Hz. Peygamber’in
kulluk ve ubudiyet yönünü inceleyeceğimiz bu çalışmaya, bazı hususları nazar-ı
dikkate vererek başlamak istiyoruz.
Kulluk ve ubudiyet,
hiçbir insanı dışarda bırakmaksızın, bütün insanlığa
bir sorumluluk olarak yüklenmiş olup, Kur’an-ı
Kerim’in ağırlıklı bir şekilde ele aldığı mevzulardandır. Yüce Rabbimiz, “Ben, cinleri ve insanları, Bana kulluk
etsinler diye yarattım” (Zariyat/56)
buyurmaktadır. Âyette belirtildiği üzere, kulluk ve
ubudiyet, insanların ve cinlerin yaratılış gayesi olarak açıklanmaktadır. Bu âyetten ve Kur’an-ı Kerim’in
genelinden çıkarılabilecek sonuçlara göre, bütün mahlukatı var eden bir
yaratıcı vardır ve yaratılan varlıklarla bu yaratıcı arasındaki ilişki,
yaratılanların O’nu tanıması (marifet), O’na, ibâdetetmesi,
O’na kulluk yapması şeklinde ortaya konulmaktadır. Peygamberler de insan
olmaları hasebiyle ve ayrıca kulluk ve ubudiyet hususunda seçilen, örnek
kimseler olmaları sebebiyle, bu gerçeğin dışında değerlendirilemezler. Zaten
bütün peygamberler, Allah’a kulluk ve taatte son
derece titiz davranmışlar ve tebliğ ettikleri hususları önce bizzat kendileri
uygulayarak, ümmetlerine örnek olmuşlardır.
Öte yandan
peygamberlerin gönderiliş amaçları arasında zikredilenlerden biri de kulluk ve
ubudiyettir. Nitekim Kur’an’da; “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, Benden başka ilâh
yoktur, o halde Bana kulluk edin diye vahyetmiş
olmayalım” (21/Enbiyâ, 25) buyurularak,
peygamberlerin temel misyonuna işaret edilmektedir.
Diğer bir âyette de “Gerçek şu
ki, Biz, her toplumun içinden ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan
kaçının (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. Allah, o geçmiş
nesillerden bir kısmını hidâyetiyle doğru yola
yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstehak
oldu. O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalan sayanların sonunun
nasıl olduğunu görün!” (16/Nahl, 36) buyurulmuş,
bütün peygamberlerin “Allah’a ibâdetve tağuttan ictinab” esası
çerçevesinde vazifeli oldukları vurgulanmıştır.
Yukarıdaki âyetlerde ifâde edilenlere, peygamberler hem birer kul
olmaları yönüyle muhatap olmuş, hem de bu gerçekleri tebliğ ederek, hayata
geçirilmesine örneklik etme sorumluluğunu üstlenmişlerdir.
Hz. Peygamber’e hitap
eden şu âyetler de peygamberlerin konumunu, Kur’an perspektifinden çok net bir şekilde ortaya
koymaktadır: “De ki (ey Peygamber) Ben
size Allah’ın hazineleri bendedir, demiyorum; ne insan idrakini aşan şeyleri
bildiğimi söylüyorum ve ne de size Ben bir meleğim, diyorum. Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum. De ki, hiç gören ile
görmeyen bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?” (6/En’âm,
50); “(Ey peygamber) De ki : Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da
kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının
ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma
daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir
uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci.” (7/A’râf, 188); “De ki:
Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. Tanrınızın Bir ve Tek Tanrı olduğu
vahyolundu bana. Öyleyse, artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, dürüst ve
erdemli davranışlar ortaya koysun ve Rabbine özgü kullukta hiç kimseyi, hiçbir
şeyi (O’na) ortak koşmasın.” (18/Kehf, 110)
Peygamberlerin insan
olmaları yönüne işaret eden bu âyetlerin yanısıra, onların kulluk yönünü vurgulayan âyetler de
vardır.
Meselâ, 17/İsrâ sûresinin ilk âyetinde, Yüce
Allah, peygamberimizi kulluk yönüyle tanıtmakta, kendine nispet ederken “abdihî”
ifadesini kullanmaktadır. Yine aynı şekilde Kehf
suresinin ilk âyetinde de peygamberimiz kendisine
kitabın indirildiği kul olarak tanıtılırken “abduhû” kelimesi kullanılmaktadır.
