Barış kelimesiyle aynı kökü paylaşan
ve anlamlarından biri de barış olan "İslâm"da asıl ve doğal olan
sulh, selâmet ve barıştır. Gel gör ki İslâm'ın düşmanları, barış çağrılarının
önünde engel oldukları, yeryüzünde fitne çıkarttıkları, insanlara ve insanî
değerlere zulmettikleri için, yeryüzünü ıslah etmekle görevli bulunan Peygamber
ve O'nun izinden giden müslümanlar, fıtrat/insanlık düşmanlarının zararlarına
engel olmak maksadıyla kaçınılmaz olarak savaşa kapılarını açmıştır.
Bütün insanlığa ve tüm âlemlere
rahmet olarak gönderilen peygamberimiz (21/Enbiyâ, 107), Allah'a dâvetin önünde
engel olan zâlimlere karşı; kendisinin, aynı zamanda "savaş peygamberi" (Câmiu's-Sağîr, 1/108) olduğunu
belirtmiştir. Dost-düşman, kabul etmek zorundadır ki, O'nun savaşları da baştan
sona bir rahmet ve merhamet kuşağı idi. O ve O'na bağlı insanlar, mecbûriyet
dışında savaşmazlarken, savaştıklarında da insanları öldürmemek; tam tersine,
onları ihyâ etmek için tüm yolları tek tek kullanıyorlardı. Hz. Peygamber, sulh
zamanında olduğu kadar, savaşırken de rahmet peygamberi olduğunu
gösteriyordu.
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in saldırgan
olmaktan sakınmasına rağmen; savaş tekniğini, kendisine saldıranlardan çok daha
iyi bildiğini, uyguladığı savaş taktiklerinden ve savaştığı düşmandan sayı
olarak çok az askeri ve silâhı olmasına rağmen savaşlarının neticelerinden
görüyoruz. O'nun saldırıdan ve savaşı başlatmış olmaktan sakınması, kesinlikle
savaşı bilmediğinden ya da korkudan değildi. Bu konuda en küçük âcizlik ve
korkaklık kırıntısı O'nda yoktu. O'nun savaştan sakınması, savaşı, sakınılması
mümkün olmayan ve sevilmeyen bir zarûret olarak değerlendirmesindendi. Allah'ın
dâvâ ve dâvetinin başarısı, insanlara ulaşması için savaş dışında başka çıkar
yol bulduğu zaman savaştan sakınırdı. İslâm'ın kılıç zoruyla yayıldığı gibi bir
değerlendirme, özellikle Hz. Peygamber dönemi ve O'na bağlı yönetimler açısında
kesin ve büyük bir iftirâdan başka şeyle tanımlanamaz. Şâyetİslâm, kendisine
karşı iknâ ve delil ile savaşılabilen bir düşünceye karşı kılıçla savaş açmış
olsa, bu, belki barışseverlik açısından kınanabilirdi. Ancak, ona kulak
vereceklerin önüne geçip İslâm'ın önünde bir engel olarak duran güce
güçle/kılıçla savaş açmasını ayıplamak, ayıplanacak bir suçtur. Çünkü kuvvet,
ancak kuvvetle engellenir. İnsanları zulüm, fitne ve fesattan kurtarmak için,
başka türlü yola gelmeyen saldırgan fesatçı tâğutlara karşı savaştan başka
çıkar yol yoktur.
İslâm düşmanları, çoğunlukla
düşünceye karşı savaş açarlarken; İslâm, savaşı bile düşünce ile önlemenin
yollarını aramıştır. İslâm dâvetini, hidâyeti kabullenmeleri, cizye vermeyi
kabul etmeleri veya barış antlaşmasına rızâ göstermeleri gibi barışçı çözümleri
savaşı durduracak ve ona alternatif olacak şekilde, insanlara, hatta saldırgan
savaşçılara şans tanıyarak sunmuştur. Bütün bunlara rağmen, "kâfirler tâğut ve bâtıl dâvâlar
yolunda savaştıkları" (4/Nisâ, 76) için, "iman
edenler de Allah yolunda savaşmak" (4/Nisâ, 76) zorundadır; çünkü "onlar, eğer güçleri yeterse,
müslümanları dininden döndürünceye kadar onlara karşı savaşa devam
ederler." (2/Bakara, 217). Saldırganlara
karşı teslimiyet değil; onlara hadlerini bildirmek ve hiç kimseye
zulmetmelerine fırsat vermemek gerekir: "Dininize
saldırırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın." (9/Tevbe, 12). "Fitnenin tamâmen yok edilinceye ve din
(kulluk) yalnız Allah için oluncaya kadar savaşmakla" (2/Bakara, 193)
emrolunan mü'min, iyi bilmelidir ki; "şâyetsavaştan
vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur." (2/Bakara,
193). Bu konuda ölçü bellidir, aşırılığa gitmek, Allah için yapılması gereken
savaşa dünyevî ve nefsî istekler karıştırmak yasaklanmıştır: "Size karşı savaş açanlara, siz de Allah
yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri
sevmez." (2/Bakara, 190)
Bu girişten sonra, Rasûlullah'ın
savaş meydanlarındaki konumundan, bir mücâhid ve komutan olarak Rahmet
Peygamberinden bahsedebiliriz. İslâm'ın savaş dini olmadığı, Hz. Peygamber'in
de savaşı isteyen ve başka yol bulunduğu halde onu seçen bir savaşçı kişilik
arzetmediği halde, savaşın gerekli olduğu zaman Hz. Muhammed (s.a.s.), üstün
yetenekli bir komutan, çok basîretli bir mücâhid, dâhi bir stratejist id. Başkalarının
savaş ve eğitimle öğrenemediği savaş tekniğini O, vahyin kılavuzluğu ile
bilirdi. O'nun tüm güzel vasıflarının olduğu gibi, savaş dehâsı da
peygamberliğinin isbâtıdır.
O'nun savaşçı konumunun belli başlı
özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Cesâret, meşverete başvurma, eldeki
imkânları en üst seviyede kullanma, savaşta rûhî özelliklere, duâ ve ibâdete
yer veren bir yaklaşım, düşmanın sayı ve silâh üstünlüğüne rağmen, iman ve ona
dayalı cesâret, sabır, irâde, cihad, şehâdet gibi mânevî kuvvete, psikolojik
imkânlara önem vermek, bunun yanında asker sayısı ve silâh gücünü tâviz
vermeden artıracak imkânları ihmal etmemek...
Ganimet veya intikam almak için
değil; sadece Allah için ve sadece O'nun yolunda, yani îlâ-yı kelimetullah
uğruna savaşması, düşmanlarının
birbiriyle yardımlaşması ve ortak güç hazırlamalarını engellemek için savaş
öncesi tedbirler alması, diğer düşmanlarını savaş için etkisiz hale getirip
savaşacak düşmanını daima teke indirmeye çalışması, savaş yerini seçmeyi
düşmana bırakmayıp kendi belirlediği alanda savaşı tercihi, ordu komutanı ve
devlet başkanı olduğu halde savaş cephesinin gerisinde değil; cephenin
ortasında, hatta zaman zaman en başında savaşması, ordusunun moralini en üst
düzeye çıkaracak her güzel yolu kullanması, istihbârata ve gizliliğe büyük önem
vermesi, ordudan önce keşif ve istihbârat güçlerini kullanması, gerektiği
durumlarda savaşla ilgili hazırlıkları, kimlere ve nereye karşı sefere
çıkılacağını son âna kadar gizlemesi...
O, savaş öncesinde Kureyş'in savaş kaynağı
için düzenlediği ticaret kervanlarından haber alıyor ve hemen peşlerine
seriyyeler takıyordu. Yani, düşmanın silâh dışında başka yollarla da
savaştığını veya savaşa zemin hazırladığını biliyor, pis suyu kaynağından
kurutmaya çalışıyordu. Komutan tâyininde ve onlara nasihatlerde de örnek bir
seçici ve görevlendiriciydi. Bazen müfreze komutanının dışında, askerler bile
nereye gideceğinden, bir savaş için mi, yoksa keşif göreviyle mi
gönderildiklerinden haberleri olmazdı. Durumu, ancak asıl istenen görevin
harekâtına başlanmadan birkaç saat önce, artık mutlaka açıklanması gereken
saatte öğrenirlerdi. Herkes ona göre son hazırlığını yapacak ve düşman, görevi
açıklanmasından sonra durumu haber alsa bile, buna karşılık hazırlık
yapabilmesi için yeterli zaman bulamazdı. Bazı durumlarda, komutan bile nereye
ve niçin gittiğini bilmez, kendisine emredildiği gibi, belirlenen stratejik
yere geldiğinde, yazılı olarak verilen mühürlü/kapalı tâlimâtı açar ve ona göre
emirleri uygulardı. Bunlardan biri, Hz. Peygamber'in, Cahş oğlu Abdullah'ı
kapalı bir mektupla, yanına verdiği mücâhidlerin başında göndermesi ve iki gün
yol aldıktan sonra mektubu açmasını istemesidir. Mektupta şunlar yazıyordu:
"Batn-ı Nahle denen yere ulaşıncaya kadar, Allah'ın isim ve bereketiyle
durumu gizli tut. Arkadaşlarından hiçbirini seninle beraber yola devam etmeye
zorlama. Seninle beraber gelenlerle birlikte oraya ulaşıncaya kadar yola devam
et. Orada Kureyş kervanını gözetle ve bize onun hakkında mâlûmat topla!"
