Ahmed KALKAN
Mescid-i Harâm: Kur'an'ın bildirdiğine göre "insanlar
için inşâ edilen ilk beyt (mâbed)"
Kâ'be'dir (3/Âl-i İmrân, 96). Rivâyete
göre onun ilk bânîsi Hz. Âdem'dir. Ebû Zerr'in sorduğu sorular üzerine Hz. Peygamber, yeryüzünde
ilk mescidin Mescid-i Harâm, ikincisinin ise Mescid-i Aksâ olduğunu açıklamıştır (Buhârî,
Enbiyâ 49; Müslim, Mesâcid 1-2).
Aynı hadiste aralarının zaman olarak kırk yıl olduğunun belirtilmesi, (kırk
sayısının çokluk ve uzaklık bildiren mecaz anlamı kastedilmediyse) Hz. İbrâhim ve Hz. Süleyman'ın eski temelleri üzerine bunları
yenilediklerini göstermektedir. Bu mescidlere "beyt"
denilmiş, Kâbe için "el-Beyt" (2/Bakara,
125, 127, 158; 3/Al-i İmrân, 96, 97), "Beytü'l-Harâm" (5/Mâide, 2,
97), "Beytü'l-Atîk" (22/Hacc,
29, 33) ifadeleri kullanılmıştır. Tarihî bulgulara göre Mekke, Mescid-i Harâm'dan dolayı,
eskiçağlardan beri mescidin yeri olarak bilinmekteydi.
"Şu mescidimdeki namaz efdaldir." (Bir başka rivâyette:)
"Bu mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç bütün mescidlerde
kılınan bin namazdan daha hayırlıdır." (Buhârî,
Fazlu's-Salât 1; Müslim, Hacc
505; Tirmizî, Salât 243; Nesâî,
Mesâcid 7; Muvattâ, Kıble
9)
İslâm’a göre üç mescid
yücedir. Bunlara özel ziyaret yapmak helâldir: Mescid-i
Haram, Mescid-i Aksa ve Mescid-i
Nebevî (Müslim, Hacc 74, hadis no: 1338, c. 2, s.
975; Buhârî, Salâtu Mescid-i Mekke 1, 6, 2/76,77, Savm
67, 2/56; Ebû Dâvud, Menâsik hadis no: 2033, 2/216; Tirmizî,
Salât 243,
hadis no: 326, 2/148). Mescid-i Haram, yeryüzündeki mescidlerin en faziletlisidir. Burada kılınan bir namazın,
başka mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha efdal olduğu rivâyet edilmiştir. “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâriç, başka mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir.
Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz da diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan efdaldir.”
(İbn Mâce, hadis no:
1406). Fazilet bakımından Mescid-i Haram’dan sonra, Mescid-i Nebevî ve ondan sonra da Mescid-i
Aksâ gelir.
Mescid-Haram, Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu
alandaki câminin adıdır. Hürmet ve saygı gösterilmesi
gereken mescid anlamında, “hurmetli
mescid” demek olan “el-Mescidu’l-Haram” ismi verilmiştir. Bütün müslümanların
kıblesidir. Buraya Harem-i Şerif de denilir. Açık bir alan üzerinde bulunan
Kâbe, Makam-ı İbrâhim ve zemzem kuyusu, bu mescidin
içindedir. Çevre duvarları 547 metredir. Bu dört duvarında 9 kapı ve çevresinde
92 kubbe ve 7 minâre vardır.
“Mescid-i
Haram” Kur’ân-ı Kerim’de 15 yerde zikredilir. Asr-ı Saâdet’in ilk yıllarında namazlarda kıble Kudüs’teki Mescid-i Aksâ iken, hicretten sonra 16. ayda, kıble
Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmiştir (Bkz.
2/Bakara, 249-250; 144). Saldırı olmayınca, çevresinde
savaş yapılması yasaklanmıştır “Mescid-i Haram’ın yanında onlar, sizinle savaşmadıkça siz
de onlarla savaşmayın. Eğer orada sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İşte
kâfirlerin cezası böyledir.” (2/Bakara, 191).