Diğer peygamberler de
kulluk ve ubudiyet açısından farklı bağlamlarda ve çeşitli ifadelerle
tanıtılmaktadır. Hz. İsa için “Ne İsa,
Allah’ın kulu olmaktan kaçınacak kadar gurura kapıldı, ne de ona yakın olan
melekler. O’na kulluk etmeyi gururlarına yediremeyenler ve küstahça
böbürlenenler (bilsinler ki Hesap Günü) Allah hepsini kendi katında
toplayacaktır” (4/Nisâ, 172) denilmektedir. Yine
Hz. İsa’nın ağzından “Ben Allah’ın
kuluyum. O, bana ilahi mesajı bahşetti ve beni peygamber yaptı” (19/Meryem,
30) denilerek, Hz. İsa’nın “abdullah” oluşuna dikkat
çekilmektedir.
Hz. İsa’nın “onurlandırılan ve İsrailoğulları
için örnek kılınan bir kul” (43/Zuhruf, 59) olduğu vurgulanmaktadır. Hz. Nuh ve Hz.
Lut’un hanımlarının kıssaları anlatılırken, bu iki
peygamber “kullarımızdan iki sâlih kul” (66/Tahrîm, 10)
denilmek sûretiyle dile getirilmektedir.
Hz. Nuh, “O, gerçekten de çok şükreden bir kuldu” (17/İsrâ, 3) ifâdesiyle
tanıtılmaktadır. Hz. Zekeriya, “Kulu
Zekeriya’ya Rabbinin bahşettiği rahmeti dile getiren bir anmadır, bu” (19/Meryem,
2) ifâdesiyle anılmaktadır. Hz. Süleyman’ın “ne güzel bir kul” olduğu ve “her zaman Rabbine yöneldiği” (38/Sâd, 30) anlatılmaktadır. “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla” (38/Sâd, 41) denilerek, yine bir peygamber, Rabbine kul olarak
nispet edilmektedir.
Tüm bu âyetlerde ortaya konulduğu üzere, peygamberlerle yaratıcı
olan Allah’ın ilişkisi KUL ve RAB düzleminde ifâde edilmektedir.
Aslında Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtildiği üzere tüm mahlukatın Allah karşısındaki konumu kul olmadır. Nitekim “Göklerde ve yerde var olan her şey sınırsız
rahmet sahibinin huzuruna ancak ve ancak birer kul olarak çıkmaktadırlar” (19/Meryem,
93) âyeti bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’ın bu âyetinin, Hz. İsa’yı, onun kul oluşunu, onu haşa Allah’ın oğlu olarak gören ve ona uluhiyet isnad edenlerin yanlışlığını zikreden bir bağlamda gelmesi
de manidardır.
Dikkatlerden
kaçırılmaması gereken noktalardan biri de peygamberlerin kullukları ile
peygamber oluşları hususunda nasıl bir telakki ve tasavvura sahip olunacağı,
var olan anlayışlardaki ifrat ve tefrit boyutlarının nasıl değerlendirilmesi
gerektiğidir.
Kanaatimize göre,
peygamberlerin değerlendirilmesinde önceki dönemlerin (muhtemelen o dönemlerin
din ve vahiy anlayışlarına paralel olarak gelişen) yüceltici ve kutsallaştırıcı
yaklaşımı ne kadar yanlışsa; modern zamanların pozitivist ve rasyonalist
etkileriyle oluşan indirgemeci ve sıradanlaştırıcı yaklaşımları da en az o
kadar yanlıştır.
Hz.
Peygamber’in bizzat kendi ifadelerinden hareket ederek, onun beşeri yönünü ön
plana çıkarmaya ve sıradanlaştırmaya çalışanlar, onun kendisine vahiy gelen bir
peygamber olduğunu, bizzat Allah’ın övgüsüne mazhar olan, seçkin bir insan
olduğunu düşünmeli; ona insanüstü vasıflar ve özellikler atfederek, onu
yücelttiğini zannedenler de yine bizzat onun dikkat çektiği, Hz. İsa’nın Hristiyanlarca yüceltilmesi hatasında olduğu gibi bir
hataya düşmemelidir. Vasat ümmet olmanın bir gereği ve sonucu olarak, âdil ve dengeli bir
yaklaşımla ve yine Kur’an’da ve onun ifadelerinde
geçtiği şekliyle “ALLAH’IN KULU VE RASÛLÜ” olduğuna dikkat edilmelidir. Son
derece sorumluluk sahibi, müttaki ve seçkin bir kul;
âlemlere rahmet olarak gönderilen mütevazı bir rasûl.