Kureyş'in, kendisini ve sahâbelerini
gözetlemek için câsus ve istihbârâtçı gönderme ihtimalini hesaba katar,
stratejik haberleri etrafındaki güvenilir insanlardan bile bazen gizlerdi.
Allah Rasûlü, "savaşın hile
olduğunu" belirtir, gizlenme ve düşmanı aldatma yöntemlerini en güzel
şekilde kullanırdı. Sayılarını ve
örneklerini, dergi sayfalarının imkânıyla sınırlanan bu yazıda
çoğaltamayacağımız daha onlarca Peygamber taktiği vardır ki, yukarıda
anlatılanlarla birlikte çağımızdaki savaşlarda ve istihbârâtlarda, keşif ve
gözlemlerde örnek alınmakta, daha iyisi bulunamadığı için O'nun düşmanlarınca
bile bu taktiklerin ihmal edilmemesi istenmektedir.
Şâyetmodern asrın savaş tekniklerini
çok iyi bilen bir eleştirmen, o yüce insanın savaşlarını inceleyip tenkide tâbi
tutacak olsa, savaş tekniği açısından hatalı hiçbir yön bulamayacak, O'nun bu
imkânlarla uyguladığı taktik ve davranışlardan daha doğru başka bir yöntem
gösteremeyecektir. Bu durum, günümüze kadar hiçbir İslâm ve Peygamber düşmanı
veya müsteşrik tarafından, (itiraf edilmese bile) çok istedikleri halde
eleştirilememesiyle zımnen kabul edilmektedir.
İyi bir komutan, salt kendi bilgi ve
tecrübelerine güvenmez; uygun (ehil ve emin) kişilerle istişâreyi ihmal etmez.
İyi bir komutan, savaş ve taktik uzmanlarının bilgisinden, cesurların
cesâretinden istifade eden, yönettiği insanların akıl, kalp ve bedenî
kuvvetlerinden de en az elindeki silâhlar kadar yararlanmasını bilen kimsedir.
Bütün bunlar, en yüksek oranda o büyük komutanda mevcuttur.
Meşvere (şûrâ ve istişâre de denilen
teknik danışma), tüm savaşlarda, savaş planları ve savunma yöntemleriyle ilgili
olarak, Ekrem Rasûl'ün ihmal etmediği bir esastır. Bedir'de Habbâb bin
Münzir'in, mevzîlenen yerden başka bir yere, Bedir kuyularının yanına taşınma
teklifine kulak vermiş ve onu uygulamıştır. Bedir'e katılamamış genç ve cesur
müslümanların teklifiyle Medine dışında Uhud çevresinde ordusunu
konuşlandırmıştır. Selmân-ı Fârisî'nin teklif ettiği "hendek kazmak"
gibi o dönemin Arap toplumlarında hiç bilinmeyen savunma sistemini
uygulamıştır. Denilebilir ki, Medine'ye baskın yapılacağı sırada İranlı Selman
Medine'de bulunmasa ve bu yöntem teklif edilmeseydi, Hz. Peygamber, hendek
kazılmasını kendisi icat edip emredebilirdi. Çünkü O, gedikleri kapatmaya ve
arkadan gelecek saldırılara karşı tedbirli olmaya âzamî önemi verirdi. Uhud
savaşında dağı arkasına almış ve düşmanın sızma ihtimali bulunan geçide de elli
okçu yerleştirerek onlara şöyle emir vermişti: "Bizi arkadan koruyun. Bizi
arkadan sarmalarına engel olun. Onları yendiğimizi görseniz bile ordugâhlarını
ele geçirinceye kadar yerlerinizden ayrılmayın. Öldürüldüğümüzü görseniz bile
bize yardıma gelmek için yerlerinizi terketmeyin. Sizin yapacağınız, düşman
atlılarına ok atmaktır. Çünkü atlar okların atıldığı tarafa yanaşmaz." Bir
dağın geçidinde düşmanın fırsatlardan yararlanabileceği her duruma tedbir alan
komutan, Medine'ye düşmanın sızma ihtimali bulunan yerine de hendek kazar veya
benzer bir alternatif bulurdu.
Bu, insanların en merhametlisi ve
aynı zamanda dünyanın en büyük komutanı olan örnek insanın savaştaki uzak
görüşlülüğü darb-ı mesel haline gelmişti. Sahâbelerin savaş öncesinde Bedir
kuyusundan su içen iki köleyi dövdüklerini gördü. Sebep, Kureyş ordusunun
sayısını söylememeleriydi. Peygamber (s.a.s.) üstün zekâsıyla, onları sınava
tâbi tutarak onların doğru söylediklerini, müslümanları aldatmayı
kasdetmediklerini anladı. Düşman ordusunun sayısını gerçekten bilmediklerini
anlayınca, kestikleri develerin sayısını sordu. Böylece yenen yemek miktarını
değerlendirerek asker sayısını tahmin etti. Bunun gibi, düşman hakkında bilgi
toplarken, kendi istihbârâtçıları ve gözcülerine ilâve olarak, düşmanın geçtiği
yollarda ve o yörede yaşayan halktan da yararlanırdı.
Düşmanlarının kendilerine karşı
savaşacaklarını haber alınca, onların ânî baskında bulunmalarına fırsat
vermezdi. Aksine, Tebük gazvesinde olduğu gibi, kuraklık ve şiddetli sıcaklığın
kavuruculuğuna rağmen stratejisinden ve düşmanı takipten vazgeçmezdi. Düşmanın
nasıl davranacağını beklemekle vakit ve fırsat kaybetmezdi. Düşmanın
mühimmâtını tamamlayarak baskın yapma avantajına veya savaşta toparlanma
fırsatına meydan vermezdi. Ancak Hendek gazvesinde olduğu gibi baskının,
baskında bulunanın aleyhinde olduğu durumlarda isteyerek düşmanı beklemesi ayrı
bir taktik zaferidir.
Napolyon, Hitler, Mussolini ve ...
gibi askerî dehâ olduğu söylenen nice kahramanlar(!), hayatları boyunca askerî
dersler aldıkları, meslekleri savaş olduğu halde, nice hatalara düşmüşler,
zâlimlere has mel'un gâlibiyetler yanında, nice rezil mağlûbiyetler de
almışlardır. Bunların ve benzerlerinin hiçbirini Rasûlullah'ın askerî dehâsıyla
mukayese etmek mümkün değildir. Rasûlullah bu sayılan veya sayıl(a)mayan
komutanların düştükleri hatalara hiç düşmemiştir. Peygamber'in büyük askerî
özelliğinin esası, en az savaşla ve savaşta (mecbûriyet varsa) en az insan
öldürmesi, savaşırken hiçbir düşmana işkence yaptırmaması, savaşmayan
sivillere, mâsum insanlara olduğu kadar, çevreye bile zarar vermeyi
yasaklaması, esirlere her yönüyle misafir muâmelesi yapması... gibi insanî
esaslardadır. O, kılıcından devamlı kan damlayan, her gittiği yeri yakıp yıkan
ceberut, müstekbir bir zorba değildir. Ulu Önderimiz'in on senelik Medine
hayatı boyunca bizzat katıldığı 27 gazvede ve çeşitli yerlere ashâbından
birinin komutasında gönderdiği 60 kadar seriyyede, (yani Peygamberimiz
zamanındaki 90 civarındaki savaşlarda) toplam 150 kişinin öldürüldüğünü
görmemiz, gerçekten şaşırtıcıdır. (Bkz. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları,
s. 11; A. Önkal, Rasûlullah'ın İslâm'a Dâvet Metodu, s. 125). En abartılı
olarak bu sayıyı âzamî 1000'e çıkaranlar vardır. Rasûlullah döneminde
"Rusya hâriç, Avrupa büyüklüğünde ve üzerinde milyonlarca halkın yaşadığı,
bir buçuk milyon kilometrekareden fazla bir alanda cereyan eden tüm seriyye ve
gazvelerde, savaş başına düşen ölü sayısını düşündüğümüzde "büyük
komutan"a hayrân olmamak mümkün değildir. Bu durum, O'nun, savaşırken de
"rahmet peygamberi" olduğunun hemen göze çarpan özelliklerindendir.
(Küçük bir karşılaştırma olarak, her iki taraftan 500 000 civarında ölü ve
yaralıya mal olan Çanakkale savaşının askerî açıdan nelere mal olduğu, savaş
kazanmak için 190 000 Türk askerinin yitirildiğini ve zaferi büyük oranda
gölgelediğini hatırlayıverelim. Dünya savaşlarındaki yamyamlığı ve hâlâ devam
eden vahşî saldırıları, barbarlıkları, mâsum insanların üzerine yağan bombaları
göz önüne getiriverelim!)
Rasûlullah'ın savaş esnâsında
çatışmaya katılmayan yaşlıların, kadınların ve çocukların öldürülmesini
yasaklayan, aşırı gidilmemesi, zulüm ve işkencede bulunulmaması, gözleri
oyarak, kulak ve burun gibi uzuvları keserek müsle yapılmaması konusundaki
emirleri de (Buhârî, Cihad 147, 148; Müslim, Cihad 3) hayranlık vericidir.