Mescid-i Haram, Emevîler,
Abbâsîler, Osmanlılar ve Suudlular
zamanında çeşitli tamirler görmüş ve değişikliklere uğramıştır. Şimdiki haliyle
Kâbe’ye yakın olan kısmın üzeri açık, dış kısımların üzeri kapalıdır.
Peygamberimiz, 7 yerin mescid edinilmesini yasaklamıştır. Bunlar: zibillik-çöplük, mezarlık, yol kavşakları, güzergâhlar,
hamamlar, hayvan ağılları ve Kâbe'nin üstüdür (İbn Mâce, Mesâcid 4). Bu gün Suud yönetiminin, Kâbe'nin tepesine diktiği görkemli
krallık sarayı, Beytullah'ı ayak altına alırcasına
tepeden bakan yapısıyla Mescid-i Harâm'a
büyük saygısızlık olduğu gibi; eğer kral ve çevresindekiler namaz kılıyorlarsa,
hadis-i şerif gereği buradaki namazların da geçerli olmayacağını belirtmek
gerekir.
Mescid-i Nebevî: Rasûlullah
(s.a.s.)’ın Medine’ye hicretinden hemen sonra ashâbıyla birlikte binâ ettiği mescid.
Bu mescide, Mescid-i Nebî, Mescid-i Rasûl, Mescid-i Şerif, Mescid-i Saâdet de denilir. Bilindiği gibi, devesiyle Medine’ye giren Rasûlullah: “Bırakın deve serbestçe yürüsün” demiş, onun
durduğu yerde ikamet edip mescid yapacağını
belirtmişti. Deve, iki yetim kardeşe ait boş bir arsaya çöktü. Rasûlullah’ın devesinin çöktüğü bu arsa sahipleri olan Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl
hîbe etmek için ısrar ettilerse de Hz. Peygamber bunu
kabul etmedi ve on dinar karşılığında burayı satın aldı. Etrafı çevrili olan bu
arsanın hemen bitişiğinde, câhiliyye insanlarının
gömülü bulunduğu bir mezarlık vardı. Rasûlullah bu
mezarlığın kaldırılması istedi. Böylece mescidin inşâ
edileceği arsa genişletilmiş oldu. Ayrıca burada bulunan su birikintisi de yok
edildi (Nesâî, Mesâcid 12).
Ensar ve muhâcirden gönüllü
kimselerin katılımıyla inşâ edilen bu mescid için Rasûlullah, organize etmek, planlarını yapmak, kıble
duvarının tesbit ve inşâsı ve bir işçi gibi taş ve
kerpiç taşımak şeklinde bizzat katılmıştır.
Mescidde namaz kılınan yerin üzeri açıktı.
Ancak, mescidin ortasında, hurma ağacından yapılan direkler üzerinde, hurma dal
ve yapraklarından bir gölgelik yapılmıştı. Mescidin doğu tarafında duvara
bitişik olarak Rusûlullah (s.a.s.)’ın hanımları için odalar inşâ
edilmişti. Yine bu mescide bitişik olarak, gündüzleri bir eğitim-öğretim yeri,
geceleri ise evsiz kimseler ve misafirlerin barınması için “Suffe”
denilen üzeri kapalı bir bölüm eklenmişti. Medine’de inşâ
edilen bu mescid, aynı zamanda, kurulan İslâm
devletine ait bütün faâliyetlerin yürütüldüğü bir merkez niteliğinde idi (Nesâî, Mesâcid 20). Birçok kez
genişletilen mescid, bazen yeniden inşâ
edilmiş, minâreler eklenmiştir.
Mescid-i Nebî’de
kılınan namaz, diğer mescidlerde kılınan namazlardan
çok daha faziletlidir. Hadis rivâyetinde buradaki
namaz, başka mescidlerde kılınan bin rekât namazdan
daha hayırlı ve faziletli (Ahmed Bin Hanbel, I/16, 184; Nesâî, Mesâcid 4) olduğu ifade edilmiştir. Bunun içindir ki, hac farîzasını îfa etmek için bu topraklara giden müslümanlar, bir müddet (bu müddet, genellikle 40 vakit peşpeşe namaz kılmak için 8 tam gündür) Medine’de kalarak
Peygamber Mescidinde ibâdet etmenin güzelliklerinden faydalanmaya çalışırlar.