İnsanlığı ele alınırken rasüllüğü, vahye muhataplığı
ele alınırken tevazuu devreye giren örnek şahsiyet.
Bu hatırlatmalardan sonra
Hz. Peygamber’in nasıl bir kul olduğu hususunu ele almaya başlayabiliriz.
Peygamber Efendimiz
(s.a.s.), her konuda olduğu gibi kulluk ve ubudiyet konusunda da ümmetine örnek
olmuş; peygamberliği onun bir beşer olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadığı gibi,
bir kulun yaratıcısına ibâdetetmesi mükellefiyetinden
de azade kılmamıştır. Hz. Peygamber de ümmetin diğer fertleri gibi her türlü
emir ve yasağın muhatabı olmuş, hatta bazı durumlarda (mesela gece namazı)
bizlere göre ek mükellefiyetlerle daha ağır bir sorumluluk üstlenmiştir.
Peygamber oluşundan
dolayı hiçbir zaman ayrıcalıklı biriymişçesine tavır ve davranışlarda
bulunmayan Efendimiz, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede haddi aştıkları
gibi beni övmede siz de haddi aşmayın. Bilin ki ben sadece bir kulum. Benim
hakkımda Allah’ın kulu ve elçisidir deyin” (Buhârî,
Enbiyâ 48) buyurarak kul olma bilincinde de bizlere
güzel bir örneklik sergilemiştir.
“Hz. Peygamber’in
(s.a.s.) kulluk konumuna Kur’an perspektifinden
bakıldığında şunları söylemek mümkündür : “O, Rabbinden indirilene tâbi olan” ,
“ona sımsıkı sarılan”, “sırat-ı müstakim üzere olmakla emrolunan”
, “ilk müslüman olan” , “kulluğunu yerine getirmek
için elinden geldiğince amel eden” , “Allah’ı zikreden” , “muvahhid
olarak hak dine yönelen” , “Allah’a tevekkül eden” , “isyan ve şirk durumuna
düşüp de Allah’ın azabına uğramaktan korkan” , “Allah’a sığınan” , “eda etmekle
emrolunduğu namazı”
ve “bütün ibâdetleri, hayatı, ölümü âlemlerin
Rabbi olan Allah için olan” , “Allah’a iman eden” , “O’na kulluk eden” ,
“sıkıntılara sabreden” , “Allah’a şükreden” , “O’na duâeden”
, “Allah’ı hamd ile tesbih
eden” , “secde yapan” , “Kur’an okuyan” , “Allah’tan
bağışlanma dileyen” , “ahirete yönelmiş” ve “şeriata tâbi olmuş” bir kulluk konumu vardır.” [Yasin Pişgin, İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (s.a.s.),
İlâhiyat Y. Ankara 2002, s. 59]
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s.a.s.), hamd, tesbih, secde, ibâdet, sabır gibi emirler; müşriklere itaat etmeme, aceleci
olmama gibi nehiylerle muhatap olmuş, bu türden emir ve nehiyler karşısında
samimi ve ihlaslı bir kulun nasıl davranması gerekiyorsa Hz. Peygamber de o
şekilde davranmış, sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirmeye
gayret etmiştir.
“Ey örtünüp, bürünen! Birâzı hariç
geceleri kalk namaz kıl ...” (73/Müzzemmil, 1-4)
âyetleri mü’minlere gece namazını farz kılmış, sonra
bu farz nâfileye dönüştürülmüş (73/Müzzemmil, 20),
daha sonra da “gecenin bir kısmında
uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl” (17/İsrâ, 79) âyetiyle bu emir, Hz. Peygamber’e mahsus bir
yükümlülük haline getirilmiştir.
Sahâbîler, Hz. Peygamber’in hayatı boyunca
gece namazına devam ettiğini rivâyetederler. Hatta
gece namazına olan bu itinası dolayısıyla bazı sahabilerin
“Allah senin geçmiş ve gelecekteki bütün günahlarını bağışladığı halde bu kadar
zahmete niye katlanıyorsun?” diye sorduğu, Hz. Peygamber’in de “Şükreden bir kul olmayayım mı?”
cevabını verdiği rivâyet edilir (Tirmizî,
Şemâil 44).