Bütün bunların yanında Rasûlullah
(s.a.s.), bu askerî dehâsını, zarûret bulunmadığı müddetçe kullanmamıştı.
İnsanı, savaştan, sadece korkaklık ve acziyet geri bırakmaz. Rasûlullah'ın
temsil ettiği dâvâ, kuşandığı risâlet ve sahip olduğu merhamet gibi değerler
zarûret olmadıkça O'nu ve bağlılarını savaştan alıkoymuştur. Bununla birlikte,
mecbur olduğu savaşlarda O'nun kahramanlık ve cesâretini anlatabilecek diller,
yazabilecek eller var mıdır? O, savaş ateşinin kızıştığı, vahşet ve dehşetten
en yiğitlerin korktuğu zamanlarda bile savaş safında askerleri arasındaydı.
Kahramanlar kahramanı Hz. Ali şöyle der: "Biz, savaş kızıştığı zaman
Rasûlullah (s.a.s.)'la korunurduk. Kendisinden düşmana daha yakın kimse
olmazdı." Huneyn savaşında ordunun çoğunluğu kaçtığı ve neredeyse yalnız
kendisi ok ve mızraklara hedef olduğu halde sebât etmeseydi, müslümanlar
yenilgiye uğrayabilirdi. Uhud savaşında dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı.
Peygamber'in şehid edildiği haberlerine karşı Rasûlullah (s.a.s.), savaşın en
can alıcı safhasında kendisinin hayatta olduğunu, dostlarına olduğu kadar
düşmanlarına da yiğitçe haykırıyor; bir taraftan ordusuna moral veriyor, diğer
taraftan büyük risk alıyordu. Bunlar, Rasûlullah'ın onlarca destansı
kahramanlık ve cesaretinden bir-ikisi...
Mekke döneminin son günlerini
düşünün. Gemisini en son terkeden kaptandı O. Önce Habeşistan'a, sonra
Medine'ye müslümanları emin bir şekilde ulaştırmış, kendisine yardım edecek ve
destekçi olacak insan bile bırakmadan en son hicret eden O olmuştur. Medine'de
de, devlet başkanı olduğu halde bundan farklı davranmamıştı. Düşmanın baskın
tehditleri etrafa yayıldığı bir zamanda, gece karanlığında etrafı kontrol
maksadıyla Medine'yi dolaşması, üstün cesâretinden değilse neden ileri
geliyordu? Oysa, o gün Medine'de bu işleri yürütecek kimseler de vardı ve o
evinde rahat uyuyabilirdi. Fakat durumu kendi gözleriyle görmek istiyor, korku
O'nu bundan alıkoyamıyordu. O, askerini savaşa sokup kendisi uzaktan seyreden
komutanlardan/devlet başkanlarından değildi.
Yukarıda özetlenen bütün bu özellikleri
O'nun peygamberliğinin isbatıdır ve bütün bu ve benzeri güzel sıfatları,
Peygamberlik ve kulluk sıfatından sonra gelir. Salât ve selâm O'na ve O'nun
izinden gidenlere olsun!
Hz. Peygamber'in savaş dehâsından
dolayı, İslâm devletindeki askerliğe "Peygamber ocağı" denilir(di). O
ocakta Peygamber'in imanı, ahlâkı, cihadı, kahramanlığı, Allah'ın düşmanlarına
düşmanlığı, müslümanlara/insanlara merhameti... öğretilirdi. Ve İslâm
askerleri, ceyş-i Muhammed (Peygamberin askeri), "Asâkir-i mansûre-i
Muhammediyye" (Muzaffer Muhammed (s.a.s.)'in askerleri), küçük birer
"Muhammed", yani "Mehmetçik" olarak yetişirdi... Evet,
İslâm devletinde böyleydi; Şimdiki durum mu?!..
Seni tanıyan Sana hayran olur. Ama
Seni tanıyamadık; dostlarını unuttuk. Senin düşmanlarını teşhis edemeyen, daha
da kötüsü, düşmanlarınla işbirliği yapan bir toplum içindeyiz ey Nebî! Senin
savaşını/mücâdeleni bilmiyor insanımız. Senin mücâdelenden önemli geliyor
Mustafa'lara; falan takımla filan takımın maçı! Senden başka önder ve kahraman
arayışında gencimiz. Senin askerin olamadık yâ Muhammed (s.a.s.)! Senin
bayrağını, senin gösterdiğin burçlara dikemedik ey Rasûl! Sığınacak bir
kâlemiz, hicret edecek bir yurdumuz bile yok; Medine'ler oluşturamadık,
Mekke'lerimizi fethedemedik. Senin adınla birlikte yazılan tevhid sancağını
yükseltmesi gereken (Muhammed'ler demeye dilim varmıyor) Mehmed'ler Coni'lerin
bayrağını taşıyor. Senin adını istismar edenlere, sana ve yoluna hakaret
yağdıranlara anlayacakları dilden cevap bile veremedik. Senin getirdiğin Kitap
raflarımızı süslerken, senin düşmanlarının kitap(sızlık)ları beyinlerimizi,
gönüllerimizi, evlerimizi, sokaklarımızı... kirletiyor. Senin özgürlüğe
kavuşturduğun ruhlarımız kimlerin işgalinde bir görsen ey Rasûl,
dillendiremiyoruz. Sana şikâyet için düşmanının adını zikretmekten bile çekinir
olduk, korkar olduk ey korkusuz insan!
Belki inanmazsın ama, bizim
dünyamızdaki Ebû Cehiller...
Senin komutanlığına giremedi
dünyamız, o yüzden kurtulamadı insanımız. (Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 5, Kasım
2001)
Bütün Arap kabileleri,
Kâbe'nin muhâfızları olarak Kureyş'e büyük saygı duyduğundan diğer Arap
kervanlarına nazaran Kureyş'inkiler büyük avantaja sahipti. Kureyş kabilesi,
Suriye, Irak, Yemen ve Habeşistan gibi ülkelerden ziyaret izni ve güvenlik
garantileri almışlar, bu ülkelereri çeşitli yerlerine kervanlarını rahatsa
götürübilme imkânlarına sahip olmuşlardı. Hz. Peygamber'in büyük dedesi Hişam,
doğu ülkeleri ile Suriye ve Mısır arasında Arabistan'dan geçerek yapılan
uluslar arası ticarette yer almayı düşünüp başarmıştır. Mekke'nin en asil
kabilesi olan Kureyş'e mensup insanların, hac mevsiminde değişik yerlerden
gelen hacılara yaptıkları hizmetler sebebiyle saygı ile anılmalarına sebep
oluyordu. Onlara ait malların yollarda çalınması konusunda hiç endişe
duymuyorlardı. Üstelik diğer kervanlardan alınan, oldukça ağır geçiş ve ticaret
vergileri de Kureyş kabilelerinden alınmazdı. Bu imkânlarla uluslar arası
ticaret sebebiyle komşu ülkelerin insanları ve farklı medeniyet ve kültürü ile
doğrudan ilişki kurma fırsatına sahip olduklarından, Kureyş'in eğitim, kültür
ve bilgi standartlarını hiçbir Arap kabilesiyle karşılaştırılamayacak şekilde
yükseltmişti. Kureyş, Fil vak'asına kadar ticaret ile büyümeye ve zenginleşmeye
devam etti. Aynı yıl, Peygamber (s.a.s.) doğdu. Allah, bu Ebrehe ordusunu
herkesi şaşkınlığa düşürecek şekilde İlâhî mûcizesi ile ebâbil denilen küçücük
kuşlar vâsıtasıyla bozguna uğrattı (Bkz. 105/Fîl, 1-5). Böylece Allah Kâbe ile
birlikte onun hizmetçisi ve koruyucusu Kureyş'i de yok olmaktan korumuş ve
diğer kabilelerin gözünde itibarlarını ve Kâbe muhâfızları olarak şereflerini
arttırmıştır. İşte, Peygamberimiz'in ilk ticaret hayatına başladığında, bu
atmosfer ile Kureyş'in gücü ve zenginliği devam ediyordu.
Dedesi
Abdü'l-Muttalib'in ölümünden sonra Peygamberimiz, Kureyş'in diğer liderleri
gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle meşgul olan amcası Ebû
Tâlib'in yanında yaşamaya başladı. Ebû Tâlib, Mekke'den Suriye'ye giden bir
ticaret kervanı ile Şam'a gidiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman henüz dokuz
yaşındaydı. Onu hiç kırmayan amcasına sarılan Muhammed (s.a.s.)'i de bu
yolculukta yanına aldı. İbn Hişam ve Tirmizî'nin rivâyetine göre, kervan
Suriye'de Busra denen mevkîye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahira
adında bir râhip vardı. Ebû Tâlib onunla görüştü, râhip onları yemeğe dâvet
etti. Bu meyanda Hz. Muhammed (s.a.s.)'i görünce dikkatini çekti. O'nda
peygamberlik alâmetlerini sezdi. Ebû Tâlib'e: "Kardeşinin oğluyla geri
dön, yahûdilerden onu görüp zarar vermelerinden korkarım" dedi. Ebû Tâlib
de yeğeni ile geri döndü. İşte Hz. Peygamber'in ilk dış gezisi bu şekilde
Suriye'ye olmuştu.
