MÜSLÜMAN İÇİN
ESAS KRİZ, FAKİRLEŞMEK DEĞİL; DÜNYEVÎLEŞMEKTİR!
(BİR KUR’AN KAVRAMI OLARAK “DÜNYA” VE “DÜNYEVÎLEŞMEK”)
Ahmed KALKAN
Son aylarda “ekonomik kriz” sebebiyle toplum, üzerindeki
ölü toprağını atmaya başladı. Halk, özellikle esnaf kesiminde dedikodumsu
şikâyetler, (hedefi belirsiz ve bilinçsiz de olsa) muhâlefete
ve tepkiye dönüştü. Bu dinamik tepki, dâvâ adamlarının
dışındaki kuru kalabalık ve ortalama halk için, sessiz kitle ve edilgenlik kimliğinden sıyrılma yönüyle bir gelişme kabul
edilmelidir. Haksızlığa karşı dilsiz şeytan rolünden, en azından kendi dünyevî
menfaatini ilgilendiren konularda bile olsa, mazlumluğu kabul etmeyen, kendi
cebine uzanan elleri sorgulayan, az da olsa direnen bir çizgi, halkın kolay
güdülen kuru kalabalık olmaktan çıkıyor olması yönüyle sevindiricidir.
Bu tepki, bilinçli dâvâ adamları, şuurlu müslümanlar
açısından yeterli olmadığı gibi, çıkış noktası açısından doğruluğu da
tartışılabilir. Onlar, kendisine değmediği müddetçe bin yıl yaşamasından
rahatsız olunmayan yılanın kendi midesini ısırınca etrafı vâveylâya
veren, zulmün sadece ekonomik problemler ve geçim sıkıntısı yönünü gören tek
dünyalı, tek gözlü ve benmerkezci insanlar olamazlar. Onların tavrı ve
tepkileri; sebep, metot, niyet ve eylem yönleriyle daha farklı, daha bütüncül
ve daha diğergâm karakter arzetmelidir.
Onlar, düşmanlığın sadece zâlimlere yönelik olması
gerektiğini (2/Bakara, 193) bildiği gibi, zulmün de çok boyutlu ve en büyüğünün
de şirk (31/Lokman, 13) olduğunu ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin
“zâlimlerin ta kendileri” (5/Mâide, 45) hükmünün
verildiğini ve fitneden eser kalmayıncaya ve din sadece Allah’ın oluncaya kadar
mücâdele (2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39) etmekle
mükellef olduklarını bilir ve ona göre davranır.
Mü’minler ve müslüman
olduğunu iddia edenler açısından Sünnetullah
(Allah’ın yeryüzündeki değişmez yasaları), diğer insanlarla ilgili sebep sonuç
ilişkisinden farklıdır. Allah, mü’minlere
merhametinden dolayı, onlar kendilerini kontrol edip tekrar Hakka yönelsinler
diye zaman zaman onlara şefkat tokatları atar. Rab ve
Rahman isimlerinin tecellîsi, sevgisinin tezâhürü
olarak onları uyarmak ve bazı cezalarını âhirete
bırakmamak için ve ibret alsınlar diye dünyevî belâlar ve sıkıntılar verir. “Başınıza gelen her musîbet,
kendi ellerinizle işledikleriniz (günahlar) yüzündendir. (Bununla beraber)
Allah, çoğunu da affeder.” (42/Şûrâ, 30) “Kim
Benim zikrimden (Kur’an’dan, namazdan, Allah’ı
hatırlayıp anmaktan) yüzçevirirse, şüphesiz onun için
dar bir hayat, geçim sıkıntısı vardır.” (20/Tâhâ,
110)
Midelerin açlığı
önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir. Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki
sıkıntıların bir kısmı, zaten imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık,
mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder,
deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.”(2/Bakara, 155). Esas kriz, iman
ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz müslümanları
açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem
vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani
dünyevîleşmektir.
Allah, merhametini
göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten
sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir
şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir.
Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi
kandırmasın.” (31/Lokman, 33)
“Dünya”ya, ister
‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim;
isterse ‘ednâ’ kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’
diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip
tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül ile Allah sevgisi ve O’na itaat
arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile
gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat
etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat,
sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir.
Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret
bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için
hazırlanmalıyız.
“Zaman sana uymazsa,
sen zamana uy” sözü gibi, “...Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve
tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı
insanlar da “Allah, nimetlerini kulu
üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini,
kendilerini gurur ve kibire, lüks ve isrâfa yönelten
haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla
Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir
yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde
kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti
Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye
edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır.
Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.
Dünya bir aynadır.
Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp
dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı
görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese
yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifade edilirse
yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem
sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav
yeri olan, helâl nimetlerinden istifade edileceği, imar ederek gelişme ve
kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle
karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve
dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri
olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı
değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden
âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle
karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için
yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve
dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler.
Dünyanın zemmi, başlı
başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü:
“Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline
geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği
ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri
gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla
birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için
kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul
olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret
sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin,
kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl
ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, çirkin göründüğü
gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri de cennetin güzellikleriyle mukayese
edildiğinde “hiç” hükmündedir.
Dün, en sevdiğimiz
gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan
hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan
başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına
kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla
geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az
sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı.
Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara
taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan
ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız
meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık
hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğelenceden
ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir,
belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya.
Bir varmış bir yokmuş.
İnsanın dünyevî
olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda,
giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa
ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi
gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç
labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır...
Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı
insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü
alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve
teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten
bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan
koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden,
artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle
fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı.
Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle,
kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi
alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de
abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu
bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın
ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv,
radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun,
anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık
aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla
tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi
olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden
öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var,
bende niye yok?” Ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması,
çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para
“ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor,
çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak
yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi,
sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat
edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp”
mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde
yaşıyoruz?
Tüketim hastalığının
mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama,
herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini
yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin
değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma
odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç
kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü
üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter;
insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne
dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde,
odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası
olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için
değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir,
çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya
kirletirlerse...
En fakirimizin
evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat
boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler
olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun
sanallığını, eşyaya daha çok sahip
olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor.
Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor.
Sadece moda için
dökülen parayla neler yapılmaz? Bırakın zengin kapitalistleri; hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda
boş yer vardır? Ve buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler,
düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz
ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu
zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz?
“Eşya, para kötü bir şeydir” demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten
efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar
için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi.
Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme
çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve
reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş
gayesini düşünemiyor.
Her konu paraya
çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit
yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir
girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış.
Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına
kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü
unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme
zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa,
üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise
fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın
sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya
acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen,
az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir
idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti
olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk
istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için
insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye,
içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan
ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk
değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla
böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti
size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder,
mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad
edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O,
sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük
kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir
fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” (61/Saff,
10-13). İki
yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih;
ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz, veya Rabbımız. Ya geçici
menfaat, veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana
yapanlara selâm olsun!
“İnsanlar uykudadır,
öldükleri zaman uyanırlar.”
“Âhirete
nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize
daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Akıllı insan,
kendini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”
“Önünüzde çok zor ve
güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir
denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için
gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül
olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize
efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak
yerde toplayın.”
“Hasta adam,
hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünyaya meyleden de dünya
sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine
varamaz.”
“Bunca varlık var
iken bitmez gönül darlığı.”
“Bazıları ‘dünyada
mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı:
‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Âhirette
mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya
hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan
gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya
kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min,
dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve
olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama
imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer
gider.” (Selmân-ı Fârisî)
İki dünyalılara, iki dünyası arasında denge kuranlara, âhiretini dünya karşılığında satmayan akıllı tüccarlara ne
mutlu!