Efendimizin gece
namazlarında kıyamda uzun sureler okuduğu, rüku ve
secdeleri de uzun tuttuğu, âyetlerin derin anlamları üzerinde düşündüğü,
namazların peşinden duâlar yaptığı, Allah Teâlâ’yı
zikrettiği, bol bol tevbe
ve istiğfar ettiği de gelen rivâyetlerden anlaşılmaktadır.
Bütün mü’minleri bağlayan farz ibâdetler
yanında Efendimizin nafile ibâdetlere de önem verdiği, farz olan namazlar
yanında her vesileyle bolca nafile namaz kıldığı, Ramazan orucuna ilaveten
çokça nafile oruç tuttuğu da bilinmektedir.
Hz. Peygamber’in ibâdetler konusunda en çok dikkat ettiği husus
devamlılıktır. Kendisi ibâdetlerini hiç terketmemiş, ashâbına da “en hayırlı ibâdetin devamlı yapılanı olduğunu” söylemiştir (Buhari, Savm 52; Teheccüd 7, 18, İman 32).
İbâdetlerle ilgili olarak kişilerin ibâdetetme gayretiyle ağır yükler altına girmemesini, kendi
uygulamaları dışında yanlış ibâdetalışkanlıklarına
tevessül edilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Bu çerçevede adeta ruhbanlık
anlayışına kapı aralayacak girişimlere engel olmuştur. Mesela kendini hadım ettirmek
isteyen, evlenmek istemeyen, sürekli oruç tutmak isteyen, sürekli namaz kılmak
isteyen, Kur’an’ı çok kısa zaman dilimlerinde
hatmetmeye çalışan sahabilere uyarılarda bulunmuş,
kendisini takip etmeleri gerektiğini, itidalli olmaları gerektiğini hatırlatmış
ve bazı yanlış telakkileri daha baştan düzeltmiştir.
Efendimiz pek yüksek
bir kulluk şuuruyla ibâdetlerini yerine getirmiş,
iman, ibâdetve her türlü davranışında ümmetine örnek
olmuş, çevresinde Allah Teâlâ’ya ibâdetetmeyi
vazgeçilmez bir çabayla sürdüren ve ibâdetşuuruna
eren bir sahâbîtopluluğu oluşmasına da öncülük
etmiştir.
Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın eşsiz lütuflarına mazhar olmasına rağmen mütevazı
bir kul olmayı, Allah’ın kulu olarak anılmayı tercih etmiş ve bunu pekçok vesilelerle dile getirmiştir.
“Acemlerin birbirlerini ta’zim
ederek ayağa kalktıkları gibi benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun
yediği gibi yemek yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” buyurması, ondan bahsederken sahâbîlerin “merkebe binerdi, arkasına adam bindirirdi,
yoksulları ziyaret ederdi, fakirlerin yanına otururdu, kölenin davetine icabet
ederdi, sahabilerin arasında oturduklarında kimseyi
rahatsız etmeden mecliste boş bulduğu yere otururlardı.” (Ebû
Dâvud, Edeb 152) şeklinde
ifadeler kullanması onun tevâzuuna işaret etmektedir.
Aşağıya aldığımız rivâyetler de “âlemlere
rahmet olarak gönderilen” bir peygamberin nasıl bir tevâzu örneği
sergilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Âişe vâlidemiz anlatıyor: “Rasûlullah
evinde herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar,
ayakkabılarını tamir eder, koyun sağar, hayvanlara yem verir ve ev işlerinde
hanımlarına yardımda bulunurdu.” (Buhârî, Edeb 40)
Sofraya hizmetçisiyle
beraber oturduğu, çocuklara selâm verdiği, hastaları ziyâret
ettiği, cenâzelerde bulunduğu, kölelerin dâvetine icâbet ettiği de gelen
rivâyetler arasındadır. (Buhârî, Et’ıme,
İsti’zan)
Bir gün yanına gelen
ve (belki de peygamber olmasından dolayı) titreyen adama “Kardeşim korkma! Ben de senin gibi anası kuru ekmek yiyen bir insanım”
demiştir (İbn Mâce, Et’ıme 30). Peygamber Efendimizin meclisine ilk defa
gelenler, ashâbı arasında kimin Hz. Muhammed
(s.a.s.)olduğunu ancak o konuşursa ya da ashâbın ona karşı davranışlarından
anlayabiliyorlardı.