Amcasının evinde büyüyen
Muhammed (s.a.s.), ondan ticarî işler konusunda birtakım tecrübeler edinmişti.
Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük
bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mekke'de kendi adına ticaret yapmaya başladı.
Genelde bilindiğinin aksine; ticarî hayata Hz. Hadîce ile müşterek çalışmaya
başlamasından çok önce girmiştir. Mekke'de küçük çapta işler yapardı. Bir
yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatîce ile çalışmaya başlamadan önce
başkalarıyla ticarî ortaklığa girdiğini gösteren sonraki olaylar ile te'yid
edilmiştir. Kureyş'in bir ferdi olarak O'nun da geçimi için kabilesinin diğer
fertleri gibi aynı mesleği, yani ticareti benimsemesi gâyet doğaldı. Kendi
adına ticaret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini
işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye
sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu.
Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) için sâbit bir maaş karşılığı veya kâr
ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz.
Hadice, Mekke'de temsilcileri vâsıtasıyla iş yapan zengin hanımlardan biriydi.
Muhammed (s.a.s.) çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk
arasında "el-Emîn" (güvenilir) ve "Sâdık" (doğru)
isimleriyle tanınırdı. Böylece O'nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak
gören Hadîce de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz. Muhammed
(s.a.s.)'i birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticarî
seferlere göndermişti.
Hz. Peygamber onun
sermayesiyle pek çok ticarî sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu
seferin sonunda Hadice O'na hizmetkârı vâsıtasıyla evlenme teklifinde
bulunmuştu. Bu sefer, Suriye'de Busra'ya yapılmıştı. Bu geziye çıktığında yaşı
25 civarında idi. Hz. Hadice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Hz.
Peygamber'in tâcirliği ve dürüstlüğü ile, özel olarak ticarî piyasada, genel
olarak da Kureyş'te büyük bir isim yaptığı anlaşılmaktadır. Yaptığı ticaretin
çoğunluğunu Yemen'e yaptığı ve bu gâye ile oradaki ticarî merkez ve ticarî
fuarlara çok sayıda katıldığı bilinmektedir. Hz. Hadice için buralara dört
sefer yapmıştır. Hz. Peygamber'in Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan
Bahreyn'e de birkaç sefer yaptığı bilinmektedir.
Özetle ifade edebiliriz
ki; Hz. Peygamber, ticarî işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18
yaşlarında başlamıştır. Herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi
gibi, maddî açıdan zengin sayılamayacak
durumda olan amcasına daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete
atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkele, özellikle Yemen, Bahreyn ve Suriye
şehir ve kasabalarına ve muhtemelen Habeşistan'a gitmiştir. Muhakkak ki O,
hayatını helâl yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. İş
hayatına, bir sermaye sahibi birinin ortağı olarak veya belirli bir ücret
karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olmalıdır. Daha sonra, bu sahada
kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine
yukarıda sözü edilen Hz. Hadice'nin O'nu birçok kere maaş karşılığı ticaret
için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblâğla
Suriye'ye göndermesi olayında olduğu gibi, kendisine diğer insanların sermayesi
ile iş yapması teklif edildi.
Bu olaylar, O'nun çocukluğunda küçük
bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını
öğrendiğimizde (Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5,
hadis no: 2149) daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz. Peygamber, büyürken,
gençliğinin ilk dönemlerinde ticarî hayatına muhtemelen sâbit ücretler
karşılığında başlamıştı. Daha sonraları bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına
düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz. Hadice için
birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Peygamberimiz, hayatının gençlik
dönemlerinde sâbit ücret karşılığında Hz. Hadice de dâhil, Mekke'nin farklı
zengin insanlar için ticaret yapıyor görmemiz gâyet normaldir.
Günün birinde genç Hz.
Muhammed (s.a.s.), birisyle ticarî bir anlaşma yaparken, aralarında bir problem
çıktı; bunun üzerine karşısındaki O'ndan iddiâsını ispatlaması için "Lât
ve Uzzâ" putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O "hiçbir zaman bunu yapmadım. Yolum o
heykellerin yakınlarından geçse, kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol
tutuyorum" buyurdu. O'nun tavrından oldukça etkilenen adam "Sen
doğru ve âdil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, sen,
bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişisin" dedi (İbn Sa'd,
c. 1, s. 130).
Tarihî kayıtlarda O'nun
Said bin Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke'nin fethinden
sonra Saib O'nu ziyârete geldiğinde ashâb onun iyiliğinden söz edince Peygamberimiz
(s.a.s.), onu herkesten daha iyi tanıdığını ifâde etti. Onu sevgiyle
karşılayarak "gel, gel, hoş geldin
kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticaret ortağım!" buyurdu.
Saib de gençliğinde Peygamberimiz'le ortaklık yaptığını ve O'nun ticaret
hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı.
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
Hz. Hadice ile evlenmeden önce, Suriye ve Yemen'de çeşitli yerlere Hz. Hadice
adına seferlere çıktığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla beraber,
maîşetini temin için benzeri ticarî gezilere defalarca çıktığı muhtemeldir.
Zaten O'nun gibi dürüst bir genç adamın, vaktini amcasının yanında boş
geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının
omuzundaki geçim yükünün birâzını almak için Kurey'te çobanlık yaptığı
bilinmektedir. 25 yaşına gelineceye kadar yaşlı amcasına bir yük olarak
işsiz-güçsüz gezdiğini nasıl umabiliriz? O'nun karakteri ve ahlâkı da göz önüne
alındığında, tüm deliller, en meşhurları Said bin Ali Saib ve Kays bin Saib
olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticarî
faâliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla Hz.
Hadice kendisini ticarî işleri için seçmeden önce Yemen'e ve kasabalarının
pazarlarına birkaç sefer yaptığını göstermektedir. Peygamberimiz'in mizacında
genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticarî işlere girmiş olması gâyet mâkul ve
olağandır.
Hz. Muhammed (s.a.s.)
gibi bir insanın, gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maîşeti için
başkalarına bağılmı bir hayat sürmesi hiçbir zaman ileri sürülemez.
Peygamberimiz'in Hz. Hadîce ile anlaşma yapmadan ve Ebû Tâlib'in konuşması ve
isteği vuku bulmadan önce en azından Yemen'e birkaç ticarî sefer yapmış olması
kuvvetle muhtemeldir. Bahreyn'e yaptığı birkaç sefer, Abdul Kays heyetinin
liderine "Sizin topraklarınızı
ayaklarımla çiğnedim" buyurması ile kendi ağzından te'yid edilmiştir.
Bu ifâde, Peygamberimiz'in ticarî amaçlarla Bahreyn'e birkaç kez gittiğini
açıkça göstermektedir.
Evlilik Sonrasında
Ticârî Meşgaleleri: Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hadîce ile evlendikten sonra, bu
kez işin idârecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti.
Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticarî merkezlerine ve
panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır.
Evlendiği 25 yaşından itibaren peygamberlik görevi kendisine tevdî edilinceye,
yani 40 yaşına kadar Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn,
Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticarî seferlere gitti; yani bugünkü
tâbirle ithâlat ve ihrâcat işiyle meşgul oldu.
Otuz yaşlarının sonuna
doğru, daha çok tefekküre vakit ayırdığı bir gerçektir. Bunun için Hira dağında
(Cebel-i Nûr) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde
otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı.
Evlendikten sonra yaptığı üç ticarî gezisi tesbit edilmiştir. Bunlar sırasıyla
Yemen, Necd ve Necran'adır. Bunun yanında O'nun hac mevsiminde Ukaz ve
Zü'l-Mecaz panayırı (ticarî fuarları) zamanında yoğun ticarî faâliyetlerde
bulunduğu bilinmektedir. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık
işiyle uğraştığı rivâyet edilmektedir.
Alış-verişleri: O'nun
peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine'deki ticarî
muâmeleleri hakkında geniş mâlûmât vardır. rivâyetlerde alımlarından
bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile
Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine'ye
hicretinden sonra ise satış muâmeleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç
tanesine hadis metinlerinde yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla
diyebileceğimiz örnekler verilir.
Hz. Peygamber, hicretten
sonra bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekâleten ticaret yapmıştır.
Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya
rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanların borçlarının
ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka/zekât verdiği bir miktar toprağı
vardı. Peygamberlik gelmeden önce birçok ticarî iş yaptığı halde, İlâhî mesajın
kendisine tevdî edilmesinden sonra bu işler devamlı azalma çizgisi
göstermiştir. Medine'ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, birçok alım
yapmıştır. Hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir
borçlu idi; zira iyi niyet ve teşekkür belirtisi olarak her zaman borcundan
fazlasını geri öderdi ve ayrıca o kişiye; "Allah
evini ve servetini korusun. Borç için hediye, Allah rızâsı ve borcun geri
alınmasıdır" şeklinde duâ ederdi (Zâdu'l-Meâd)
Bir defasında birisinden
kırk sâ'/ölçek borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasûlullah
(s.a.s.)'a gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasûlullah
(s.a.s.): "İyilikten başka hiçbir
şey söyleme; çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim" diyerek
kırk sâ' borcuna karşılık, kırk sâ' da onun iyi niyetine teşekkür şeklinde bir
jest olarak seksen sâ' ödemiştir. Yine bir gün bir deve satın almıştı. Devenin
sahibi sonradan gelerek, çok kaba sözlerle parasını isteyince, ashâb hemen onu
yakaladı. Fakat Hz. Peygamber: "Onu
bırakın. Bir hakkın sahibinin (yani alacaklının) konuşmaya hakkı vardır" buyurdu
ve borç aldığı deveden daha değerli bir deve verdi. Adam: "Bana borcunu
tam ödedin, Allah da sana ödesin" dedi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü: "En hayırlınız, borcunu en iyi
ödeyendir." Buyurdu. (Buhârî, İstikrâz 4,6, 7, 13; Müslim, Müsâkat
118-122, hadis no: 1600, 1601). Bir seferinde ise aldığı malın karşılığın
ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak kârını Benî Muttalib'in dullarına
harcadı ve "bundan sonra karşılığını
ödeyecek param oluncaya kadar hiçbir şey satın almayacağım" (Ahmed bin
Hanbel, I/235, 323; Ebû Dâvud) buyurdu. Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça
sert sözlerle alacağını isteyince Hz. Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamberimiz
(s.a.s.): "Ey Ömer, dur! Benden
borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur" buyurdu
(Zâdu'l-Meâd).
Ticaretinin Prensipleri: Ö'nun ticareti diğer
insanlarınkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak, yani geçimini helâl
yoldan sürdürmek istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde
koşmuyordu. Çünkü bu ticarî işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender
işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu.
Ancak, ne olursa olsun, her yaptığı işi en mükemmel bir şekilde ve
"el-Emîn" ve "Sâdık" vasıflarına uygun şekilde yapıyordu.
Peygamberimiz, iş
hayatını gâyet âdil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir
kimsenin şikâyetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz
verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda
dürüst ve doğru sözlü bir tâcir olduğu şeklindeki ünü her tarafa yayılmıştı.
Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük
anlayışına sahip olmuştur. O, yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına
dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve âdil ticarî muâmeleler
konusundaki temel ilkeleri de vaz' etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adâlet ve
doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedî kurallar haline
geldi. Ticarete ilk atıldığı zamandan beri, diğer insanlarla olan işlerinde
daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret
yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır: Abdullah bin Hamza, O'nunla
bir alışverişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden âcil bir işinin
çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz
verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka
hiçbir şey söylemediğini belirtmiştir. O'nun cömertliği ve âdil kişiliği sadece
kendi çağındakilere değil; kendinden sonra gelen bütün insanlara da ticarî
münâsebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.
Hz. Peygamberimiz,
ticaret yaptığı insanlara karşı çok nâzikti ve ashâbının da öyle davranmasını
isterdi. Âllah'ın Rasûlü, peygamberliğinden önce de sonra da ticarî işlerinde
devamlı dürüst olduğu gibi; ashâbına da aynı şekilde davranmalarını tavsiye
etmişti. Medine'de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık,
fâiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları
çıkarıp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak
insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını
yasaklamıştır.
Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi: İslâm'da rızık temin
etmenin en faziletli yolu cihad'tan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat
ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi
sözkonusu olmaktadır.
İnsanlara hizmet
anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticareti İslâm hem meşrû hem de makbûl
saymıştır. Ticaret hakkında Allah'u Teâlâ şöyle buyurur: "Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı."
(2/Bakara, 275). Devrinin en güvenilir tâciri olan Peygamberimiz de bu konuda
şöyle der: "Güvenilir, doğru ve
müslüman tâcir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir." (İbn-i Mâce,
Ticârât, 1). Hadîs-i Şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap
kazandıracağını belirtmektedir.
İslâm'a göre ticaret;
değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında
değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, her ne pahasına olursa olsun
kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek
hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû
bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır:
1) Alan ve satanın
rızası,
2) Karşılıklı iyi niyet
ve dürüstlük,
3) Ticaretin,
taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Doğu kültürünü yansıtan
bir alışveriş anı.
Ticarette bulunması
gereken bu vasıfları Kur'an şöyle zikreder; "Ey
îman edenler! birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile
yapılan ticaretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size
merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız.
Bu, Allah'a kolaydır." (4/Nisâ, 29-30).
Hz. Muhammed (s.a.s.)
Peygamber olduğu zaman Hicaz'da Arapların çoğu ticaretle uğraşıyordu. Peygamber
(s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir
piyasanın teşekkülünü sağladı. Peygamberimiz, kendisi örnek bir tüccar olduğu
gibi, ashâbına ve tüm müslümanlara ticaretle ilgili çeşitli tavsiye ve
emirlerde de bulunmuştu. İşte onlardan bazıları:
"Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin
sürümü artırır, fakat bereketi yok eder." (Müslim, Müsâkat, 27).
"Allah'ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken
yumuşak olan kimseyedir." (Buhârî) buyurmuştur. Yine Buhârî'nin rivâyet
ettiği bir hadiste şöyle buyrulur: "Alışverişte
yemin, malın sürümünü arttırsa bile, hakikatte kazancın bereketini
giderir." (Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû' 26)
Ebû Zer'den rivâyet
edildiği üzere Rasûlullah (s.a.s.): "Üç
sınıf vardır ki kıyâmet gününde Allah Teâlâ bunlara iltifat buyurmaz, yüzlerine
bakmaz, onları temize çıkarmaz; onlar için can yakıcı bir azâp vardır" buyurdu.
Peygamberimiz, hüsrânda kalanlardan birinin, "malını yalan yere yemin ederek satan" olduğunu
belirtmiştir (Müslim). Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Sizden önce bir adam vardı. Bir melek
onun ruhunu almaya geldi. Melek ona; 'hayatında hiç iyilik edip etmediğini'
sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde, ihtiyacı olanlara
borç verdiğini, zenginlere ödemeleri için zaman tanıdığını, fakirlerin borcunu
ise affettiğini söyledi. Bunu üzerine Cennete götürüldü." (Buhârî,
Büyû' 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkat 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû' 104). Bir
diğer hadiste de şöyle buyrulur: "Dürüst
ve güvenilir tâcir peygamberler, sıddâklar ve şehidlerle beraberdir." (İbn
Mâce, Ticârât 1) "Kıyâmet gününde
tüccarlar kötüler olarak dirilecektir; Allah'tan korkanlar, dürüstler ve
hakikati konuşanlar hâriç" (Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî)
Allah, Helâl Rızık İçin Çalışanları Sever: Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min
kulu sever” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290). Evet, böyle. Zira, başka türlü
demesi mümkün değildir. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “De ki: İstediğinizi işleyin; Allah,
peygamber ve mü’minler işlediklerinizi görecektir” (9/Tevbe, 105). Yani bir
kısım kriterlerle, kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır.
Mahşerde yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, "buna bir iş
denir mi denmez mi?" diye teftiş mâhiyetinde bakacaktır. İşte insanlar, bu
mülâhaza ile amel etmeli, çalışmalıdır. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan
etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.”
(Kenzu’l-Ummâl, III/907). Söz konusu ettiğimiz âyet (9/Tevbe, 105), ilme teşvik
prensipleri adına üzerinde durulması gereken mûcizelerdendir. Allah Rasûlünden
benzer bir teşvik ise şöyledir: “Allah
sanatkâr, mü’min kulu sever.” "Şüphesiz
Allah, güzeldir, güzeli/güzel işi sever." (Müslim, İman, I/93; İbn
Mâce, Duâ 10) "Şüphesiz Allah, her
şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)..." (Müslim,
Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12). "Kendinize
göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye
yapmayınız..." (Tirmizî, Birr 63) "Kovandaki
suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi
de olsa, iyi, güzel ve doğru hiçbir sözü, işi ve davranışı küçümseme
(yapabilirsen hiç durma, yap)!" (Ebû Dâvud, Libas)
Evet Allah, şeriate uygun ve meşrû
dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. Hz. Peygamber'in
dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en
faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. O asla, “râhipler gibi
kiliselere kapanın, evlenmeyi terkedin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş
verin, tâ Allah’a vâsıl olasınız...” dememiştir. Allah Rasûlü, insanlardaki
evlenme ve hemcinsine alâka duyma duygusunu güdükleştirmemiş, saptırmamış,
hapsetmemiş dolayısıyla da depresyonlara sebebiyet verecek yollara girmemiştir.
O, bu duyguyu, olumluya,, meşrûya kanalize etmiş ve bu noktada dahi, Ümmet-i
Muhammed’i, Allah’ın rızâsına ve hoşnutluğuna ulaştıracak yollar göstermiştir.
O’nun terbiyesi; fıtratı, karakteri yönlendirme ve ona yaratılış gâyesine uygun
hedefler bulma istikametinde olmuştur.
