit olacağız. Kar taneleri, mükemmel geometrik
şekilleriyle âdeta gökyüzü çiçeklerine benziyor. En usta desinatörlerin elinden
çıkmış hârika motifler gibi, her birisinin girift
yapıları var. Bir tanesini bile en dâhî mimar, dakikalarca
uğraşmadan çizemeyeceği halde, Cenab-ı Hak,
milyarlarcasını her saniyede şekillendirip, eşit ağırlıklarda kesip yeryüzüne
gönderiyor.
Hem de hiç biri,
diğerine benzemeyen orijinal nakışlar. Evet, bu konuda araştırmacıları ve özel
tekniklerle kar kristallerinin fotoğrafını çeken şahısları hayretlere düşüren
bir gerçek o ki, hiçbir kar kristali, birbirine benzememektedir. Amerika'lı Vilson Bentley, 1885 yılında kar tanelerindeki akıllara durgunluk
verecek muhteşem sanat karşısında âdeta büyülenmiş ve 50 yıl boyunca sürekli
kar resimleri çekmeye kendini mecbur hissetmiş, çektiği 6000 fotoğraftan
seçmeler yaparak yayınlamıştır. Orijinal kar kristallerinin bu gizemli ve
ihtişamlı özellik ve güzelliklerinin anlaşılmasından sonra, bunların
fotoğraflarını çekmek, âdeta bir sanat haline gelmiştir. Bu durum; sesleri, simâları veya parmak uçlarını ayrı ayrı
mühürleyen İlâhî kudretin, kar tanelerindeki tecellisidir ve hiçbir hâdisede en
ufak bir tesadüf olmadığının, kar taneleri sayısında isbatıdır.
Evet, her bir kar kristali, gökyüzünden inen muhteşem bir tablo kadar
sanatlıdır ve su zerrelerinden meydana gelen bu tablolar, yine bir su
zerresinden yaratılan insanoğluna yaratıcısını göstermeye yeterlidir. İngiliz
bilim adamı, 24.000 kar tanesi üzerinde yaptığı araştırmada hiç birisinin
birbirine benzemediğini ve hepsinin hârikulâde
motiflerle süslendiğini görüyor ve sonunda şu kanıya varıyor: Dünyanın
yaratılışından bu yana yağan kar tanelerinin hiçbirisi birbirine benzemiyor.
(3)
Yağmakta olan kar
tanelerini alıp incelediğimizde yeni yeni şekiller
görmek kaçınılmaz. Sanatkârı takdir etmemek ise mümkün değil! Her yarattığını,
özellikle insanı, benzeyen özellikler içinde benzemeyen nice farklarla yaratan
evrenin muhteşem sanatkârı için, milyarlarca kar kristalini ayrı ayrı güzellikte ve desende Bedî
ismiyle, orijinal biçimde yaratmanın hiç de zor olmadığını, günümüz bilimi,
görmek isteyen her göze fotoğraflayıp göstermektedir.
Yağmur ve kar,
fırtınalı havalarda dahi yağarken, birbirleriyle çarpışmaz. Eğer çarpışsa
yeryüzüne gelinceye kadar dev kütleler oluşturup bizlere zarar vereceklerdi. Bu
da kütlelerinin en hassas terazilerin ölçemeyeceği hassasiyette birbirine eşit
olduğunu gösteriyor. Zira birbirinden ağır maddeler düşerken ağır olanı daha
hızlı yol alarak önünde bulunana çarpabilir. Ve kar tanelerinde de birleşme
özelliği olduğundan zararlı kütleler oluşturabilirlerdi. "O'dur ki, her şeyi güzel yarattı." (32/Secde, 7)
"Sizi temizlemek için Allah, gökten su indiriyor." (8/Enfâl, 11) "O
Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten
su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı.
Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın."
(2/Bakara, 22)
1- Mehmet Buharalı,
Sızıntı, c. 12, s. 323
2- Hekimoğlu
İsmail, H. H. Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav
Y. s. 279-280
3- Servet Engin,
Muhteşem Sanatkâr, Adım Y. s. 41
7)
Vuslat, Sayı 9-10, Mart-Nisan 2002