“Hz. Ömer (r.a.), bir
gün Allah Rasûlünün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı
hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir
yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de içinde birkaç avuç arpa
bulunan bir torba vardı. İşte Allah Rasûlünün
odasında bulunan eşya bunlardan ibaretti. Hz. Ömer, bu manzara karşısında
rikkate geldi ve ağladı. Allah Rasûlü niçin
ağladığını sorunca Hz. Ömer “Ya Rasûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında
yatarken, sen sadece kuru bir hasır
üzerinde yatıyorsun ve o hasır senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni
ağlattı” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Rasûlü,
Hz. Ömer’e şu karşılıkta bulunur.
“İstemez misin ya Ömer! Dünya onların, ahiret de
bizim olsun.” (Buhârî, Tefsir (66) 2). Başka bir rivâyette “Dünya ile benim ne alakam olabilir? Ben bir yolcu
gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu ... sonra da orayı terkedip yoluna
devam eden ...” (Tirmizi, Zühd
44)” (M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, Feza Y.
İstanbul 1994. c. 2 s.
230)
Ashâb-ı Kiram’ın
kendisine hürmeten kullandığı bazı ifadeleri düzelten Allah Rasûlü
(s.a.s.), bir defasında kendisini “ey kâinâtın en
hayırlısı” diye çağıran kişiye dönmüş ve “o,
İbrahim’di” demiştir (Müslim, Fezâil 43). Başka
bir rivâyette “Beni
Yunus b. Matta’ya üstün tutmayın. Peygamberler
arasında tafdil (daha faziletli olduğunu söyleme)
yapmayın. Beni, Mûsâ’dan daha hayırlı görmeyin. Ben
şüpheye düşme hususunda İbrahim’e göre daha zayıfım. Yusuf’un kaldığı kadar
hapiste kalsaydım kralın dâvetine hemen uyardım” (Buhârî, Enbiyâ, Kitabu’t Ta’bîr) ifâdeleriyle kendisine aşırı ta’zimde
bulunulmasını yasaklamıştır.
Abdullah b. Mes’ud (r.a) anlatıyor: “Bedir savaşına giderken her üç
kişiye bir deve düşüyordu. Peygamber’in (s.a.s.)binek arkadaşları Ebû Lübâbe ile Ali idi (Allah her
ikisinden de râzı olsun). Yürüme sırası Rasûlullah’a gelince adları geçen iki zat: ‘Yâ Rasûlallah! Sen bin, biz
yürürüz’ dediler. Allah Rasûlü: “Ne siz benden güçlüsünüz, ne de ben sevaba sizden daha az muhtacım”
buyurmuşlardır.” (Ahmed bin Hanbel,
Nesâî)
Abdurrahman b. Avf
(r.a) anlatıyor: “Bir defâsında Peygamberimiz
(s.a.s.), evinden çıktı, kendi özel odasına doğru yönelip içeri girdi. Kıbleye
karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki öldü sandım. Hemen
yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı ve : Kimsin ?
diye sordu. Abdurrahman,
dedim. Ne istiyorsun? Yâ Rasûlallah,
dedim. Öyle bir secde yaptın ki Allah rûhunu kabzetti
diye endişe duydum. Rasûlullah: “Cibril bana gelerek Allah’ın şöyle buyurduğunu müjdeledi: Kim sana salevat getirirse ben de ona rahmet ederim. Kim sana selâm
verirse Ben de ona selâmet dilerim. Ben de şükretmek için Allah’ın huzurunda
secdeye kapandım” buyurdu” (Ahmed bin Hanbel).
EbûHüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullahtan sonra, Ondan daha çok ‘estağfirullahe
ve etûbu ileyh’ diyen
birini görmedim” (EbûYa’lâ)
Huzeyfe (r.a)
anlatıyor: “Rasûlullaha dilimin keskinliğinden
yakınarak ‘ey Allah’ın Rasûlü, çoluk-çocuğuma karşı
acı bir dilim var, beni ateşe sokacağından korkuyorum’ dedim. Rasûlullah: “Niye
istiğfar etmiyorsun? Gerçek şu ki ben her gün yüz defa istiğfar ediyorum”
buyurdu.” (Ebû Nuaym)
Eşsiz bir tevâzûörneği sergileyen peygamberimiz, geçmiş ve gelecek
bütün günahları affedildiği halde istiğfar etmekten de geri durmamış, gerek
bağışlanma dilemede ve gerekse tevbe etmede ümmetine
öncülük vazifesini bihakkın ifa etmiştir. Onun tevbe
ve istiğfarı, günahlar için olmayıp, Rabbine kulluğunun bir göstergesi ve
ümmetine örnekliğinin uygulamadaki yansıması olsa gerektir.