Ticaret, Ziraat ve Cihad: İşleri dengeleme mevzunda da O’nun eşi menendi yoktur. Bir
hadis-i şeriflerinde O şöyle buyurur: “Siz
kendinizi îne alışverişine saldığınız; sadece ziraatle iktifa ettiğiniz;
sığırlarınızın ardına takılıp gittiğiniz (yani sadece hayvancılıkla
uğraştığınız) ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet
indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.” (Ebû Dâvud, Büyû’ 54; Ahmed bin Hanbel,
II/84) buyurmaktadır. Îne alış verişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan veresiye
bir şey satın alıp, sonra da aynı adama onu çok daha ucuza satması şeklinde
ta’rif edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur. Bu,
ister kapalı bir fâiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Rasûlullah'a göre
sakıncalıdır. Bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî
devrimi ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru
anlayabildiysek. Cihadı, zâten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı
da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin uçurumunda bulduk.
Oysa ki, yapılacak şeyi, hem de 14
asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu
meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır.
Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün
himmet ve gayreti bunlara ayırmak; işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına
karışmadan, bir dağa çekilip, kendi ibâdet anlayışı ve duygularıyla baş başa
kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve
hayvancıya kadar şümûlü olan bu ifade, bize önemli bir iktisat ve ekonomi dersi
vermektedir. Ayrıca, dünya ölçüsünde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı
gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devlet
oluşturamadığınız, gücünüzü ve dünyadaki değerinizi kaybettiğiniz zaman Allah,
size altından kalkamayacağınız bir mezellet/rezillik musallat edeceğini,
mağlûbiyetler, esâretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de
hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hâkim
kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Allah Rasûlü, nasıl ki, istidat ve
kabiliyetleri sınırlamamış, aynı şekilde bedenî güç ve kuvvetleri de hakir
görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah
indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.” (Müslim, Kader 34; İbn
Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, III/366). Allah indinde sevimli olmak
isteyenler, kalp sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sağlıyıla beraber
ruh sağlığına da sahip olmalıdır. Görülüyor ki, Allah Rasûlü,
“Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki
Allah indinde makbul olasınız...” demiyor. Tam tersine; ruhbanlığa, keşişliğe
ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve
meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor; ve bizi o istikamete kanalize
ediyor. (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 385)
En Hayırlı Kazanç; Kendi Eliyle Çalışıp Kazanma: Peygamberimiz (s.a.s.),
çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış,
güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. "Hiçbir kimse, kendi elinin emeğiyle kazandığından daha
hayırlısını yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud (a.s.) da elinin emeğini
yerdi" (Buhârî, Büyû' 15) buyurmuştur. Hz. Âişe (r.a.)'den rivâyetle
Peygmaber (s.a.s.): "En güzel
şeyler, yediğinizin en temizi kendi çalışıp kazandığınızdan geldiği gibi,
çocuklarınız da bundan gelir." (Ebû Dâvud, Büyû' 79; Tirmizî, Ahkâm
22; Nesâî, Büyû' 1; İbn Mâce, Ticâret 1) buyurmuştur. En güzel kazancın ne olduğu
sorulduğunda; "Helâl yoldan olan ve
kişinin kendi eliyle kazandığıdır" (Ahmed bin Hanbel, Müsned) diye
cevap vermiştir. Beyhakî'nin rivâyet ettiğine göre, "Farz olan birçok vazife gibi, helâl yoldan maîşetini temin etmek
de bir farzdır."
Başkasına Yük Olmadan
Yaşamak; Helâl Maîşet Temini: Cenâb-ı Hak, "Yeryüzünü
size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itâat ettiren) Allah
Teâlâ'dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve
ovalarında) dolaşın da Allah'ın size verdiği rızıklardan yararlanın."
(67/Mülk, 15). buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı
olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma
yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır.
Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'tan rivâyetedilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.)
şöyle buyurmuşlardır: "Rızık
sağlamak gayesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır. " Buna göre
müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve aile ferdlerinin
rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında
mutlaka Allah'ın rızası ve O'nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû
Bekr'in: "Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi
yakışır." sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel
bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alışveriş yapmak ve haramlardan uzak
durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz.
Aynı şekilde İslâm,
çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Allah'a
yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp
getirmesi ve bu odunu satıp onunla ailesinin ve kendisinin geçimini sağlaması,
başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse
ya verir minnetine girersin, yahut vermez zilletini çekersin. "
(Buhârî Musâkât, 13, Zekât, 50, Buyû', 15; İbn Mâce, Zekat, 25; İbn Hanbel, I,
167)". Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.
Maîşet Temini İçin Peygamberimiz
Çobanlık da Yapmıştır: "Allah hiçbir
peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun." "Sen de
mi, Ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordular. "Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun
güttüm." (Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5,
hadis no: 2149). Nesâî'nin bir rivâyetinde şöyle denir: "Koyun sahipleri
ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Hz. Mûsâkoyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun
çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd'da
güderken peygamber oldum" dedi.
Peygamberlerin çobanlıktan
geçmelerindeki hikmeti âlimler şöyle açıklamışlardı: "Peygamberler
koyunları güderek, yürütülmesi boyunlarına yüklenen ümmetlerinin işleri
hususunda tecrübe sahibi olmuşlardır. Zîra koyunlarla haşır neşir olma sonunda
onlarda hilm ve şefkat duyguları gelişir. Çünkü onlar, koyunları gütmeye ve
mer'ada dağılmalarından sonra toplamaya, bir otlaktan diğer bir otlağa
nakletmeye, hayvanların vahşi hayvan ve hırsız nev'inden düşmanlarını defetmeye
sabrettiler. Hayvanların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve
muâhedeye olan ihtiyaçlarına rağmen
aralarındaki şiddetli iftirakları görüp tecrübe edinirler. Bu durumdan ümmete
karşı sabretmeye ülfet kazanırlar ve ayrıca ümmetin tabiatlarındaki
değişiklikleri, akıllarındaki farklılıkları anlarlar. Böylece ümmetin yarasını
sarar, zayıflarına merhamet eder, onlarla daha iyi geçinir. Bu davranışların
vereceği meşakkatlere çobanlıktan gelenlerin tahammülleri, bu işlere birden
bire girenlerden daha kolay olur. Koyun güdünce bu hususlar tedricen kazanılır.
Bu tecrübe işinde koyun üzerinde durulmuştur. Çünkü koyun diğerlerinden daha
zayıf, bunların dağılmaları da deve ve sığırda daha fazladır. Çünkü deve ve
sığırın bağlama imkânı vardır. Adeten koyun kırda bağlanmaz. Ayrıca, koyun daha
çok dağılsa da, emirlere uyması diğerlerinden daha çabuk olur."
Yaşadığı Sâde Hayat ve
İsraftan Kaçınması: Rasûlullah (s.a.s.) çok sade bir insadı, tüm hayatı sadelik
içinde ve hem kendi yaşayışı ve hem de ailesinin geçiminde en küçük israf tavrı
göstermeden geçmiştir. Gençliğinde olduğu gibi, hicretten sonra, yani devlet
başkanı ve halkın tartışmasız lideri olduğu zaman bile, ne verilirse yer, kalın
ve kaba (ucuz) elbiseler giyerdi. Onun ne sarayı, ne tahtı/koltuğu, ne lüks ve
israf içinde yaşayışı vardı. Tek başına veya bir meclisteyken tereddüt
etmeksizin yere, toprağa veya hasır üstüne otururdu. Kuru ekmek yemiş, günler
boyu sadece kuru ekmek yemiş, günlerce yalnız hurma ile idare etmiştir. Sade
kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Böyle bir hayatı yaşarken, devletin
tüm hazineleri (Beytu'l-Mal) O'nun elinde ve emrinde bulunuyordu. O, toplumunun
en fakir bir üyesinin hayat standartlarına göre yaşamayı sürdürüyordu.
Kendisi sade hayatı
sevdiği gibi, ailesinin de sade bir hayat sürmesini ve gösterişli hayattan
kaçınmalarını isterdi. Kadınlar için altın gümüş gibi ziynete izin verilmiş
olmasına rağmen, kendi hanımlarının bunları takmasından hoşlanmazdı. Hanımlarının
diğer kadınlara, takı ve altınlarıyla örnek olmasını değil, takvâsıyla örnek
olmasını isterdi. Zaten toplumda dar gelirlilerin isyanı, zenginlerin halkın
göreceği şekilde israf ve lüks içinde bir hayat sürmesi ve kendilerini onlarla
karşılaştırmaları sebebiyle olur. Bir gün kızı Fâtıma'nın boynunda altın bir
kolye görünce: "İnsanların,
Rasûlullah'ın kızı boynuna ateş takmış demeleri hoşuna gider mi?" demiştir.
Bir defasında da Hz. Âişe'nin kollarında bilezikler görmüş ve şöyle demiştir: "Onların yerine safranla boyanmış
darasttan (basit) bilezikler taksan daha iyi olur."
O, daima sade kıyafetler
giyerdi. Ancak, Hz. Ömer onun Cuma günlerinde, bayramlarda ve başka ülkelerden
heyetleri kabul ettiği zaman gösterişli kıyafetler giymesini isterdi. Buna
rağmen Rasûlullah sade giymeyi tercih etti. Bir kere, bir dükkânda ipek bir
elbise gören Hz. Ömer, Rasûlullah'tan Cuma namazlarında ve dış heyetleri kabul
ederken giymek için onu satın almasını rica etti. Rasûlullah şöyle cevap verdi:
"Bunu, âhiretten alacağı bir payı
olmayan giysin."