Mescid-i Aksâ:
Kudüs’te eski
Süleyman (a.s.) mâbedinin bulunduğu yerde inşâ edilmiş olan câmiye Mescid-i Aksâ denilir. “Aksâ”, en
uzak anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de isrâ olayıyla ilgili olarak bu mescidden
bahsedilir. “Kulunu (Muhammed’i), gece
vakti, âyetlerimizden bazılarını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah,
noksan sıfatlardan münezzehtir. O her şeyi işitir ve görür.” (17/İsrâ, 1).
Mescid-i Aksâ’ya
“İliya” veya günahlardan temizlenme yeri anlamında “Beytü’l-Makdis, yahut Beyt-i Mukaddes adı da
verilmiştir. Mescid-i Aksâ’ya
“en uzak mescid” anlamındaki bu ismin verilmesi,
Mekke’deki Mescid-i Haram’a yaya yürüyüşü ile bir
aylık mesafede bulunması yüzündendir. Hz. Peygamber, mirac
gecesinde; “Burak’a bindim, Beytu’l-Makdis’e gittim”
(Müslim, İman 259; Nesâî, Salât 10) buyurmuştur.
Yeryüzünde Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski mescidlerden birisi Mescid-i Aksâ’dır. Yapımına Dâvud (a.s.)
başlamış ve Hz. Süleyman tarafından tamamlanmıştır.
Mescid-i Aksâ,
hicretin 16. ayına kadar müslümanların kıblesi idi.
Hz. Ömer devrinde Kudüs fethedilince, oraya giden halîfe gece vakti Beytü’l-Makdis’e girdi ve bütün
gece orada namaz kıldı. Sabah olunca ezan okutarak cemaatle namaz kıldı. Beytü’l-Makdis’in mukaddes hâtırasına bir mescid yaptırdı. Bu
yapıya Mescid-i Ömer denilir ve asıl Mescid-i Aksâ burasıdır. Mescid-i Aksâ diye ziyaret edilen
büyük câmi, Kubbetü’s-Sahrâ diye isim alır. Dört
yandan merdivenlerle çıkılan geniş bir seddin
ortasında, sekiz köşeli ve yüksek kubbeli bir binadır. Kubbetü’s-Sahrâ’nın bir ziyâret yeri olmasına karşılık, Mescid-i Aksâ, bunun bir ibâdethanesini teşkil eder. Mescid-i Aksâ deyince; İslâm
kaynaklarında Kubbetü’s-Sahrâ, mezar, türbe, tekke ve
sebil gibi dinî amaçlarla yapılmış yapıları içine alan yaklaşık 150 dönüm kadar
bir arazi üzerine serpilmiş binalar topluluğu anlaşılır. Dar anlamda Mescid-i Aksâ deyince, Kubbetü’s-Sahrâ’dan uzakta olmayan ve Abdülmelik
tarafından inşâ edilmiş bulunan câmi kast edilir.
Süleyman Ateş'in Alfred
Guillaume'in makalesinden yola çıkarak Mescid-i Aksâ ile ilgili iddiası
hayli farklıdır: Mescid-i Aksâ ne Kudüs'teki Süleyman
mâbedi, ne de gökte bir mâbeddir. Hz. Peygamber'in
zaman zaman gidip namaz kıldığı, Ci'râne
Vâdisinde bir namazgâhtır. Ci'râne
Vâdisinin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i
Ednâ (yakın mescid), Hz. Peygamber'in namaz kılıp
ihrâma girdiği namazgâhına da Mescid-i Aksâ (uzak mescid) denmiştir. Dolayısıyla, isrâ
olayının olağanüstü bir durumu yoktur, bedensel bir yürümedir; mîrac da ona göre ruhsal bir yükselme ve müşâhededir.
(S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 272).