Tüm bu anlatılanlara
ilaveten, Hz. Peygamber’in bizzat kendisi de pek çok defâlar
bir insan olduğunu hatırlatarak, yaşanan olaylarda kendisinin de bir beşer
olduğu gerçeğinin altını çizmiştir. Meselâ hurma ağaçlarını
aşılayan Medinelileri gördüğünde merak edip sormuş, sonra “bu işlemin bir faydası olacağını zannetmiyorum” demiş, aşılamanın
bırakılması ve o yıl hasadın az olması üzerine de “ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey emredersem onu alınız,
ancak kendimden bir şey emredersem, ben de bir beşerim” buyurmuştur
(Müslim, Fezâil 43, 38).
Kendisine getirilen dâvâlarla ilgili olarak şunları söylediği de rivâyet
edilmektedir: “Ben de yalnızca sizler
gibi bir insanım. Siz birbirinizle olan davalarınızın çözümü için bana
başvuruyorsunuz. Mümkündür ki bir taraf kendisini diğerinden çok daha iyi
savunabilir. Eğer ben buna dayanarak onun lehine hükmeder de gerçekte kendisine
ait olmayan bir şeyin ona verilmesi kararını verirsem, o bundan küçük bir parça
dahi almasın. İyi bilsin ki o, onun için ateşten bir parçadır.” (Muvattâ, Akdiye 36, 1)
Hz. Peygamber, bir
beşer olması yönüyle, insanların yaşayabildiği pek çok olayı bizzat yaşamış ve
bu olayların garipsenmemesi gerektiğini belirtmiştir. Meselâ bir defasında
namaz kıldırırken yanılması üzerine şöyle buyurmuştur: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de
unuturum.” (Müslim, Mesâcid 92-94)
Bir başka örneğe göre,
Hz. Peygamber (s.a.s.), kişinin hâmile olan eşine yaklaşmasının sakıncalı
olduğunu söylemiş, fakat bu kararının yanlış olduğunu anlayınca şöyle
buyurmuştur: “Ben hâmile olan kadına
kocasının yaklaşmasını yasaklamak istemiştim. Fakat Farslıların ve Rumların
bunu yaptıklarını ve çocuğun bir zarar görmediğini haber alınca bu kararımdan
vazgeçtim.” (Müslim, Nikâh 24)
Hz. Peygamber’in
(s.a.s.) beşerî yönünün en bâriz göstergelerinden biri
de vahye muhâtap olduğu zaman, korkması ve tedirginlik sebebiyle evine gidip,
örtülere bürünmesidir.
Hz. Peygamber de
(s.a.s.) diğer insanlar gibi her yönüyle bir insandı. Yani o da biyolojik,
psikolojik ve sosyal yönlerden bir insandı. Onun peygamberliği, beşeriyetini
ortadan kaldırmamıştır.
Hz. Âişe’nin rivâyetettiğine göre
“bir adam Hz. Peygamber’e gelip, oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak
sabahladığını ifade ederek ne yapması gerektiğini sordu. Hz. Peygamber de “Ben
de oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahlıyorum, sonra yıkanıyorum ve
orucuma devam ediyorum” dedi. Adam da “Yâ Rasûlallah, sen bizim gibi değilsin. Allah senin gelmiş,
geçmiş bütün günahlarını affetmiştir. Allah, sana dilediğini helâl kılar”
deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.)kızdı ve “Allah’a
yemin ederim ki Allah’tan en çok korkanınız ve O’ndan neyle sakınacağını en çok
bileninizin ben olduğumu zannediyorum” demiştir. Buradan anlaşılmaktadır
ki, Hz. Peygamber de diğer ümmet mensupları gibi kullukla yükümlüdür.
Zaten, Hz.
Peygamber’in, Kur’an ahlâkı ile ahlâklanmış
olması ve Kur’anın teyidiyle “örnek alınması gereken biri olması” ve “yüce bir ahlâka sahip olması” gibi husûsiyetleri
bizlere onun örnek şahsiyetinin birer yansıması olup, onun daha çok kulluk
yönüne vurgu yapmaktadır.
Peygamberler vahyin
ilk muhatapları, ilk mü’minleri ve ilk uygulayıcıları
olmuşlar, kendilerine gelen vahyi hiçbir şekilde değiştirmeksizin almışlar,
vahye tabi olması gereken herhangi bir kul gibi, iman ettikleri esasların
toplumlarında yaygınlaştırılması için mücâdele
vermişler ve her yönden ümmetlerine örnek olmuşlardır.
Hz. Peygamber’in en bâriz vasıflarından biri de, onun huşu içinde ve ihsan
makamında Allah’a ibâdeteden bir kul oluşudur. “De ki: Dini Allah’a halis kılarak, O’na ibâdetetmekle emrolundum” (39/Zümer, 11) âyetinde belirtilen
ihlâslı kul olma özelliği Hz. Peygamber’in hayatında göze çarpan en önemli
özelliklerdendir.
Hz. Peygamber, “Emrolunduğun gibi
dosdoğru ol” (11/Hûd, 112; 42/Şûrâ,
15) âyetlerinin gereğini yerine getirme husûsunda çok gayret sarfetmiş, “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de kendisine hitâben
ifâde edilen tüm emirleri yerine getirmede ve bütün nehiylerden kaçınmada Hz.
Peygamber, son derece titiz davranmıştır.
İbâdetlerde az da olsa devamlılığı tavsiye eden
Hz. Peygamber, sadece ibâdetzamanlarında değil,
hayatının her anında Rabbi olan Allah ile sürekli irtibat halinde olmaya
çalışmıştır. Elbise giyerken, çıkarırken, yatarken, uykudan uyandığında, eve
girerken, evden çıkarken, kısacası her işinde duâları
olan Hz. Peygamber’in, bir an bile Allah ile irtibatını kesmemeye, her zaman ve
mekanda, Allah’ı hatırlayacak bir amelde bulunmaya çaba sarfettiğini
görmek mümkündür.
Hz.
Peygamber (s.a.s.), Kur’ân-ı Kerim’de insanlara
yönelik olarak “vahyi alması”, “tebliğ etmesi”, “beyan etmesi”, “ta’lim”, “tezkiye” gibi pekçok
vazifesinin yanında; “iman etmesi”, “namaz kılması”, “emrolunduğu
gibi dosdoğru olması” gibi emirlere de muhatap olmuş ve bütün emrolunduğu şeyleri en güzel örnekliklerle yerine
getirerek, tebliğ ve irşad vazifesi yanında, kulluk
ve ibâdetsorumluluğunu da bihakkın yerine
getirmiştir.
Hz. Peygamber’in
kulluğu ve ibâdetanlayışı değerlendirilirken dikkat
çeken noktalardan biri de onun sanki bütün hayatını ibâdetle
geçiren birisi gibi algılanabileceği hususudur. Evet
onun bütün hayatı ibâdetşuur ve bilinciyle geçirilen
bir hayattır, ama o, çok yoğun ve samimi bir kulluk şuuru içinde olmakla
beraber, bu durum onu, sosyal hayattan ve insanlara karşı olan
sorumluluklarından uzaklaştırmamıştır. Nihâyetinde
ibâdeti yaratılışın gayesi perspektifinden ele alırsak, Hz. Peygamber,
hayatının bütün yönleriyle bu yaratılış sırrını en iyi anlayan ve en güzel bir
şekilde hayatında uygulayan bir kul olarak çıkar karşımıza.
Kendisine gelerek,
geceleri hep namaz kılacağını, hep oruç tutacağını, hep ibâdetederek,
hiç evlenmeyeceğini söyleyenlere “Allah’tan
en çok korkanınız, O’nun emirlerine uyma konusunda en hırslı olanınız ben
olduğum halde ben de bazen oruç tutuyorum, bazen de tutmuyorum, gecenin bir
bölümünde ibâdetle meşgul oluyorum, diğer bölümünde de
uyuyorum ve kadınlarla da evleniyorum” (Buhârî,
Nikâh 1) buyurarak kendi ibâdetanlayışının toplumdan tecrid edilmiş bir ruhban anlayışı olmadığına dikkat
çekmiştir.
Hz. Peygamber’i, bir
kul olarak ele aldığımız bu çalışmada, en başta dikkat çekilen değerlendirme
yanlışlarına düşmemek için; yani onu çok farklı ve ayrıcalıklı görme ve tabiri
caizse uçurma hatasına düşmemek ya da sıradanlaştırma, aleade
bir beşer konumuna indirgeme yanlışını yapmamak için şu hususları da göz önünde
tutmamız gerekmektedir:
Evet, Hz. Peygamber
(s.a.s.), yemek yiyen, uyuyan, çarşılarda gezen, sevinen, üzülen, kızan, ibâdeteden bir beşer ve bir kuldur. Ama o, aynı zamanda
birtakım özellikleri de olan özel ve seçkin bir kuldur. Meselâ; âlemlere rahmet
olarak gönderilmiştir. Bir numûne-i imtisaldir. Yüce bir ahlâka sahiptir. Kendisine iman ve
itaatin farz olduğu birisidir. Kendisine sevgi ve saygı duyulmalıdır.
Onu diğer insanlardan
ve diğer kullardan ayıran bazı özellikleri de söz konusudur. Kur’an- ı Kerim’de pek çok yerde vurgulanan bu
özelliklerden bazıları aşağıda verilmiştir:
Geceleyin diğer
insanlardan ayrı olarak, namaz kılmakla emrolunmuştur.
Ona ve akrabalarına
zekât verilemez.
Allah ve melekler ona
salât ü selam getirmiş ve mü’minlere de ona salât ü
selam getirmeleri emredilmiştir.
Ona herhangi bir
şekilde eziyet verecek, onu rencide edecek davranışlar şiddetle kınanmış, buna
cüret edenler lanetlenmiş ve dünyevi ceza ve uhrevi azapla tehdit
edilmişlerdir.
Mü’minlerin kendi aralarında yüksek sesle
konuştukları gibi, peygamberle konuşmamaları, ona odaların ötesinden bağırarak,
hitap etmemeleri emredilmiştir.
Bir ortamda ondan izin
almadan ortamın terk edilmesine bile müsaade edilmemiştir.
Mü’minlere, onun evine çağrılmadan
gidilmemesi, eğer yemek vaktinin dışında ise yemek vaktini beklememeleri,
yemeğe dâvetedilmişlerse, yemeği yer yemez, konuşmaya
dalmadan ayrılmaları gerektiği hatırlatılmıştır.
Kendisine
vahiy gelmesi.
Kur’an-ı Kerim’le birlikte kendisine
hikmetin de verilmesi.
Kendisine
Kevser’in verilmesi.
Rasûlü’s Sakaleyn
(hem insanların hem cinlerin peygamberi) olması.
Son
peygamber olması.
Risâletinin evrensel olması.
Hanımlarının, mü’minlerin anneleri olarak tavsif edilmesi.
Geçmiş gelecek tüm
günahlarının affedilmesi.
Ona ganimetlerin helâlkılınması.
Kendisi
hakkında diğer peygamberlerden söz alınması.
Kendisiyle görüşme
yapılmadan önce bir sadaka vermenin gerekliliği.
Kendisine Makam-ı Mahmud’un verilecek olması.
Ümmetinin
en hayırlı ümmet olması.
Hayatına
ve beldesine yemin edilmesi.
Kendisine
itaatin Allah’a itaat olması.
Kadir
Gecesi’nin verilmesi.
Savaşlarda
meleklerle desteklenmesi.
Tüm bu anlatılanların
sonucu olarak şunları söylememiz mümkündür: Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’an’a ve sahih hadislerdeki kendi beyanlarına göre bir
insandır. O, aynı zamanda “âlemlere rahmet” olarak gönderilen ve insanlar
arasından seçilen bir peygamberdir. Onun peygamberliği, beşerî boyutunu ortadan
kaldırmadığı gibi, beşerî yönü de alelâde bir beşer gibi değildir. O, bir
beşerin ihtiyaç duyduğu her şeye ihtiyaç duymuş, bir beşerin hayat yolunda
çekmiş olduğu bütün zorluk ve sıkıntıları çekmiş ve ihtiyaçlarını karşılamak
için çabalamıştır. Bütün ayırıcı vasıfları ve Allah katındaki değeri, onu
kulluk ve taatten alıkoymamıştır.
O, “Allah’ın kulu” ve
“Rasûlü”dür (abduhû ve rasûluhû). (Veli Karataş)