Peygamberimizin yatağı,
bazen bir kaba kumaş, bazen hurma yaprağıyla doldurulmuş deri idi. Hanımı Hz.
Hafsa'nın anlattığına göre bir gece yumuşatmak için Rasûlullah'ın yatağına dört
kat bez koydu. Fakat ertesi sabah, Rasûlullah memnun olmamıştı. İslâm
Devletinin Yemen'den Suriye'ye kadar yayıldığı Hicret'in dokuzuncu yılında, bu
Devlet'in başkanı ve tek hâkiminin yalnız bir yatağı, bir de su kırbası vardı.
Hz. Âişe'nin rivâyet ettiğine göre Rasûlulllah vefat ettiğinde, evde bir miktar
arpadan başka yiyecek bir şey yoktu ve para ve kıymetli eşya cinsinden hiçbir
şey de miras bırakmamıştı.
Hz. Âişe Vâlidemiz’den rivâyet
edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasûlü evinde, herhangi bir insan
gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tâmir eder ve ev
işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu” (Tirmizî, Şemâil 78; Ahmed bin
Hanbel, 6/256). O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında
anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle
ayarlamıştı ki, bu kadar önemli sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de
fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle
de oldu.
Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün
aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve
O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan
çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor. Derken, Sahâbi de onların arkasına
düşüyor ve Allah Rasûlü gâyet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor
sonra geri dönüyor” (Kadı İyaz, eş-Şifâ, I/131, 133). Bu iş, belki bir ev
süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa
olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu
hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyâlarına bile girememişti.
Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. O,
insanların en şecaatlisiydi. Hz. Ali der ki: “Biz savaş meydanında korktuğumuz
zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk” (Ahmed bin
Hanbel, I/86). Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven
verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu
sadece O’nun tevâzuundan, sade yaşayışındandır.
Rasûlullah (s.a.s.),
büyük bir devletin başkanı ve peygamber olmasına rağmen, mûtedil ve çok sade
bir hayat yaşamıştır. Hayatın normal zevklerinin dışına çıkmamış, orta halli ve
hatta fakir bir insan gibi çok az bir yiyecek ve giyecekle yetinmiş, normal bir
insan gibi evde ve dışarıda çalışmıştır. Özel ve sosyal hayattaki her çeşit
lüks ve israftan, aşırılıklardan şiddetle kaçınmıştır. Mekke'de bir tüccar ve
Medine'de de devlet başkanı olarak her çeşit imkân varken de bu sadeliğini
bozmamış, artan para ve kıymetli eşyayı hep Allah yolunda infak etmiştir.Bütün
ömrünce ifrat ve tefritten sakınmış ve özel hayatıyla ashâbına ve tüm insanlığa
da en güzel örnek olmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.)
yemeği az yediği gibi, az uyurdu. Bu durum, tüm hayatı boyunca tartışmasız
O'nun özelliği idi. O, ümmetini de bu yönde teşvik ederdi. Özellikle de az yeme
ile az uyumanın birlikte sürdürülmesini isterdi. Bu konudaki bir tavsiyesi
şöyledir: "İnsanoğlu, karnından dah
akötü bir küp (kap) doldurmamıştır. Ona, belini doğrultacak kadar yemesi
yeterlidir. Eğer mutlaka karnını doyuracaksa üçte birini yiyeceğe, üçte birini
içeceğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın." (Tirmizî, Zühd 47,
hadis no: 2381; İbn Mâce, Et'ıme 50, hadis no: 3349)
Rasûlullah'ın en hoşuna
giden yemek, çok kimse ile birlikte yediği, onlara ikram ettiği yemekti. Âişe
annemizin anlattınığına göre, Rasûlullah'ın karnı doyuncaya kadar yediği hiçbir
zaman sözkonusu değildir. Eğer yemek verilirse yer; verdikleri yemek ne olursa
olsun, onu yer ve verdikleri içecek ne ise içerdi. (Tirmizî, Şerh-i Şemâil,
Aliyyu'l-Kari, s. 235)
Kurucusu olduğu Medine
İslâm Devletinin devlet başkanı olan Peygamberimiz'in kendisi ve ailesi sadelik
içinde yaşar, fakat Allah rızâsı için devamlı infak ederdi. İmkânı olup da,
hayatında bir defa olsun "yok" veya "hayır!" dememiştir.
Rasûlullah'tan bir şey istenip de O'nun "hayır!"
dediği vâki değildir (Müslim, Fezâil 56, hadis no: 2311). Üzerinde ve
evinde altın, gümüş para bulundurmaz, olunca hemen fakirlere dağıtırdı. O,
geniş imkânlar içinde fakir bir hayat sürer, fakat fakirlere yardımdan geri
durmazdı.
Enes (r.a.), diyor ki:
"Rasûlullah, yanında hiçbir şeyi ertesi gün için biriktirmezdi." Bir
adam Rasûlullah'a gelerek O'ndan birşeyler istedi. Rasûlullah, yanında verecek
bir şeyi olmadığı ve isteyeni de boş çevirmemek için, başkasından yarım ölçek
borç alıp ona verdi. Alacaklı, yarım ölçek malını istemeye geldiğinde, ona bir
ölçek verdi ve: "yarısı borcum için,
yarısıı da bağıştır" (Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2363) buyurdu.
İbn Abbas (r.a.) diyor
ki, Rasûlullah (s.a.s.), hayır yapmada insanların en cömerdi idi. En cömert
olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cebrâil (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise
esen rüzgârdan daha cömert olurdu (Müslim, Fezâil 50, hadis no: 2308; Tirmizî,
Cihad 14, hadis no: 1687); İbn Mâce, Cihad 9, h. no: 2772).
Enes (r.a.)'den rivâyet
edilmiştir: Bir adam Rasûlullah'tan bir şeyler istemiş, Rasûlullah da ona bir
vâdi dolusu koyun vermiştir. Bunun üzerine adam kabilesinin yanına dönerek,
onlara: "Koşun, müslüman olun! Çünkü Muhammed (s.a.s.), bir kimsenin artık
fakirlik çekmeyeceği kadar mal veriyor" dedi. Rasûlullah birden çok
kimseye yüzer deve vermiştir. Ebû Süfyan'a üç ayrı defa yüzer deve vermiş,
onların kalplerini bu infaklarla İslâm'a ısındırmış, malı Allah yolunda infak
etmenin en güzel örneklerini sunmuştur. Rasûlullah'ın peygamber olmadan önceki
ahlâkı da böyle idi. Varaka bin Nevfel, bir rivâyette Hz. Hadîce O'na demişti
ki: "Sen yükü çekiyorsun, insanlara bulamadıkları şeyi veriyorsun."
(Buhârî, Bed'u'l-Vahy)
Allah'ın Rasûlü, o güzel
insan, Havâzin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine
Abbas (r.a.)'a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş
getirilmi, bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini
bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi. Sonra bir adam gelip
istedi. Ona: "Yanımda artık hiç
kalmadı. Ama git, ihtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bana bir şey
gelince ben parasını öderim" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Yâ
Rasûlallah, Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye
böyle yapıyorsun?" diye sordu. Bu söz, Peygamber'in hoşuna gitmedi.
Ensârdan bir sahâbî de: "Ver ey Allah'ın Rasûlü! Arzın Sahibi'nin
azaltacağından korkma!" dedi. Rasûlullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden
belli oluyordu. Buyurdu ki: "Ben,
bununla emrolundum." (Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî,
Şemâil; İbn Kesir,
el-Bidâye 6/63)
Sehl ibnu Sa'd (r.a.) anlatıyor:
"Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a uğradı. Efendimiz, yanında
bulunan bir zâta: "Şu gelen kimse
hakkında reyin nedir?" diye sordu. Adam: "O, halkın
eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi
lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır" dedi.
Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanındakine: "Pekiyi bunun hakkında reyin nedir?" dedi. Adam: "Ey
Allah'ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza
tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey
söylese dinlenilmemeye lâyıktır?" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.s.): "Bu, onun
gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?" buyurdu." [Buhârî,
Rikâk 16, Nikâh 15, İbnu Mâce, Zühd 5, (4120).]
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor:
"Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: "Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle
olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah'ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok
güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun
devamına rağbet göstermendir." (Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn
Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100)
Bu hadis, hakîki zâhidliğin nasıl
olduğunu anlatıyor. Buna göre kişinin, helâli haram kılmak, malını mülkünü yüzüstü
bırakıp ziyan olmasına seyirci kalmak gibi bir kısım zoraki davranışların
zâhidlikle ilgisi olmadığını belirtiyor. O halde gerçek zühd, kişinin Allah'ın
rızkı vereceği husûsundaki vaadine güvenmek, ummadığı yerden rızık verdiğine
kesin bir îmanla inanmak, Allah'a olan îtimad ve güvenini, elinde tuttuğu akar
mal, sanat, mevki ve makam gibi şeylere olan
güveninden çok fazla kılmaktır. Çünkü kendi elindekilerin telef olması,
bir bir yok olması mümkündür, fakat Allah'ın elinde bulunanlar bâkîdir, ebedîdir.