En Fazileti Üç Mescid ve Bugünkü Konumları: Yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret
etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek üç mescid
vardır. “Üç mescidden
başka bir yere (ibâdet ve ziyâret etmek için) özel
olarak yolculuk yapılmaz; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve Benim mescidim.” (Buhârî,
Fedâilu’s-Salât -Salâtu Mescid-i Mekke- 1, 6, Savm 67;
Müslim, Hacc 74; Ebû Dâvud, Menâsik hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326)
Bu üç mescidin üstünlükleri, onların
peygamberler eliyle kurulmalarından gelmektedir. Mescid-i
Haram, yani Kâbe, bütün varlıkların kıblesi, Mescid-i
Nebevî, takvâ üzerine kurulan Son Peygamber'in mâbedi,
Mescid-i Aksâ da eski Peygamberlerin kıblesi, müslümanların da ilk kıblesidir.
Bu Üç Mescid, Günümüzde Müslümanların
Esâretini Haykırıyor!.. Ne yazık ki, en faziletli bu üç mescid de farklı şekillerde hür değil. İslâm ümmetinin malı
ve kutsal değeri olan Mescid-i Harâm
ve Mescid-i Nebevî bir kral ailesinin keyfî
yönetimindedir. Mescid-i
Aksâ’nın bulunduğu, Kur’an’da
mübarek kılındığı bildirilen bölgede yer alan Kudüs ise siyonist
kâfirler tarafından işgal edildi. Bu işgalle beraber Mescid-i
Aksâ ve onun yanında bulunan diğer İslâm mirası siyonist tehdidi altındadır. Diğer mescidlerin
birçoğu da İslâm dışı siyasî anlayışların kontrolündedir.
Mü’minlerin kalbi Allah’ın evidir. Câmiler de Allah’ın evidir. Her müslüman,
kalbinde Allah’ın evini taşır. Câmiler, kentin
içindeki rûhânî merkezlerdir; dünyanın rûhâniyeti ise Kâbe’de odaklaşır. O Beytullah’tır. Önce, Mekke’yi mi kaybettik; yoksa
kalplerimizi mi? Mekke, kalplerimizde imanî zaafımızın
karanlığında mı kayboldu?
Herhalde önce kalplerimizdeki imanı
kaybettik. Sonra mâbedlerimizi, câmilerimizi
ve Mekke, bütün bunların toplamı olarak tıpkı câmilerimiz gibi fonksiyonunu
kaybetti. Mahkûm hale geldi. Kalplerimiz, câmilerimiz
ne halde ise Kâbe de o halde. Mekke, bizim aynamızdır; biz de Mekke’nin. Mekke,
haksızlıklara, zulme ve sömürüye karşı bir kıyam yeri olması gerekirken (5/Mâide, 97), bir meskenet yuvasına döndürülmek, bir emin
belde olması gerekirken kan ve gözyaşının yurdu haline getirilmek isteniyor!
Fâiz haramdır. Ve Mekke’de haccedebilmek
için hür olmamız gerekli. Gerçekten müslümanlar
bugünkü dünyada hür müdürler ve hacca gitmek için ödedikleri fâizin
hesabını nasıl verecekler? İlk kıblemiz Kudüs’ün işgaline bile son verecek irâdeyi
ortaya koyamayan bir Haccın temsil ettiği rûhânî atmosferin kemâlâtından
ciddi olarak şüphe etmek gerekir. Haccın normal şartlarda rükûnları
bellidir. İslâm’ın genel ilke ve prensipleri ışığında Haccı
değerlendirdiğimizde birçok boşluklar bulunduğu görülecektir:
Bugün en basitinden kendisine hac
farz olan birinin haccedebilmesi için Suudi polisinin o kişi hakkında iyi not
vermesi gerekir. Sakalınızın tipi, ya da nereden geldiğiniz, fikrî ve siyasî
kanaatleriniz sizin haccetmenize engel teşkil edebilir. Allah indinde kusur
olmasa da Suudi kralının memurları indinde suçsa yine de haccedemezsiniz. Onlar
bizden olduklarını söyleyen ulu’l-emirler olarak, biz
kabul etmesek bile üzerimizde hüküm sahibi olduklarını sanmaktadırlar.
Mekke de en az câmilerimiz
kadar ruhundan soyutlanmıştır. Günümüzde hac, işin ilâhî ve istişârî
yönü bir kenara bırakılıp sadece bir törene dönüştürülmüştür. Haccın anlam ve
hikmeti bir kenara itilmiştir. Suud kralları sözde
hâdimlikten bahsetseler de, vize uygulamaları ile,
doğrudan doğruya mukaddes topraklar üzerinde egemenlik/hâkimiyet haklarını
kullanmaktadırlar. Bu uygulama, Suudi krallığına mânevî
bir meşrûiyet bandrolü olarak kullanılmak istenmektedir. Oysa bugün bunun
mümkün olmadığını Suudi kralı dışında hemen herkes bilmektedir.
Kutsal yerler sorununun âcil olarak çözümü gereklidir; Kâbe, Mescid-i
Aksâ ve câmilerimiz... Buraların uluslar arası statüsünün teminat altına
alınması gerekir. Bu da ancak uluslar arası planda İslâmî bir velâyet sistemi
ve temsilî şûrâ ile mümkün olabilir. (14)
Müslümanların ibâdet
edecekleri yere, bin bir güçlükle gitmesi, pasaport ve vize zorluklarına
muhatap olması, harç ve toprakbastı gibi haraçlar alınması belirli yaştan sonra
veya kota olarak belirlenen sayıdan fazla olan, daha önceden bu görevi yapmış
olan müslümanlara hac ibâdeti için müsaade
edilmemesi, sadece uçakla ve lütfen izin verilmesi, hac paralarının aylar önce
toplanarak bankaya faize yatırılması, hac organizesinin laik bir devlet kurumu
olan Diyanet Vakfı’nın dışında yapılamaması, hac masraflarının en az iki misli
fazla alınarak, hacıların sırtından bazı şahıs ve kurumların hortumculuk
yapması... müslümanlarca kabul edilemez, din
özgürlüğüyle bağdaşamaz. “Allah, Kâbe’yi,
o Beyt-i Haramı (saygıya lâyık evi) insanlar için kıyâm (yeri) kıldı...” (5/Mâide,
97) Buna rağmen, bırakın kâfirlere karşı kıyamı ve bunun için hac zamanında her
ülkeden gelen müslümanlarla istişâre ve strateji
planlarını, Amerika ve İsrail’i kınayan bir yürüyüş ve sloganı bile silâhla
durduran bir rejim, insanlara siyasî bir mesaj, İslâm’ın hayata hâkim olması
doğrultusunda Mescid-i Haram’ın uygun bir yerinde 15-20 kişiden oluşan bir cemaate bile sesli bir şey
anlattırmayan, vaaz ve nasihate müsâade etmeyen yaklaşım, işgal zihniyeti değil
de nedir? Müslüman halk, o yüzden o ülke rejimine Suudi Amerika demektedir. İnsanlar için toplantı ve güven yeri kılınan Allah’ın evi
(2/Bakara, 125); savaşmanın, kan dökmenin yasaklandığı emin yer (2/Bakara,
191); küfrün ve şirkin her çeşidine ve Allah’ın hâkimiyetini tanımayanlara
karşı insanlar için bir kıyam merkezi kılınan Kâbe (5/Mâide,
97), bugün ne kadar güven ve emniyet yeridir, toplantı ve kıyam yeridir?
Kral, Kâbe’ye kuşbakışı bakacak
şekilde Beytullah’tan yüksek saray inşâ
edemez. Mescid-i Haram’ın kapısına “Önce Allah, sonra
vatan, sonra kral” yazdıramaz. Bu, Allah’la beraber başka şeyleri de bir araya
getiren bir tür teslis (üçleme)dir. Hiçbir mescidde Allah’la beraber başka çağrılar yapılamaz (72/Cinn, 18). Kâfirlerle bile zorunlu haller dışında savaş
yapılamayan emin beldede Amerika ve İsrâil’i protesto
eden hacılara ateş açmaktan ve onlarca hacıyı öldürmekten çekinmeyen zihniyet
kabullenilemez. Mekke, özel konumundan dolayı, herhangi bir devletin ulusal
egemenliği içinde herhangi bir şehir olarak değerlendirilemez. Orası, bütün
dünya müslümanlarının ortak şehri ve malıdır. Orada
tek bir devletin bayrağı dalgalandırılamaz; bir rejimin özel kanunlarına tâbi
tutulamaz. Herhangi bir mescid ve ibâdet
yerini îmar eden, hatta kendi arsasına, tümüyle şahsî bütçesinden inşâ ettiren
bir kimse bile, o yeri şahsî malı gibi kullanamaz, bazılarını o mescide kabul
etmeme hakkına sahip değildir (2/Bakara, 114).
Tüm müslümanların
ibâdet edecekleri bir yerde, bir kimsenin sahiplik
iddiası geçersizdir. Mekke ve hac organizasyonunun, Mekke ve Medine yönetiminin
müslümanlardan oluşacak uluslar arası bir kurulun
denetimine ve idaresine verilmesi İslâm’ın ve müslümanların
hakkıdır. İslâm Konferansı veya başka bir teşkilâtın bünyesinde teşekkül edecek
bir kurul, her sene hac organizasyonunu üstlenir ve bunu uygular. Her ülkenin
çıkardığı hacı adayı sayısına göre kurulda temsil edilecek delegeler hac
boyunca sağlanan döviz gelirlerini de organizasyon masrafları olarak
kullanabilirler; artan miktarı da o bölgelerin temizlik, nizam ve
intizamına, onarımına harcarlar.
Mescid-i Aksâ’nın yürekleri yakan durumu, mü’minlerin
boy aynası, boy ölçüleri için gösterge... Hıristiyanlık, yahûdilik
ve İslâmiyet açısından da kutsal bir kent, etrafı mübarek kılınan belde (17/İsrâ, 1). Oraya hâkim olan, dünyaya hâkim olmuştur
denebilecek bir simge ve psikososyal moral ve güç
kaynağı.
Günümüzdeki durumu belirtmeye gerek
var mı bilmiyorum; Fesad, katliam, vahşet, dehşet...
Siyonizm ve emperyalizm, sadece Kudüs’ümüzü değil; İslâm âlemini işgal altında
tutuyor. Kudüs’ün, Mescid-i Aksâ’mızın
işgalden kurtulması için çalışmak, tüm gayretimizi seferber etmek, cihad etmek farz-ı ayın.
Kıblelerimize Yönelerek Kıyam: Rasûlullah (s.a.s.) ve ilk müslümanlar
Mescid-i Aksâ’yı vahiy
gereği ilk kıble kabul ettiler; oraya yönelerek Rablerine kulluklarını yerine
getirdiler ilk önce. Biz de önce oraya yönelmeli, sonra Kâbe’ye teveccüh
etmeliyiz, tefekkür ve görev bilinciyle. Hem namazdaki “kıyam”ı, hem de namaz
gibi ibâdet ve farz olan küfre başkaldırı anlamındaki
“kıyam”ı kıbleler tâyin edecektir. Biz de kıblelerimize karşı yönelecek,
yüzümüzü Aksâ ve Haram Mescidlerine
çevirecek ve oraya doğru “Allahu Ekber!”
diyerek kıyama duracağız/kalkacağız.
Rasûlullah Mescid-i
Haram’dan veya diğer mescidlerden değil; Mescid-i Aksâ’dan çıktı mîrâca. Mescid-i Aksâ’ya ayak basarak yükseldi göklere. Biz de
namazlarımızın mîrâc olmasını istiyorsak, yahûdilerin ayakları altında alçalmak değil de; göklere ve
yücelere doğru yükselmek istiyorsak Mescid-i Aksâ’yı asansör veya kaldıraç kabul etmeli, onu
merdivenimizin ilk basamağı olarak değerlendirmeliyiz.
Mescidlerimiz işgalden kurtulduğu
gün Mescid-i Aksâ’mız da
kurtulacak, Mescid-i Haram’ımız da. Mescidlerin kurtuluşu da Allah’ın evi olan gönüllerimizin
işgalden kurtulması ile sağlanacaktır.
Ayasofya, Doğu Roma İmparatorluğunun
en önemli kiliselerinden biri olarak 537 yılında yapılmıştır. 29 Mayıs 1453’te
İstanbul’un fethi için şükür namazı burada kılınıp İstanbul’da ilk ezan burada
okunarak, fiilen ilk İstanbul câmisi olmuştur. Kilise
devrindeki adını fetihten sonra da koruyan Ayasofya Câmii,
İstanbul’da ilk Cuma namazı kılınan câmi de olmuştur. Kiliseden câmiye üç gün içinde tamamen çevrilen Ayasofya, bu
sebeplerden dolayı, İstanbul fethinin en büyük sembolü olmuştur.
Ayasofya câmiye
çevrildikten sonra, Fâtih, vakıf geleneğini sürdürerek, buraya vakıflar tahsis
etmiş ve devamlı bakımı için tam 62 görevli tâyin etmiştir. O günden sonra tam
481 sene Ayasofya, içinde namaz kılınarak mescidlik
gibi ulvî bir vazife görmüştür. Câminin vakfiyesini
hazırlatan Fâtih, bu câmiyi puthaneye çevirenler için
tâ o günlerde lânetler yağdırmıştır. Fâtih’in
vakfiyesinde şunlar yazılıdır:
“Kim bu vakfiyenin bir şartını değiştirir, fâsid bir
te’ville, dalavereyle vakıf hükmünü yürürlükten kast
eder ve aslını değiştirir, fürûuna itiraz eder veya
bunları yapana yol gösterir ve yardım eder veya kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar veya sahte
evrak düzenleyerek mütevellîlik hakkı gibi şeyler ister,
yahut onu kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah’ın meleklerin ve bütün insanların ebediyyen lâneti onun üzerine olsun. Azapları hafiflemesin.
Kıyâmet gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunu
işittikten sonra değiştirirse, günahı değiştirenleredir. Allah işitendir,
bilendir. Bu vakfı değiştirmeye, bozmaya girişen kişi ölümü, sekerâtı, kıyâmet sahnelerini ve
karanlığını, kabri ve yalnızlığı, münkeri ve
heybetini, nekiri ve soracaklarını, âlemlerin Rabbi
huzurunda duracakları günü hatırlasın. O gün hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip
değildir. O gün bütün işler Allah'a aitttir.”
Ve... Ayasofya, 24.11. 1934 tarihli ve 2/1589 sayılı bakanlar kurulu
kararı ile müzeye çevrilir. Artık Ayasofya’nın sembollüğü farklılaşmıştır. Câmilerimizin elden çıktığının, işgal edildiğinin, devletin
emriyle kapatılıp, ancak tâğûtî güçler istediğinde
lütfen açılmasına izin verildiğinin simgesi... Müslümanların öz yurtlarında esâretinin sembolü...
Merhum Osman Yüksel Serdengeçti
Ayasofya için şöyle ağıt yakıyor: “Ey İslâm’ın nuru Ayasofya! Şerefelerinde
fethin şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mâbed! Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun?! Hani minârelerinden göklere
yükselen, tâ mâveradan gelen ezanlar? Hani o ilâhî devir, ilâhî nizamlar? Aysofya ses vermiyor, Ayasofya bomboş, Ayasofya bir hoş!
Hani nerde şu muşteşem
minberde, binlerce erin, binlerce gâzinin baş koyduğu
şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor! Ayasofya, Ayasofya! Seni
bu hale koyan kim, seni çırılçıplak soyan kim? Hani kubbelerden gönüllere,
gönüllerden kubbelere gürül gürül akan, sîneler yakan
Kur’an sesleri!... Kur’an sesleri dindirilmiş, müslümanlar
sindirilmiş. Allah, Muhammed, hulefâ-i râşidîn, bu din ulularının isimleri kubbelerden yerlere
indirilmiş!
Ayasofya! Ey muhteşem mâbed! Merak etme, Fatih’in torunları yakında seni câmiye çevirecekler. Gözyaşlarıyla abdest alarak secdeye
kapanacaklar. Tehlil ve tekbir sadâları
boş kubbelerini yeniden çınlatacak. İkinci bir fetih olacak. Ozanlar bu fethin
destanını yazacak, ezanlar ilânını yapacaklar. Sessiz ve öksüz minârelerinden yükselen tekbir sesleri fezâları inletecek.
Şerefelerin yine Allah’ın ve O’nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in
şerefine ışıl ışıl yanacak. Bütün dünya Fâtih dirildi sanacak. Bu olacak Ayasofya, bu olacak! İkinci
bir fetih, yeni bir ba’sü ba’delmevt.
Bu muhakkak...”