Nitekim âyet-i kerîmede: "Sizde olanlar tükenir ama, Allah
katında olanlar sonsuzdur" (16/Nahl 96) buyurulmuştur.
Musîbetle ilgili cümlenin mânasını
da Aliyyü'l-Kârî şöyle açıklar: "(Musîbete karşı şikâyetçi, tahammülsüz
olma. Bilakis) hâsıl edeceği sevabı düşünerek, yokluğundan ziyâde varlığına
rağbet et, devamını iste. İşte bu iki hal, senin gerçekten dünyayı terkedip
âhirete yönelmiş olduğuna iki sâdık ve âdil şâhiddir."
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ)
anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur edecekse sana
dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet
arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme."
(Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781)
Rezîn şunu ilâve etmiştir:
"Urve dedi ki: "Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ), bir elbiseyi eskitip
yamamadıkça ve içini dışına ters çevirip (bir zamanlar da öyle giyerek iyice
eskitmedikçe) yenilemezdi. Bir gün kendisine, Muâviye tarafından gönderilmiş
olan seksenbin (dirhem) geldi. Bu paradan, akşama tek dirhem kalmadı (hepsini
tasadduk etti). Câriyesi ona: "Bana ondan bir dirhemlik olsun et alsaydın
ya!" dedi. Hz. Âişe: "(Para varken) hatırlatmış olsaydın, isteğini
yapardım" dedi."
Bu rivâyet, Âl-i Beyt'in yaşayışına
ışık tutmaktadır. Dünya ile olan bağlantısını, gölgelenmek üzere bir müddet
dibine oturup ondan sonra bırakıp giden yolcunun, güzergahta rastladığı ağaçla
olan irtibatına benzeten Hz. Peygamber, zevce-i pâkleri Âişe vâlidemize uhrevî
beraberliği daha bir garantileyecek hayat tarzının bir sahnesini tasvir ediyor:
"Elbiseyi yamalı olarak giymeden yenilememek."
Âişe vâlidemiz (r. anhâ), sadece
yamamakla kalmıyor, renk vs. yönleriyle daha az yıpranıp, yenilik havası
taşıyan iç yüzünü dış yüz yaparak, bir müddet öyle giyiyor. Urve
(rahimehullah)'nin açıklaması, Hz. Âişe'nin bu davranışının fakirlik veya
cimrilikten olmayıp, zahidlikten olduğunu göstermektedir. Umumî Açıklama
kısmında temas edildiği üzere gerçek zâhidlik budur. Maddî imkanlar varken
dünyaya itibar etmemek... Yüce vâlidemiz bunun örneğini vermiştir.
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
"Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: "Allah'ım, Âl-i Muhammed'in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir
diğer rivâyette- "yetecek kadar
ver" buyurmuştur." (Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis
no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362)
Rasûlullah (s.a.s.) Allah'tan rızk
olarak, ölmeyecek kadar istemiştir. Rivâyetlerde bu miktar iki ayrı kelime ile
ifâde edilmektedir. Kût ve kefâf. Kût, "ölmeyecek kadar",
"belini doğrultmaya yetecek kadar" veya "başkasından istemeye
ihtiyaç bırakmayacak kadar yiyecek" diye açıklanmıştır. Kefâf daha önce,
Umûmî Açıklama kısmında geniş açıkladığımız üzere, zarûrî ihtiyaçları tam
karşılayan, ne fazla ne de noksan olmayan miktar olarak tarif edilebilir.
Âl-i Muhammed tabiri ile, bu
hadiste, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hanımları ile çocukları
kastedilmiş olmalıdır. Resûlullah'ın ve ailesinin asgari miktarla
yetindiklerini te'yîd eden rivâyetler çoktur. Tirmizî'nin "Resûlullah ve
ehlinin mÂişetleri adında bir babta kaydettiği rivâyetlerden bazıları şöyle:
"Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve
etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür."
"Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden
doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi."
"Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi,
üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı."
"Rasûlullah (s.a.s.) üst üste
birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların
ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi."
"Rasûlullah (s.a.s.) yarın için
bir şey biriktirmezdi."
"Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye
kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince
yapılmış ekmek de yemedi."
Resûlullah'ın zenginliği, kalbinde
Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de,
tuğyana atıcı zenginlikten de Allah'a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve
zenginliğin iki aşırı kutupları teşkîl ettiğine delil vardır.
O Yüce Peygamber'in hayatına ve onun
mal hakkındaki tavırlarına baktığımızda gördüğümüz tablo şudur: Yeryüzünün
hazineleri, ülkelerin anahtarları O'na verilmiştir. Önceki peygamberlere helâl
kılınmayan savaş ganimetleri O'na helâl edilmiştir. O hayatta iken Hicaz, Yemen
ve bütün Arap yarımadası, Irak ve Şam'ın yakın bölgeleri fethedilmişti.
Oralardan elde edilen "ganimetlerin
beşte biri, Allah'a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve
yolcuya aittir." (8/Enfâl, 41). Cizye ve zekâtlardan, başka ülkelerin
krallarında bile toplanamayacak kadar çok mal Rasûlullah'a toplanıp
getiriliyordu. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey, kendine almamış, bir dirhem
dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının
ihtiyaçlarını gidermiş ve müslümanları güçlendirmiştir. Buyurmuştur ki: "Uhud Dağı kadar altınım olsa da, ondan
borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yanımda bir gece kalması
beni memnun etmez." (Müslim, Zekât 9, hadis no: 3394; İbn Mâce, Zekât
3, hadis no: 1787; Buhârî, Zekât, Rikak)
Bir defasında Peygamberimiz'e bir
miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kaldı. Onu
da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu
parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki; "işte şimdi rahatladım." (İmam Süyûtî, Menâhilu's-Safâ,
s. 14)
Dünyanın en cömerdi, o en büyük
insan vefat ettiğinde, ailesinin nafakası için zırhı rehinde idi. O, yiyecek,
giyecek ve meskenden ihtiyacı kadar, en az ile yetinilecek kadarını kâfi
görürdü. Asgarî ihhtiyacından fazla hiçbir şeyi olmazdı. Elbise gözetmez,
bulduğunu giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli
kaftanları, yanında bulunanlara ve uzaktaki fakirlere paylaştırırdı. Çünkü
giysilerle gösteriş yapmak, övünmek, onlarla süslenmek O'na ve O'nun getirdiği
ölçülere göre bir şeref ve yücelik sebebi olamazdı.
Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizden
rivâyet ediliyor: "Rasûlullah (s.a.s.), vefat edinceye kadar üç gün ar
arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmamıştır." (Buhârî, Et'ıme 23;
Müslim, Zühd 202, hadis no: 970). Diğer bir rivâyette arpa ekmeği ile de arka
arkaya iki gün karın doyumadığı bildirilir. Onun ailesi de, O'nunla birlikte
aynı yoksul hayatı severek paylaşıyordu. Halbuki eğer dileseydi Allah Teâlâ
O'na akla gelmeyecek şeyler lutfederdi. Yüce Peygamber, silâhı, katırı ve
vefatından sonra sadaka olduğunu belirttiği bir arâziden başka hiçbir miras
bırakmamıştır (Müslim, Vasiyyet 18, hadis no: 1635; Buhârî, Vesâyâ, Megâzî).
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: "Peygamber vefat ettiğinde evinde raftaki
birazcık arpadan başka, canlı mahlûkun yiyeceği hiçbir şey yoktu. Rasûlullah,
bana dedi ki: "Bana Mekke'deki Betha
vâdisinin, istersem benim için altın kılınması arz edildi. Ben, 'Ya Rabbi, gün
olur aç olurum, gün olur tok olurum. Aç olduğum halde Sana duâ ve niyaz ederim;
tok olduğum günde de Sana hamd ve senâ ederim' dedim." (Müslim, Zühd
27, hadis no: 2973; Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2348). Bir başka hadis-i şerife
göre de Cebrâil, Rasûlullah'a gelerek dedi ki: "Allah sana selâm ediyor ve
'eğer istersen şu dağları senin için altın yapayım ve nerede olursan seninle
beraber olsunlar' buyuruyor. Rasûlullah (s.a.s.) başını önüne eğerek: "Ey Cebrâil, dünya, yurdu olmayanların
yurdudur; malı olmayanların malıdır. Onu aklı olmayanlar biriktirir" dedi.
Cebrâil de O'na: "Allah bu sağlam sözde seni sâbit kılsın!" dedi.
(Beyhakî, Zühd; İbn Saad, Tabakat; İmam Süyûtî, Menâhilu's-Safâ, s. 25)
Ebû Abdirrahman el-Hubulî anlatıyor:
"Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)'a sorarak dedi ki: "Biz muhâcirlerin
fakirlerinden değil miyiz?" Abdullah da ona sordu: "Kendisine
sığındığın bir zevcen var mı?" Adam: "Evet" dedi. Abdullah:
"Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: "Evet!" deyince
Abdullah: "Sen zenginlerdensin!" dedi. Adam: "Benim bir de hizmetçim
var!" diye ilave edince, Abdullah: "Öyleyse sen krallardansın!"
dedi." (Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979)
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: "Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur'ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah'ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam